ÖNEMLİ DUYURU
Değerli Okur,
Yakında yorumlar DISQUS, FACEBOOK, TWİTTER, YAHOO 'dan herhangi birine ait hesap kimlikleri ile yapılabilecektir. Eğer bunlardan birinden bir hesabınız varsa lütfen yorumlarınızı bu kimliklerinizle yapınız. YOKSA BİR AN ÖNCE BİR HESAP AÇMANIZ GEREKMEKTEDİR.
  1. Bülent Gökçen diyor ki:

    BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ (7. Bölüm)

    Keşiş oturduğu yerde biraz sendelemiş, ağaçtaki kuşların hepsi birden havalanmış, gök yüzünde daire oluşturup, dönmeye başlamışlardı. Daldığı derin düşünce anında meydana gelen depremin farkına bile varmamıştı.
    İnsanlar pijamaları ile sokağa fırlamış, az önce bomboş olan sokaklar bir anda, yarı çıplak insanlarla dolmuştu. Depremi fark eden Hasan uyanmış ve dedesini de uyandırmıştı. Sarsıntının geçmesini beklemiş, ancak ondan sonra dışarıya çıkmışlardı. Keşiş oturduğu yerden, yarı çıplak kalabalığı göstererek ihtiyara şöyle dedi:

    ‘’Baba bak;görüyor musun?’’

    ‘’Evet evlat. İnsan sabah namazına kalkmaya bile erinirken, can korkusuyla nasıl da sokakları yarı çıplak dolduruyor..?’’

    ‘’Baba, sabah ezanındaki davete uymayan insanları, Cenabı Allah (c.c.) nasıl da bir askeri birlik misali meydanda topluyor..!’’

    Keşiş uyanık olduğu halde depremi fark etmemiş, halbuki insanlar uykudayken, depremi fark edip, kendilerini sokağa atmışlardı… Ayni olay ve ayni olaya iki farklı tepki… Ölüm de böyle olsa gerek dedi. Bu son söylediğini biraz sesli söylemişti…

    ‘’Evlat ne dedin ?’’

    ‘’Ölüm dedim baba..’’

    ‘’Ne olmuş ölüme ?’’

    ‘’Baba, ben uyanık olduğum halde depremi fark etmedim ama bu insanlar, uykudayken fark edip, dehşetle kendilerini dışarı attılar.’’

    ‘’Evlat, ölüm de aynen böyle. ‘Ölmeden önce ölenler’ demek; Şu dünya uykusundan, Azrail (a.s.) uyandırmadan uyananlar demek. Bunlar zaten uyandıkları için ikinci uyanışı fark etmezler bile. Ama uyanamayanlar, Azrail (a.s.)’ın uyandırmasıyla dehşete kapılırlar. Allah, bize o gün gelmeden, uyananlardan olmayı nasip etsin inşallah..’’

    ‘’Amin baba amin‘’

    ‘’Evlat hele sen, kasabayı bir dolaş istersen… Belki yaralı ya da vefat eden vardır, yardımın dokunur.’’

    Keşiş, meydanda toplanan yarı çıplak kalabalığın arasından geçmemek için sokağın başındaki kuyunun yanından dolaşarak, dere kenarındaki evlerin olduğu yere indi. Kuyunun yanından geçerken burnuna, gayet ağır bir koku gelmişti ama evleri dolaşması gerektiğinden üzerinde pek durmadı. Bu dere kenarındaki evler, kasabanın dışında kalmakta ve insanları genelde bölgenin en fakir kesimiydi.
    Deprem, kasabaya pek zarar vermemiş sadece dere kenarındaki, kerpiç bir ev ile ahır yıkılmıştı. Bölge hem ormanlık hem de zemin olarak kayalık olduğu için pek zarar yoktu. Yıkılan evin etrafında insanlar toplanmış, Halid dede ile Gülsüm nineyi arıyorlardı. Keşiş kalabalık ile birlikte yıkılan kerpiç evin enkazını kaldırmaya başladı…
    Evin bahçe duvarı da dahil, bir çok yeri yıkılmıştı. Yalnız arka taraftaki ahırla bitişik duvarı olan oda ve üstü sağlamdı. Yıkıntıları kaldırıp, odanın kırılan camından içeri girdiklerinde Gülsüm nine ile Halid dedeyi, seccade üzerinde öylece otururken buldular. İçerisi sanki gül suyu dökülmüşçesine, çok güzel kokmakta hatta sobaları dahi yanmaktaydı. Kişilerin içeri girmesiyle oturduğu yerden, amin diyerek kalkan ihtiyarlar, keşişin ellerine sarıldılar. Kalabalık ile birlikte keşiş te şaşırmıştı. Yıkılan evden dışarıda bekleyen kalabalığın yanına çıkınca Halid dede, keşişin ellerinden tutarak kalabalığa seslendi:

    ‘’Ey Müslümanlar; şu keşiş dediğiniz, hor gördüğünüz Allah kulu, bir mümin’dir, adı da Adem’dir. İsmi kendisine Kabe’de konmuştur.’’

    Kalabalık ile birlikte keşiş te şaşırmıştı. Gözler keşişe çevrilmiş, dikkatler onun üzerinde toplanmıştı. Kasabada yıkılan tek ev olduğu için insanların çoğu buraya yönelmiş ve burada toplanmışlardı. Kalabalık gittikçe artmaktaydı, herkes keşişi merak ediyordu. Daha düne kadar odunculuk yapan bir ihtiyar ile torununa bakan keşişti, onların gözünde. Bugün ise adının Adem olduğunu ve adının Kabe’de konduğunu öğreniyorlardı… Konuşan yine Halid dede oldu:

    ‘’Ey Müslümanlar: Akşam gördüğüm bir rüyada bu Adem evladım, bana görünüp sabahleyin deprem olacağını, bizim ve tüm kasaba ahalisi için En’am suresi (75) yetmiş beşinci ayetini okumamı ve bu ayette, İbrahim (a.s.)’a gösterilen, göklerin ve yerin büyük melekutundan Allah’ın izni ile yardım istememi söyledi. Biz de Gülsüm hatunla beraber bu gece böyle dua ettik. Allah’a çok şükür sağ salim ayaktayız.’’

    Halid dedenin bu sözlerine, Adem efendi kalabalıktan daha çok şaşırmıştı. Halid dede, kendisini rüyada gördüğünü ve yardım ettiğini söylüyordu. Ayrıca adının Adem olduğunu ve bu ismin, rüyada, Kabe’de konduğunu bilen bir tek ihtiyar vardı. Halid dede bunları nasıl biliyordu?…
    Adem efendi, kalabalığın ilgisinden sıkılmıştı. Gülsüm nine ile Halid dedeyi, birlikte yaşadığı ihtiyarın evine davet etti. Beraberce eve gittiler. Sıcacık ocağın başında kahvaltılarını yaptılar…

    Adem efendi bugün odun kesmeye gitmemiş, Halid dedenin yıkılan evinden, sağlam kalan eşyaları taşımaktaydı. Kasabada Halid dedenin, Adem efendi hakkında söylediği sözler, büyük bir hızla yayılmış hatta Adem efendiyi, büyük bir evliya bile yapmışlardı. Adem efendinin büyük bir evliya olduğu hoca İbrahim ağanın da kulağına gitmiş ve bundan hiç hoşlanmamıştı.
    O günün akşamında, ihtiyarın evinde bir hayli kalabalık vardı. İnsanlar hem Adem efendiyi görüp sohbet etmek hem de Gülsüm nine ile Halid dedeye yemek getirip, geçmiş olsuna gelmişlerdi. Adem efendinin odun satarak, ihtiyarla torununa baktığını ve çok kazanmadığını biliyorlardı. Gelenlerin getirdiği kuru erzak odanın birini tamamen doldurmuştu. İnsanlar, Adem efendiye bakıyor ve bir şeyler anlatmasını bekliyorlardı. Durumun farkında olan ihtiyar, Halid dedeye dönerek:

    ‘’Halid efendi; deprem kasabada olmamış, görünüşe göre esas kasabalıda olmuş galiba…’’

    Halid dede etrafına şöyle bir bakınarak, merakla kendilerini izleyen insanları süzerek, ihtiyarın ne demek istediğini anlamaya çalışır. Söze yine ihtiyar devam eder:

    ‘’Halid efendi; Keşişin sırrını torunumla benden başka bile yoktu. Sen nasıl öğrendin bu sırrı?

    ‘’Bundan bir ay önceydi. Ormana gittiğim bir zamanda, keşiş diye bildiğim Adem efendiyi namaz kılarken gördüm, çok şaşırmıştım. Demek ki bu keşiş müslümanmış, kendini halk’tan gizlermiş, dedim. Sonra daha çok şaşırdığım bir şey gördüm. Adem efendinin arkasında bir cemaat vardı ama görüntüleri silikti, tam net değildi, somutla soyut arasında bir görüntüydü. Önce korktum ve oradan kaçmak istedim ama merakımı bastıramadığım için gizlenip seyrettim. Adem efendi, namazını bitirdikten sonra onlar da kayboldu..’’

    Sözün burasında herkes Adem efendiye dönmüş, merakla ona bakıyorlardı. Adem efendi, Halid dedeye dönerek:

    ‘’Bahsettiğin bu cemaatten, benim bir haberim yoktur. Ormanda odun keserken, vakit girdi mi namazımı kılar, işime devam ederdim..’’

    İhtiyar, Halid dedeye dönerek:

    ‘’Hele gerisini de anlat’’

    ‘’Ben bu olaydan çok etkilenip hemen geri döndüm ve gördüklerimi hanıma da anlattım. Adem efendinin sırrını çok merak ediyorduk, ayni zamanda kendisine de büyük bir muhabbet duymaya başlamıştık. İşte bu muhabbet ve merak neticesinde, kendisine sürekli dua etmeye başladık. Bundan bir hafta önce, gece yarısı damda hayvanlar acı acı bağırmaya başlayınca hemen dışarı çıktım. Dama yöneldiğimde, hafiften dalgalanan sudaki bir görüntü gibi Adem efendiyi karşımda gördüm. Önce biraz ürperdim, benim korktuğumu anlamış olacak ki; ‘’Korkma Halid kardeşim’’ dedi. Ben, onun bu sözünden sakinlik buldum. Kendisine, oğlum yaşında olduğunu, neden kardeşim dediğini sordum’’

    Adem efendi, sözün burasında merakla ‘’Ne dedim, Halid dede’’ dedi.
    ‘’İnsanların hilkatte beraber, yaratılışta birader olduğunu söyledin. Ayrıca kendisinin, berzah aleminden geldiğini, bizim hanımla ettiğimiz duaların ve duyduğumuz muhabbetin kendisini çağırdığını söyledi.’’

    İnsanlar şaşırmış, ortalık iyice sessizleşmişti. Kimseden çıt çıkmıyordu. Halid dede devam etti…

    ‘’Ben kendisinin sağ olduğunu, nasıl berzah’tan geldiğini sordum. O’da anlatmaya başladı: ‘’Halid kardeşim; Şu dünya hayatı yazılmış ve son noktası konmuş bir kitaptır, Cenabı Allah’ın indinde… Bizler, her birimiz kendi kitabımızı okuyan birer öğrenciyiz. Herkes okuduğu ya da okuyabildiği kadarından sorumludur. Kozasını delip çıkamayan insanın bunu anlaması pek güçtür. Senin bana duyduğun muhabbet, ruhundan ruhumadır. Burada söz konusu bağ, ruhlar arasına kurulmuştur. Durum böyle olunca sana göre gelecek olan ama benim içinde bulunduğum zamana göre An olan, berzah boyutundan yani gelecekten geçmişe ve geçmişten geleceğe bir bağ kurulmuştur. Ben bulunduğum boyuttan, bu boyutun geçmişine, beni dünyada tanıdığın görüntü ile aksettirdim. Adım Adem’dir ve ismim, dünyada gördüğüm bir rüya ile ama esasen bu boyutta konmuştur.’’

    Halid dede, sözünün burasında susmuş, müsaade edilen buraya kadar, der gibi Adem efendiye bakmıştı. Adem efendi de olanları pek anlayamamış ve kalabalıktaki ayni merakla ihtiyara dönüp bakmıştı. İhtiyar bu meraklı bakışları daha fazla bekletmemek için anlatmaya başladı…

    ‘’Bakın burada anlatılanlar, görebildiğim kadarıyla zaman konusunda bildiklerinizi alt üst etmiş, adeta zihinlerinizde bir deprem meydana getirmiş. Şu an, zaman konusunda detaylı konuşsam da henüz anlayamazsınız, onun için inşallah başka bir zaman bu konuyu etraflıca anlatırım. Yalnız şunu bilin ki: Zaman mekanda yer tutmaz, sadece ona eşlik eder. Bugün yaptıklarımız yarını belirleyeceği gibi gelecekteki halimiz, geçmişimizi de etkilemektedir. Bunu bir gecede anlamanızı beklemiyorum. Halid efendinin tanık olduğu olayların hem somut hem de soyut sebepleri mevcuttur. Somut sebeplerden birisi, bu toprakların altında gömülü olan onüç bin yıllık bir medeniyetin sırlarıdır. Manevi sebepler ise insanın sırlarındandır. Vakit çok geç olduğu için kısaca izah edeyim…

    İnsan üç kısımdan meydana gelir. Nefsimiz, bedenimiz ve ruhumuz. Bu üçün sırı, besmeledir. Besmelenin sırrı, turdur. Turun sırrı insandır. İnsanın sırrı, Allah’tır (c.c.). Allah’ın sırrı, alemlerin cem olduğu insandır. İnsanda hususi bir sır vardır, bu sır bir noktadır. Bu öyle bir noktadır ki; Alemleri cem eder, alemlere celbeder. Zat’ından gayb olduğumuz O Zat, işte bu noktada, Allah ismi özeli ile tecelli eder. Allah ismi kapsamında (mertebesinde) daha nice isimler vardır ki; O Zat’ın, o isim altındaki işleridir. İnsana, Allah ismi ile tecelli etti ve insan bu isimle kendini bildi.
    Bil ki; Cenabı Allah’ın, bize göre sonsuz alemleri, o alemlerde sonsuz farklı isimleri ve o isimlerle tecelli ettiği nice halifeleri vardır. Ama Zat’ı tektir ve bu teklik, bizim bilemeyeceğimiz, idrak edemeyeceğimiz bir tekliktir. Bu teklik dahi sadece bir sözdür, söz kab’tır ve bu kabın taşıdığı manayı ancak kendi bilir. İnsanda sır olan o nokta, her şeyin başlangıcı ve bu başlangıcın sonudur. Eğer başlangıç ve son ayni noktada birleşiyorsa o nokta esastır, gerisi teferruattır.
    Bizim alemimiz yani kainatımız, bu kainatın aklı olan insan ve Allah (c.c.), insanın bakış açısı ile yine üçün sırrını taşımaktadır. Kainat bir sıfattan yani elbiseden ibarettir ve bedenimiz de bir elbisedir. İşte bu elbise, Allah’ı bilemez. Kainatta dağınık olarak bulunan akıl, Zati olarak latif olan insanda toplanmıştır ve insan bu akılla hem kainatı, hem kendini, hem de Allah’ı (c.c.) bilmiştir. İnsan An, kainat zamandır ve kainat, insan etrafında dönmektedir.
    Dünya üzerinde yalnız değiliz. İnsanlarla ayni ortamı paylaşan ama farklı boyutlarda yaşayan varlıklar birer hayal değildir. İşte Adem efendinin, namaz kılarken arkasında saf tutan o garip cemaat te bu varlıklardan mümin olanlarıdır. Eğer insan, arazide bu varlıklardan namaz kılan bir gruba rastlarsa cemaat olup ayni namazı kılmasında bir sakınca yoktur.’’

    Sohbet tadında kalmıştı ama vakit çok geç olduğu için insanlar dağılıştı. Adem efendi, ihtiyara bu insanların yine geleceklerini, mağaradaki olayları da onların bulunduğu bir zamanda kaldığı yerden anlatmasını söyledi ve hep beraber istirahata çekildiler…

  2. Bülent GÖKÇEN diyor ki:

    BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ (8. Bölüm)

    O günün akşamında insanlar yine ihtiyarın evinde toplanmış, kadınlar bir tarafa, erkekler bir tarafa geçerek, sohbeti dinlemeye başlamışlardı. Gelen misafirlerden genç bir hanım, getirilenlerden önce bir kahve yapmış ve daha sonra çay demlemişti. Sohbetin daha ikinci gecesinde sıcacık, samimi bir ortam vardı. Yine her zaman olduğu gibi söze besmele çekerek ihtiyar başladı…

    ‘’Ey Allah’ın kulları: Zahir ulemasının bir kısmı, bu gibi sohbet meclisleri için ‘imanı biz öğretiyoruz; sizin bu çabanız nedir?’ diye sual ederler. Erenler ise bu suale ‘sizin öğrettiğiniz taklidi, biz tahkike çeviririz’ diye cevap vermişlerdir.
    Burada anlatılanlar bütünüyle iman bahsini kapsamaktadır. Görebildiğinin ve duyabildiğinin ötesini talep eden Hak yolcusuna hitap eder. Sizlere bir başka alemin kapısını aralamaya çalışıyoruz ve oraya girmenizi ümit ediyoruz. İmanını tam bulmak isteyenler, açılan bu alemden uzanan eli tutmalı ve bu alemin dilinden döküleni anlamaya bakmalıdır. Bu bahsettiğim alem, bizim özümüzdür, dökülenler ise bu alemi yaşayanların dilleridir. O öyle bir alemdir ki; bütün varlık onun içinde… Hatta siz de halen onun içindesiniz… Ama bilmiyorsunuz…
    Yaşadığımız bu alem bir mana okyanusudur. Bu okyanusun dalgaları ise bir kısım manaların, suret bulmasıdır. Fakat her dalganın, tekrar okyanusa dönmesi gibi her suret, tekrar mana okyanusuna geri dönecektir ve akabinde yeni yeni manalar surete bürünecektir. Bu, gece ile gündüzün, arka arkaya gelmesi, bir ışığın, ardı ardına yanıp sönmesi gibidir. Hani; masallara ‘bir varmış, bir yokmuş’ diye başlarlar ya, bu söz aslında bunu anlatmaktadır…

    Bizler de bu okyanusta, surete bürünen ve varlık kıyısına vuran birer mana dalgasıyız ama ayni okyanus, insan suretindeki bu mananın içinde de mevcuttur.
    İnsan, evrenin yaratılışının tüm aşamalarına şahit tutulmuştur. Bu şahitliğimiz üç aşamada gerçekleşmiştir. Işık bedenimiz, enerji bedenimiz ve cesedimiz bu süreçte evrene hem şahittir, hem de model teşkil etmiştir. Neyse buna daha sonra etraflıca değinirim. Nerede kalmıştık…
    Bu mana okyanusunun içinde, geçmişin ve geleceğin, cennet’in ve cehennemin ve cümle alemin bilgisi mevcuttur. Algılayabildiklerimiz, bizim zahir diye bildiklerimiz, algılayamadıklarımız ise batın diye etiketlediklerimizdir…

