(…)Hazreti Şeyh “Aklî ve Naklî” ilimlerde zirve yapmasaydı, rivâyetleri (hadisleri) son harfine kadar değerlendirmeseydi… İlham meleği “İlâhî Piyango İdaresi”nden mi çıkıp gelecekti de “kalb”ine “haybeden” nefes edecekti? Hazreti Şeyh’in “ilham meleği” sanki “Aklî ve Naklî” ve diğer alınteri ilimlerinin nûrundan yaratılmış gibi geliyor bana… İnşallah yanılıyorumdur, anlayışımda!!!
***
“Tevhid ilminin anlaşılması güç meselelerini anlamak isteyenler,
aklın ve görüşün verdiği bütün hükümleri terk etmeli ve Allah’ın
şeriatının önüne geçerek kendileriyle çekişen akla şöyle hitap
etmelidir:
“Ey akıl! Sen de benim gibi kulsun, yaratılmışsın! Allah’ın kendisine
bağımlı kıldığı şeyleri, senin gibi kendisinin ne olduğunu anlamaktan
bile aciz olan bir varlığa güvenerek nasıl terk edebilirim? Sen kendini
bilmiyorsun, Rabbini nereden bileceksin?”
“Tevhid ve tasavvuf ilmi, aklın tavrının üstündedir, dahilinde değildir.
Aklın bir sınırı vardır, bu sınırın ötesine gidemez.” (MUHYİDDİN-İ ARABİ)
*
Muhyiddin-i Arabi demiş ki:
“Elhamdü lillahi rabbi’l-alemın. İlim konusunda Hz. Muhammed’den başkasını “taklit” etmedim.
Bilgilerim nakile ve rivayete dayanmaz.
Eserlerimi akla ve fikre dayanarak değil, sadece ilham meleğinin
kalbime getirdiği nefese istinad ederek yazıyorum.” (MUHYİDDİN-İ ARABİ)
***
Şimdiye kadarki yazılarımda ve yorumlarımda “akıl, iman, ikan, aşk, bilinç, şuur, kalb” ve benzeri kavramların tek bir “cevher/öz” olduğunu fakat gelişme/tekâmül derecesine göre bu isimleri aldığı tezini uzlaşımcı bir dil ile savunmaya çalışmıştım. Bu sefer tüm uzlaşımcılığımı bırakıp “aklı, salt akıl” kabul ederek ve “aklın avukatı” olup savunmaya çalışacağım.
İslâm tasavvufunun temel iki kaynağı vardır. Birincisi, “yanılma payı sıfır” olan “vahiy”dir. İkincisi “hevâ ve hevesinden asla konuşmayan ancak vahiyle konuşan “Rasul”ün rivayete dayanarak elimize ulaşan hadisleridir. “Rasul” konuşurken “tevhid ilmi” konularında hata yapmaz fakat çağının ve gününün gündelik pratik bilgilerinde “zelle”ye (günah kapsamına girmeyen ufak tefek hatalara) düşebilir.
“Rasul”ün sıfır hatalı algılama gücünün ismine “vahiy” der isek yine “Rasul”ün zelleye açık gündelik işlerle ilgili algılama gücünün ismine de “akıl” diyebiliriz.
Yaklaşık yüz yıl öncesine kadar… yani “beyin”in “düşünce merkezi” olduğunun keşfine kadar “vahiy ve akıl”ın konuşlandığı organın “kalp” olduğu kabul ediliyordu. Sonra “düşünce”nin ve hattâ “duygu”ların tümünün merkezinin beyin olduğu “beyin” üzerinde yapılan tıbbî deneylerle kanıtlanınca “kalb” değerini yitirmeye başladı. Fakat “sûfîler” “kalb”e olan bağımlılıklarından geri adım atmadılar ve “et kalb”i “mânevî kalb” ile tevil yoluna gittiler. “Bahsedilen kalb göğüsteki et kalb değildir, et kalbde bir noktadır hatta o noktanın ötesinde ancak keşif ehlinin idrak edebileceği bir boyuttur/makamdır” diyerek tevillerini “akla yatkın” açıklamaya çalıştılar.
Neredeyse elli yıldan beri “kalp nakli” kısmen kapakçıklar halinde veya komple yapılıyor. Kalbi başka bir insanın ya da başka bir canlının (hayvanın) kalbiyle değişime uğrayanlarda; “aşk”, “nefret”, “sevgi”, “üzüntü”, “sevinç”, “tutku”, “bilim”, “ilim” vb. “duygu kaybı” yaşandığına dâir bir kayıt yok. Beyinin bir kısmının alınması durumunda hem bedensel hareket kayıpları hem de “duygu kayıpları” olduğunu ise tıbbî verilerden biliyoruz.
