Doğa tek hücreli canlıların “sonsuz şimdi”yi yaşayan birkaç saniyelik kimyasal hafızasından 4 milyar yıllık süreçteki olağanüstü artışıyla insan beyninde bir ömrün sahip olduğu deneyimleri, düşünceleri, duyguları saklayan “holografik hafıza”da kendini deneyimlerken bulmuştur.
Büyük bir ön-beynin getirisi İnsanda “Yüksek farkındalık” potansiyelini oluşturmuş, fakat bunun yanında yüz milyonlarca yıllık evrimsel dönüşümün ürünü olan içgüdüsel dürtüler ile de modern insan olan Homo sapiens’lerin bilinçlerinde özü-hissedişin ilk seviyesi olan Âdemİ ile en büyük cinnî kişiliği olan ŞeytanInın mücadelesini başlatmıştır.
Bilinç, evrimsel süreç sonucu evreni, hakikati sorgulayabilecek seviyenin ötesinde, Âdem’liğine ulaştığında Risâlet dönemi (≈ kişinin özünden gelen hakikat yaşamı) de başlamıştır.
Ne hayvansal dürtülerimiz, ne de bizleri hakikate taşıyacak olan aklî melekelerimiz Tanrı’nın geçmiş bir zamanda çamurdan yarattığı Âdem’e gökten bir anda düşmemiştir. Canlılığın ve dolayısıyla İnsan’ın kendiliğinden nasıl oluştuğu ile ilgili olarak belirli bir sistem dâhilinde, bilimsel bulguların dairesinde düşünebilmekten yorulduğumuz anda olayı bir takım üstün, ilahi ya da uzaysal güçlerin anlık müdahalelerine (sihirli sopalarına) bağlamak kolaya kaçmak, kolay yolu seçmek olacaktır. Âdemî bilincin, düşünsel dünyasında geçirdiği mutasyonlarla açığa çıktığı insan beyni-bedeni de diğer canlı türleri gibi yüz milyonlarca yıllık evrim ile son hâlini almıştır (İnsan bedeni ayrıcalıklı değildir). Biyolojik evrimden sonra İnsan türü ile beraber “kültürel ve zihinsel-ruhsal evrim de” yeryüzü sahnesinde rol almıştır.
Geçmişte, ancak bir tanrı/olağanüstü bir güç tarafından meydana getirilebileceği düşünülen birçok olguya bugün bilimin pozitivist diyebileceğimiz bakış açısı çerçevesinde açıklayıcı cevaplar verilebilmektedir. Bilimin şu an için cevaplayamadığı bütün sorular da er-geç cevaplanacaktır. Ötedeki (!) ilâhi bir gücün anlık müdahaleleri ile doldurulacağına inanılan boşluklar konusunda bilim elbette iş başındadır.
Mistiklerin yüzyıllardır anlattığı ve çağdaş bilimsel disiplinlerin de işâret ettiği “Parçalardan oluşmayan, Sonsuz-Sınırsız, Tek, Yalnız Mutlak Bilinç ve Gücün, Varlığın” dileği, kendi varlığının algıladığımız 4 boyutlu Evren boyutunda nedensellik ilkesi çerçevesinde, “evrensel fizikokimya kurallarının kendisi olarak” ve bu “kurallar istikametinde” açığa çıkmaktadır. Bu yüzden 4 boyutlu evrenimize asla tanrısal-ilâhi olarak adlandırılabilecek direkt-âni müdahaleler; başka bir deyimle sistemde Tanrının sihirli sopasına yer yoktur. Çok boyutlu Evrenin her birime hitâp eden gerçekliğinde yürürlükte olan mekanizma materyalist felsefeye uygun gözükür. Elbette bu, gerçeğin herkes tarafından objektif olarak algılanan yönü olup meta-fiziğe yer vermemektedir. Metafizik âlemin varlığı ancak sübjektif olarak hissedilebilmektedir.
Evrensel Sisteme bakarken de ilk olarak materyalist (salt maddeyi gerçek sayan Bilim’in rehberliği) ve düşünce dünyamızda derinleştikçe de idealist (Salt Mânâ Evreninde yaşadığımızı işâret eden Gönül’ün Rehberliği) düşünüş modellerini temel alarak Dini metinlerin (konumuz gereği insanın yaratılışının) yorumlanması faydalı olacaktır.