    Bu cihan köşkünde nice işler olmaktadır ki, altı yön ile bilinci sınırlanmış insanın tasavvuruna bu işler sığmaz. Ama düşünebilen ve düşündürebilen insanlar, erişilmez sanılan bu iklimlere kanat çırpan birer kelebek gibidirler. Alemde kullar vardır ki naz eder, kullar vardır ki niyaz eder, kullar da vardır ki, başı dumanlı dağlar gibi Hak aşkı ile sarhoşturlar. Takdir edersiniz ki; hepsine açılan mana, yapılan tecelli farklı farklıdır. İşte bu yüzden Adem evladım ile Halid efendinin, tanık olduğu meseleler ve müşahedeler farklı farklıdır…

    İnsanın yönelişi istikametinde ilmi arttıkça evreni genişlemekte, cahilliği oranında ise evreni küçülmektedir. İnsanın evreni, et-kemik bir beden de olabilir, sonsuz alemlere doğru da genişleyebilir.
    İnsanın sırlarından birisi, alemleri özünde cem etmesidir. Hem nasıl etmesin ki! İnsan, alemlere bir model teşkil etmiştir. İşte bu yönü ile insan özüne yönelip, kendi sırrını keşfettikçe başka başka alemlere uzanabilir ve irtibat kurabilir. Kimisi Halid efendi gibi Berzah alemiyle, kimisi İbrahim (a.s.) gibi Melekut alemiyle ve kimisi de Ebu Turab Hazretleri gibi, dağın, taşın ve nebatatın diliyle onlarla konuşabilir…
    Hz. Mevlana’nın dediği gibi insanın bir ayağı An’da, bir ayağı ise zamandadır. Şöyle düşüncelerimizi bir yoklarsak, geçmişin bilgisini ve geleceğin endişesini buluruz. Ortada olan ve şimdiki zaman dediğimiz durum An’dır. Bu An, bir noktadır ve bu nokta insandır. Suya atılan bir taşın oluşturduğu halkalar, zamanın birer misalidir, atılan o taş ise insandır. İnsanın, geçmiş ve gelecek denen halkalardan algılayabildikleri, o insanın şimdiki zamanını oluşturur…

    Geçmişte olduğu gibi gelecekte de bir takım kavimler, dördüncü boyut eksenini kullanarak bu üç boyutlu dünyamızda, geçmişe ya da geleceğe giderek bir takım müdahaleleri ve bilgi aktarımı olaylarını gerçekleştirmişlerdir. Hatta kendilerinden sonra gelecek nesiller için bir takım bilgileri ve nesneleri belirli bir zamanda açılacak şekilde, dördüncü boyut teknolojisi ile gizlemişlerdir. Bu zahiren teknoloji ile mümkün iken, Halid efendinin, Adem evladımızın geleceği olan berzah boyutundaki hali ile bütün teknolojilerden üstün olan özündeki kuvve ile görüşmesi pek zor olmasa gerek…’’

    Sözün burasında Adem efendi, araya girerek şöyle sorar:

    ‘’Baba, Halid efendinin gördüğü rüya aynen zuhur etmiştir. Bu da rüyanın Hak olduğunu gösterir. Ancak; depremi haber veren, rüyada gördüğü kişi benim, ama benim bundan haberim yoktur. Bunu biraz açabilir misiniz?’’

    ‘’Evlat, Halid efendinin, sana duyduğu muhabbet ve dualarla yönelişi, sendeki sır sandığının kapağını açmıştır. Zaman zaman senin de, yoğun düşünce ve tefekkür anında ayni sandık, senden, sana da açılmaktadır. İşte bu sandığın içindeki manalar, insanın düşüncelerinde ya da rüyalarında suret bulmaktadır. Halid efendinin rüyası, senin sırrındandır. Kişi yöneldiği bir Allah dostunun sırrı üzerinden, gayb alemine yükselebilir ve bazı müşahedeler görebilir.’’

    ‘’Baba, bu müşahede baş gözü ile değil, rüyada olmuştur. Bu da rüyanın sırlarından mıdır?’’

    ‘’Evlat, Hak rüya zaten bu üç boyutlu aleme ait değildir, alemi gayb’tandır. Taatlarla vasıflanıp, muhalefetlerden korunan bir kalp, bir çok sırrın zuhuruna menba olur. Meydana gelmeden önce olacak şeyleri bilmek, olup biten işlerin ilahi hikmetlerini bilmek ve alemde gizlenen sırlara, Allah tarafından vakıf kılınmak gibi… Ancak bu gibi halleri, yüksek dereceli velilerin dışında kimse, uyanık halde iken yaşayamaz ve kaldıramaz. Bu yüzden kalbin sırlarından olan bu meseleler, kişiye rüyada açılır…’’

    ‘’Baba eğer hakikat gülistanından renk görmek, koku almak istiyorsak, gönlümüzden perdeyi açmak ve o taraftan esen tatlı havayı içimize çekmemiz lazım değil mi?’’

    ‘’Evlat; zaten insanın bu aleme gönderilişi bu sebebe binaendir. Gaye, bahsettiğin o perdeyi kaldırıp, özü bulmak, öze ermektir. Çekilen dertler hep bu yüzdendir… Düşünebiliyorsunuz, bu düşünce gücü sizde, özünüzde fakat bir türlü bulamıyorsunuz. Ne ette var ne de kemikte…
    Aslımızdan ayrıldığımız andan itibaren bir hayal alemine dalmışız. Bu alemde, aslımızın şahane manzarası ile karşı karşıyayız. Gönlündeki perdeyi kaldırdığın an, yine karşına insan çıkıyor….’’

    ‘’Efendim; sürekli insan merkezli konuşuyor ve sıklıkla vurguluyorsunuz. Gülü bülbüle, bülbülü güle katıyorsunuz. Gül ile Bülbülün bir olduğunu ve bu birin sırrının yine insan olduğunu söylüyorsunuz…’’

    ‘’Kardeşlerim: Hallaç el-Mansur’un ashabında, vahdet-ül vücut hakkında söz söyleme iştiyakı, Ebu Yezid el Bistami’nin dostlarında, girift meselelere dalma ve derin konularda konuşma iştiyakı, kimilerinde ise Allah ile baş başa kalmak ve insanlar arasında boyun bükme iştiyakı görürsün. Bizim de naçizane iştiyakımız budur…

    ‘’Herkesi kendi makamında tutmak ve ona göre konuşmak lazımdır. Bu kasabada insanlar, aradıklarını hep bir başkasında aramaktadırlar. Kendilerindeki cevheri bulup, işlemek yerine kişileri ululayıp, adeta putlaştırmışlardır. Eğer sözü edilen bu kişi Cenabı Allah’ın velisi ise, onun ilminden ve tasarrufundan istifade etmek ve onun terbiyesi ile yetişmek başka, onların büyüklüğü dedikodusu ile ömrü harcamak başka….’’

    Sözün burasında, demlenen çayı genç hanım, misafirlere dağıtarak araya girer. Anlatılanlar, dinleyenlere enteresan ama biraz ağır gelmiştir. Bunun farkında olan Adem efendi, ihtiyara, mağara konusunu kaldığı yerden anlatmasını ister. İhtiyar, Adem efendiye anlattığı yere kadar ana hatlarıyla, bir kez daha tekrar ederek kaldığı yerden anlatmaya başlar…

    ‘’Koridor boyunca ilerledikten sonra beyaz bir sisin içine girdim. Sis çok yoğundu ve beni sanki uyuşturmuştu. Sisin içindeyken yirmi üç (23) basamaktan aşağı indim. İlk basamak diğer yirmi iki (22) basamaktan çok farklı ve daha büyüktü. Sağımda ve solumda iki havuz gördüm. Bu havuzların her birine, yedi (7) ayrı kanaldan su akmaktaydı. Her kanaldan akan suyun ve kanalın rengi farklıydı. Havuza akan sular, renkleri birbirine karışınca saflaşıyor ve berraklaşıyordu. Havuzların birinin yanında toprak bir kase, diğerinin yanında billur bir kase vardı. Havuzların etrafı mermerden, dibi ise billurdandı. Havuzların olduğu yeri geçince sis kaybolmuş, tekrar koridor başlamıştı. Koridor, aşağı doğru eğimli ve dönemeçliydi. Koridorun sonunda karşıma, değişik yönlere giden on iki ayrı tünel çıktı. Bu tünellerin girişlerinin üstünde, kabarma resim olarak farklı geometrik şekiller mevcuttu. Sağdan sola doğru sayıldığında on ikinci tünelin yanında, kalın zincirlerle ve asma kilitlerle kilitlenmiş olan bir demir kapı vardı. Yüzyıllardır hiç açılmadığı belli oluyordu. Kapının üç tane tokmağı vardı. Tokmağın biri simsiyah ve yuvarlak, ikincisi yeşilimsi ve dört köşe, üçüncüsü kahverengi ve sekiz köşeliydi. Kapının ardından, çok şiddetli akan bir suyun sesi gibi korkunç bir uğultu gelmekteydi. Bu öyle bir ses ki; insanın kanını donduruyordu.

    Hangi tünelden gideceğimi şaşırmıştım ama içimden bana konuşan ses, üçüncü tünelden girmemi söyledi. Tünelin girişinden bakınca, simsiyah bir karanlıktan başka bir şey gözükmüyordu. Hemen bir adım ötesi, dipsiz bir kuyu da olabilirdi. Ben o sese uyarak girdim.
    Tünele girdikten sonra yine ortalık, kendiliğinden aydınlanmıştı. Tünel önce sağa, sonra sola doğru kıvrılıp bir müddet düz gidiyordu. İçimde korkuyla karışık bir heyecan vardı. Tünelin ucu, yetişkin bir kavak ağacının derinliğinde olan bir havuzun üzerine kurulmuş olan asma bir köprünün olduğu yere çıkıyordu. İplerle birbirine bağlanmış olan tahtalardan oluşan köprü, yine sağlı sollu, avuçladığın zaman ancak kavranabilen kalınlıktaki iplerle desteklenmişti.
    Havuzun suyu çok berraktı ve suyun dibinde bir tarafı parçalanmış olan ve içi altınlarla dolu bir gemi ve suda çok sayıda yüzen iri balıklar vardı. Gemi, ön tarafından ve arkasından kalın zincirlerle mağaranın tavanına çelik makaralarla bağlanmıştı. Suyun karşısında adeta minik bir ormanı andıran küçük küçük meyve ağaçları vardı ve üzerleri meyve yüklüydü. Asma köprüden dikkatlice karşıya geçtim. Ağaçların yaprakları ve meyveleri, sanki özenle yıkanmış ve parlatılmış gibi duruyordu. Birini koparıp yemeseydim, gerçek olduğunu anlayamayacaktım.
    Ben meyveyi yerken, arkamdan bir el bana dokundu. Geri dönüp baktığımda, bugünkü insanlardan daha uzun boylu, saçları omuzlarına dökülmüş, gözleri iri ama bizimkilerden daha çukur olan, sakalları göbeğine kadar uzun ama bakımlı, sarışın birini gördüm. Elinde benim boyumda bir asası ve üzerinde siyah bir pelerini vardı. Giyimi gayet sade idi. Bana ‘hoş geldin evladım’ dedi. Kendisinden korkmamıştım ama o an cevap veremedim.’’

    ‘’Baba bana anlattığın, derviş bu mu?’’

    ‘’Evet evlat, sana daha önce anlattığım derviş bu. Buraya daha sonraları da gittim ve bu dervişle çok sohbet ettim. Benim pirim, bu derviş diyebilirim…’’

    ‘’Peki baba, bu derviş kimmiş, kimin nesiymiş?’’

    Odada bulunan kalabalık bayağı meraklanmıştı. Bu ihtiyarın anlattıkları sanki bir masalı andırıyordu… Cemaatin aklına gelen bu düşünceyi, Adem efendi müşahede etmiş ve odada bulunanlara dönerek şöyle demişti:

    ‘’Canlar; şu an bir okyanusun içindeyiz ve bu okyanusun kıyıları, hoş kokulu bitkiler ve bütün güzellik çeşitleriyle doludur. Ortasında ve adalarında türlü madenler yerleştirilmiştir. Her anlatılanın hem zahiri, hem batıni yönü ve kişinin idrakinin ötesinde ufuk mahalli vardır. Unutmayın; sizlere bir başka alemin kapısı açılacak denmişti.’’

    ‘’Dervişin bana anlattığına göre kendisi üçbin yıl önceki bir kavimdenmiş. Aynen onun ağzıyla anlatıyorum, iyi dinleyin:
    ‘Ben üçbin yıl önceki ASRİ kavmindenim. Musa (a.s.) bizimle, kendi kavminden ayrı olarak görüşürdü. Hakikat ilminde ve günün bilimine göre çok ileri bir düzeydeydik. Alimlerimiz değişik alemlerle irtibat halindeydi. Fakat içimizden bazıları, sahip olduğu ilme güvenerek, Musa Peygambere üstünlük tasladılar. Allah’ın, O’na bildirdiklerine karşı çıktılar. Aramızdaki alimler, Allah’ın ismi azam’ını biliyordu ve bu ismi azamla, sırlar aleminin kapıları açılıp nice ilimlere vakıf olunuyordu. Yalnız unuttuğumuz bir şey vardı. Biz yeryüzünde yaşıyorduk ve yaşadığımız zaman dilimindeki Allah’ın peygamberi Musa (a.s.) idi. Başımızdaki alimler, sahip oldukları bu ilimle, Musa peygambere karşı geldiler ve kendileri ile birlikte kavimlerinin de beddua almasına sebep oldular.
    Fakat; Cenabı Allah, kader planında bu kavmin üstleneceği misyonu, Musa’ya (a.s.) gösterince ve eş zamanlı olarak, alimlerimiz de sahip oldukları ilimle, beddua neticesinde uğrayacağımız akıbeti görünce tövbe ederek, Musa (a.s.) kapısına vardık. Tövbe ettiğimizi ve bizi affetmesi için yalvardık. O da merhamete gelmiş ve bedduasından pişman olmuştu. Ama yazılan yazılmış, kalem kırılmıştı. Bir peygamberin bedduası, yaydan fırlayan ok gibidir, geri döndürülemez. Musa (a.s.) kendisi ile birlikte hep beraber dua etmemizi, Allah’ın, hakkımızdaki akıbeti, yeryüzünden çekilmek olarak değiştirmesini niyaz etmemizi söyledi.
    Cenabı Allah, bizi helak etmeyip, bir mümin olarak sizin deyiminizle göğe çekti. Şu anda (…..) gezegeninde yaşıyoruz.

    Ben, dervişe: “Siz şu anda başka bir gezegenden mi geldiniz,” dedim.

    “Hayır… Ben göğe çekilenlerden değilim. Bazılarımız, Musa peygambere daha önce iman etmiştik ve aramızda bir cemaat kurup, O’nun bildirdikleri ile amel ediyor ve kavmimizin geri kalanını uyarmaya çalışıyorduk.
    Cenabı Allah, yeryüzünden bu kavmi göğe çekerken, beddua’dan önce iman eden bizleri diğerlerinden ayırdı. Biz dünyada kaldık. Geride muhteşem bir medeniyet, yüzlerce hatta binlerce kitap ve yazmalar kaldı. Bu kitaplarda öyle evrensel bilgiler ve sırlar vardı ki; yeryüzündeki diğer insanlar, henüz bu bilgilere hazır değildi. Bu kitapları, geride kalan bizler paylaşarak, dünyanın değişik bölgelerine sakladık. Hiç birimiz, diğerimizin sakladığı yeri bilmiyordu ve herkes kendi sakladığından ve onun korunmasından sorumlu idi…’’

    Ben, çocuk aklımla, kendisinin üçbin yaşında mı olduğunu, sordum.

    ‘’Hayır evlat; şu an yüz kırk (140) yaşındayım. Sen o sisin içinden geçerken, kendi zamanından benim zamanıma atlama yaptın. Gördüğün on iki (12) ayrı tünel farklı zamanlara ve mekanlara çıkmaktadır. Seni buraya, üçüncü tünele yönlendiren o sesi hatırlıyor musun? İşte o ses, sana üçbin yıl öncesinden ulaşan bir çağrıydı… Sen şu an geçmiştesin ve farklı bir boyuttasın.’’

    Odadakiler, ihtiyarın geçmişe, üç bin yıl öncesine gittiğini duyunca hayrete düştüler. Kimileri buna inanmakta zorlanıyordu. Ama Kara Kuyu hakkında anlatılanlar, bundan daha da inanılmazdı. Üstelik depremden sonra sokağın başındaki kuyunun suyu çekilmiş ve kuyudan ağır bir koku gelmekteydi. İnsanlar, bu kuyu hakkında geceleri, tuhaf şeyler olduğunu anlatıyorlardı. Sesler duyanlar, bununla ilgili rüya görenler ve köpeklerin, gece boyunca bu kuyuya doğru havlaması, insanları hayli meraklandırıyordu…

    Hoca İbrahim ağa’nın yaptıkları da en az bu ihtiyarın anlattıkları kadar garipti. Zaten garip hikayelerle büyümüşlerdi ve kasabada olanlar ve hoca İbrahim’im, insanlar üzerindeki etkisi ve bu ihtiyarın babasının kaybolması da garipti… Bu kadar garipliğin ayni mekanda ve zamanda toplanması, bütün bunların gerçek olabileceğini düşündürüyordu insana… İç dünyalarını keşfederken, dışarıda da bazı şeyler değişmeye başlamıştı, özellikle depremden sonra…

  3. cbrly diyor ki:

    #Taklidan Sofi Yazmış:

    “Bizi de böyle hoşgöremez misiniz?”

    Hoşgörürüz Taklidan Sofi. Sizi de hoşgörürüz, Osho’yu da hoşgörürüz. Sizi bütün dünya da hoşgörür, Allah da hoşgörür, bundan kuşkunuz olmasın.
    Doğrusu, laflarını ezberlediğiniz Yunus asla sizin gibi değildi.
    “Bizi de böyle hoşgöremez misiniz?” derken, “siz” grubunuzla Osho’nun “Hipnotize olmuş koyunlar” yazısını anımsatıyorsunuz. Vesselam.

  4. taklidan sofi diyor ki:

    (Sayın Yorumsuz Blog, …Saygılar, yedinci yılınızı tebrik ederim)

    “Hipnotize Olmuş Koyunlar” yazısında Osho der ki:

    “Daha önceden bir koyun kestiğinde tüm koyunlar titrerdi, korkardı. “Yarın benim günüm olacak, daha ne kadar yaşayabilirim?” ve bu yüzden onlar ormana kaçarlardı: Büyücüden uzak durmak için. Ancak şimdi hiç kimse kaçmıyordu.” (Ölmeden evvel ölmek çok korkutur nefsi, kaçar bucak bucak bu tekliften… Onu ikna edene aşk olsun, büyük başarı!)

    Sevgili Osho, KESEN KİM? Ben kesilip kurban olmaya razıyken, varsın KESEN kessin, kime ne?

