Derinlerdeki incileri mercanları seyre dalmışken kıtalar kopar yerinden, yer savrulur oradan oraya, iklimler birbirine geçer de haberin olmaz.
Hayatı görünenin ardındakini görerek yaşamak, mananın, hakikatin peşinde olmak ve gün gelip de görünenin ardında bulduğunun bir yanılsamadan ibaret olduğunu anlamak, sadece kendi yarattığın illüzyonun gönüllü tutsağı olduğunu farketmek, hakikatin ta başından beri apaçık bir biçimde tam da karşında durduğunu görüvermek…
Yıllar boyu, taş taş üstüne koyduğun, ilmek ilmek ördüğün, tüm acılardan, deneyimlerden damıtarak, gözyaşlarınla arıtarak edindiğin o kutsal inancın yerle bir oluvermiştir bir anda…
Tam, çetrefil sınavlardan alnının akıyla geçtiğini zannederken kendini adına ‘’sınav’’ bile diyemediğin bir garip halin içinde bulursun.
Şaşkınsındır… sadece şaşkın… Tüm duygular ve hatta duyular kara bir deliğin içinde kaybolmuşlardır sanki. Çölün ortasındaki bir serada yapay ışıklarla varlığını sürdürmeye çalışan bir bitki gibisindir…
Hayal nerede biter, gerçek nerede başlar bilemezsin… Zaman… var mıdır yok mudur, yatay mıdır yoksa dikey mi?…
Oysa ki bir zamanlar, zamanın çocuğu olmakla dahi yetinmez; efendisi olmaya çalışırdın…
Birisi mesela… ya da bir şey, rüyalarında sana ‘’Beni bul hakikati bul!’’ der. Sen rüyanda duyduğun hakikatin peşinden koşmaya başlarsın.
An gelir, rüya nerede bitmiştir, hayatın kendisi nerede başlamıştır bilemezsin… Koşarsın sadece… Koşa koşa, soluk soluğa ararsın…
Her gördüğüne, her duyduğuna kendince anlamlar yüklersin, büyüttükçe büyütürsün. O büyüttüğün şey her ne ise öyle devasa boyutlara gelir ki tüm evrenini kaplar da aynı deryanın içinde olup da denizden habersiz balıklar gibi olursun.
Hem derya içre balıklar denizin üstündeki fırtınayı ne bilsin… Sen derinlerdeki incileri mercanları seyre dalmışken denizin üstünde kıtalar kopar yerinden, yer savrulur oradan oraya, iklimler birbirine geçer de haberin olmaz.
Kendi cennetini ararken iki dünyada da yerin kalmaz da ruhun duymaz.
Ve birden ve yeniden o sesi duyarsın: ‘’Behey şaşkın, behey gafil… Uyan! uyan da gör gözünün önünde apaçık duran hakikati,’’ der sana…
‘’Nerede benim doğru bildiklerim, kutsallarım, nerede hakikatim, nerede kendi ellerimle yarattığım o cennet, ’’, diye ürkek sessiz bir çığlık atarsın…
Ve…
Ve kimsesiz, umarsız bir kum zerreciği olarak sığınırsın mercanların arasındaki bir istiridyenin içine… An gelip eşsiz bir inci olma ümidiyle…
Dilek Yaraş
www.yorumsuzblog.org
dilekyaras@gmail.com























































“Hem derya içre balıklar denizin üstündeki fırtınayı ne bilsin… Sen derinlerdeki incileri mercanları seyre dalmışken denizin üstünde kıtalar kopar yerinden, yer savrulur oradan oraya, iklimler birbirine geçer de haberin olmaz.” (D.YARAŞ)
doğduk doğalı
bir fırtına bir sükûnet
bir an ılık bir an soğuk
bir an tebessüm bir an hüzün
doğduk doğalı hep böyle
ey kuyumcu!
bu kadar şiddetli mi döğülür altın yapraklar
yeter artık bize verdiğin şekiller
biraz da suların altında kalalım
fırtınalardan uzak
bir istiridye de biz bulalım inci olmaya
ya
kuyumcu altın yaprakları ince ince döğmeye sonsuzca niyetliyse
ki
öyle görünüyor
eyvâh!