Gönlün meta-fizik alanına tüm hayallerden (mecazlardan, sembollerden) arınarak sağlam adımlarla girebilmek için “Bilim” ve Bilimin bulguları rehberimiz olmalıdır. Aksi takdirde, bilimle asla uyuşmayan “Âdem ve Havva’dan insanlığın türeme anlatımları” ve bunun gibi çağının zorunlu mecazî anlatımlarını gerçeğin kendisi sanıp kendimizi şişirdiğimiz balon dünyamızın içinde -kozamızda dışarıdaki Evrensel Sistemin gerçeklerinden bihaber olarak- yaşamaya hapsetmiş oluruz.
Bilim, doğa olaylarını doğaüstü, ilâhi bir takım kuvvetlerle açıklamak yerine, fiziko-biyokimyasal kanunlarla, teorilerle, somut, direkt ya da dolaylı bilimsel veriler doğrultusunda doğanın ve evrenin yapısını açıklamaya çalışır. Bilim, doğada bulunan canlı türlerinin “aniden, yoktan yaratılıp” yeryüzüne bırakılmasını kabul edemeyeceği için -ki en başta enerjinin yoktan var edilemeyeceğini söyleyen termodinamik kanununa aykırıdır- bu canlıların birbirlerinden türediğini, yâni Evrim’in bir GERÇEK olduğunu savlar.
Yazı dizimiz boyunca şunu ifâde etmeye çalıştık: Allãh’ın Kendindeki Sonsuz İlmini AN’da seyredişi; başlangıcı ve sonu olmayan “Yaratımı, Deneyimleyişi” meydana getirmektedir. Potansiyel (Kuvve) hâlindeki Tümel İlim (DATA’daki Şey‘ler/Eşya) Allãh’ın KuDReti ile İRaDe olunduğunda, ŞEY tohumuna/programına göre boyutunda açığa çıkar/yaratılır/algılanır/deneyimlenir, OLdurulur (Kûn Fe yeKûn).
DEHR’de ŞEY iken Varlık kokusu almamış olan Evrenimiz de Allãh’ın İlim-İrade-Kudret sıfatları gereği “OL”arak Varlık kazanmıştır. Bu yaratılışın misali her an bizlerde de gerçekleşmektedir. Örneğin, “Kırmızı bir elmayı” düşünmek istediğimizde belleğimizde sûretsiz, potansiyel olarak (ŞEY) bulunan salt bilgi (DATA, İlim) bizdeki enerjinin kullanımıyla (Kadir) açığa çıkarılarak (İrâde) sûrete bürünüverir (OLuverir).
Evrenimiz sûrete bürünmek, algılanabilmek için Büyük Patlama ile açılmış, kuantlaşma/maddeleşme başlamış ve canlılık meydana gelmiştir. Cansız maddenin kozmolojik Evrimi gibi, canlılık da Biyolojik Evrimsel süreç ile türemektedir. Evrim, boyutumuzdaki Yaratılışın kendisidir. Yaratılış bu boyutta vasıtalarla, sebeplerle olmaktadır. DEHR’in Potansiyel ilminin bir cüz’ü (!?) bu boyutun birimlerinin kendilerinden (=birimlerin kendileri olarak) seyredilmekte, deneyimlenmekte, ifâde olmaktadır.
Üst boyutlara göre Olmuş-Bitmiş olan Evrenimizin Seyri biz birimsel zihinlere göre devam etmektedir. Evrenimizin idâmesini sağlayan bütün kanunlar HEP o en yukarıdaki (!) “Ol” buyruğunun içindedir.
AHAD’ın DATA’sı akla gelebilecek/gel(e)meyecek Tüm Sonsuzluğu barındırdığından “OL” emri “Mutlak Yokluktan” yeni yeni Varlıkları açığa çıkarmak anlamına gelmemektedir.
Benzer şekilde “Khalak” fiili de “yoktan var etmek” anlamına gelmemektedir. Kur’ãn’da “Khalake>>>yaratmak” eylemi “yoktan, hiçlikten meydana getirme” anlamında değil de, “bir değişimi, dönüşümü, evreleri, merhaleleri” anlatmak için kullanılmaktadır. Kelimenin orijinal anlamı bilinmek isteniyorsa, kelimenin mânâsının apaçık bir şekilde anlaşıldığı âyetler göz ardı edilmemelidir.