    Sevgili “cbrly”, söyleyene değil söyletene bak demişler. Beni kuzu gibi gördüyseniz, onu size öyle gösterene şükrederim. Demek ki “Namazı kıl, kurbanı(!) kes!” ayetinin muhatabı olmuşum, ki gözünüze kurbanlık koyun gibi görünmeye başladım. Koyun gibi görünmenin de hikmetleri var tabii her mertebenin bakışıyla ayrı ayrı… Örneğin Hıristiyanlar da Hz. İsa için “Kurbanlık Tanrı Kuzusu” (?) derlerdi. Bakın siz şu Allah’ın işine…?!!

    Razıyım, kurban olurum ben O’na, hangi surete bürünürse bürünsün.. O’nun dışında varlık gören düşünsün!

    Hızımı alamadım bir hikaye anlatacağım…

    Kadının biri kocasına fena halde aşıkmış. Ama kocası huysuz mu huysuz, aksi mi aksi… Vara yoka öfkelenir, bağırır çağırırmış. Bir gün yine kafası kızmış karısına ve başlamış tehtitler yağdırmaya… “Bana bak kadın, kafamı bozma, boynuna bir ip bağlar, seni şu dağdan öbürküne sürüklerim” demiş. Kadın kocasına muhabbet dolu gözlerle bakıp, “Sürükle hayatım, sürükle! Sürüklerken yanımda olacaksın ya, razıyım” demiş. :-)

    Razı olmak zordur, ama razı olanları anlamak daha da zordur.

    (Bir dostum derdi ki “Deli deli esen rüzgarın önünü kesme, izin ver esip geçsin… Sen sadece onunla uyumla dans et..”)

  5. Mehmet diyor ki:

    Bir süredir sizleri izliyorum.
    Kimse kusura bakmasın, ben bu kadar agresifliği rıza halini yaşamak olarak düşünemiyorum.
    Efendim Biz KADER’e iman edenleriz, rıza halini yaşayanlarız, biz şöyle iyiyiz, böyle iyiyiz, hiç kötü birşey yapmayız…. Bu övgü sözlerinde koyun postu altında gizlenmiş kibirli benlikten başka birşey göremiyorum! Kurban olmuş, ermiş koyun nerede? Hiç şüphem yok OSHO denen adam da böyle ermiş laflarıyla müritlerini toplamıştır. Ama arkasında ne bırakmış ona bakmak lazım gelmez mi??? İşte kurban olmuş koyunlar onlar.

    Bana öyle geliyor ki, burada bir ibret var, [...] adıyla yeni bir büyücü koyunların kulağına bir şey söylemeye çalışıyor.
    Ne hoş şeyler dedirtiyor ama söyleyişi savaşa benziyor. İnandırdığı koyunların artık korkmayacak olmasını iyi bir şey gibi anlatıyor!!
    Peki olsun! Bu işten kim kazançlı çıkacak onu anlamadım? Büyücülerden başka?!
    [...]nin tespitine göre kim olursa olsun birinin peşine takılıp gitmek lazım. Öyleyse OSHO’nun neyini beğenmediniz ki?
    Osho’ya razı olmak. Allah neyine yetmiyor???

    KGökdoğandan alıntı:

    ”UZAKTA BİR AHAD VAR(???)
    Görmeyen, konuşmayan, duymayan,
    hareket etmeyen,
    düşünmeyen, beyni olmayan, kendinden bihaber olan
    uzakta
    çok uzakta
    o kadar uzakta ki
    Mevlâna Celaleddin’in dahi ulaşamayacağı kadar “uzakta”

    Mevlâna’nın gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı
    olamayacak kadar “uzakta”

    kendi başına kalmış
    sıkışmış… sıkışmış
    preslenmiş bilardo topu gibi “kaskatı tek ve bütün olmuş”
    ve
    içi yok(???)
    zifiri karanlık
    ve
    dışı(???) da yok
    merkezi(???) de yok
    kendisi de âma..
    ve
    âma olduğu için “seyr”i de yok…
    böyle bir “Ahad”a inanmak için kendimi çok zorluyorum
    fakat henüz inanmayı başaramadım

    en iyisi “Ahad”ı ötede “kör kötürüm” haliyle bırakmak ”

    # ben Yazmış:

    “Sevgili Kemal bey;

    Hiçlik(!) manasında değerlendirilen AHAD niçin gerekli biliyor musunuz?

    İnsanları; “Görmeyen, konuşmayan, duymayan, hareket etmeyen, düşünmeyen, beyni olmayan, kendinden bihaber” olan insanlar haline getirmek için gerekli!

    Çağdaş eğitim “ben”i hiçlemeye değil, eğitmeye çalışır. Hiçlenmiş insanların ne kendilerine, ne de topluma faydası olmaz. Yenilenmekten anladığınız bu mu, hiçleşmek mi?

    Bu kafayla, incir çekirdeğini doldurmayacak boş şeylerle uğraştıkça, müslümanların hali düzelmez! Bilim, teknoloji, üretmek… nerede?

    Kendi köşesine çekilmiş, kendi derdine düşmüş, okuma-yazmadan başka bir harcı olmayan, laf kalbalığı yapan [...]‘ların insanı hiçliğe sürükleyen yazılarıyla nasıl bir yenilenme bekliyoruz? Hz. Muhammed(s.a.v.) daima hayatın içindeydi, halktandı, yaşayandı!”

    Bu düşündüren düşücelerden sonra soruyorum.

    NEREYE GİDİYORSUNUZ??????

    HEPİMİZ Hz. Muhammed(s.a.v.)’e tabi değil miyiz?

  6. Sema Deger diyor ki:

    Bulent bey,

    Bir varmis bir yokmus, hikayesinin devamini merakla bekliyoruz insallah.

  7. angorya diyor ki:

    Tam bir yansıtma yapmışsın gibi geldi bana Mehmet kardeşim. Sende beni gördüm, bende seni.
    İçimizdeki bilmem hangi gölgeye ayna olmuşsun, kendi gölgeni de bizlerden esirgemeyerek.
    Bir de hiçliği hepliğe giden bir sıçrama tahtası olarak düşünürsen kimbilir neler açığa çıkacak senden.
    Hele ki teslimiyetin ve mutlak pasifliğin içindeki itici gücü, eylemi hissetsen…
    Görelim Mevlam neyler, neylerse güzel eyler diyelim ve sessiz, sakin selamlarımızı yollayalım sana:)

  8. nur diyor ki:

    Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa (as) ne büyük bir okul!

    Hz. Ebû Bekir (r.a.), Peygamber Efendimiz’in (a.sm.) mübarek huzurlarında bulunduğu bir sırada, bir kişi geldi ve Hz. Ebû Bekir’e (r.a.) dil uzattı, yakışıksız ve kötü sözler söylemeye başladı. Hz. Ebû Bekir (r.a.) hemen cevap vermedi, Peygamber Efendimizin (a.sm.) mübarek huzurlarında cevap vermekten hayâ etti, Peygamber Efendimize (a.sm.) baktı.

    Yakışıksız sözlerine cevap verilmeyen adam meydanı boş bulmuş gibi Hz. Ebu Bekir (r.a.) hakkında atıp tutmaya, Peygamber Efendimizden de (a.sm.) utanmadan Ebu Bekir’i (r.a.) incitmeye, tahrik etmeye devam ediyordu.

    Peygamber Efendimiz (a.sm.) ise adam söyledikçe tebessüm buyuruyorlar, adama hiçbir şey söylemiyorlardı.

    Peygamber Efendimizin (a.sm.) mübarek huzurlarında bu hayâsız sözlerden sıkılan ve zaten de bu sözlere kızmış bulunan Ebu Bekir (r.a.), artık haddini aştığını düşündüğü adama kızgınlıkla cevap vermeye başladı.

    Adam söyledikçe, Ebû Bekir de (r.a.) söyledi.

    Fakat Ebû Bekir (r.a.) cevap vermeye başlayınca Peygamber Efendimiz (a.sm.) mübarek yerlerinden kalkıp ileri doğru yürüdüler ve oradan ayrıldılar.

    Peygamber Efendimizin (a.sm.), yanından ayrıldığını gören Ebû Bekir (r.a.), söylenmeyi bırakıp Peygamber Efendimizin (a.sm.) peşinden koştu ve ona yetişti. Ona yalvarırcasına: “Sizi incittim ya Resûlallah! Ne olur bağışlayınız!” dedi.

    Peygamber Efendimiz (a.sm.) buyurdu ki:

    “Ya Sıddîk! O adam sana dil uzatmaya başlayınca Allah bir melek gönderdi. Melek o kimseye istediği cevabı verip onu oradan uzaklaştıracaktı. Fakat sen sabretmedin ve kızdın. Kızgınlıkla söylemeye başladın. Bu defa melek gitti, yerine şeytan geldi. Ben onun için o meclisten ayrıldım.”

    Rivayet olunur ki, Hz. Ebû Bekir (r.a.) o günden sonra vakitli vakitsiz konuşmamak için ağzına taş koyardı. Konuşacağı zaman düşünüp tartmadan konuşmazdı.

  9. Bir dost diyor ki:

    taklidan sofi Yazmış:
    “Hipnotize Olmuş Koyunlar” yazısında Osho der ki:
    “Daha önceden bir koyun kestiğinde tüm koyunlar titrerdi, korkardı. “Yarın benim günüm olacak, daha ne kadar yaşayabilirim?” ve bu yüzden onlar ormana kaçarlardı: Büyücüden uzak durmak için. Ancak şimdi hiç kimse kaçmıyordu.” (Ölmeden evvel ölmek çok korkutur nefsi, kaçar bucak bucak bu tekliften… Onu ikna edene aşk olsun, büyük başarı!)

    Sevgili Osho, KESEN KİM? Ben kesilip kurban olmaya razıyken, varsın KESEN kessin, kime ne?”

    Sevgili Taklidan Sofi, Aman aman dikkat et kardeşim, uçurumun kenarındasın. Kesen, OSHO isimli bir adamdan başkası değil. Haşa haşa, kesen Allah demek, Allah’a küfürdür, Resulullah efendimize (a.s.)’e haşa iftiradır…
    Allah cümlemizi muhafaza etsin, buralar dar geçitler, şeriattan kopmazsan muhafaza buyurur inşallah. Sana el uzatanların ikazlarına kulak ver. İnsan dünyada nice adama rağbet ve iltifat eder ki, onlar fanidir, geçicidir, hayatı sınırlıdır. Yalnız Allah’a itaat eden insan için Rabbül alemin kendi katında cennetler hazırlanmışdır.

  10. Sofi diyor ki:

    Daha önce söyleyeceğimi söyledim, daha fazla söze gerek yok. Anlayan ne anlattığımı anladı, anlamayanlara da Rabbım selamet versin. İnatlaşmak, iddialaşmak, ilimden yoksun tavırlar ve ithamlar nefsidir. Beni bu tür çekişmeler içine çekebilmeniz mümkün değil..

    O sağırlara sen mi işittireceksin? Yahut o âmâları ve apaçık sapma içinde olanları sen mi hidâyet edeceksin? (Zuhrûf, 40)

    Sağır ve kör olmadığım için yukarıdaki ayetin ne demek istediğini anlayabiliyorum. Dolayısıyla “haklı olduğuma inansam bile” (bu ayeti okuyan ve “haklı olduğuna inanan” herkesin de böyle düşünmesi gerektiğine inanıyorum) ISRARI anlamsız buluyorum ve bana yöneltilen eleştirilere cevap vermeye de gerek görmüyorum. (Kuran’ın dediğini yapmak ve Allah’ın emrine uymak ve takvalı olmak koyunluk değil insanlıktır)
    Siz kendi aranızda yanlış veya doğrularınızla Allah’ın takdir ettiği gibi devam edin, ben bundan sonra yokum. Herkes kaderini yaşar.

  11. Mehmet diyor ki:

    Cenabı Hak bu müslümanlara inşallah uyanmayı nasip etsin. Fakat zannediyorum ki müslümanların cahilliğini ve safiyetini bilen gelişmiş milletler bunu istemiyorlar…

    Ayetin Meal-i şerifi:
    Bakara suresi ayet 104- “Ey iman edenler! “râine” (bizi sürü gibi güt) demeyin, “unzurna” (bizi gözet, dikkate al) deyin ve can kulağıyla dinleyin, (anlayın), kâfirler için elemli bir azap vardır.”

    Allahım muhafaza etsin, kalp bir defa mühürlenir de beyin kilitlenirse insan yüz bin kere okusa bile bir ayetin doğru manasını çıkaramaz.

    “O sağırlara sen mi işittireceksin? Yahut o âmâları ve apaçık sapma içinde olanları sen mi hidâyet edeceksin?” (Zuhrûf, 40)

    Hz. Muhammed (a.s.)’a bile vazife olarak sadece ve sadece tebliğ etmek hakkını tanıyan Allahü Teala, ona vermediği hakkı başkasına vermez. En büyük veli bile olsa kendini bilen kişinin vazifesi tebliğden başka bir şey olmaz. Bundan başkası nefsinin hevasına uymasıdır.
    Kime iltifat edersen, sen o fani adamı da yoldan çıkarmış olursun kendini de.

    Ebu Dâvûd… Abdullah İbn Ömer’den nakleder ki:
    Rasûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuş: «Kim bir kavme benzerse onlardandır.»

    Taklit büyük beladır.
    Sübhanallah.

  12. hafız diyor ki:

    Dışa yönelmenin şirk olduğunu iddia edip, alimlere başvurulmasını kınayan kimse, diğerlerine (!) uyarı, yardım veya paylaşım niyetiyle dışa yönelmeye devam ediyorsa, ne dediğinden haberi yoktur. Kendiyle çelişmemek için ya iddiasından vazgeçmelidir ya da amelinden… Cahillik telafi edilebilir bir özürdür. Akıl, basiret, zeka ve kavrayış yeteneğinin olmayışı ise, telafi edilemeyen bir özürdür. Cahil haddinini bilir, diğeri bilmez.

  13. Bir dost diyor ki:

    Sofi Yazmış:

    “O sağırlara sen mi işittireceksin? Yahut o âmâları ve apaçık sapma içinde olanları sen mi hidâyet edeceksin? (Zuhrûf, 40)

    Sağır ve kör olmadığım için yukarıdaki ayetin ne demek istediğini anlayabiliyorum.”

    Sevgili Sofi, dikkat et demişdim kardeşim. Sağırlık ve körlük senin bildiğin gibi değil. Basit manada kimseye sağır, kör demek olmaz. Bilen bir kişi sağır ve kör değilim, o sebeple ayeti ben anlıyorum gibi iddialarda bulunmaz. Cenabı Hakka dua eder ki sağır ve körlerden olmasın.

    Ben bu satırları okuyan kardeşlerimiz için hak bildiğimi örtmemek için söylüyorum. Yoksa tavrım senin şahsına karşı değildir. Şu da var ki buralarda helak olmuş safiyet sahibi müslüman çokdur.

    Kocasına muhabbet dolu gözlerle bakıp, “sürükle beni hayatım, sürükle! Sürüklerken yanımda olacaksın ya, razıyım” diyen kadın misalindeki kişi şehvetinden başka bir şeyin peşinde değildir. Dinimizde mantıksızlık yoktur. Çokça uyanık olmak lazım.

    Salih bir müslüman nefsinin arzularının peşinde olmanın rıza makamı olmadığını hemen anlar. Ötekini berikini haşa Allahü Teala ile bir tutmaz kimseyle de bir işi olmaz. O kendi başına öylece Allah’la meşguldür.

    Nefse hoş gelen misaller ve iddialar insanları şaşırtır.

    Vesselam.

  14. Bülent GÖLÇEN diyor ki:

    BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ (9. Bölüm)

    Ertesi günü, Adem efendi yine ormana odun kesmeye gidince, akşam sohbet esnasında misafirlere çay demleyen ve hizmetlenen genç kız, Gülsüm nineye gelerek bir şeyler söyler. Gülsüm nine, genç kızı, ihtiyarın yanına çıkartarak, bir derdi olduğunu söyler.

    ‘’Buyur hanım kızım, çekinme söyle.’’

    ‘’Efendim; ben, size bir rüyamı anlatmak istiyorum.’’

    ‘’Cenabı Allah (c.c.) hayırlara vesile kılsın, besmele çekerek anlat bakalım kızım.’’

    ‘’Efendim, rüyamda yeşillikler içinde ve kırlarda yürüyor ama ne tarafa gittiğimi bilmiyordum, sadece yürüyordum. Sonra ufukta, Adem efendi belirdi ve ben Adem efendiye doğru yürümeye başladım. Daha sonra nereden okunduğunu bilemediğim ama her yönden gelen bir ezan sesiyle Adem efendi ile yüz yüze geldik. Elinde kırmızı bir elma vardı. Besmele çekerek bana uzattı, ben de besmele çekerek elmayı alıp ısırdım. Elmanın tadı, suyu ile birlikte içime aktı. Sonra elimdeki elma birden fidan oldu. Adem efendi elleriyle fidanı toprağa ekti. Fidan büyüyemeden, yaz mevsiminde bulunduğumuz halde kar yağmaya başladı. Kar, fidanı örttükçe, ben de çok uzaklara, adeta gayba çekiliyordum. Ağlayarak uyandım ve uyandığımda göz yaşlarım, yanaklarımdan aşağı akıyordu.’’

    İhtiyar, genç kız rüyasını anlatırken, neşelenip gülümsemişti ama rüyanın sonunda yüzünde hüzünlü bir ifade belirdi. Bu hüzünlü ifade kızın dikkatinden kaçmamıştı.

    ‘’Bak Meryem kızım: Bu dünya, ahiretin tarlası ve aynasıdır. Kişi, ahiretini bu dünyada yaşamaya başlar. Senin yeşillikler içinde yürüdüğün kırlar, senin dünyandır. Saf, temiz ve ümit dolu bir dünya. Bardağın hep dolu tarafını gördüğün ve hayata sürekli iyi bakabildiğin için sevgi dolu bir dünya. Ama sonsuzluk yolculuğunda bu dünya sadece bir evredir. İnsan daha nice evreler geçirecektir. İnsan ayni zamanda bir aşıktır ve sonsuz bir aşkın sahibidir. Bu aşk, mutlak var olanadır yani Allah’adır.
    İnsanın, iç dünyasında ve zahirinde geçirdiği her evrede bu aşk, farklı bir suret ve farklı bir isim alır. Ama her suretin ve resmin arkasında Cenabı Allah vardır. O resimler ve suretler O’nun tecellileridir. Cenabı Allah nasıl insan aynasında, kendini seyretmeyi murat etti ise insanda bir ayna misali, karşısındakinde O’nu seyreder ama karşısındakinin ismi ve sureti altında.
    Kızım; saf niyetler, kalbin niyetleridir. Cenabı Allah, bu saf niyeti dikkate alarak bu niyete en uygun olanı, karşımıza çıkarır ve bize bildirir. Ufuk, senin kaderindir, geleceğindir ve sonsuzluk yolcusu olduğunun ifadesidir. Bu sonsuzluk yolculuğunda, Adem efendi ile olan bir beraberliğiniz vardır. Sana, kırmızı bir elma vermesi bu sevgi akışının ilk Adem efendiden olduğunu ve sana gönül verdiğini gösterir. Bu öyle güçlü ama bir o kadar da mana yüklü bir akış olmuş ki, ruhun bundan tat almış ve bu manalar, ruhuna sinerek, adete onu kaplamış. Okunan ezan, cem olmanız, nikahlanmanız demektir. Ekilen fidan, mutlu bir yuva kurmanız demektir kızım, gerisini Allah bilir…’’

    İhtiyar buradan ötesini tabir etmemiş, hayırdır diyerek genç kızı göndermişti. Meryem de üstelememiş, teşekkür edip ayrılmıştı…
    O gün, öğlen namazından çıkarken hoca İbrahim ağa, ihtiyarın evinde toplanıp, sohbet edenlerden birine yaklaşarak şöyle der:

    ‘’Duyduk ki; akşamları, kadınlı-erkekli toplanıp, güya sohbet edermişsiniz. Gavurdan dönme herifin biriyle, dilenci bir ihtiyarın sözlerini dinlermişsiniz. Bilmez misiniz ki; kadın, erkek bir arada olması caiz değildir.’’