En güzel yarınlarla karşılanmak DİLEK’iyle.
Yolculuk derinleştikçe içinde bulunduğumuz hallerrin anlatılamazlıklarını satır satır yazmakta olduğumuz anlarda sadece yaşayabilmenin umudunu yaşıyoruz sevgi paylaşımlarında.
Büyütmek istediğimiz, sadece sen, sadece ben ya da sadece o değil, sadece sende, bende ve onda olduğumuz, birlikteliğinin bizliğinin açığa çıkartılmasıdır.
Büyütmek istediğimiz, hayallerimizin ötesinde bizi bekleyen sonsuzluğunun
ve bu sonsuzluktaki yok’luğumuzun tek gerçek oluşudur.
Derin içre derin diye bir tabir nasıl tanımlar bunu bilmem ama direnliğinin en güzel yanı, o duyguyu derinlemesine hissetmektir belki de.
Geçmişe sünger çekmek ne kadar mantıksız bir sözmüş, her an geçmişle iç içe yaşaya dururken.
Gönlünüz NUR olsun, teşekkürler Dilek hanım.
Evet… Nedir bu hakikat aşkı… Bizi bir baştan bir başa, en aşağıdan en yukarıya savurup saçan…
Nedir bu dönüp dolaşmalarımız… Kah orada kah burda…
Hangisi zaman… hangisi mekan…
O EVVELDİR, O AHİRDİR, O ZAHİRDİR, O BATINDIR ayeti… işte düğüm… işte çözülüş… yaşamı yaşarken… yeniden bir düğüm… tam buldum derken… tam çözdüm derken… yine kesret… yine kesret-ü kesret…
VAHDET neredesin… ya AHAD her yerdeyken her şeydeyken… ve biz hala UYUYORUZ… tüm çağrılara rağmen… uyanmak dileğiyle bir gün… en derin gafletlerden… ve bir defa hiç uyumamak üzere…
Sevgili Elif, bu hakikat aşk-ı’nın sırrı arayışta…
N.Fazıl’ın dediği gibi ”Anladım ki Sanat Allah’ı aramakmış”…
Zaman, mekan, ayrı, gayrı, evvel, ahir, zahir, batın,… Bunlar O’na göre değil; Bizim bakış açımıza göre…
Arayış bunlarla kayıtlandığı sürece insan gezer durmadan…
Uyur gezer,
Uyur gezer…
Uyanmak ne zaman Gerçekleşir…
Uyanmak; neye Göre…
Gerçek; neye Göre…
Ölüm; kime Göre…
Arayış, sonsuza dek Muhammed Ümmeti’ne..
Vesselam…
Ne kadar güzel bir yazı. Yürekten kutlarım.
Burada yazan herkese sevgili Dilek’in yazılarının örnek olmasını temenni ediyorum…
Ne olur evirip çevirip inandıkları bir yazarı haklı çıkarmak için aynı lafları tekrarlamaktan vazgeçseler artık.
Herkes birbirine akıl vermeyi bıraksa, hissedip yaşadıklarından söz etseler. Varsa tabi.
Yazarı ben de kutlarım. YORUM’un yorumuna katılıyorum. Söylenmişlerin tekrarı veya yaşanmışlıkların vitrinlenmesi yerine böyle özgün yazıların çoğalmasını bekliyoruz.
Binlerce yıldır, binlerle soylu insanın raflar dolusu kitaplarında zaten herşey yazılmış. Ne kadar yazsanız yazın onlar kadar mistik olamazsınız. Onlardan haberiniz yoksa her aklınıza geleni yeni bir keşif zannedersiniz.
Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok diye bir söz vardır. Aşağıdaki alıntı buradaki herkesin gelişimini yönlendirecek türden bir konuya parmak basıyor:
“Yaratıcı dehaların katkısından nasipsiz kalan bir eğitim, ezberci bir kalabalık ve nakilci bir ‘aydın’ tipi ortaya çıkarır. Böyle bir süreçte dev…, dâhi… yerine … cazgır yetişir. Bunların ikisi de aşırmacı, bedavacı, kulaktan dolmacıdır. Çünkü ikisi de taklide, elyordamcılığına, aşırmacılığa teslim olmuştur.
Asla yaratamazlar.
Onların tüm hünerleri yaratabilenlerin ürettiklerini bilmem kaçıncı elden vitrinlemektir. Bunlar, soylu kafaların ürettikleri fikri, iş işten geçtikten sonra alır ve bir şey keşfetmişçesine kitlenin önüne çıkarıp alkış beklerler.”
Yaşar Nuri Öztürk.
Kaynak: Yaşar Nuri Öztürk,
http://www.hurriyet.com.tr/yasarnuriozturk/10674292.asp?gid=241
Bana kim olduğumu sorarsan
Aynını ben sana sorarım
Kimim ben ?
Söyle bana yabancı
Ben kendimi kaybettim
Gördüğün kim ?
Bir sarhoşun
Kağıt üzerinde dans eden yazıları durdurmak için
Gözlerini hareketsiz tutmaya çalışması gibi
Bende karşımda dans edip duran
Kendi parçalarımı durdurmaya çalışıyorum
Ne oyum, ne bu
Ne müslümanım ne musevi
Ne şeyh ne mürit
Kabilem, dinim, mekanım yok
Varolan her şey
Yalnızca geçmişin bir anısı
Rüya içinde bir rüya
Bana adımı sorarsan
Sana ” ŞEMS ” derim.
Yuvamı sorarsan
” SEVGİLİNİN EVİ ” derim
O’nunkinden başka adım yok
O’nunkinden başka yuvam yok
O’ndan başka bir şey bilmiyorum
O’ndan başka bir şey değilim…!!!
MEVLANA
Güldürmeyin beni arkadaşlar…:))
Biri kuyuya bir taş atıyor, öteki de bulsa çıkartacak ama.. Basir gerek!..
Kim kaybetmiş Aklını ki, biz de bulup millete Akıl dağıtalım!..
Akılla bir yere kadar gidilir.. Ondan sonra Akıl vermeye kalkarsan ya zındık derler ya da asarlar.. Tarih tekerrürden ibaret!..
Kaynak diye bir zatın ismi veriliyor. Gıyabında konuşmak istemiyorum.. Ama insanları iyi tanımadan kaynak diye her yerde göstermeyin!.. Kaynak var.. Kaynak var!..
Hisler de anlatılmaz yaşanır.. Bunu daha önce bir dostuma anlattım o da kayboldu gitti.. Hiç bir şey tesadüf değil, his istiyorsanız bunu hissetmeye çalışın derim…
Selamlar…
SEN hep gül emi.. BİR OL dost… Burada yaşamın Huzur olsun…
Beklenti olmadan, kendinden uzaklasmadan, dokunduguna gördügüne kendinden katarak, severek cogalmak sevgi böyle birsey olmali. Gerisine kim nederse desin yarim, hastalikli, eksik. Sevgiyi tanimlarken bile insanin yüregini sevgi ile doldurmayi basariyorsunuz Dilek hanim.
“Akılla bir yere kadar gidilir..”
Aklın sonuna erişilmişçesine edilen böyle ezberler bu grubun yeni dogmaları olma yolundalar. Hiç düşündünüz mü öyle bir yere gittiniz mi de lafını ediyorsunuz?