Örneğin, Mu’minûn sûresi 12, 13, 14. âyetlerini inceleyelim:
“…thumme [sonra] khalak na [biz khalk ettik] el nutfete [zigotu] ‘alekaten [embriyo] fe halak na [biz khalk ettik] el alekate [embriyoyu] mudğaten [etleşmeden önceki bir aşama], fe halak na [biz khalk ettik] el mudğate izamen…”
“Sonra o nutfeyi bir ‘alak/embriyo olarak yarattık, sonra o embriyoyu bir et parçası olarak yarattık, daha sonra o et parçasını kemik olarak yarattık…”
Anne karnında yaratılışın her evresi için ayrı ayrı olarak “Yaratmak=Khalak” kelimesi kullanılıyor. Görüleceği üzere her evre (nutfe, embriyo, et, kemikler) ayrı ayrı olarak yoktan, bir anda değil, bir dönüşüm sonucu meydana getiriliyor.
“Sizi, canlıları yarattık/Khalk ettik” benzerindeki âyetlerde de her zaman kelimenin bu orijin anlamını (“Yaratımın kademeli-dönüşümlü” olduğunu) göz önünde bulundurmamız gerekecektir.
Kur’ãn’da yaratılış âyetleri incelendiği takdirde hiçbir varlığın yaratımının vasıtasız meydana getirilmediği de fark edilir (Çamurdan, sudan, balçıktan, alak‘tan yaratımlardan bahsedilir).
Kur’ãn, elbette insanın ilk(s)el (maymun, balık, sürüngen benzeri vs.) atalarından ve ara evrelerinden (geçiş türlerinden) bahsetmemiştir. İnsan’ın biyolojik/hayvansal bedeninin evrimsel sürecini bir filmin (sayısız) kareleri olarak düşünürsek Kur’ãn’da bütün karelerin tek tek sayılmasını beklemek de mantıklı olmayacaktır. Bunun yerine Kur’ãn, öz(et) olarak İnsan’ın biyolojik bedeninin Salsal‘dan (İnorganik + Organik kimyadan) dönüştürülerek safhalar halinde meydana getirildiğini söylemiş ve ayrıntısını da bizlere, AKIL sahiplerine bırakmıştır. Kur’ãn, Sistem hakkında işâretler vermesine rağmen elbette bir Bilim kitabı değildir.
Dini metinlerde anlatılan yaratılış kıssalarının “ilk insan Âdem-Havva ve ikisinden üreyerek çoğalma” şeklinde yorumlanmasının Bilimsel anlayışa (Evrim sürecine) ters olduğunun anlaşılması gerekir. Evrim bir süreçtir, sürekliliktir ve bu yüzden Bilim açısından “ilk insan” diye bir kavram yoktur. “İlk” kavramı süreklilikte/süreçte kaybolur.
Âdem’in yaratılan (biyolojik olarak) ilk insan olduğu düşüncesi genelde Bakara-30. ve benzeri anlatımları içeren âyetlere dayandırılır. Biz bu âyetlerin mecazî anlatım olmadığını varsayarak yorumlasak bile biyolojik anlamda “ilk insan” kavramı ile çelişecektir. Çünkü âyette Âdem’in Halife olarak vasıflandırılması (ceâle) esnasında yeryüzünde zâten fesat çıkarmakta (yüfsidü), kan dökmekte olan varlıklardan (yesfiküd dima’) bahsedilmektedir. Bilinçsiz ve dolayısıyla suçsuz olan hayvanlar fesat çıkartamaz, kan dökemez. Fesatçılık ve kan dökücülük bilinçsiz hayvanların değil, bilinçli varlıklara, dolayısı ile İnsan türüne has bir özelliktir.
Bazı dini içerikli kaynaklara dayanarak varsayımsal ata Âdem’in yaşadığı dönemi en fazla 15-20 bin yıl öncesine kadar götürebiliriz. Fakat fosil bilimciler milyonlarca yıl öncesine ait insan fosilleri bulmaktadırlar. Bu da Âdem diye özel bir varlığın yaşadığı çağlarda insan isimli türün zaten yeryüzünde yaşamakta olduğunu gösterir. Bu sebeple geçmişte bir Âdem yaşamış olsa bile bu kişinin modern bir insan (Homo sapiens) olduğunu bile rahatlıkla söyleyebiliriz.