    Bu sözler üzerine camiden çıkan kalabalık, etraflarına toplanır. Adam bu kalabalığı fırsat bilerek, hoca İbrahim ağaya karşılık verir.

    ‘’İbrahim ağa!… Unuttun herhalde; İslam dini, tüm insanlığa gelmiştir, kimsenin tekelinde değildir. Adem efendinin sonradan müslüman olması, bizim gibi bu nimeti hazır bulmamızdan daha evladır. O dilenci dediğin ihtiyarın, bir zamanlar dilenmesi ise bizim ayıbımızdır. Çok şükür, Adem efendinin sayesinde, bu ayıbımızın farkına varmayı, Cenabı Allah nasip etti de şimdi o ihtiyarın ilminden istifade ediyoruz. Yazık bize ki; ihtiyarın oğlu, ölüm döşeğinde iken gelinini elinden alıp, utanmadan kendine karı yapmana rağmen, sana saygı duyabildik. Şimdi de kalkmış bu utanç üzerinde iken, kadın-erkek bir arada bulunamaz diye havlayıp duruyorsun.
    Efendi; İslam dini, kadını-erkekten ayrı görmez, kadını ötelemez, toplum dışına atmaz. Siz kendi yobazlığınızı, İslam’a yamayamazsınız.’’

    Sözün burasında İbrahim ağanın adamları, garibi tartaklamaya başlarlar. Kalabalıktan bir kısmı ise araya girerek, adamı yaka-paça kurtarırlar. Adam, dayak yediğine kızgın değildir. En azından, İbrahim ağanın yüzüne karşı Hakkı haykırmış ve camiye gelenlerin hangilerinin kalabalık, hangilerinin cemaat olduğunu ortaya çıkarmıştır.
    Doğruca ihtiyarın evine gider ve olanları anlatır. İhtiyar bu gibi sataşmaların olabileceğini ama şimdilik bunlara karşılık verilmemesini söyler. Çünkü, her şeyin bir zamanı vardır. İbrahim ağanın, vali ile olan yakınlığı ve kasabanın en zengini olması biraz tedbirli olmayı gerektirmektedir. Burası hikmet yurdudur her şeyin bir sırası, her sebebin bir neticesi vardır…

    Adem efendi, akşam eve döndüğünde, ihtiyar onu karşısına alıp konuşmaya başlar…

    ‘’Evlat, Rabbimiz Teala Hazretleri bir günde ve gecede, kullarının kalbine, yetmiş iki defa nazar eder. Bu nazar edişlerde acaba kalbinde, kendisinin farklı bir ismini ve suretini gördü mü…’

    ‘’Baba; birkaç gündür, gönlümde bir suret ve ismin hayali vardır ve ben o hayali silmeye çalıştıkça daha da canlanmaktadır.’’

    ‘’Evlat, yakınlığa erip, ilahi bahçeden nasibini almış olan kalp, şeffaf bir kandile benzer ve içinde yanan fitilin nurunu, dışarı vurur. Kalbinde yanan sevda ateşinin nuru, Meryem kızımızın kalbine aksetmiştir.’’

    Adem efendi, gözlerini ihtiyardan kaçırarak başını eğer…

    ‘’Evlat, ceset üç kısımdır. Kalp, dil ve uzuvlar. Dil ile uzuvlar, meleklerin idaresi altındadır. Kalbi ise bizzat Allah’ü Teala Hazretleri idare eder. Bizler melek değiliz. Ruhumuzun hakkını verdiğimiz gibi nefsin ve bedenin de hakkını vermeliyiz. Cenabı Allah, kendine yönelen gönüle, emrini bizzat kendi koyar. Meryem kızımızın suretine bürünen aşk, Rabbimin idaresindendir.
    Erkek, Rahman sıfatındadır, kadın ise Rahim sıfatındadır. Bunlar Allah’ın izni ile nikahlanıp bir araya gelince besmele tamam olur. Şu alemi dünyada, besmelenin tamam olması için iki tarafında birbirine ihtiyacı vardır. Demir, halis olmak için ateşe muhtaçtır ve ateş te, kendi cinsinden olmalıdır…’’

    Bu sözler, Adem efendinin kalbinde, öyle bir dert peyda etti ve onu öyle bir aşka giriftar etti ki; gönlünün tüm kapıları kapanıp, karanlıklarda düşünceye daldı… İhtiyar, Adem efendiyi bu hal üzere bir müddet yalnız bırakarak, odadan çıktı…

    Yatsı namazından sonra ihtiyarın evi yine dolmuştu. Meryem yine mutfakta, Gülsüm nineye yardım ediyordu. Genç kız kahveleri dağıtırken, Adem efendi ile aynen rüyada olduğu gibi göz göze geldi. Genç kızın vücudunu bir anda sıcaklık kaplamıştı. Adem efendinin de hali değişmişti, oturduğu yere sığamaz olmuştu. İkisinin de yüzü kızardı. Kahveleri içtikten sonra herkese meyve ikram edildi. Meyveler yenirken, ihtiyar söze başladı…

    ‘’Canlar; bu yediğiniz, Cenabı Allah’ın nimetidir. Yenilecek bir gıda, gafletle veya kerahetle yenirse o mekruhtur, onda hayır ve bereket yoktur. Zira ona nefs ile şeytan yol bulmuştur. Onu yiyen kimsede mutlaka bir çirkin netice zuhur eder.
    Eğer Allah (c.c.) düşünülerek, helal gıda yenirse o kişiden hayır doğar. Ayrıca yenilen nebatat, yiyenin vücudunda, ademiyet makamına yükselerek, bu dünyadaki turunu tamamlar ve alemi ahirete, teşrif eder.’’

    ‘’Efendim; bu gün camide ilmin kaç türlü olduğu konusunda bir tartışma vardı’’

    ‘’Bu konuda evliyanın büyüklerinden Hazreti Zünnun şöyle buyurur: ’’Üç sefer ettim, üç ilim getirdim. Birinci seferde getirdiğim ilmi hem avam ve hem havas kabul etti. İkinci seferde getirdiğim ilmi avam kabul etmedi. Yalnız havas kabul etti. Üçüncü seferde getirdiğim ilmi ise ne avam kabul etti ve ne de havas.
    Zamanın Şeyhülislamı bu üç ilmi şöyle açıklamıştır: Evvel ki ilim tövbe ve pişmanlık ilmi idi. Onu avam ve havas kabul etti.
    İkinci ilim: Tevekkül, muamele ve muhabbet ilmi idi ki onu havas kabul etti, avam kabul etmedi
    Üçüncü ilim: Hakikat ilmi idi ki, buna kimsenin anlayışı kifayet etmedi’’

    ‘’Efendim; bu saydığınız ilimler, geçici yarar sağlayan ilimler zümresinden mi ya da ebedi yarar sağlayan ilimler zümresinden mi?’’

    ‘’Bu saydığım üç ilmin hepsi ebedi yarar sağlayan ilimlerdendir… Hakikat ilmine dair olan ilim ise gerçek ilimdir. Mevcudatın özündeki SIR’dır. İnsan kendi acizliğini öğrenmedikçe bu sırra ermesi mümkün değildir. Eğer bir insanın bu sırra ermesi murat edilmişse, Cenabı Allah, onu bir mürebbiye bağlar. Kişi yetiştiricisinin elinde yavaş yavaş terakki ettikçe ruh ile nefis birbirinden ayrılır ve varlıklar düşer. Nefis küçülmeye başlar. O kadar küçülür ki; ilk haline nutfe haline iner.
    Nutfeye indikten sonra Var olan görülmeye başladığı gibi, ulvi varlıklar ondan sonra görülmeye başlar. Kişinin ilk fark edeceği, Rasulullah efendimizi (s.a.v.) kendi zannı ile, kendi gözlüğü ile ölçerken, nutfeye indikten sonra O’nun nurundan bütün alemlerin yaratıldığını düşünmeye, O’nu Allah’ü Teala’nın seçtiğini, bütün tasavvurların fevkinde O’nu donattığını görmeye başlar.’’

    ‘’Yani insan, varlığının ilk haline, başlangıcına inmedikçe, sebebi mevcudat olan Rasulullah (s.a.v.) nuru görülmez ve muhabbeti ele geçmez.’’

    ‘’Evet evlat; bu öyle bir muhabbettir ki, baldan tatlıdır ve içinde tüm alemlerin sırrı saklıdır.’’

    ‘’Efendim, sır dediniz de; dün akşam anlattığınız o mağaranın içindeki havuzların sırrını bir türlü kavrayamadık. Ayrıca on iki tünelin, bir ve ikinci tünelleri nereye çıkıyormuş, sizin çıktığınız yer bir mağara mı yoksa açık bir arazi mi, kaldığınız yerden anlatsanız da merakımızı giderseniz. Bu merak içerisinde iken anlattığınız diğer konuya odaklanamıyoruz efendim…’’

    ‘’Canlar, anlattıklarımı can kulağı ile dinleyip, insaf edip, hakkıyla düşünün. Size bir kısmını pek az izah edeceğim, pek az izah edeceğim ki; insana verilmiş en büyük nimetlerden olan hayal gücünüze ve düşünce ufkunuza set çekmiş olmayayım. Düşünce ufkunuzu her zaman geniş tutmak için, insanın küçük bir alem olduğunu, aleminde büyük bir insan olduğunu aklınızdan çıkarmayın…
    Mağarada indiğim yirmi üç basamaktan başlayalım. Bildiğiniz gibi Kuran’ı Kerim, yirmi üç yılda tamam olmuştur ve Kuran ile insan ikiz kardeştir buyurulmuştur. Kuran’ı Mübin ve insan hikmetin membaıdır. Dervişin anlattığına göre, insanın en küçük yapı taşı (22+1) yirmi iki artı bir sarmaldan oluşmaktaymış. (23) Yirmi üçüncü sarmal, erkeklik ve dişilik sarmalıymış. Yirmi üç basamağın en sonu hiçliktir. İnsanın yaratılışında ise hiçlik, nutfe halidir. Burada ince bir mana vardır. Bu alemde, hakkı işitmek, hakikati görmek isteyen, bu manaları tahsil etmelidir.
    Ayrıca yirmi iki (22) sayısının sırrı, İdris (a.s.)’a dayanmaktadır ve yirmi üç (23) ahir zamana işaret etmektedir. Üç bin yıllık, Ayasofya mabedinde, bir üçgenin çevresini saran yirmi iki (22) daire ve üçgenin bir piramit gibi olan tepesinde yirmi üçüncü (23.) daire bulunan bir şekil vardır…
    Ayasofya mabedinin ikinci onarım ve yapımı, Hazreti Muhammed (a.s.) zamanına denk gelmektedir. Mabedin kubbesini oturtamayan mimarın sırrı meçhuldür. İşte bu mimar, Hazreti Peygamberden(a.s.) bir avuç toprak istetmiş ve Hazreti Peygamberin (a.s.) gönderdiği bir avuç toprağı, kubbenin harcına katmış, ancak ondan sonra kubbe tamamlanabilmiştir. İşte bu sebebe binaen Ayasofya mabedi, ahir zamanda, sırrı açığa çıkacak olan bir mekandır.
    Kuran’ın ve insanın benzerliğinde, ezeli esrardan öyle şeyler vardır ki; akıl denen meleke bunları kavramaktan acizdir. Ancak! Ruh ile Zat arasındaki perdenin kalkması durumunda bu esrar müşahede edilebilir…

    Daha sonra gördüğüm yedi ayrı renkte, suyun aktığı ve birbirlerine karışınca suyu berraklaşan, iki havuz ise Kuran’ın manalarıdır. Önünde toprak kap olan havuz, afaktaki yedi kat semadan inen manalar, önünde billur kap olan havuz, enfüsümüzdeki yani özümüzdeki semalardan inzal olan manalardır. Toprak kap, aklı simgeler, billur kap ise kalbi simgeler. Kuran’ın manaları, iç ve dış yedi kat semadan, havuzun suyu gibi Hazreti Rasulullah’ın(a.s.) kalbine sürekli akmaktadır ve o kalp’te, saflaşıp berraklaşmaktadır. O öyle bir kalp ki; tüm zaman dilimleri ve alemler, feyzini ondan alır…

    Canlar; kimisi akıl kabınla içer bu manaları, kimisi ise kalbinle içer bu manaları. Dil çeşmesi bazen kalp’ten akar, bazen de akıldan akar. Sana gelip kalbini açana, kalbinden vereceksin, aklı ile sorana, akıl kabından ikram edeceksin. Akıl kabını uzatana, kalbin suyundan verir isen kap çatlayıp inkar eder…

    Canlar, uzayan sözün çoğu boşa gider derler. Şimdilik bu anlattıklarımla kifayet edip, iyice bir düşünün. Bu arada bir şey sormak isteyen ya da paylaşmak isteyen var ise buyursun…

    ‘’Efendim; benim oğlum on iki yıl boyunca, valinin yanında askerdi. Küçüklüğünden beri din ve maneviyata düşkün bir yapısı vardı. Kitap okumayı çok sevdiğinden, zamanının uzunca bir kısmını kitap okuyarak geçirirdi ve bu yüzden, geniş bir arkadaş çevresi olmadı. İç dünyası ile yaptığı iş arasında bir uyum sağlayamayınca, askerlikten ayrıldı. Şu an biraz sıkıntıda olduğu için benden maddi ve manevi anlamda bir açılım olmasına bir vesile olsun diye, kendisine sürekli Fetih suresini okumamı istedi. Bende bir anne olarak, elimden geldiği kadarı ile okumaya çalışıyorum. Bu süreçte, gördüğüm bir rüyanın sizden, tabirini isteyecektim…..’’

    ‘’Buyur hanım anlat, gönlümüze ne düşerse onu söyleriz inşallah…’’

    ‘’Efendim; rüyamda kendimi bir kabristanlığın kapısında gördüm. Kabristanda yatanlara, kapıdan on adet ihlas suresini okudum. Kabristanlığın tam ortasında, her tarafı ışıl ışıl bir kıraathane vardı. Oğlum ile gelinim, el ele tutuşmuş bir vaziyette kıraathaneye girdiler ve çıktılar. Daha sonra oğlum yanıma gelerek ’’selam söylediler’’ dedi. Oradan kendimi evimde gördüm. Evimizin hemen yanında dört gün içinde, bize komşu olacak yeni bir ev yapılmış gördüm. Rüyamdan hatırlayabildiklerim bu kadar efendim..’’

    ‘’Hayır olsun hanım. Gördüğünüz rüyanın, bir kendinize bir de oğlunuza bakan yönü mevcuttur. Kendinize bakan yönü şöyledir: ’’İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar’’ sözünün manasınca gördüğünüz kabristanlık sizsiniz. Bedeninizle, nefsinizle ve bilincinizle uykudasınız. İnsanın her bir hücresi, her bir düşüncesi farklı bir alemdir ve bu alemlerde nice manalar gömülüdür. İhlas suresi emirle başlar ve mutlak varlığın sırrını, hakikati haykırır. Sizde gömülü bu manalar, kalp kıraathanesinde dirilip size selam etmişlerdir. Amellerin oğlun suretinde, bu amellerle tahsil ettiğin manevi ilim, gelinin suretinde, size görünmüştür. Mübarek ola…
    Rüyanızın, oğlunuza bakan yönü ise, en doğrusunu Allah (c.c.) bilir, şöyledir: Kabir bu alem ile sonsuz alem arasında, insanların baş gözü ile gördüğü, ince bir perdedir, sınırdır. Oradan ötesi, baş gözü ile görülemez ve akıl ile ölçülemez. Oğlunuzun yönelişi ve sizin bir anne olarak okuduğunuz duanın bereketi ile o alemden, oğlunuzun ruhuna ve nefsine bir takım manalar fısıldanmıştır. Oğlunuzun aklına getirilen ve kalbine dökülen her neyse, o alemin tasarrufundandır. Söylenen selam, hem dünya hem de ahiret selametidir ve oradakilerin selamıdır. Cenabı Allah’a şükürler olsun ki; o alemden gelen bir selam, şu anda senin dilinle bize de ulaşmıştır. Selamlarını aldık ve bu selamla uyandık elhamdülillah. Bizden de cümlesine selam olsun ve Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun… Amin…

    Canlar; bu geceyi bir fatiha ile tamam edelim inşallah. Buyurun: Allah’ım; senin rızan için Hazreti Muhammed (s.a.v.) efendimizin mübarek ruhu şerifleri için, alemlerin yaratılışından bu güne kadar gönderdiklerinden, hak dine inanan ve bu inançla ahirete intikal eden İns’ten ve cinden ve bizim bilemediğimiz diğer kullarından cümlesinin ruhu için, cümle ümmeti Muhammed’in ve mümin olan cin ve diğer kullarının ve cümle Melekut aleminin ve cümle mevcudatın sağlık ve selametliği ve Allah rızası için el Fatiha…

  15. aylin diyor ki:

    Ne kadar cahilce yorumlar yapılıyor, hayret!!! Kadının kocasına olan aşkı, Allah aşkını temsil eden sembolik bir örnek olarak verilmiş. Şehvetmiş, inanılmaz, ne anlayış!!?? Tasavvuftan ve sembolik anlatımdan haberleri yok. Bazı kişiler çok bilgece yorumlar yapıyor. Bazıları da cahilce, kaprisli ve huysuz çocuklar gibi davranıyor. Cevap vermeyin, değmez.

  16. Bülent GÖKÇEN diyor ki:

    BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ (10. Bölüm)

    Ertesi günü kahvaltıda, Adem efendi gördüğü rüyayı, ihtiyara anlatıyordu…

    ‘’Baba, Cenabı Allah (c.c.) hayırlara vesile kılsın, bu akşam sokağın başındaki kuyu ile ilgili bir rüya gördüm…’’

    ‘’Hayır olsun evladım, hele anlatıver de dinleyelim.’’