Söylenmişlerin vitrinlenmesi bu olsa gerek.
YORUM yazmış:
Ne olur evirip çevirip inandıkları bir yazarı haklı çıkarmak için aynı lafları tekrarlamaktan vazgeçseler artık.
Anlayana NET ve AÇIK !
BirDOST Yazmış:
İnsanları iyi tanımadan kaynak diye her yerde göstermeyin!.. Kaynak var.. Kaynak var!..
Bu çok sığ kaçmadı mı? Hani kaynak tek idi? Bir “çeşmeyi” kutsallaştırmadan her çeşmeyi anabilmek zor geliyor zahir! [...]
Sevgiyle.
Yazı ve yorumları okurken aklıma gelen düşüncelere, bir an sonra aklıma gelenler sebebiyle tevbe ediyorum. Sonra biraz düşününce ettiğim tevbeye de tevbe ediyorum. Sonra yine aklıma başka bir düşünce geliyor ve dönüp tevbeme tevbe edişime de tevbe ediyorum. Düşün düşün çoktur işin…
Kararsız, muğlak, değişken ve bir türlü netleşemeyen düşünceler… Bir acayip haller içindeyim, Allah hayırlara çıkarsın.
Nasipsizlik ve KİLİTLENMİŞLİK konu olduğunda, bizim okuduklarımızı okumayanlardan bahsedildiğine inanıyoruz. Yeni bir insanla yeni bir düşünceyle karşılaştığımızda ise dünyamızın ne kadar da dar kalmış olduğunu görüyor ve şaşkınlığa düşüyoruz. Biraz da kendi nasipsizliklerimize ve kilitlenmişliklerimize bakmamız gerekmez mi?
Gerçekle her karşılaşan, “Nerede benim doğru bildiklerim, kutsallarım, nerede hakikatim, nerede kendi ellerimle yarattığım o cennet,” diye pek tabi çığlık atacaktır! İş ki vakit geç olmasın!
Sevgiyle.
Eyvallah Muhammed…
Sen de HAKlısın kendine Göre, ben sana ne diyebilirim ki?
Evet ”Akılla bir yere kadar gidilir”
Bunu bilmek için illa gitmeye gerek mi var! Mantık diye bir şey var…
X kişinin Aklı geniş olur gider de gider.. Y kişinin de Aklı kıt olur belki daha çabuk Aklın sonuna gider.. Belki benim de Aklım kıtdır kim bilir..:)
Bilmek farklı şey, Yaşamak farklı şey! Bunu kaçıncı söyleyişim olacak bilmiyorum.. Buna da mı ”aynı lafları tekrar” diyeceksiniz şimdi? Veya kendi kendimi mi tekrar ediyorum?
”Hani kaynak tek idi?” demişsiniz..
Öyle mi demişim?… Kim demiş?… Haberim yok?.. Kaynak tek değil iki’dir.. Kur’an ve Hadis. Benim yukarıda bahsettiğim kaynak o kaynak değil…
Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok, diye bir söz varmış!.. Ben bu sözü tanımıyorum, Sahibini de tanımıyorum. Kim söylemişse nefsine zulmetmiş. Çünkü Kur’an bana diyor ki;
”O her an yeni bir şan’da dır.”…
Evet… Marifet, yeniden keşfetmekte dostum..
Grup’tan bahsetmişsiniz bir de. Benim herhangi bir grupla falan alakam yok. Doğrusunu isterseniz, tek bir dostum bile yok… Rabbim var sadece…
Eğer bir gruba sokacaksanız beni.. Umarım ki hadiste belirtilen şu gruptan olurum;
”Hz. Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Allah’ın kulları arasında bir grup var ki, onlar ne peygamberlerdir ne şehidlerdir. Üstelik Kıyamet günü Allah indindeki makamlarının yüceliği sebebiyle peygamberler de, şehidler de onlara gıbta ederler.”