Biyolojik açıdan “ilk insan kavramı” bilimin konusudur ve bundan dolayı bu konuda asla kanıtlayamayacağımız inançlarımızla değil, bilimin bulgularıyla-verileriyle hareket etmemiz gerekir. Bu da bizi “Evrimsel Sürece” götürmektedir.
Kur’ãn’da Âdem’in bizlerin biyolojik atası olduğunu açıkça gösteren bir beyân yoktur (“neden böyle bir atadan bahsetme gereği duysun ki” sorusu da sorulabilir tabi). Ayrıca geçmişte yaşayıp yaşamadığına dâir ortada objektif (tarihsel vs.) kanıtlar yok iken de “ilk insan” tartışmasını yapmak abesle iştigâl olacaktır. Kutsal kitapta geçmişin hikâyelerinin hem de ayrıntılarıyla (Örneğin, “Meryem doğum sancısından kurtulmak için hurma yiyor“. İbret alalım (!?) diye anlatılan bu tarz kıssalarda neden bu tip ayrıntılar var? Düşünülmeli…) anlatıldığını düşünmek kanaatimizce Kur’ãn’ın ruhuna aykırıdır.
Kur’ãn, Rasûlullãh’ta açığa çıktığına (O kendinde Kur’ãn hakikatlerini bulduğuna) göre kıssalar da gene Kur’ãn’ın ifâdesiyle “evvelkilerin masalları” değil, Hakikatin açığa çıktığı Beynin geçtiği “Bilinç Evrelerinin” sembolik anlatımları olmalıdır.
Kuran, İNSAN’ın Bilinç içeriğinin anlatımıdır! İNSAN’ın (=Tüm OKU’nan Kur’an ayetleri) BOYUTSAL GEÇMİŞİnin anlatımıdır. Geçilen evrelerin o Beyin tarafından OKUnmaya başlamasıyla da o mertebeler “kıssalara bürünerek” dilde ifâde bulmuştur.
Örneğin, Rasûlullãh kendinde öyle bir -kelimenin tam anlamıyla- boyutsal sıçrama (Meryem’den ~İsa’nın doğumu) süreci yaşamış ki, bu sürecin sancısını (o sancı her ne ise?) giderecek olan şeyin (o şey her ne ise?) Holografik yansımada, dilimizde tam olarak ifâde bulduğu, en uygun kelime hurma olmuştur. Yoksa ne geçmişte -fizik-biyoloji-genetik yasalarına, dolayısıyla mantığa aykırı- mucizevî bir şekilde babasız doğan bir erkek çocuk vardır, ne de hurma yiyen bir bakire! Daha önce geçilen bilinç seviyelerinin aksine Beşer dokunmadan (her ne demek ise!) yapılan bir boyutsal sıçrama ve bunun geçmişte Muhammed Rasûl’de (ve her devirde) yaşamı var.
Kur’ãn’dan okuduğumuz Şeytanın ayağını kaydırdığı Âdem, madde dünyasında yanmayan İbrahim… Hakikat Bilgisi ile ÖLÜ Bilinçleri DİRİltebilen ~İsa, Muhammed Rasûlullãh’ın kendisidir. Rasûlullãh’ın Evvelleridir, evvelki mertebeleridir. Bu yüzden “Ve iz kale Rabbu KE lil melâiketi (Hani bir zamanlar Rabbi N meleklere..)”, “Ve ZKuR fil Kitâbi Meryeme… (kendinde açığa çıkardığın Evrensel Bilgi kaynağından HATIRLA)” diye geçmektedir.
Evrenin Holografik oluşu (Zerrede Tümel’in boyut boyut SAKLI oluşu) gereği, Rasûlullãh kendinde bulduğu boyutların diğer insanlarda da potansiyel hâlde olduğunu bildiğinden ÖZGÜR=KUL olmak isteyen Beyinlere kendinde bulduğu DİNi teklif etmiş ve bu yolda yaşanan aşamalar da BİLENLER için hakikatindeki KENDİSİ tarafından sembolleştirilmiştir.
Rasûlullãh’ın ve O’nun varislerinin Özlerini hissetikleri-bildikleri ilk aşama kutsal kitaplarda Âdem ismi ile kodlanmıştır. Âdem eski dillerde “verimli toprak” anlamına gelir. Ürün verme potansiyelini taşır. Verebileceği ürünler (≈sonraki bilinç düzeyleri) Nûh, Hûd, Salih, İbrahim, Mûsa, ~İsa … vs. olarak adlandırılmıştır.