    ‘’Baba, halk kuyunun yanına toplanmıştı. Zahirde olduğu gibi kuyudan, gayet ağır bir koku gelmekteydi ve koku dayanılacak gibi değildi. Rüyamda geceydi ve gökyüzünde dolunay vardı. Kuyunun başında, yüzlerini yukarı dolunaya çevirmiş, insanlardan daha uzun boylu, garip dört mahluk vardı. İnsanlar onları görmüyorlardı. Ben kendilerine yaklaşıp kimlerden olduklarını sordum. Aramızda şöyle bir diyalog geçti…
    Kimlerdensiniz?
    ‘’MARİC ve MARİCE’nin soyundanız…’’
    Bu dedikleriniz kimdir, bilmiyorum.
    ‘’Bizler, cinlerin ibadet ehli olanlarındanız’’
    Cinler kaç sınıftır?
    ‘’Üç sınıftırlar’’
    Peki! İnsan kaç sınıftır ?
    ‘’İnsan da üç sınıftır’’
    Bu üç nedir ki; bu kadar sırlı ola?
    ‘’Kim ki; üçün sırrı bilmedi, cümle söylenenlerin sırrına ermedi.’’
    Burada ne bekliyorsunuz?
    ‘’Nöbet bekliyoruz’’
    Neyin nöbetini bekliyorsunuz?
    ‘’Kuyunun altındaki sırrın nöbetini bekliyoruz’’
    O sır nedir ?
    ‘’İnip kendin gör’’ dediler. Bu konuşmadan sonra kendimi, kuyunun dibinde buldum. Yukarıya kuyunun ağzına baktığımda çok derinde olduğumu ve gökyüzündeki dolunayın görüntüsünün aynalarla aşağı yansıtıldığını gördüm. Aşağıda binlerce kölenin çalıştığı, dev sütunlarla yükseltilmiş ve dev sütunların üstüne dev kubbeler bindirilmiş bir inşaat vardı. Bu inşaat bir sarayı andırıyordu. Köleleri çalıştıran adamlar, iri gözlü ve siyahi, ellerinde çatal kamçılar vardı. Ben bunları seyrederken, ensemde soğuk bir nefes hissettim. Korkuyla geri dönüp baktığımda, altından bir tahta kurulmuş, bedenen insan gibi ama insana benzemeyen, iri kırmızı gözlerle bana bakan birini gördüm. Tahtın sol tarafında, cam bir küre içinde, insan başı büyüklüğünde kırmızı bir taş vardı. Koku bu taştan geliyordu. Rüyamın burasında, sabah ezanı ile uyandım efendim…’’

    Adem efendi, rüyasını anlattıktan sonra Gülsüm nine de, akşam sohbet esnasında, evi kuyunun yanında olan bir kadının, geceleri kuyudan çığlık sesi geldiğini söylediğini anlattı. İhtiyarın gözleri, fal taşı gibi açılmış, rengi atmıştı. Hasan’ı mektebe gönderene kadar bir şey söylemedi. Hasan’ın gitmesinden sonra Halid efendiyi, Gülsüm nineyi ve Adem efendiyi karşısına alıp anlatmaya başladı.

    ‘’Bakın size anlatacaklarımı, sakın ama sakın kimseye anlatmayın. Ben bu meselenin bizim zamanımızda değil, daha sonra ortaya çıkacağını sanıyordum. Evlat, gördüklerini tabire gerek yoktur zira her şeyi olduğu gibi görmüşsün. O dört kişi, cinlerin müminlerindendir. Cenabı Allah, cehennemin üçüncü evresinden sonra NAR-I SEMUM’U (zehirli ateşi) yarattı. O zehirli ateşten CANN (cin) kavmini yarattı. Hicir suresi, yirmi yedinci ayeti kerimede bu açıkça beyan buyurulmuştur.
    Hak Teala, önce ateşin yalınından bir er kişi yarattı. Adı MARİC’di. Maric’ten sonra bir kadın yarattı. Adı MARİCE idi. Bu ikisinden bir oğlan oldu, adını CİNN koydular. Bütün cinler ondan üremiştir. Ondan üremiştir ama sana söylendiği gibi üç sınıftırlar. Ebuderda (r.anh.)’dan rivayet edildiğine göre: ’’Hak Teala Hazretleri cinnileri üç bölük yarattı. Bir bölüğü yılan ve köpekler suretindedir, yeryüzünde yürürler. Bir bölüğü havada uçarlar ve bir bölüğü de ibadet ederler. Eğer ibadet ederlerse sevapları vardır, eğer itaat etmezlerse azapları vardır.’’

    ‘’Baba ya insanlar ?’’

    ‘’Evlat, Hak Teala, insanı da üç bölük olarak yarattı. Bir bölüğü BEHAYİM (hayvanlar) gibidir. Bir bölüğü de cisimleri Ademe benzer ve canları, şeytanların canına benzer. Bir bölümünün ise cisimleri de, canları da Adem gibidir.’’

    ‘’Baba; şu cinleri biraz daha anlatsana.’’

    ‘’Allah’ın lanetine uğrayan şeytan da cinlerdendir. İblisin, cin kavminden bir karısı vardı, adı LEHYA idi. Cenabı Allah, cin kavmini, dünya göklerine ve yeryüzüne oturttu. Nice zaman ibadetle vakit geçirdiler. Bir zaman geldi ki; Allah’a asi oldular. Cenabı Allah, onlara kendi cinslerinden sekiz yüz peygamber gönderdi, fakat hepsini şehit ettiler.’’

    ‘’Baba, ya kuyunun dibinde gördüklerim?’’

    ‘’Evlat; gördüğün o sarayın inşaatında, putperest olan yedi bin insan, köle olarak çalıştırılmış. Saray tamam olunca hepsi bir alt kattaki mahzenlerde, o cam küre içindeki pis kokulu taşın geldiği gezegen için kurban edilmişlerdir.’’

    ‘’Baba; nasıl yani? Bu yedi bin kişi, bir gök taşı için mi katledildi?’’

    ‘’Evlat; o gördüğün sıradan bir gök taşı değil. Nasıl ki! Kabe’de bulunan Hacer’ül Esved sıradan bir taş değilse…’’

    Burada Gülsüm nine hemen ortaya atılarak, Hacer’ül Esved’in Cennet’ten geldiğini söyledi.

    ‘’Tamam doğru, Cennet’ten gelmiştir, semavi bir taştır. Ama bu bilgi yüzyıllardır inananların bilincine soyut bir mana olarak nakşedilmiştir. Yaşadığımız alem şu an itibari ile somuttur ve soyut diye bildiğimiz başka alemler, kendi şartlarında kendilerine göre somuttur. İlmi olarak izah edilmesi gerekirse; semavattaki herhangi bir yıldızdan kopan bir parçanın arza düşmesidir. Hangi yıldızdan düştüğü ehlince bilinmektedir ama sırrının saklanması için soyut bir ifade ile Cennet’ten düştüğü söylenmiştir. Bu taş, dünya yüzünde tektir ve Hac mevsimi, dünyaya düştüğü güne tesadüf eder. Bu taş, Allah’ın kasem ettiği bir yıldızdan, Cuma günü sabaha karşı düşmüştür…’’

    Halid efendi, Hacer’ül Esved’in, Adem (a.s.) hamuru olduğunu ve bu hamurdan artan başka bir parçadan da, hurmanın yaratıldığını, eski hocaların bunu böyle anlattığını söyledi…

    ‘’Bu dediğin de doğrudur Halid efendi..! Bütün bunlar bir sırdır ve ehlince bilinmektedir ama bu sırlara insanoğlunun ulaşması için Kaf dağını aşması gerekmektedir.’’

    ‘’Kaf dağı mı ?’’

    ‘’Ehli Kaf dağı demiştir. Genelde mecazi bir anlamda kullanılsa da, vardır ve gerçektir. İnsanoğlu ilmen terakki edip, gözün görebildiği mesafelere gidebilme imkanına kavuşunca bu sır da ifşa olacaktır. Nasıl dünya üzerinde bir yerden bir yere güvenli ve en hızlı bir şekilde gitmek için yerin üstünde ve altında yollar varsa, dünyamızdan başka alemlere gitmek için bir takım yollar vardır. Allah’ın veli kulları, ruh bedenleri ile bu yolları kullanarak nasıl oralara gidip geliyorlarsa, diğer insanlar da, gün gelecek bir takım bineklerle buralara gidecek ve Allah’ın veli kullarının, kendileri için bıraktığı işaretleri ve EMANETLERİ bulacaklardır.’’

    Halid efendi, Gülsüm nine ve Adem efendi hayretler içerisinde kalmışlardı.

    ‘’Bu konuda evliyanın büyüklerinden Muhyiddin-i Arabi’nin şöyle bir beyanı vardır:
    ‘’İnsanoğlu bir gün gelecek uzayda seyahat edecek, Merih’e uğradıklarında benim onlara bıraktığım izleri görecek…’’
    Mağarada ki dervişin, kavminin göklere çekilmesi, ilimsiz bir din ve dinsiz bir ilim ehli için bir masaldan ibaret olsa da gün gelecek herkes, soyutun somuta döndüğü An’ı yaşayacak.

    Kabe’ye Hacca giden müminlerin, ruh bedenleri, nur diye ifade edilen bir çeşit enerji ile yıkanmakta, günah kirleri temizlenmekte ve ruh bedenleri bu enerji ile takviye edilip güçlendirilmektedir. Ayrıca bu enerjinin, beden ve beyin üzerinde sebep olduğu bir takım işlemleri ve açılımları vardır. Yani; İnsan, Kabe’de hem bedenen hem ruhen güçlenmektedir. İşte o pis kokulu kırmızı taş ta, cinlerin enerji bedenlerini güçlendirmekte ve onların bizim boyutumuzun madde bedenine bürünmesine imkan vermektedir. Ama ayni taş, insanların ruh bedenlerini tahrip etmekte ve beyinlerini adeta kilitleyerek bu habis varlıkların emrine teslim etmektedir. Dünya sevgisi de ayni şekilde, insanın bilincini dünyaya kilitlemekte, ruhunu tahrip etmekte onu kendi çekim alanında tutsak etmektedir. Bu öyle bir tutsaklıktır ki; Dünya, kıyamet denen süreçte cehennemin içine çekilirken bu insanlar, tutsak oldukları dünyanın çekim gücü ile birlikte, cehennem’i boylayacaklardır. (En doğrusunu Allah bilir.)

    Konunun en vahim tarafı ise bu taşın ayni Dünya gibi, o sarayın inşaatında çalıştırılıp daha sonra kurban edilen yedi bin insanın ruhunun tahribatına sebebiyet verdiği gibi, ayni ruhları kendi çekim gücü ile orada tutsak etmesidir.’’

    ‘’Nasıl yani ? Bütün o kurban ediyoruz diye katledilen insanların ruhları, o sarayın içinde ve o taş sayesinde tutsak mı..?’’

    ‘’Evet Halid efendi. O taşın öyle bir habis enerji alanı var ki; İnsanın, ölüm sonrası kullanacağı ruh bedeni hem tahrip etmekte ve ona azap vermekte, hem de kendi çekim alanı içinde onu tutsak etmektedir. Bu taşın diğer parçaları, Hindistan,Tibet ve Nemrut dağında bulunmaktadır. Mağarada, demir kapıyla kapatılmış ve zincirlenmiş (13) on üçüncü tünel, bu taşın geldiği aleme çıkan bir boyut atlama yeridir.

    Evlat; bu yedi bin kişi, sarayın inşaatında gece-gündüz çalıştırılmış. Gün gelecek, insanlarda tevekkül, teslimiyet ve rıza hali kalmayacak ve nefislerinin bitmek bilmeyen isteklerinin, hırs ve uzun emel kamçıları ile ayni o insanlar gibi gece-gündüz çalışacaklar ve çalıştırılacaklar. Uzun emel, insanı yarınından korkuya sevk eder ve birileri bu korkuyu çok iyi kullanarak dengeyi bozar.’’

    ‘’Nasıl bir dengeyi?’’

    ‘’Cenabı Allah; gece ve gündüzü ayrı ayrı hikmetlerle yaratmıştır. Gündüz çalışmak, gece ise dinlenmek içindir. İnsanın beden kimyası ve iç dünyası buna göre düzenlenmiştir. İnsanın ibadet saati vardır, muhabbet saati vardır, tefekkür saati vardır. Gün üçe bölünerek, gece de çalışma saatine dahil edilirse hem tabiatın ahengi bozulur, hem de insanın ne ibadet saati kalır ne tefekkür saati kalır, ne de ailesine yeterli zamanı ayırabilir. Ortaya, düşünmeyen ve düşünmeye zamanı olmayan bir güruh çıkar. Bu güruh, hiç farkında olmadan, müminlerin Kabe’yi tavaf etmeleri gibi yirmi dört (24) saat, dünyayı tavaf ederler ve bir türlü bitmek bilmeyen dünya sarayını, inşa etmeye çalışırlar ve çalıştırılırlar.’’

    ‘’Baba çok acı bir durum. Bireylerin sürü haline getirilmesi ve daha sonra bu sürünün önüne çeşitli yemler konularak, onların hem bedenen, hem de fikren bu yeme ulaşmak için çalışması ve çalıştırılması çok acı bir durum… İnsan, sonsuzluk yolcusudur, bunun için hedefleri de, düşünceleri de sonsuza uzanmalıdır…’’

    ‘’Doğrudur evlat, insan sonsuzluk yolcusudur ve bu yolculuğun, gerekli tüm donanımları kendisinde mevcuttur. Mevcuttur ama sürü olmaktan kurtulup, düşünce özgürlüğüne kavuşamazsa, bu sonsuzluk diyarında, kendini kendi eliyle, dar bir alana hapseder ve iradesini bir takım yücelttiği ve etiketlediği bir takım insanlara teslim eder. İradesini teslim ettiği insanların doğruları ve yanlışları, kendi doğruları ve yanlışları olur. Bundan gayrisi, koyun sürüsünden bir koyun misali… Anlayana evlat.’’

    ‘’Baba; Peki o dört kişinin yüzleri neden dolunay’a doğru bakıyordu?…
    ‘’Evlat; Ay, habis cin sultanlığıdır. Bunlar belli günlerde hem Dünya’ya, hem de manevi korunması olmayan insanlara müdahale edebilirler…’’

    ‘’Nasıl yani?’’

    ‘’Evlat; Hicri takvim dediğimiz, Hazreti Muhammed (s.a.v.) efendimizin, dünya boyutunda Mekke’den Medine’ye hicret etmesiyle başlayan bir takvimdir. Kozmik boyuttaki ilahi planlamalar da bu takvime göre yapılır.
    Yeryüzünde, insanoğlu bir çok takvim kullanmıştır. Hz. Adem’den (a.s.) beri bütün nebiler ve resuller, kozmik plandaki ilahi takvime göre hareket edip onu esas almışlardır. Zaman zaman iblis ve habis cin taifesinin müdahalesi ile insanlar bu takvimden şaşmışlar, cin boyutunun takvimini kullanmışlardır.’’

    ‘’Baba; o zaman Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Medine’ye hicreti, kozmik plandaki ilahi takvim içerisinde olan bir süreçtir.’’

    ‘’Evet; Müslümanlar, hicreti esas alıp bu takvime tabi olduktan sonra kozmik plandaki, ilahi döngünün içerisinde, kendilerine ait boyutun esas dairesinde yerlerini almış olurlar.’’

    ‘’Baba; Peki cinlerin, insanları bu takvimden koparıp, kendi boyutlarının takvimine uydurmaya çalışmaları, onlara ne gibi bir yarar sağlar?’’

    ‘’İnsanları daha rahat kontrol edip, ellerinden alınan yeryüzü sultanlığını ele geçirmek için, bir de…’’

    ‘’Bir de… ne?’’

    ‘’Bir de, kendi nesillerinin değişimini sağlayıp, insanlar arasında yerlerini almak; o büyük gün için!’’
    ‘’Nasıl yani? Bizim gibi et ve kemik bir beden olarak mı?…’’
    ‘’Yapma evlat!… Sen de biliyorsun ki; İnsan et ve kemik bir bedenden ibaret değil, dediğimi anlamaya çalış lütfen…’’

    ‘’Bir cinin insana dönüşmesi mümkün mü?’’

    ‘’Hayır, cin cindir, asla insan olamaz. Bakın; Kozmik plan dedim ve kozmik plandaki, ilahi takvimden bahsettim. Bu ilahi takvimde, her mahlukun kendi aleminin yani boyutunun zamanı, olayları ve yaşam süreci farklıdır. Her boyutun kapılarının, belli zaman dilimlerinde kozmik boyuta açıldığı anlar ve süreçler vardır. İşte bu kapıların açıldığı süreçlerde, o boyutun varlıkları kozmik boyuta, oradan da diğer boyutlara atlama yapabilirler ve atladıkları boyuta müdahale edebilirler…’’

    ‘’Efendim; Kadir gecesi, biz insanların yaşadığı boyutun, kozmik boyuta açıldığı gece midir?’’

    ‘’Evet Halid efendi; Kadir gecesinin, en doğrusunu Allah bilir, afaktaki olan açılımı budur. Bunu bir de enfüste olan açılımı vardır…’’

    ‘’Cinlerin bizim boyutumuza atlamaları nasıl oluyor?…’’

    ‘’Bunu daha sonra anlatırım inşallah. Şimdi kaldığımız yerden devam edelim. Bu varlıkların bizim boyutumuza müdahale edebildikleri anda eğer insanlar manevi olarak gerekli korunma tedbirlerini almamışlarsa, bedenen ve zihnen saldırıya maruz kalırlar. Zihnen maruz kalanların bir kısmı, evliyalık iddiasında, resullük iddiasında ve bir takım değişik haller içerisinde bulunabilirler. Bedenen maruz kalanlardan bir kısmı ise; mesela belli günler ve gecelerde cima etmek yasaktır. Bu yasak olan zamanlarda eğer cima edilirse ve besmelesiz olursa, erkeğin dölü, kadının rahmine düşerken, cinler de kendi döllerini bırakırlar. Eğer kadın hamile kalırsa o rahimde oluşan çocuk, bedenen adem, can olarak cindir. Ahir zamanda, bu insan kılığındaki yaratıklar, ayan beyan ortaya çıkacaklardır…’’

    ‘’Aman Ya Rabbi! Ne korkunç bir şey.. Şimdi etrafımızda, insan diye gördüğümüz kişilerin bir kısmı cinni mi?’’