Beyinin “kısmen nakli” veya “komple nakli” şimdilik “bilim ve hayal kurgu” bazında olsa da.. “gerçekleştiği varsayımına dayalı” tahminlerle herkes bir şeyler düşünüp konuşabilir.
Meselâ…
“vahiy”e yamanmaya çalışılan “şaşmayan melekî ilham(?)” “programyaması(?)“nı “beynine veya kalbine” “yamamış/indirmiş(?)” olan “kâmil(?)/olgun(?)” bir zâtın;
“beyninden bir parçayı veya tamamını”
veya
“kalbinden bir parçayı veya tamamını”
veya
“hem beyninin hem de kalbinin tamamını”
benim gibi “nâkıs/ham” bir kişinin kafatasının ve göğüs kafesinin içine nakletsek ne olur? (???)
Her şey olabilir.
Hiç bir şey olmayabilir.
Bir anda “kâmil bir zât” da olabilirim,
“eski tas eski hamam” olarak da kalabilirim.
Ya da,
dakikası dakikasına tutmayan tuhaf bir “divâne” de olabilirim. Saçma sapan şeyler konuşurken çağdaş sûfîeri hayrete garkedecek “derin sırlar(?)”dan da bahsedebilirim. Gerçi “yarı kâmil” “yarı nâkıs” (böyle bir alaşım sistemde mümkün değildir ama farzedelim ki var) bir “divâne” olmak için beyin ve kalb nakline gerek yok zâten bu tip muhteremler her beldede bir kaç tane mevcuttur.
Vahye mazhar olmuş insana “Rasul-Nebî/kalb ehli” diyoruz. Rasul/Nebî; “kesin bilgi”sini (Hakkel yakinini) “açıklamak zorunda”dır… ve “ben” inanmakla mükellefim. Neden zorunlu ve mükellefim bilmiyorum (???) ama öyle deniliyor.
Şaşmayan melekî ilham(?) yamasına mazhar olmuş kişilere de “velî/kalb ehli” ehli diyoruz. Fakat kalb ehlinin ulaştığı “kesin bilgi”sini (Hakkel yakinini) “Şer’an/Dinî kural gereği”açıklamak zorunluluğu yoktur
ve
“Şer’an/Dinî kural gereği”… “ben”im de (‘ben’ herkes anlamındadır) “inanmak” zorunluluğum yoktur… Bunu çok iyi biliyorum.
İşte tam burada… “ben”i “kalb ehlinin şaşmayan(?) melekî ilhamına” “zorunlu inanca tabi kılmak” amacıyla “ilmî anlamda hîle-i şer’iyye” (zahiri kutarmak için hukuksal hîle) kavramları türetiliyor. “Yan
bakma evliyaya zaman ve mekan onun elindedir, yan bakarsan mahvolursun,
kırk kat semâdan düşmüşe dönersin… çarpılırsın…” gibi bir ifade sadece bir örnektir… daha gerisi çok… ama burada fazla girmeyelim.
Kendisine “yan bakan”ı çarpan kişiye nasıl “kâmil” denilebilir… bu da başlıca bir yazı konusudur. Ama ilmî hîle-i şer’iyyesi hemen bulunmuş; “Evliya çarpmaz “Allah çarpar”, evliya affeder, “Allah”a da af için yalvarır ama “Allah” dostuna yan bakandan intikam alır… ” deniliyor. Neyse.. bu da bu kadar kalsın.
Gerçekten bu konular “aklın üstünde (mi? yoksa akıl dışı mı?)” şeyler. Kısır aklımızla düşündükçe dibe batmak (????) kaçınılmaz.
En iyisi “hataya açık aklımızı terk edip”… “aklı olmayanın dini de olmaz” makamına nâil olup… “kalb ehlinin” ulaştığı ve aklımızın ermeyeceği hakikatleri olduğu gibi kabul edip teslim olmak. Neden ve nasıl teslim olacağız dersek… Şöyle bir cevap alıyoruz:
“Sen hastasın ama sen ilaç yutmak için zahmet etme, ben senin yerine ilacı yutarım ve sen de iyileşirsin.
Sakın ha aklınla bana itiraz etme, senin aklın bu işe ermez.
Bu akıl işi değil kalb işidir…
Ben kalb ehliyim, benim gördüğümü sen göremezsin, benim bildiğimi senbilemezsin.
Ben bu bilgileri meleklerden ve senin aklının ermeyeceği sistemlerden alıyorum.