[[[*** Bundan sonraki cümlelerimizde kullandığımız "Âdem" ismi ile kastedilen geçmiş bir zamanda Âdemî bilince nâil olmuş tek bir kişi değil, her çağda İNSANlığın bu ilk basamağına ulaşma şükrüne kavuşmuş beyinlerdir. ***]]]
Bilmek’in ilk basamağı Âdem’dir. Bir kere Bilmeyi Hisseden zihin de Âdem evlâdı olur. “Âdem evlâtları” ifâdesi geçmişte yaşamış bir Âdem’in biyolojik olarak çocukları değil, Âdem gibi ve daha da ötesinde yaşayan anlamınadır. Dünyada yaşamakta olan tüm insanlık Âdem evlâdı ve Halife değildir. Belirli hissiyatlara erip Evrensel Bilinçten ilham alan, -ebedi olmasa da- cennet(i) yaşayan İNSAN=Halife Âdem, Âdem (seviyesinin) ötesinde sürekli YENİLENEN bilinçler de Âdem evlâtlarıdır.
Kişinin bilincinde Âdem boyutu çıkmadan önce zihin kâh “ins (gündelik zihin farkındalığı)” kâh “cin (özel şartlarda açığa çıkan saklı kişiliklerin)” etkisinde veritabanına yüklü yazılımların çıktısını (print-out) yaşar. ATA DİNİ (genetikten ve çevreden gelen dürtüler, içgüdüler, şartlanmalar, değer yargıları, davranış kalıpları) işletim sisteminin ve yazılımlarının bireyin veritabanını programlaması sonucu bu zihinsel hâller bireye cehennemi (=Allãh’tan uzaklık) yaşatır.
“Cehennem için birçok İNS ve CİN hazırladık. Kalpleri vardır, FIKIH edemezler; gözleri vardır, BASİR edemezler; kulakları vardır, SEMİ’ edemezler. Onlar SÜRÜ (En’ãm) GİBİdirler, belki daha sapmış, daha gafil.”
Bu yaşayış hayvanî yaşamın daha kompleks olanıdır ve üst boyut ALGISI, İNSANÎ meziyetler (Tefekkür, Sezgi, İlhâm, Aşk, Huşû, Birlik vs.) bu yaşam biçiminde yoktur. Dolayısıyla kişi HAKİKAT’e Cahil=ÖLÜ’dür, UYKUdadır. Üst bilinç seviyelerine göre bu yaşamlar dünyada DİRİ DİRİ MEZARda yaşamaktadır.
Kişinin mezarından dirilebilmesi, hissedebilmesi potansiyelindeki Melek(e)leri kendinde bulabildiği ölçüdedir. Melek (elk=aracı, bağlayıcı ve/veya melk=güç köklerinden gelen anlamları itibariyle) zihnin birimselliğinden kaynaklanan yaşayışı yanı sıra kişiyi TEK’e bağlayacak, Varlığın gerçekte TEK olduğunu hissettirecek güçleridir. Bu güçlerin açığa çıkmasının yolu (şartı) da insanı diğer canlılardan ayıran SORGULAMA ve DERİNLİKLİ DÜŞÜNME yetilerinden geçmektedir. Sıradan bir yaşam ve sıradan düşünceler yatay boyuta (cansız evrene) âit iken, TEFEKKÜR dikeye kanat açmanın, (“tohum atma, spermin yumurtayı döllemesi, kıvamsız da olsa (su+toprak) çamur olma” mecazları) ilk şartıdır. Tefekkür yeteneğine sahip birey için DünyaSı Anne Rahmi gibi olur.
“Sizin birinizin ana‐baba maddeleri 40 gün anasının karnında toplanır…”
“Rabbin meleklere “Ben kupkuru bir çamurdan, SalSal’dan insan yaratacağım” dedi.
Hakikat bilgisini alan yolcu kendini, âlemi SORGULAMAya, DÜŞÜNMEye başlar. Ölü olduğu Mezarı, Sorgu melekelerinin çalıştırıldığı nispette Kabîr âlemine dönüşür (günümüzün mecazıyla ifâde etmek gerekirse; içsel dünyaya, zihne dönük yaşam olduğu için “dalga beden” âlemine geçer).