    ‘’Evet… Bunların belli dönemlerinde cinni tarafı ağır basıp, olağan dışı ve bir insanın yapamayacağı vahşet durumlarını ortaya koyduğu haller görülebilir ve çok rahat adam öldürebilirler. Ahir zamanda, boyutlar bir birine daha çok yaklaşacağı için bu müdahaleler artacak, insanlar yoldan çıkacak, bebeklere tecavüz edilecek ve cinayetlerin sayısı artacak ve bunun yanında da kendisini Mehdi yada Resul diye ilan eden insanlar çoğalacak…

    Avrupa kültüründe, dolunayda, kurt adamların çıkması vardır. Bunu iyi düşünmek lazım. Dolunaylı gecelerde işlenen kötülüklerin artması acaba bir tesadüf mü?…’’

    ‘’Baba, dolunaylı geceler, oradaki şeytani cinlerin, insanlara ve buradaki döllerine en yakın olduğu ve etki ettiği anları mı..?’’

    ‘’Evlat; sadece insanlara değil, yerkabuğundaki bir takım hareketlendirmelere de müdahale ediyorlar. Bu depremin nasıl olduğunu sanıyorsun. İnsanlar, bu mahlukların, dünyanın atmosferini kullanarak sebep olduğu depremin sırrını öğrendiklerinde en az bu mahluklar kadar tehlikeli olacaklar. Bereket ki; Cenabı Allah’ın, Rahmani cinlerden, meleklerden ve görevli veli kullarından bekçileri var ki, korunuyoruz…’’

    Bunlar böyle konuşurken, kapıdan içeri soluk soluğa Meryem girdi ve insanların, kuyunun başında toplandığını, küçük bir kız çocuğunun da dün geceden beri kayıp olduğunu ve en son hoca İbrahim ağa’nın bahçesine girerken görüldüğünü, İbrahim ağanın da kasabayı terk ettiğini söyledi…
    Hemen toparlanıp, hep beraber kuyunun yanına gitmek için evden çıktılar.
    Kuyunun başındaki insanlar, biraz tuhaf davranışlar sergiliyorlardı. Bunu fark eden ihtiyar, kuyunun yanına gitmekten vazgeçip, hepsini geri gönderdi ve eve geri döndüler…

    İhtiyar:
    ‘’Galiba korktuğum oldu çocuklar…’’

  17. AHHA diyor ki:

    Zihin de beden gibi yaratık olup Tek Varlığın özelliklerinin geçici bir bileşimidir. Beden ve Zihin birbirine bağlı, aynı tek unsurun farklı algılanışı olduklarından gelecekte belki de maddi sistemleri kullanarak farklı zihinler bile üretilebilecektir. Kişinin kendine has özel zihni, benliği de madde gibi gerçekte biricik olmadığından sayısız paralel evrenlerde de aynı bedenden veya aynı zihinden (aynı “ben”lik hissi ve zihin içeriğinden) sınırsız tane olabilir. Kuantum teoreminin popüler ve akla yatkın yorumlarından biri de bunu öngörmektedir. Farklı olasılıkların olduğu her durumda (atomik parçacıkların davranışı yanında niyetlerimiz de dâhil olmak üzere) her bir olasılık için, yâni zamanın her anına paralel olarak ayrı bir evren çatallanmaktadır (indeterminist Paralel Evrenler modeline göre).

    Tabi “aynı” zihnin bir evrende “dindar bir insan”, diğer Evrende ise “ateist” olması mantığa (mantık ilkelerine) aykırıdır. İki evrende zihinler aynı ise, içerikleri/sıfatları da aynı olacaktır. İki ayrı evrende iki “benzer” bedenin zihinleri farklı olabilir. Dindar bir insanın bedeninin (dikkat zihni değil) benzeri farklı bir evrende “ateist zihninin” bedeni olabilir. “Aynı değil de “benzer” demek durumundayız, çünkü zihin içeriği bedenden ötede, ondan ayrı olmadığından bedeni/beyni etkileyip dönüştürebilmektedir.

    Zihin için iki olasılık söz konusu ise, bu olasılıkların ayrı ayrı gerçekleştiği evrenlerde niyetin sonucuna göre zihin yeniden şekilleneceğinden iki zihin de o andan itibaren farklılaşmış olacaktır. Seçimlerden bir tanesinin sonucu olarak kişi ateist bir zihne yönelebilirken, farklı bir evrende diğer seçimin sonucu olarak “dindar insan” zihnine ulaşabilir. [ Elbette burada "seçimi yapan" o zihne sahip birim değil, tüm olasılıkları gerçekliğe indirgeyen RUH'tur, ayrıntısına girmeyelim (Yoksa birimlerin irade etme gücü yoktur (La havle ve la kuvvete). RUH, birimlerin zihinleri ile alt boyut olarak indirgenen gerçekliğini seyretmekte, seyrettiği zihinde “irade sahibi illüzyonunu” yaratmaktadır) ]. Her zihin kendi içeriğinin sonuçlarını o paralel evrende yaşamaya devam etmektedir.

  18. Bülent GÖKÇEN diyor ki:

    BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ (11. Bölüm)

    Eve döndüklerinde ihtiyar, hemen kapıları kapatarak onları karşısına alır. Meryem merakla sorar:

    ‘’Efendim; neden ani bir şekilde bizi tekrar eve döndürdünüz. Korktuğunuz bir durum mu gözlemlediniz ?’’

    ‘’Meryem kızım, taş etkisini göstermeye ve insanlar şimdiden tuhaf davranışlar sergilemeye başlamış. Yalnız kuyunun başında bütün bu gelişmelere göre olması gereken bir şey eksik, beni korkutan esas bu…’’

    ‘’Baba;eksik olan nedir ?’’

    ‘’Habis cinler eksik evlat. Doğal olarak kuyunun suyu çekilip, depremle birlikte taşın saklı olduğu saray ortaya çıkınca, onların da olması gerekiyordu.’’

    ‘’Peki! Neden yoklar?’’

    ‘’Senin de rüyanda müşahede ettiğin gibi, Rahmani olanları tarafından kuyunun başı korunmakta ama kaybolan küçük kız çocuğunu, hoca İbrahim ağa kaçırdıysa, habis cinlerle birlikte Kara Kuyuya gitmişlerdir.’’

    ‘’Neden baba ?’’

    ‘’Küçük kızın kanını akıtarak, kara kuyunun sırrına kurban etmek için.’’

    ‘’Efendim bu çok korkunç. Yapabileceğimiz bir şey yok mu.?’’

    ‘’Eğer kıza kıymadıysa, olacakların önüne geçebiliriz.’’

    ‘’Baba, ya kıydıysa!?’’

    ‘’Evlat o zaman iş bizi aşar, hatta bulunduğumuz zaman boyutunu bile aşar…’’

    ‘’Nasıl yani ?’’

    ‘’Eğer küçük kızı kurban etti ise, bundan sonra olacaklara, gelecekten müdahale yapılması gerekir’’

    ‘’Efendim, neler söylüyorsunuz, gelecekten nasıl müdahale yapılabilir?’’

    ‘’Bak Meryem kızım, bizim bilmediğimiz ve büyük bir çoğunluğumuzun da hiçbir zaman bilemeyeceği öyle şeyler var ki; Alimi cahil kılar, yani insan alim de olsa, cahil olduğu konular vardır…’’

    ‘’Baba, peki ne yapalım?’’

    ‘’Adem evladım, sen bu akşam, ezandan sonra ormana gideceksin. Kartal Kayanın arkasından dolaşıp, kara kuyuyu gözetleyeceksin. Muhtemelen gece yarısı kızı kurban edecekler. Habis varlıkların ve ormanın sırrının, zarar vermemesi için sana söyleyeceğim ayetleri, sürekli zikredeceksin’’

    ‘’Baba, ya kıza kıydıysa!?’’

    ‘’O zaman Kartal Kayanın kıbleye bakan tarafından besmele çekerek, kayanın yarılması ile mağaraya gireceksin’’

    ‘’Mağaraya mı gireceğim?’’

    ‘’Evet mağaraya, o dervişin yanına gideceksin. Sana anlattığım gibi sağdan üçüncü tünelden gireceksin. Üçüncü tünel, geçmişe, o dervişin yaşadığı zamana ve mekana çıkıyor. Onunla buluşunca, benden selam söyle ve yardım iste. Kitaplardan bana haber verdiği olayın tarihi, Hicri 1433 olarak bildirilirken, ne oldu da bu zamanda zuhura geldi?’’

    ‘’Efendim, bu olayın olacağı, önceden biliniyordu ve sizin de bundan haberiniz mi vardı?’’

    ‘’Meryem kızım, bu olayın olacağını, söz konusu kitaba yazan şahıs, OKUYABİLDİĞİ ölçüde müşahede etmiş ve OKUYABİLDİĞİ kadarını anlatmış. Gaybı ancak Allah (c.c.) bilir ve bildirdiğini de dilerse değiştirir. Mutlak olacak olanın bilgisi ancak Allah’a aittir.’’

    Bu konuşmadan sonra odayı bir sessizlik kapladı. Herkes endişeli bir şekilde düşünceye dalmıştı. Meryem’in gönlü, Adem efendiyi tek başına göndermeye razı olmuyordu. Uzun uzun Adem efendiyi süzerken, onun da başını kaldırmasıyla göz göze geldiler. İkisinin de gözleri birbirlerine her şeyi anlatıyordu ve anlattıkları, enfüslerinden afaka akan sımsıcak bir sevgi idi…

    ‘’Adem efendi, ben de sizinle geleceğim, sizi yalnız bırakamam.’’

    ‘’Ama Meryem hanım bu çok tehlikeli, ne ile karşılaşacağımızı henüz bilmiyoruz.’’

    ‘’İşte bunun için sizinle geliyorum’’

    ‘’Evlat, bırak Meryem kızım da seninle gelsin, bu onun kaderi…’’

    İhtiyar, Meryem’in kendisine anlattığı rüyayı düşündü. Rüyanın sonunda, genç kız gayba çekiliyordu ve bunu, ölmesi olarak yorumlamıştı. Ama çekildiği gaybın, farklı zaman ve mekan olabileceğini, her ne olacaksa oralarda olabileceğini düşünmemişti… Bunları düşünürken, göz ucu ile de Meryem’i süzüyordu. İçinden ağlamak, genç kızı, kızım diyerek bağrına basmak geliyordu. Cenabı Allah, bu yavruya akıbetini, rüya yolu ile bildirmiş ve sevdiği adamla, feci bir şekilde ayrılacağı kaderine koşuyordu. İhtiyar ağlamaya başladı ve ağlarken şöyle diyordu:

    ‘’Allah’ım sen her şeye kadirsin, yetimlerin ve gariplerin sahibisin. Aşkı veren de sensin kavuşturup ayıran da sensin. Kalplerde tatlı bir sızıyı var eden ve o sızıyla yakıp kül eden de sensin. Gönül bahçesinde güller açtıran sensin, açan gülleri sarartıp solduran da sensin. Seven de sensin sevilen de sensin, güldüren de sensin, ağlatanda sensin, sensin Allah’ım sensin…’’

    ‘’Efendim ne olur ağlamayın, ne olur ağlamayın’’
    ‘’Çocuklar, Cenabı Allah’ın, sizlerin kalbine ilham ettiği bu sevgi ve bu sevgi ile birbirinize olan bağlılığınız, karanlıkların kapladığı ruhların kurtarılmasına bir vesile olacak inşallah.’’

    ‘’Efendim ruhları karanlık kaplar mı?’’

    ‘’Kaplar ya, dünyevilik ve madde perestlik, ruhları kapsadığı zaman ruhun bulunduğu ortamı karartır. Ruhun bu karanlık ortamdan kurtulup, manevi iklimlere kanat açması için, acizane ışık tutan ve cesaret kazandıran birine ihtiyacı vardır.
    Gayri bundan sonra siz birbirinize ışık ve birbirinize cesaret olacaksınız, birbirinizi tamamlayacaksınız…’’

    ‘’Baba, hoca İbrahim ağa, bütün bu olacaklara nasıl taraf ve sebep olabiliyor?’’

    ‘’Evlat, Kuran’ı Kerim’de Enam suresi (121) ve (112)’inci ayeti Kerimelerde bunun nasıl olduğunu Rabbim bildirmiştir.
    (Gerçekten şeytanlar, sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına vahyederler) (Böylece her Peygambere insan ve cin şeytanlarından bir düşman kıldık. Böylece bazısı bazısını aldatmak için yaldızlı sözler vahyederler. ’’Yani fısıldar veya vesvese ederler’’) ayetleri şeytanların ve şeytanlaşmış insanların vesvese ve telkinleri de bir nevi vahiy gibidir evlat. Hoca İbrahim ağa da uzun zamandır, nefsini, bedenini ve bilincini zaten bunlara teslim etmişti… Gayri bundan sonra ondan artık her türlü habislik beklenir…’’

    O gün ikindiden sonra gökyüzünü kızıla çalan bir renk bürümüş, hava bayağı ağırlaşmıştı. Kuşlar sanki göç mevsimindeymişçesine kasabayı terk ediyorlardı. Havlayan köpekler susmuş, tabiatı sesleriyle şenlendiren kuşlar uçmuş, gökyüzü kırmızıya boyanmış ve kasaba değişik bir hal almıştı… Söze yine ihtiyar devam etti:

    ‘’Siz şu an’dan itibaren, kaderinizde size biçilen önemli bir vazife ile karşı karşıyasınız. Neler göreceğinizi, nerelere gideceğinizi ve ne ile karşılaşacağınızı Allah bilir. Ama vazifenizin önemine binaen size zahirinizden ve batınınızdan ayrı, ayrı olmak üzere habisler yaklaşmak isteyecekler. Her ne şekil ve suret ya da his halinde gelirlerse gelsinler, mutlaka solunuzdan gelecekler. Unutmayın; hayır, hep sağ taraftan gelir. Cebrail (a.s.) daima Peygamber (s.a.v.) Efendimize, sağ tarafından gelmiştir.’’

    ‘’Nasıl yani?’’

    ‘’Bedir ve Uhud savaşlarında, Allah yolunda Şehit düşenlerin naaşları, bakanlara dehşet verirken, Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz sağ tarafına baktığında, onları ölü değil, atlarına binmiş süvari mücahitler olarak görmüştü. Hulasa, Hak sağdan, batıl soldan gelir evlatlar. Müminin iki aynası vardır, Cemal ve Celal aynaları. Eğer Cemal aynası ile bakarsan umudunu yitirmez, en çetin durumlarda dahi şevkin ve gücün kırılmaz, her işin bu ismin nuruyla şekillenir ve neticelenir…
    Evlat, Ruh sağdan bakar yani nurdan yaratıldığı için marifet sahibidir ve netice itibari ile Cemal penceresi ile hakikatlere kapı açar. Akıl, Zat’a ait olduğu için Celal penceresinden bakar, Zat ise topraktan alınmadır yani birisi ulvi biri süfli iki zıt halin mevcuttur. Aklın ile gördüğünü bir kerede sağından, ruh pencerenden görmeye çalış ve ona göre karar verip, yapman gerekeni yap…

  19. Bülent GÖKÇEN diyor ki:

    BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ (12. Bölüm)

    İhtiyar bu konuşmadan sonra boynundan bir muska çıkarıp, Âdem efendiye verdi. Yan taraftaki masanın yanına çökerek, beyaz bir kâğıda, özel bir karışımla hazırlanmış mürekkepten ayni muskadan yazarak, Meryem’in de boynuna taktı.

    ‘’Efendim bu taktığınız muska ne içindir ?’’

    ‘’Bu muskada yazılan ayetler, sizin korunmanız içindir. Ayni zamanda bunları dil ile de tekrar ederek daha çok istifade edebilirsiniz’’

    ‘’Baba, ormana giderken okumamızı istediğin ayetler bunlar mı?’’

    ‘’Evet, Âdem evladım. Büyük Velilerden birinin köyü ile başka bir köy arasında düşmanlık vardı. Düşmanlar onun köyüne baskın yaptılar, köyün mallarını talan ettiler ve birçok kimseyi öldürdüler. Köyde onunla da karşılaştılar ve onu da öldürmek için kılıçlarla saldırdılar. Fakat vurdukları kılıçlar onda hiçbir iz yapmadı. Bunun üzerine, onu tanıdılar ve kendisinden özür dilediler. Daha sonra kılıçların neden kendisine işlemediği soruldu. O Veli şöyle cevap verdi:

    ‘’Onlar beni vurmaya başlayınca şu ayet-i kerimeleri okudum: (Gökleri ve yeri korumak Allah’a ağırlık vermez. (Bakara 255)
    Allah en iyi koruyandır ve O, merhamet edenlerin en merhametlisidir (Yusuf 64)
    Onu, inatçı her türlü şeytandan koruduk (Saffat 7)
    Yıldızları bir düzen içinde koruduk. Bu düzen bilen ve güçlü olan Allah’ın takdiridir (Fussilet 12)
    Herkesin üzerinde bir koruyucu vardır (Tarık 4)
    Doğrusu, Rabbinin yakalaması amansızdır. Önce yaratıp sonra bunu tekrar eden (dünyada yaratıp ahirette tekrar iade eden) O’dur. O, bağışlayan, seven, yüce Arş’ın sahibi olan ve her istediğini yapandır. Fir’avun ve Semud ordularının başına geleni duymadın mı? Fakat kâfirler yalanlaya gelmişlerdir. Allah, onları ardlarından çevirmiştir. Onların yalanlamasına rağmen, vahyedilen kitap Levh-i Mahfuz’da bulunan şanlı bir Kuran’dır (Buruc 12-22) )

    Bu Veli, ayetlerin sırrını şu vesile ile öğrendiğini söylüyor:
    Bir gün, birkaç kişiyle beraber çölde gezerken bir keçi gördük. Onu yakalayan bir kurt kendisini parçalamak istiyordu. Fakat bütün hamleleri boşa çıkıyordu. Kurt, bizi görünce kaçtı. Biz bu işe hayret ederek keçiyi yakından görmek istedik. Yanına vardığımızda boynunda bir muska gördük. Onu açıp okuduk. İçinde (Hıfz ayetleri) denilen bu ayetler yazılıydı. Bunun üzerine anladık ki, keçi bu ayetler sayesinde kurdun saldırılarından muhafaza edilmiştir.’’

    ‘’Baba hava kararmaya başladı, biz çıkalım ve bir an önce yapılması gerekenleri yapmaya başlayalım,..’’

    ‘’Tamam Adem evladım. Hadi güven içinde gidin, Allah, O’nun Resulü ve bizim hatırımız sizi koruyacaktır, Selametle…’’

    Adem efendi ile Meryem, evden çıkarak arka taraftan ormana doğru yola koyuldular. Kızıl gökyüzünün, sessiz ve ürkütücü karanlığında, kaderlerine doğru yürüyorlardı.
    Nereden nereye..! Omuzlarında ağır bir yük vardı ve bu yükün tam olarak ne olduğunu kendileri de bilmiyordu.