Senin bilgilerin nefsinden veya şeytandandır.
Şeytan aklına tabi oldu da ne oldu?… vs. vs. vs…”
Hz. Muhammed a.s. aklı “günlük işlerde hataya açık“ olduğu için… (Hıristiyanlık inancına göre) aklı “günlük işlerde de hataya kapalı“ olan Hz. İsâ’dan daha üstün bir “Rasul/Nebî” oldu.
“Hıristiyan felsefesi (İlâhiyatı)”; “İsâ hata yapmaz çünkü o bir tanrıdır” der iken “İslâm Felsefesi (İlâhiyatı)”; “Hz. Muhammed a.s. dahi bazı konularda hata yapabilir çünkü o bir beşerdir” akaidini (dinî kuralını) geliştirerek “Rasul”ü tanrısallıktan en yüce “Allah Kulluğu” makamına taşıyor.
Peki İslâm tasavvufu genelde nasıl düşünüyor? İslâm tasavvufu genelde “akıl” ve “kalb” ve “bilgi” konusuna nasıl bakıyor?
“Ben”den günah gitti… bu soruya hiç çekinmeden cevap vereceğim.
Ne yazık ki İslâm tasavvufu tam bir Hıristiyan ilâhiyatı/felsefesi gibi düşünüyor… (genellikle… istisnâlar
müstesnâ… istisnâlar kâideyi bozmaz… İslâm tasavvufunda genele aykırı düşünen sûfîler de vardır…)
Hz. Muhammed’in ve Kur’an’ın “yerden göğe taşıdığı” aklı, ne yazık ki İslâm tasavvufu “yerden yere vuruyor”.
“Uzakta bir kalb var
gitmesek de görmesek de
o kalb bizim kalbimizdir”
mantığıyla “bilmediği, görmediği” ve “ne idüğü meçhul” kalmaya mahkûm bir “kalb efsânesi/mecazı”nı ve “kalb ehlini” aynen Hıristiyan felsefesi mantığıyla “yanılmaz” ilân edip “göklere çıkarıyor”.
Ne kadar ilginçtir ki… Hz. Muhammed’i ve Hz. Kur’an’ı âdeta üzerlerine tapulayıp kimseye kaptırmaya niyeti olmayan İslâm tasavvufunun ehli kalb zâtları (???) İslâm filozoflarını akla tabiiyetlerinden dolayı “zındık, şaşkın, ehli dalalet vb.” ilân ediyor. Hâlbuki “filozof”lar aklı aynen Hz. Muhammed a.s. ve Hz. Kur’an gibi “yerden göğe” taşıyor… Kur’an’ı ve Hz. Muhammed a.s.’ı ve Kur”an’ın ve Hz. Muhammed a.s.’ın “akla ve kalbe bakış açısı”nı bu durumda kim daha iyi sahipleniyor tam anlayamadım… İki arada bir derede kaldım.
Her konuda olduğu gibi “akıl, kalb, vahiy, ilham” konularında filozoflar gibi “hatalı düşünmeyi” sûfîler(?) gibi “hatasız düşünmeye” tercih ediyorum. Çünkü muhteşem fıkıh üstadları İmam Ebû Hanîfeler, İmam Şâfîler, Mâtûridiler, Eş’ârîler “Bir sorunda hatasız bilgiye ulaşanlar iki sevap, hatalı bilgiye ulaşanlar bir sevap alır” diyorlar. Hatasız iki sevap almak nefsimi şımartabilir, hatalı bir sevap alarak boynu bükük kalmak nefsime daha uygundur.
Duyduğum şeyleri hep tersinden anlarım. Her nedense! Belki yaratılırken devrelerim ters bağlanmıştır… Hazreti Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî’nin yazı başındaki sözleri açık ve net ama yine bir terslik var anlayışımda… Hazreti Şeyh “Aklî ve Naklî” ilimlerde zirve yapmasaydı, rivâyetleri (hadisleri) son harfine kadar değerlendirmeseydi… ilham meleği “İlâhî Piyango İdaresi”nden mi çıkıp gelecekti de “kalb”ine “haybeden” nefes edecekti? Hazreti Şeyh’in “ilham meleği” sanki “Aklî ve Naklî” ve diğer alınteri ilimlerinin nûrundan yaratılmış gibi geliyor bana… İnşallah yanılıyorumdur, anlayışımda!!!
İnşallah hatalı düşünüyorumdur.
Kemal Gökdoğan
www.yorumsuzblog.org
kemalgokdogan@gmail.com

















