[[[ İlkel atalarımızın hayatta kalabilme mücadelesi sonucu genlerine işlenen içgüdüleri milyonlarca yıllık bir "şaşmazlığa/kesinliğe" sahiptir. Belirli bir etkiye karşı bir hayvanın vereceği tepki -canlıların gereksinimi sonucu evrimleşerek bünyelerine katılan şaşmaz mekanizma dolayısıyla- bellidir/belirlidir. Milyonlarca yıllık tarihi olan bu mekanizmalar bizlere genetik yolla aktarılarak duygusal belleğimizi (limbik sistemimizi) ve bu atasal belleğin bireydeki duygu ve davranışlarını (rekabet, kıskançlık, hırs, saldırganlık, öfke, endişe, korku vs.) doğal olarak, yâni kişinin elinde/iradesinde olmadan şaşmaz bir şekilde oluştururlar. Nefis terbiyesi bu nedenle milyonlarca yıllık tarihe meydan okumadır ve kolay bir mücadele olmadığı ortadadır! Bu derece duygu yoğunluklu geçmişin izlerini silmenin yolu benzer yoğunlukta bir etkiyle mümkün olabilir. Bu da ancak konuyla ilgili Tefekkürle sağlanabilir. Her gün yapılacak 1 saatlik derin Tefekkür 1 milyon yılın etkilerini azaltabilir. "Milyonlarca yıl süren" diye işâret edilen "Dalga/Kabîr âlemi hayatı" anlatımının yoğun (sıkıştırılmış zaman) geçen Tefekkür ANlarına eşdeğer olduğu düşünülebilir. ]]]
Kabîr âleminde, kişi bağlı olduğu yol gösterici Mürşit’ten (Hakikati anlatan ilmi eserlerden, kişilerden, bilimsel gelişmelerden vs.) beslenmeye başlar. Artık Rahim duvarına bağlanıp embriyo (alak) haline gelerek ilk besin maddelerini almaya başlamıştır. Bebeğin sağlığı, düşük olmaması (=emmareye düşmemesi) için Tefekkürünün yaşamı ile zengin içerikli besin alımına devam edilmesi gerekir.
“Sonra o maddeler o kadar zaman içinde katı bir alak hâlini alır.”
Beslenmeye devam eden embriyo artık CANlanmaya başlar ve ET-KEMİK haline gelir.
“Sonra yine o kadar zaman içerisinde bir çiğnem ete tahavvül eder.”
“Andolsun sizi yarattık, sonra size şekil verdik..”
Sabır‐Sebatla ilerlenen yolda yoğun Tefekkürler sonucu Beynin-Bilincin hassaslaşmasıyla kişi dikey boyuttan ilham alır hâle gelerek Evrensel Bilinç’ten nemalanmaya başlar (kendi yolunu nedensel işleyen beyin biyokimyası yanında Evrensel bilinçten aldığı nedensel olmayan içe doğmalar, yaratıcılık, AKIL ile de çizer). Kişinin bilinçaltı Evrensel duygularla yeniden programlanır. Artık günlük yaşamında hem cinlerinin hem de meleklerinin kontrolünde davranışlar sergiler.
Meleklerin bireyin beyninin derinliğinde yerelleşmesi kişinin Büyük Meleklerin, BURÇlar diye işâret edilen BÜYÜK BEYİNLERin ASTROLOJİK tasarrufuna, çekim alanına (KEHF Uzayı) girmesine neden olur (“Yıldızlarla yollarını bulurlar”). Dünyanın zihnin DÜZ AYNAsı olması bu evrede başlar. Kişi önceden sadece bilinçaltının sonuçlarını yaşarken Kabîrde elleriyle=bilinci ile yaptıklarının sonuçlarını da yaşar.
Bilinçte açığa çıkmaya başlayan Melek(e)lerle hakikat bilgisinin HİSSEDİLMESİ (=Ruh üflenmesi mecazı) gerçekleşir.
“Ona bir melek gönderilir de bu melek ona ruhu nefh eder”
“Onu tamamlayıp, içine ruhumdan üfürdüğüm zaman…”
RUH’tan parça (!?) almak/olmak Âhiret ortamı, Nur Bedenin üretimidir. “ben”‘den geçip “Biz”de eriyiştir.