Orada bulunanlar sordu:
“Ey Allah’ın Resulü! Onlar kim, bize haber ver!”
“Onlar aralarında ne kan bağı ne de birbirlerine bağışladıkları bir mal olmadığı halde, Allah’ın ruhu (Kur’an) adına birbirlerini sevenlerdir. Allah’a yemin ederim, onların yüzleri mutlaka nurdur. Onlar bir nur üzeredirler. Halk korkarken, onlar korkmazlar. İnsanlar üzülürken, onlar üzülmezler.
Ve şu ayeti okudu: “Haberiniz olsun Allah’ın dostları var ya! Onlara ne korku var ne de onlar üzülecekler” (Yunus 62).”
Vesselam…
Sevgili arkadaşlar, her defasında aynı tavrı tekrar ediyoruz. İnançlarımıza uymayan her yeni düşünceyi geri püskürterek, dar bir inanç dünyasında devam etmek… Bizim istediğimiz şey bu değil biliyorsunuz…
Her söylenenden alınacak dersler olabilir. Muhammed bizim için uyarıcı mesajlar veriyor. BirDOST, umarım istediğiniz gruptan olursunuz ama, bunun için ummayı terkedebilmek gerek. Çevremiz kendilerini [...] Allah dostu veli ve mürşitlerini de mehdi sanan müslümanlarla dolu.
Bir tanrı yoktur, demekle mertebe elde edilse bu kolay olurdu. Ama biz henüz Allah’ı kutsal bir varlık Kuran’ı da o kutsal varlığın kutsal sözleri sanmaktan kurtulamadık ki, bu yüzden böyle kutsal anlamlar çıkarıyoruz.
Kutsamaktan başka yazılarımız da olsa fena olmaz.
Selam ve dua ile.
Amerika’ya ilk gittiğimde, Amerika’yı yeni keşfettiğimi anlamıştım.. Çünkü o güne kadar hep Holywood filmlerinden Amerika’yı tanırdım!..
Şehire çıkıp insanlar arasına ilk çıktığımda her yabancı ülkeye ilk gelişimde olduğu gibi, ”burası neresi” demiştim kendi kendime..
Sokaktan birisini çevirip de, ”where is here?” desem alacağım cevap kesindi, ”burası Amerika”!. Bu yüzden de sormaya gerek yoktu!..
Sanırım Amerika’yı yeniden keşfediyordum!. Çünkü Amerika’yı hep Holywood filmlerinde görmüş ve hayaller kurmuştum…
Hep o filmlerde görmeye alıştığım güzel fizikli, güzel yüzlü ve aynı zamanda zeki kadınların yerini.. obez va yaşlı kadınlar almıştı
He bir de, çocukken örnek aldığım karizmatik, bağımsız, cesur ve içten erkekler neredeydi?!..
Sanırım beyazperde Amerikası yerine, gerçek Amerika’ya gelmiştim ve Amerika’yı değil ama Amerika’mı yeniden keşfetmiştim…
Ben Amerika’yı bir çok kez keşfettim. Fakat sayısız kez yeniden keşfedebileceğim iç içe Amerikalar olduğunun farkındayım.
Onun için gördüklerimden birisine asla gerçek Amerika’ya gelmiştim, diyemiyorum. Her zaman yeni keşiflere açığım.
Her dakika “bunlar benim doğru bildiklerim, bunlar benim kutsallarım, bunlar benim kendi ellerimle yarattığım cennetler ve bunların hepsinden vazgeçebiliyorum, sonsuza dek vazgeçebilirim” diyebilmek gerektiğine inanıyorum.
Bunu diyebilen beyinler belirli düşünce kalıplarına prangalanamaz ve farklı görüşlerden rahatsız olmaz. Bunu başaramayanlar için ise her yeni yıl, eski alışkanlıklarını devam ettirmek için yeni bir başlangıç olur. Hepinizin yeni yılı kutlu olsun.