    Âdem efendi, bir keşiş iken gördüğü bir rüya sebebi ile Ayasofya mabedini ve ayyıldızlı bayrağın sahibi olan bir milleti aramak için yollara koyulmuştu. Cenabı Allah, bu yolculuk ile onu küçük bir kasabaya getirmiş ve bu kasabada, gizli Velilerinden biri olan ihtiyarın hizmetinde ve sohbeti ile terbiyesinde pişirmiş ve yanına Nisa deryasından bir damla olan Meryem’i de katarak şimdi bambaşka yerlere göndermekteydi. Kadının ahiret tarafındaki temiz tarafına Nisa denmekteydi ki bu bir deryadır, bu deryayı, Meryem’i ilk gördüğünde müşahede etmişti…

    İhtiyar ile olan sohbetlerin birinde, ihtiyar bu olayı şöyle anlatmıştı:
    ‘’Evlat, kadının iki ismi vardır. Birisi Nisa, ötekisi Miredir. Nisa ahiret tarafıdır. Kadının bu tarafını ancak kalp gözü açık olanlar ve nefis tezkiyesinden geçmiş olanlar bilebilir ve görebilir. Peygamberimizin hadisinde buyurduğu ve kendisine sevdirildiğini söylediği, kadının ahiret tarafı olan Nisa’dır. Mire ise kadının bu dünyaya bakan tarafıdır. Avam tabakası şehvet yollu, kadının ancak bu tarafından istifade etmektedirler.’’

    Âdem efendi bunları düşünürken, ormandan yükselen sesleri fark etmemiş, Meryem’in eline sıkıca sarılmasıyla, kendine gelmişti. Ormandan uğultular yükselmekteydi. Uğultuları dikkatlice dinleyince birbirine karışmış bir takım lisanlar ve bu lisanlarla konuşanların seslerini ayırt etmişti. Gerçi pek korkmuyordu ama Meryem’in korkmasından dolayı oluşan negatif enerji alanı ona da sirayet etmekteydi. Bu mahlûkatın çeşit çeşit olduğunu biliyordu ve en tehlikeli olanları bu ormanda idi. Bunlara halk dilinde ifrit deniyordu ama ihtiyar bunların gerçek ismini ve mahiyetini kendisine anlatmıştı…

    Kara Kuyuya yaklaştıkça uğultunun şiddeti biraz daha artmış ve Meryem’in kulaklarında oluşan baskı sonucu, yürümesi biraz güçleşmişti. Âdem, artan bu uğultunun içinden garip lisanları ve bu lisanlarla, konuşulanları daha iyi duyabiliyordu. Tam bu sırada nereden geldiğini bilemedikleri, yakıcı sıcaklıkta ve pis kokulu bir rüzgâr kendilerini kaplamış, rüzgârın sıcaklığından dolayı canları yandığı için kendilerini yere atmışlardı. Üzerlerinde sanki tonlarca ağırlıkta bir yük vardı, nefes almakta zorluk çekiyorlardı. Görünmeyen eller Meryem’i, ormanın içlerine doğru sürüklemeye başlamıştı. Âdem’in gözleri bu kavurucu sıcaktan dolayı yanmış, hiçbir şey göremiyordu. Üzerlerindeki görünmez ağırlık yüzünden, yerden kalkamıyor, elleri ile çevresini yoklayarak Meryem’i arıyordu. İhtiyarın verdiği duaları, ağzının içine dolan toz toprakla beraber güç bela okuyabildi ve duanın sonunda “Yetiş Ya Ahmed” diye bağırdı. Bağırmasıyla birlikte bütün ormanın derinliklerinde acı acı feryatlar koptu. Normal bir insan bu feryatları duysa ya aklını kaçırırdı ya da oracıkta ölürdü…

    Âdem’in üzerinden o ağırlık kalkmış, yakıcı sıcaklık, yerini serinliğe bırakmıştı. Yerden kalkarak Meryem’i aramaya koyuldu. Az ötede bu ormanda nadir olarak bulunan çınar ağacının dibinde otururken buldu. Meryem, onu görünce koşarak yanına geldi ve boynuna sarıldı…

    ‘’Meryem nasılsın, bir şey oldu mu ?’’

    ‘’Âdem, hemen mağaraya gitmemiz lazım, Kara Kuyuya gitmek için geç kaldık’’

    ‘’Nasıl, nereden biliyorsun ?’’

    ‘’Az önce beni sürüklerlerken, beyaz bir at üzerinde, beyaz elbiseli fakat yüzü peçeli biri geldi. Onun gelmesiyle, ne sürüklenmem kaldı ne de sürükleyen. Yerden kalkmam için atının üzerinden elini uzattı ve ben de o eli tutarak ayağa kalktım. Fakat elini tutunca vücudumun her tarafına garip bir titreme yayıldı. Vücudumun, gökyüzüne doğru yükseldiğini, yeryüzündeki memleketlerin hepsini hatta bir kısmında gündüz iken diğer kısmında gece olduğunu gördüm. İnsanların bir kısmı uyurken başka bir kısmı tarlada çalışıyor, hayvanlar otlaklarda otluyor ve otlayan bu hayvanların kopardığı otların zikrini duyuyordum…

    Sonra garip bir memleket gördüm. Bilemediğim kadar çok miktarda nurlu sütunları vardı. Sütunların parlaklığı, bakılamayacak kadar çok nurluydu. Sonra bu sütunların her birinden yeryüzüne inen nurları gördüm. Nurlardan biri içinden sema sesleri gelen bir eve iniyordu. Sonra o evin içini gördüm, evin içinde beni kurtaran, bu atlı vardı. Bu Zat, nur sütunundan semaya bu garip memlekete yükseldi. Nur sütununun bu adamın üzerinde olduğunu ve o dönüp yer değiştirdikçe onunla birlikte gittiğini gördüm. Atlı, elimi bırakınca birden kendimi yine burada buldum. Gördüğüm o şeyler bana çok uzun bir süreymiş gibi geldi ama atlı elimi bırakınca çok kısa bir zaman geçtiğini anladım. Bana, mağaraya gitmemizi artık burada yapacak bir şeyimiz kalmadığını söyledi. Hadi hemen gidelim…’

    Âdem, Meryem’in anlattıklarını hayretle dinledi. Söyleyecek bir kelime bulamıyordu. Daha fazla soru sormadan Meryem’in elinden tutarak, Kartal Kayaya doğru hızla ilerlemeye başladılar. Meryem’in aklında, o atlının kim olduğu vardı. Aklından bu soru geçerken gayri ihtiyari olarak başını geri çevirdi. Ayni atlı, arkalarından onlara bakıyordu ve yavaşça peçesini açarak yüzünü Meryem’e gösterdi. Meryem bir kez daha şok olmuştu çünkü! Gördüğü yüz Âdem’in yüzüydü. Atlı elinin şahadet parmağını ağzına götürerek, Meryem’e sus işareti yaparak ve tekrar peçesini örterek gözden kayboldu. Bu nasıl olurdu nasıl diye düşünürken Kartal Kayanın önüne geldiler. Âdem’in besmele çekmesi ile kayada bir yarık açıldı ve açılan bu yarıktan içeri girdiler…

    Mağaraya girdiklerinde, ihtiyarın daha önce anlattığı yerleri ve şekilleri görüp, eğlenmeden dervişin yanına vardılar. İpten yapılmış asma köprüyü geçtiklerinde, dervişi kendilerini beklerken buldular. Âdem’in selamına mukabil derviş, iki defa selam aldı ve bunu şöyle izah etti:

    ‘’Birisi senin selamına karşılık, diğeri ise ihtiyarın selamına karşılık.’’

    Derviş, onları mağaranın iç kısımlarında bulunan ve yüzlerce kitabın bulunduğu yere götürdü. Buraya gelirken geçtikleri yolun kenarlarında lahit mezarlar ve yolun sonunda birbirine bakan iki yunus heykeli vardı. Yunus balığı heykellerinin altından geçince karşılarına ufak bir mescit çıkıyordu. Mescidin içini aydınlatan ve tavanına asılmış olarak duran mavi bir kristal vardı. Daha önce hiç böyle bir şey görmemişlerdi. Kitapların olduğu bölüme geçince derviş, sıkılmış meyve suyu ile kırmızı bir ekmek ikram etti. Ne böyle bir meyve suyu içmişlerdi ne de böyle kırmızı ekmek yemişlerdi. Fakat çok lezzetli olduğu için büyük bir iştahla yediler. Âdem, dervişe dönerek:

    ‘’Efendim, niye geldiğimizi herhalde biliyorsunuzdur? Gelişen olaylar neticesinde ne yapmamız lazım ve nasıl bir şeyle karşı karşıyayız!…’’

    ‘’Evlat dur acele etme, hepsini anlatacağım. Evvela en başından başlayalım’’

    ‘’Buyurun efendim’’

    ‘’Evlat, evvela şunu söyleyeyim ki; Sen, benim soyumdansın yani benim torunlarımdansın. Bu hanım kızımız da ayni şekilde benim soyumdan ve torunlarımdandır. Nasıl bir çekirdekten çıkan filiz, dal–budak sarıp, yüzlerce şubeye ayrılırsa insan nesli de ayni şekilde dal dal olup birbirinden ayrılır. Ama zamanla birbirinden ayrılan bu öz, torunların evlenmesi ile tekrar bir araya gelir. Bu arada bu özün, iki ayrı parçası, geçirdikleri bu zaman diliminde kazandıkları maddi ve manevi deneyim ve tecrübeleri de beraberinde taşıyarak birleşirler. Bu birleşme yüz yılda bir ve bin yılda bir gibi, değişik zamanlar neticesinde olur.
    Benden ayrılan öz, üçbin yıl gibi bir zaman diliminden sonra sizde birleşecek inşallah. Eğer bu birleşmeden bir çocuk olursa, bu çocuk bütün bu süreçte elde edilen deneyim ve tecrübe birikimlerini kendinde bulur ve hatırlar. İşte bu çocuk, bulunduğu zamanın kutbudur…

    Bu şeytani anlamda da böyledir. Fakat bunlardan doğan çocuk ise zamanın baş şeytanisidir. Yahudilerden bir kısmı bu bilgiye vakıftır ve bu şeytaninin soyunu, şeceresini takip eder himayelerine alırlar. Kuran’da geçen Hızır(a.s.)’ın öldürdüğü çocuğun olayı Hicri (1421) yılında gerçekleşmiştir. Hz. Musa ile Hz. Hızır’ın beraberlikleri değişik zamanlarda ve mekânlarda olmuştur. Kuran’da bütün bunlar cem edilerek anlatılır. Kuran’ı okuyanlarda bu anlatılanları geçmişte oldu sanır. Hâlbuki bir kısmı kendi zamanına denk gelmekte ve bir kısmı da gelecekte olacaktır…

    Evlat, senin gördüğün rüya vardı. Hani uçsuz bucaksız bir ovada yürürken, semadan önüne camdan, elmastan ve gümüşten yapılmış ağaçlar düşüyordu ve arkandan iki kişi ‘’Biz bunları üçbin yıl önce göğe fırlattık’’diyordu ya! İşte fırlatılan o ağaçlar hem özün birleşmesi için yapılan duaların, dal-budak sararak kabul olma vaktinin geldiğinin hem de göğe çekilen kavminin, her birinin neslinin üreyip, o nesilden yeryüzüne inenlerin olacağıdır. Çünkü! Böyle bir birleşmenin nikâhını, ancak onlar kıyabilir’’

    ‘’Efendim, geldiğimiz zamandaki vuku bulan olay, sizin bildirdiğiniz üzere Hicri (1433) yılında beklenmekte iken ne oldu da bizim zamanımızda gerçekleşti ve biz bu olaya nasıl gelecekten müdahale yapacağız ?’’

  20. Bülent GÖKÇEN diyor ki:

    BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ (13. Bölüm)

    ‘’Evlat, Mutlak gaybı ancak Allah (c.c.) bilir. Meydana gelen bu olayın ahir zaman sürecinde beklenmesine karşılık daha önce vuku bulması sanırım devrin MAKAM sahibi olan ZAT ile ahir zamanda beklenen MEHDİ’DEN önce, ahir zaman devrinin MAKAM sahibi Zat’ın tasarrufları olabilir. Onların iştirak ettikleri ve kararların alındığı meclisin sırrı, bizim anlayamayacağımız zaman ve mekân kavramından ötedir.’’

    ‘’Makam sahibi Zat’mı ?’’

    ‘’Evlat, bu makam tam bir yokluk halidir, hiçliğe erme noktasıdır. Bu noktadan sonrası beka içinde bekadır. Artık onun için, hal ve makam lafı edilemez. Orada ne müşahede kalır, ne de marifet kalır, izahı yapılamaz. Bu sırra eremeyenler tarafından tarifi yapılamaz, çünkü bu sırra eren, her devirde bir kişi olur. Bu Zat’ın, ahirete intikalinden sonra bir alt makamdan Hakk’ın nasiplisi bir başkası geçer ve O’da ancak o makama geçince bu sırra erer…

    Bu makamın sahibi, zahirde anladığımız itikatların, herhangi biriyle bağlanıp kalmaz. O tam bir MUHTARDIR. Bu makamdan bir önceki makamın adı Gavs-ı Azam ya da Eb’ül VAKİT adıyla bilinir. Ama bunlardan sonrası için ancak MAKAM sahibi diyebiliyoruz çünkü kendisinden başkasının bu konuda bilgisi yoktur…

    Bu Zat, yaptıklarından sorumlu değildir. Dilerse kendinden önceki zat’ın şeriatına uyar, dilerse değiştirir. Ama ahir zaman Peygamberi olan ve özel ismi bizim kitaplarımızda BARAKLİT olarak geçen Hz. Muhammed (s.a.v.)’den sonra yeni bir şeriata gerek olmadığından Kuran’a tabi olur. Ancak! Bu Zat’ın bazen iptidalarında yapmış olduğu işler nedeni ile yaşanan Şeriatta, sapmalar olabilir. Kâmilen kendine irfanı olan zat’lar isterlerse durumu yeniden düzeltirler.’’

    ‘’Efendim, verdiğiniz bu bilgilerden sonra sanırım neden diye bir soru sormak beyhudedir. Ama ne yapmamız lazım, bundan sonraki yolculuğumuz nereye ve hangi zamana olacak ?’’

    ‘’Evlat, siz gelmeden önce bu konu ile ilgili kitapları okuyarak bir çözüm aradım. Olayların birbiri ile olan bağını araştırıp, kendi üzerime düşeni yerine getirdim. Daha sonra Hak Teâlâ’ya yalvararak bu işin ayan olmasını istedim. Gönlüme düşeni ve dilime geleni anlatmak için sizi bekledim.’’

    ‘’Buyurun efendim sizi dinliyoruz.’’

    ‘’Evlat, geldiğin zamanda vuku bulan olay, Âdem nesline yönelik olmasına karşılık farklı bir boyutun mahlûkatı tarafından bu boyuta yapılan bir müdahaledir. Zamanın velileri bu konuda ne yaparlar bilmiyorum ama mesele bizim önümüze konduğu için bizim de bir şeyler yapmamız gerektiğini biliyorum. Bu olaya müdahale edebilecek olanlar yine kendi boyutlarından olmalı. Lakin bu müdahaleyi yapacak olan Rahmani cinler ve Ruhani varlıkların çok uzun yıllardır kendilerini, yerin altına kapattıklarını, hiçbir şekilde dışarısı ile bağlantı kurmadıklarını, üzerlerine kapanan kapıların, ahir zamanda, Hicri (1433) yılında sadece üç kişiye açılacağını öğrendim.’’

    ‘’Efendim, zaten ihtiyar da, bu olaya ancak gelecekten müdahale yapılabilir demişti. Demek ki; bunu kastetmişti.’’

    ‘’Doğru söylemiş. Bu tarihten önce bunlara ulaşabilmek mümkün değil.’’

    ‘’Efendim, bunlar kimdir ve neden kendilerini yerin altına kapatmışlar ?’’

    ‘’Kitaplarda yazdığına göre dünyanın 38. evresinde yaşayan Âdem nesli içerisinde tarım ve botanik ilminde aklın ve hayalin alamayacağı kadar gelişmiş bir kavim vardı. Bu kavim, kendilerine birazdan bahsedeceğim Peygamber gelmeden önce Ülker yıldızında yaşadıklarına inandıkları, tanrılara taparlardı. Bu tanrıların, uzun boylu, geniş omuzlu ve buğday tenli olduklarına inanırlardı. İnanışlarına göre çok uzun zaman önce bu yıldızdan, yeryüzüne, Cennet’teki bitkilerin tohumlarını getirmişler ve tarım ile botanik ilmini öğretmişlerdi.

    Yaşadıkları bölge, sulak topraklar üzerinde olup, kuzey tarafındaki devasa ormanlardan dolayı, yağmur hiç eksik olmazdı. Bu yüzden halkın çok büyük bir kesimi tarım ve botanik ilmi ile uğraşmakta idi. Toprağı ekip biçmek, onlar için kutsaldı ve Ülker yıldızındaki tanrıların mesleği idi.

    Bu kavmin seksen bin kadar bitki türünü, bir sistem içerisinde özel olarak yetiştirdikleri ve bu bitkilerin tohumlarının, yer altında hazırlanan özel saklama mahzenlerinde, muhafaza ettikleri sanılıyor. Kitaplarda yazdığına göre, yaygın olarak üçbin çeşit bitki türünü yiyecek olarak kullanmışlar ve ticaretini yapmışlar. Ancak! Ticaretini yaptıkları bu çeşitlerin dışında sadece kendileri için birtakım bitkiler yetiştirdikleri ve bu özel yetiştirdikleri bitkilerin sırlarının çözülemediğini söylüyorlar.

    Bu kavmin insanları, kendi zamanlarına göre gayet sağlıklı bir vücut yapısına sahip olup, zihinleri açık, beyinlerinin çalışma kapasitesi yüksek, ömürleri uzun, ayni zamanda yaşlıların, saç ve sakalları ağarmazdı.

    Yaşadıkları topraklar, kuzeyden ormanlarla diğer taraftan dağlarla çevrili olduğu için doğal korunaklı olup, başka kavimlerle pek irtibatları yoktu. Yetiştirdikleri ürünleri, içlerinden bir kısmı toplu halde başka bölgelere götürerek satar, karşılığında sipariş edilen diğer gereksinimleri alarak bölgelerine dönerlerdi.

    Her evin altında, kendine ait bir mahzeni olup, depo ve ürünlerin uzun süre saklanması için kullanırlardı. Ayrıca toplu olarak kullandıkları yer altında büyük mağaralar vardı. Etten ziyade özel bitkilerle beslendiklerinden dolayı yumuşak tabiatlı ve mülayim insanlardı. Kesinlikle aralarında kargaşa olmaz ve bozgunculuk çıkmazdı. Bu tabiatta ve karakterde oldukları için kendilerine gelen Peygamberi ve davetini kabul etmeleri pekte zor olmadı. Kısa zamanda Allah’ın bu Peygamberine tabi olmuşlar ve getirdiği dinin inceliklerini kavrayıp yaşamlarına geçirmişlerdi.