[[[ Anlatım sadedinde "üretim" demiş olsak da, gerçekte aynı zihin dönüşüme-arınıma uğramaktadır. "Madde-Dalga-Nûr" beden hep aynı, tek zihindir. Ve hatta "Dünya-Kabîr-Âhiret" ortamı "Madde-Dalga-Nûr" bedenin/zihnin ta kendisidir. ]]]
“RUH’undan üflemesi” İNSANlığının başlangıcıdır. Bu düzeyde zihinde Âdem bilinci belirir. Hakikat bilgisinin Tefekkürü sonucu yaşattıkları bilinçaltının bütünlüğüne entegre olur ve yer yer farkındalık düzeyinde etkileri hissedilir (Tefekkürün ürünü huzur-huşû-teslimiyet-tevâzu-hayranlık-aşk-birlik-tamamlanmışlık gibi Âdem hâlinden önce zor yaşanabilecek cennet nimetleri). Tasavvuf terminolojisi ile mülhime pencerelerinden zihne ulaşan hakikat ışıklarıyla, beyin anlık (sabit olmayan, geçici) mânevî zevkleri (mülhime cenneti) yaşar (maddi bedeni hissettirmeyen Birlik yaşamı).
İşte bu hâller kişinin bedeninde/zihninde/algıladığı âleminde (Arz’da) HaLiFe olmaya başladığı zamanlardır.
“Rabbin meleklere ‘Ben Arz’da bir halife vasıflandıranım’ dediğinde…”
Kişinin özündeki (çokluk âleminden münezzeh) SuBHan ve (saf, temiz) KuTSî evrensel güçler (“Bizler Seni Hamd ile SuBHan ve Senin için KuTSî olur iken…”) bir zamanlar günâh işleyen (…Arz’da fesat çıkaran, orada kan döken birini…”) alt boyuta (=HaLeFine), zihne yansır.
Âdem her ne kadar geçmişinde cinlerinin tasarrufundaki ins hâliyle günâh içinde yaşamış ise de, bir madde bedene sahip olduğundan, Sonsuzluğu yaşattıracak potansiyel ön-beyninde gizlenmektedir. Tefekkür dünyası ile beynini-zihnini hassaslaştırarak, yâni derinindeki içsel boyutlarına temas ederek melekî mânâları (Esmâe külle hâ) kendi zihnine=Arz’ına indirebilir. Bu İLİM’in inişi Âdem’i oluşturur.
“Âdem’e belirli mânâların hepsini İLİM etti.”
[[["Esmâe külle hâ", dilbilgisi açısından "var olan tüm mânâlar" yanı sıra "belirli mânâların hepsi" anlamını da vermekte olup daha uygun durmaktadır düşüncemize göre. "var olan tüm esmaların" ve dengeli açığa çıkışı, en güzel kıvamda (Ahseni Takvîm) "Kâmil İnsanda (~İsa)", "belirli isimlerin hepsi"ni açığa çıkartabilecek potansiyeldeki (verimli toprak) beyin ise Arz'daki Halife Âdem'dir.]]]
Melek(e)ler soyut evrenin mânâ-taşlarıdır. Hangi anlam için yaratılmışlarsa (hangi bilgi kodlanmışsa) -tam teslimiyet hâlinde- o görevi icrâ ederler (çekim kuvvetinin sürekli çekmesi gibi). Gelişerek-değişerek kendilerinde farklı mânâlar açılamaz (“Melekler, Seni SuBHan ederiz, senin bizde İLİM olarak açığa çıkarttıklarından başka ilmimiz yoktur, dediler”). Ancak bir madde beden aracılığı ile algılanır ve anlam kazanırlar. Madde bedene sahip insanın ise kendinde birçok meleke açığa çıkarabilerek (“Ey Âdem! Onları mânâları ile çağır, dedi”), yâni gelişebilme, Sonsuzluğa açılabilme potansiyeline sahip olduğunun bilgisi kendilerinde yoktur (“onlara Sizin bilmediklerinizi ben bilirim dedi.”).
Zihin, “sadece TEK var” yaşamına erdiği zamanlarda kendi derinliğindeki melekleri bulup onları kontrolü altına alarak (“biz meleklere Âdem(i oluşturmak) için (li Âdeme) secde edin dediğimizde…”) Âdem’liğini yaşar. Melekler Âdem (evlâdı) ortamının dokusudur. Melekler, kendilerinden ayrı bir Âdem var da, O’na secde ediyor değiller! Meleklerin otomatik olarak (“…melekler derhal/hemen secde ettiler…”) secdesi ile zihinde Âdem yapısı oluşuyor.