”Muhammed bizim için uyarıcı mesajlar veriyor.” demişsiniz..
Uyarıcı..
Tetikçi..
Tetikleyen..
Öldürücü..
Uyandırıcı..
Zahir?
Batın?
Tetiklemek..
Tepki..
TEPKİME!(reaksiyon)..
EYVALLAH… Allah Razı olsun..
”Umarım istediğiniz gruptan olursunuz ama, bunun için ummayı terkedebilmek gerek.” demişsiniz..
Neden?
Neden? siz de ummayı terketmiyorsunuz?
Ummadan söyleseydin eğer, belki beni kandırabilecektin!…
Gir! deseydin girecektim belki de…
Can pazarı mı olmuş burası..
Aşıklar kandıran ummanı mı bulacağız…
Yakınımda ki herkes bana deli diyor da.. bir ben kandıramadım kendimi daha.. Ölülerin arasına mı daldım?
Her boyuttan ses nasıl geliyor hissedebiliyor musunuz?
Haddimi bildirenden, bildirmeye çalışandan Allah Razı olsun..
Sevgili BirDOST…
“Yakınımda ki herkes bana deli diyor da.. bir ben kandıramadım kendimi daha.. “ demişsiniz ya, bence siz de bir an önce kanın bu duruma.. Yaşayın size atfedilen bu hâli..
Zira deli olmadan velî olunmaz, diye biliyorum acizâne..
“İnsan odur ki, başkasının incitişiyle incinmesin.. Ve insan odur ki incitilmeye müstahâk olanı incitmesin..”
Hz. Mevlana..
Selam ve dua ile..
BirDost, bu yola adım atan halkın(!?) elinden ve dilinden kurtulamaz. Tabii ki bunun da bir hikmeti var. Hatta hikmetin de hikmeti var.
Seyrinden hoşnut olmadığımız herşeyin bizimle ilgisi olduğu gerçeği, bilinegelen hikmetidir. Olumlu veya olumsuz anlamda farketmez. Hayır gibi görünür şerdir, şer gibi görünür hayırdır. Gerçek şu ki seyredilen aynadır, seyreden ise ………..? (Bu noktaları okuyan doldurmalı)
Hikmetin de hikmeti var dedik, ama bilmem onu hazmeder miyiz?
10:99 – “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde kim varsa hepsi toptan iman ederlerdi…”
Acaba Allah mutlak gerçeğin mahlukat tarafından (topyekün) bilinmesini istiyor mu, istemiyor mu?
İstiyorsa herkesin bu gerçeğe uyanışını ve uyandırılmasını desteklemesi ve kolaylaştırması gerekir, istemiyorsa örtmek için bazı mekanizmaları(?) harekete geçirecektir kuşkusuz. (Mülkün sahibi ve mülkünde dilediği gibi tasarruf eden Allah’tır. Bu gerçeği bilen razı olur, bilmeyen sızlanır durur.)
“Bilinmeyi murad ettim alemi, bilmeyi murad ettim Adem’i yarattım” kudsi hadisinin ne anlama geldiği üzerinde derin düşünmek gerekir.
Tüm olan bitenin sırrı bu sorunun cevabını tefekkürde gizli !
1-Yazdığınız paragrafta noktalı boşluk(?) olan yeri Ben doldurdum… Belirtmeme gerek var mı?
2-Ayette belirtildiği üzere anladığım kadarıyla, dilememiş…
3-Ama sizin sorduğunuz sorunun bu ayetle pek alakası yok gibi. Şu da var Allah, istemek veya istememek kavramlarından münezzehtir… O, OL der ve Olur…
Sorduğunuz soru Fussilet Suresi 11. ayet ile alakalı yanlış anlamadıysam;
”Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye: İsteyerek veya istemeyerek, gelin! dedi. İkisi de “İsteyerek geldik” dediler.”