    Öyle ki; Peygamberle ve bildirdikleri ile bu bütünleşme sonucu Ruhani varlıklar ve Rahmani Cinler aşikâre gözükür, halkın avam tabakası bile bunları zaman zaman görürdü. Velisi bol bir ümmetti. İşte bu devreden sonra bölgeyi ve insanları, Rahmani Cinler korumaya başlamıştı. Peygamberleri, Sad tepesi denilen bir yerde, sade bir kulübede yaşar, etrafında insanların yanı sıra Ruhani varlıklar ve Rahmani cinler de olurdu. Yani denebilir ki; İnsanlarla Rahmani cinler beraber yaşamakta idiler.

    Evlilik sistemleri tek eşlilik üzerine olup, yaşadıkları binalar genelde tek katlı ve basit yapılardı ama yerin altında muazzam yerleşim yerleri yapmışlardı.

    Sad tepesinde, bu Peygamberin kulübesinin bulunduğu yere, tamamen cinler tarafından işlenmiş olan doğal görünümlü çok büyük 46 basamakla çıkılıyor ve son basamağın bittiği yerde, yine taştan işlenmiş, sedir şeklinde bir taht vardı. İnsanlar ve adı geçen diğer mahlûkat bu basamakları ve tepenin çevresini doldurur, Peygamberin buradan hitabını dinlerlerdi.

    Bu Peygamberin aralarında ne kadar kaldığını bilmiyoruz. Fakat ahirete intikalinden sonra vasiyeti üzerine Sad tepesinin altında bulunan bir mağaraya defnetmişlerdi. O güne kadar kimse bu mağarayı görmemiş ve bilmiyordu. Ancak vefatından sonra vasiyet ettiği üzere girişi bulunabilmişti. Ümmetin seçkinleri ve adı geçen diğer Rahmani mahlûkat, Peygamberin vefatından sonra bu tepeyi ve mağarayı mesken tutmuşlardı. Cinlerin ve Ruhanilerin diğer insanlara gözükmeleri bir müddet daha devam etti. Ancak! Toplumda bozulma başlayınca bir daha görünmez oldular ve yapa geldikleri koruma görevini bıraktılar.

    Peygamberin ahirete intikalinden sonra bölge insanı yani ümmeti bir müddet daha onun bıraktığı şeriat üzere olup, devlet yönetimleri de bu şeriata göreydi. Yönetime Peygamberin, oğlu geçmiş fakat kısa bir süre sonra vefat etmişti. Nasıl öldüğü bilinmiyor. Fakat bu olayların hemen sonrasında, insanlar ticaret için gittikleri başka kavimlerle alışverişin yanı sıra onların yediklerinden yemeye ve oralarda gizli, gizli başka kadınlarla ilişki kurmaya başladılar. Bu yabancı kadınlarla evlenen erkeklerin, daha sonraları onları kendi bölgelerine getirmeye başlamasıyla diğer kavimler arasında kız alış verişi de başlamış oldu. Zamanla toplumun bazı kesimlerine çok eşlilik yayılmaya, gittikleri bölgelerden, kadın köleler satın alıp, kullanmaya başladılar. Artık başka bölgelerden, yabancılarda gelmeye ve buraya yerleşmeye başlamıştı

    Dışarıdan gelen bu insanların büyük bir kısmı putperest idi. Bölge insanının mülayim yapılı olmasından dolayı bu sapkın inanışlarını, korkusuzca açıktan yerine getiriyorlardı.
    Bu dışarıdan gelenlerin arasından çok güzel bir kadınla evlenen ülkenin yöneticisinin, çocuğu olmayınca, kadını azletmek istedi. Lakin bu kadın, putperestler tarafından özel olarak yetiştirilip saraya belli bir niyetle sokulmuştu. Azledilmeden önce kocasını zehirleyerek öldürdü. Ülkenin yöneticisinin öldürülmesiyle bu topraklarda ilk cinayet işlenmiş oldu. Suçu vezirlerden, Peygamberin getirdiği Hak din üzere olan birinin üstüne atarak, bir masumun hem iftiraya uğramasına ve de idam edilmesine sebep oldular.

    Kocasının ölümünden sonra, daha önce akrabam diyerek saraya vezir olarak aldırdığı ve bu ihaneti beraber gerçekleştirdikleri kişi ile evlenerek, kendisi sultan karısı olmaya devam ettiği gibi, ülkenin başına putperest bir sultanda geçmiş oldu.

    Bu putperestin başa geçmesinden sonra Peygambere inananlar büyük eziyetler görmeye başladılar. Yüksek binalar yapılıyor, şehir meydanlarına devasa putlar dikiliyor, diğer taraftan inananların ileri gelenleri ya hapsediliyor yâda idam ediliyordu.

    Rahmani cinler, Sad tepesinin altındaki mağaraya, peygamberin mezarının yanına çekilmişlerdi. O dönemlerde gökyüzünde beliren ay yıldız, büyük bir felaketin habercisi olduğundan bir avuç, kadınlı erkekli mümin bu seksen bin bitkinin tohumunu alarak ayni mağaraya çekildiler. Bunların tohumları alarak mağaraya çekildiğini öğrenen putperestler bütün girişimlerine rağmen mağaraya giremediler. Mağaranın açılması için taptıkları büyük puta yani şeytana, küçük bir kızı kurban ederek, kanını giriş kapısının önüne akıttılar.

    Bu vahim olaydan sonra bu kavmin üzerine öyle bir azap çöktü ki; semadan, Melei Ala’dan yeryüzüne saf saf melekler indi. Öyle ki; bu beldede üzerine azap meleği inmeyen bir karış toprak kalmadı. O gündür mağaranın kapısı kapanmış, belde üzerinde hiçbir şekilde burada bir zamanlar yaşam olduğuna dair emare kalmamıştı.

    Bu kavmin yetiştirdiği pamuğa benzer bir bitki vardı ki; bundan kâğıt yapılırdı. İşte bu bitki mağaranın açılması ile ortaya çıkacak, yine ahir zamanda kâğıt bu bitkiden yapılacak Tabi bunun yanı sıra seksen bin bitkinin tohumu, ahir zaman ümmetinin kullanımına verilmiş olacak’’

    ‘’Efendim bu mağaraya kapanan bir avuç müminle, cinler yüzyıllardır ayni yerde beraber mi yaşıyorlar ?’’

    ‘’Elbette beraber yaşamaktalar. O günden bugüne, nesilleri sürüp gelmektedir. Yalnız mağaraya kapanan insanların arasında kadın sayısının az olması dolayısıyla cinlerle aralarında evlilik yoluyla bir beraberlik olduğu yazıyor. Mağara açıldığında bunlardan türeyen melez ırk, yeryüzüne çıkmış olacak’’

    ‘’Peki, insanlar bunları görebilecek mi?’’

    ‘’Annesi insan, babası cin olanlar zaten görülebilmektedir. Ancak annesi cin olanlar, cin boyutunda oldukları için görülemezler.’’

    ‘’Seba Melikesi, Belkıs’ın da babasının cin, annesinin insan olması gibi mi?’’

    ‘’Evet. Allah (c.c.) Belkıs’ı dünyaya getirmekle ve Hikmet verdiği Peygamberi ile evlendirmek suretiyle insanlara, cinni taifesini tanıtmıştır. Ayrıca Belkıs’ın yaratılmasındaki hikmetlerden biri kadının, yaratmadaki hikmetini göstermekti.’’

    ‘’Nasıl yani ?’’

    ‘’İnsan bedeninin kemiklerden maadası kadının eseridir. Belkıs kemikli bir bedene sahipti. Maric isimli cinni neslin yaratılan ilk ataları, ayni Âdem Peygamber gibi zati olarak kemikli idi. Ancak bu kemiklerin, ayni insandaki gibi ortaya çıkması için bu nesilden gelen tohumun insan neslinden bir kadında hayatiyet bulması gerekmektedir. Bildiğiniz gibi insanın bedeni dört ana unsurdan oluşmaktadır. Bunlar; Toprak-su, hava-ateştir. Toprakla su, gözle görülür. Hava ile ateş gözle görülmez. Yaratılışı ateşle havadan olan cinni neslin, toprak gibi katı bir madde ile nasıl bir yaratılış işlemi içinde olabilecekleri Belkıs meselesinde tüm insanların gözü önüne serilmiş oluyor.

    Ayni zamanda Sad tepesinin altındaki mağarada, zaman kavramı, dışarıda olduğundan farklıdır.’’

    ‘’Burada tünellerde olduğu gibi farklı zamanlara açılan yerler mi var ?’’

    ‘’Hayır, bu anlamda değil evlat. Zamanın en önemli etkenlerinden birisi kütledir. Kütlenin çekim alanı, zamanı yavaşlatmaktadır. Dünyanın merkezine doğru inildikçe, kütle çekim alanının artmasıyla zamanda bir eğrilme olur ve buradaki zamanla, yeryüzündeki zaman arasında muazzam bir açı oluşur. Bize göre o günden bugüne yüzyıllar geçtiği halde o mağarada yaşayanlar için daha az bir zaman geçmiş olur. Zaman yavaşladığı için yaşlanma denen olayda yavaşlayacaktır. Zira insanların yaşlanması, zaman enerjisini tükettikleri için olmaktadır.

    Evlat zamanın kendisi soyut bir hüviyete sahiptir. Uzayıp kısalabildiği ve algılayana göre farklılık arz ettiği için somut bir tanımı yapılamamıştır. Soyut olmasına karşın somut eylemleri direk olarak etkilemektedir. Tek başına bir anlam ifade etmediği söylenir. Ancak madde ile yani somut değerlerle birlikte bir anlam kazandığı ifade edilir. Fakat ölçülebildiği, sayıldığı, kullanıldığı, algılandığı ve kaydedildiği için maddeyi oluşturan en küçük yapı taşının zerrelerinden biri olabileceği de düşünülmektedir. Bizim kavmimizin İsmi Azam bilen âlimlerimize ulaşan ve burada gördüğün kitaplara yazılan bir bilgide şöyle der:

    (Zaman zerreleri, maddeyi oluşturan en küçük yapı taşının, tam merkezinde bulunmaktadır. Kütlesi yoktur. Atom denilen maddenin en küçük yapı taşının salt enerjiden oluştuğu ve bu salt enerjiyi, zaman zerrelerinin (kürelerinin) taşıdığı, ancak; insanoğlunun bunu ölçebilecek imkânlardan yoksun olması sebebi ile soyut olarak farz edildiğidir. Bu zaman zerreleri ki; bunlar küre şeklindedir, saf NUR’ dur. İşte bu yüzden insanoğlu bunu ölçememekte soyut ve kütlesiz kabul etmektedir.

    İnsanoğlu, ahir zaman sürecinde, maddenin bu en küçük yapı taşına hapsedilen salt enerjiyi açığa çıkaracak ve çok büyük tahribatlara sebep olacaktır. Bu zaman küreleri, sürekli olarak atom altı evrenden, atom üstü evrene yansımaktadır. Hayatiyet bu yansımada saklıdır.

    Allah Teâlâ’nın Zat’ından Zat’ına olan ilk tecellisinde ki; oluşan Ahmedi Nur’un yansımasıdır. Yaratılan bütün âlemler, Ahmedi Nur’dan, kürecikler yani zerreler halinde yansıyan saf nurun, bir gül goncası gibi açılmasından meydana gelmiştir. Bu Ahmedi Nur, nokta içinde noktadır. Yansıması bir, algılanması farklıdır. Tüm zaman ve mekânlara yansıyan AHMED’İN, dünyada son peygamber Muhammed (s.a.v.) olarak algılanması gibi. Varlığın özünün özüdür. Varlığın özüne yani salt enerji deryasına ulaşacak olan insanoğlu varlık dediği şeylerin bu enerji denizinin dalgalarının kıyıya vurmasından başka bir şey olmadığını anlayacaktır. Ama esas dalgaların vurduğu o kıyının, KENDİSİ olduğunu yani ALGILAYAN olduğunu anladığında,gözünü zaman zerrelerine dikecek ve gidebildiği yere kadar gidecek Ta’ki !…)’’

    Derviş burada susmuştu. Elinde tuttuğu kitabı kapatarak, Âdem’e uzattı. Kitabın kapağının üstünde İbranice (ZAMANIN DOKUSU) yazmaktaydı. Dervişin bu konudaki sözünü bitirmesinin ne anlama geldiğini Âdem Efendi anlamıştı. Gideceği mağaranın neden sadece üç tane gence açılacağını sordu.

    ‘’Bu gençlerin birine (Saffat)’ın, diğerine (Sad)’ın ve üçüncüsüne de (Rad) suresinin son üç ayetinin sırrı verilecektir. Bu üç gence aşikâr olan sır bu mağaranın kapısını açacaktır. Zaten bundan sonra ahir zaman süreci başlamış olacaktır.

  21. ! bcmert diyor ki:

    Kelimelerde kaldık ; ötesine geçemedik … Hayal ettiklerimiz ne kadar sınırlı . Bilardo topu düşünen bilardoyu iyi oynar mı bilemem ama HERŞEY olan HERŞEY Kün fe yekûn deyince ( sonsuz kere sonsuz alem ve boyutları bir AN da var olup yok olur ) Zamanın mekanın şeklin olmadığı O’nun olduğu – daim olduğu yeri hayal etmek ne kadar abes . Karşındakinin hakikatini bilmeyip gıybet yapan devrin modern okumuş insanları tasavvufun ‘tasa’ sıyla ömür geçirsin . Ebubekir ES SIDDIK ‘ ın sözünü asla unutmayalım . Allah’ı idrak , idrak edemeyeceğini idrak tır …
    Hiç birşey bilmiyorsan HADDİNİ bileceksin .
    (bu yazı aynaya bakılarak yazılmıştır )

  22. Bülent GÖKÇEN diyor ki:

    Hayal melekesi, yarı madde-yarı mana olan yani zahiri ile halka, batını ile Hakk’a bakan İNSANoğluna verilmiş olan cevher topunun, en büyük sırlarından biridir. Varlık deryasında, dalgalanarak suret bulan her şey, birimin AN’dan algıladığı ve adına zaman denen yansımalarla, hayal melekesinde suret bulmaktadır.
    Bu yansımalar “BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ” şeklinde yukarıda yazdığı gibi (sonsuz kere sonsuz alem ve boyutları bir AN’da var olup yok olur.) şeklindedir.

    İNSANoğlunun özündeki kudret sıfatı, hikmet örtüsü ile örtülerek, birimin tasarrufuna verilmiştir. Eğer rüyalarımızı kontrol edebilseydik, hikmet örtüsünün altındaki kudret sıfatı ile neler yapabileceğimizi görürdük.
    ZAMAN örtüsü ile AN’daki oluşları yaşamaktayız EFENDİM…

    Yazdığım HİKAYEDE, düşünebildiğim kadarını ortaya koyup, KOZAMIN içinden, dışarıdaki (!) sonsuzluğu HAYAL ediyorum. Bildiklerimi değil, bilemediklerimi düşünüp paylaşıyorum ki; bilenler HADDİMİ bildirip, doğrusunu öğretir ve öğrendiğim kadar EVRENİM de genişler. Saygılarımla.

  23. Murat diyor ki:

    Sayin Bülent Bey…

    Akliniza Fikrinize Hayalinize saglik. Ben sizin Hikayenize Bayildim.
    10. Bölümden sonra da epey üzülmüstüm devami gelmeyecek diye, ta ki 15. bölüme genisleyene kadar. Şimdi 14 ve devamini bekliyoruruz insaallah.
    Sevgi ve Saygilarimla.
    Murat (Berlin)

  24. It Raffer diyor ki:

    AYNEN ÖYLE OLDUĞUNA İNANIYORUZ,
    HEPİMİZ AYRILMAZ BİR BÜTÜNÜN HOLOGRAFİK YANSIMALARIYIZ VE BU BOYUTLAR DA “BİZLERE “GÖRE” VAR” -ASLINDA YOKLAR, AYNEN ONDAN BAŞKA HİÇ BİRŞEYİN OLMAYIŞI GİBİ.
    SİTEDE EMEĞİ GEÇEN VE “IŞIĞINI” BİZLERE YANSITAN DEĞERLERE ŞÜKRAN DUYARIZ,
    BİZİM BOYUTA DA BEKLERİZ :)
    SEVGİLERLE: It Raffer

  25. yusuf diyor ki:

    söylenebilecek olan şey:TARİFSİZ’İN TARİFSİZLİKLERİ HEP…..susuyorum….selametle…

  26. !Ylem diyor ki:

    Boyut? Tümün farklı yansımaları mı? Tümden tüme geçiş mi ? Eğer tümün farklı yansımaları diyenlerdensek Hz. Muhammed ismini duyup başkaca da isim kabul etmeyenlerdeniz.
    Eğer tümden tüme geçiş anlamıyla bakıyorsak o gün Hz. Muhammed ismi bugün Ahmed ismine aşinalık yapar. Şeriat sisteminin ahadının Muhammedi, hakikat sisteminin ahadının Ahmedi, kaç boyut denilirse denilsin, Muhammed Ahmed’i hep bilir, Ahmed Muhammed’i hep bilir. Çünkü boyut belki de onlar için geniş geniş ahad’dır. Genişlik de sameddir.
    Bir Ahmed olabilseydim Muhammedi konuşurdum basamak basamak çıkanlara, bir Muhammed olabilseydim Ahmedi paylaşırdım şuursal sıçramalar yapanlara. Çok düşüp kalkanlar Muhammed sistemine şükürdeler, hiç düşmeyip hep ileri gidenler Ahmedleri bilenler. Belki de boyutsallık böyle birşeydir.
    Kendimce hayaller kurdum, bu tanımlamayı dikkate almayınız, mümkünse yayınlamayınız. Hayallerimle başım dertte. Beni ciddiye almayınız.

  27. inshu diyor ki:

    ONBİRİNCİ BOYUT MİRAC ?

    Mirac iman hakikatlerinin idrak edilip hakkı ile tatbik edilmesinden sonra insanda açığa çıkan bir durum, ve de iman düsturlarından kuvvet alıp yaşanabilecek bir nur olup, beden denilen Mescid-i haramdan, akıl denen Mescid-i Aksa kapısı ile ta Sidre-i Müntaha’ya, yani irade ve şuur boyutu sonsuzluğuna yapılan, boyutsal bir yolculuktur. Bu yolculuğu yapana da ADEM derler. Adem ise ‘’0’’ nokta’da bilincin kendini tanımasıdır yani boyutsuzluk noktasıdır. Varlık aleminde algılanabilecek tüm boyutlar bu noktaya erişemeyen bilinçler için anlaşılamaz durumdadır. Bu durum ilmen ne kadar anlatılırsa anlatılsın birey bu durumu yaşamadan boyutsallığı idrak edemez.
    Allah Resul’u hakkında anlatılan Mirac olayı’nı bireyler Boyutsal bir yolculuk olayı olarak anlayıp yaşamalıdır ki bilim’in bu gün insanlığa anlatmaya çalıştığı bu tanımlamaların Hz. Muhammed (asm)ın yaşamış olduğu Mirac olayının hala bazılarınca anlaşılamaz bir teferruatı ve Asr’ın anlayışına uygun olarak ifade edilişi diye yorumlamaları gerektiğine inanıyorum.

    Mirac kandiliniz mübarek olsun.

blog comments powered by Disqus