4- “Bilinmeyi murad ettim alemi, bilmeyi murad ettim Adem’i yarattım” hadisinden anladığım; 3. Maddedeki Ayete göre (Gök ve Yer) Adem soyut bir varlık olarak Alemlerde somut bir varlık olarak düşünülürse bu hadiste…
3. Maddedeki Ayetle
4. Maddedeki Hadis
Bunları birlikte düşünürsek;
Sormuş olduğunuz ”Acaba Allah mutlak gerçeğin mahlukat tarafından (topyekün) bilinmesini istiyor mu, istemiyor mu?” sorunuza benim cevabım şöyle olur;
Evet topyekün tüm mahlukat isteyerek bilmiş ve bilinmiştir.
Olay da olmuş bitmiştir…
Ama burda asıl sizin sormak istediğiniz anladığım kadarıyla 2. maddedeki Ayet ile 3. ve 4. maddelerdeki ayet ve hadis’in karşılaştırılması…
Evet… bunu da Fıtrat kavramıyla anlatabiliriz… Aslında bunu çoğumuz biliyor, artık açıklama yapmama gerek var mı… Yine de birkaç şey söyleyim tamam olsun… Herşey yaratılış programı neyse o doğrultuda, o fiileri işleyecek ve sonuçlarını yaşayacak…
Hikmetin hikmeti Rıza’dır. Ama neye Rıza… diyelim ki birim fiileri işlemiş yanacak…
Sırrın sırrı’dır aslında bu… İsteyerek mi yanacak? İstemeyerek mi yanacak?
Vesselam…
Kadılık yapmakta olan Hoca davalıyı dinler, “Haklısın!” der. Davacı hemen atılır ve olayı uzun uzun anlatır. Dikkatle dinleyen Hoca ona dönerek, “Sen de haklısın!” deyince, yardımcısı Hoca’ya, “Hocam ikisine de haklı dediniz, bunlardan biri haksız olmalı.” Hoca düşünür ve yardımcısına, “Doğrusu sen de haklısın!” diye karşılık verir.
Nasrettin hoca ne kadar haklıymış.
İnsana kendisinin hiçliğini hissettiren, hayrete salan, yüceliğiyle kendinden geçiren El Müheymin ismini tesbih ettim yazınızda. Gönlünüze sağlık Dilek Yaraş, gerçekle yüzleştiren bir yazı olmuş.
Yazınıza paralel olarak şair ne güzel demiş:
Kendimiz ördük hapishanemizi,
Rüyayı gerçek sanmakla.
Kendimiz ördük kozamızı,
Algıladığımız kişi olmakla.
Kendimiz ördük kaderi,
Sahip olduklarımıza yapışmakla.
Kendimiz ördük acıyı, kederi,
Varlığımızı unutmakla.
(Sebahattin Zorlu)
Hayatı görünenin ardındakini görerek yaşamak, mananın, hakikatin peşinde olmak ve gün gelip de görünenin ardında bulduğunun bir yanılsamadan ibaret olduğunu anlamak, sadece kendi yarattığın illüzyonun gönüllü tutsağı olduğunu farketmek, hakikatin ta başından beri apaçık bir biçimde tam da karşında durduğunu görüvermek…
Aşk’a dair varız dostlar. Doğumlar aşk için, ölümler aşk için. Kendimiz ördük hapishanemizi, rüyayı gerçek sanmakla der şair, perde kalkar hepimiz kayboluruz. Bir aşk perdesiyse üzerinde gölge olduğumuz, kalkmadan tadını almak lazım sevmenin, sevilmenin. Cihan çark eder bir nefes uğruna, güneş yolunu bilir, deryalar her daim hadlerine hakim, karalar bu kadar iyimserken bize ne oluyor da kibrimiz aşk çağlayanlarımıza bent oluyor. Aşk gerek insana. Aşk gerek ki meşk makbul olsun.
Allah daim etsin gönlünüzdekini Dilek abla. Gönülden kopup gelen güzel bir yazıydı.