Bu öz-bilinç ortamı iradesi/farkındalığı ile tasarruf edebildiği madde bedeni (zevcesi=Havva) ile Cenneti mesken edinir, mânevî zevklerle haşır neşir olur (Ey Âdem! Sen ve Zevcin cennete yerleşin; ondan istediğiniz yerde bol bol yiyin), varlık TEK olarak algılanır (“…şu ağaca (çokluk âlemine) yaklaşmayın…”), ağaca yaklaşılmaz. Ağaca yaklaştıracak olan İLİM eksikliğinden kaynaklanan zulumât=karanlıktır (“…sonra ZaLiMlerden olursunuz…”)
Kişideki İblisin fonksiyonu gereği İblis Âdem ortamının dokusu olamaz (özüne secde edemez, “…o kâfir idi…”). Çünkü iblis kişinin kontrol edemediği (secde ettiremediği) sıradan/gündelik (“…(İblis) elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım…“) DÜŞÜNCE mekanizmasıdır. Dalga yapılıdır (“…beni ateşten yarattın…”) ve kişiye, iradesiz çıkışından dolayı günah işleterek (“Şeytan” kelimesinin mânâsı dolayısıyla Hak’tan uzaklaştırıp) kişinin kendisini özünden habersiz, salt madde beden olarak görmesini sağlar (“…onu çamurdan yarattın…”).
[[[ İblis ve Şeytan kelimelerinin âyetlerde aynı konu içerisinde farklı yerlerde, farklı amaçla kullanıldığına dikkat edelim. ]]]
İnsan, varlığı TEK’in fiilleri olarak seyredip İblis fonksiyonu devre dışı kaldığı anda Âdem’e geçer. Zihin iradesiz olarak gündelik düşünce mekanizmasının işletildiği (sadece beyin biyo-elektrokimyasının hâkim olduğu) duruma döndüğünde de (TEK’ten ayrı birimlerin ve bunların fiillerinin var sanılması ile) bu cennet yaşamı sona erer (“Şeytan “o ikisini” oradan kaydırdı ve içinde bulundukları yerden onları çıkardı”), Âdemlik biter. Âdemsiz zihin ve o zihnin cesedi olarak (“…o ikisini” oradan kaydırdı…”) kalır (ilginç bir şekilde Bakara-31,33,34 ve 35 âyetlerinde Âdem -ve zevcesi- olarak hitâp edilen varlık birden “o ikisi” olarak adlandırılır. Âdem’in değil, Âdemsiz Zihnin Çokluğu tatması, anında Zevceyi ceset (SEV’At) yapar ve “ikisi olarak” dünyaya düşer)
[[[ "ayıp/çirkin yerler/edep bölgeleri" olarak meâllendirilen "SEV'At" kelimesi gerçekte canlılığı olmayan/ruhsuz beden anlamına gelir. Aynı kelime "Kâbil'in Hâbil'i öldürüp cesedini gömme" konusunda geçmektedir (Mâideh-31). Bu bağlamda Âdem'siz/cennetsiz zihnin "diri olmadığının", kişiye salt madde olarak göründüğünün işâret edilmesi mânidardır.]]]
Kişinin Âdem‘i (özündeki esmayı çağırabilecek potansiyeldeki mülhime bilinç bedeni); kendisinde hâlâ var olmakta olan vehminin (ŞeytanI) biyokimyaya tâbi zihnini Kesret âlemi (ağaç) ile kandırması (ÇOK’un fiillerini görmesi) Sonsuz olduğuna inandığı “ağaçtan tatmasına” neden olacaktır. Tattığı anda da cesedi (=Âdemi bilincinin kontrolünde olmayan, İblisinin kontrolündeki madde bedeni, bedenselliği) kendisine gözükecektir (“Ağacın meyvesini tattıklarında SEV’At kendilerine göründü“) (O Bilincin kontrol ettiği ceset kendisinin “zevcesi” idi).
Şirke düşmenin getirdiği pişmanlık kişiyi tövbeye yöneltir (Âdemsiz zihin ve ceset “dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz…”). Âdem olarak yaşadığı hissiyâtı tekrar yaşayıp “bedenselliğe düşüşten” kurtulmak ister (“…Cennet yapraklarıyla örtünmeye çalıştılar…”); ama kendini zihin, ceset ve şeytanı olarak bulur (“… Hepiniz inin oradan…”).
Şeytan ile mücadele şeytanın da kontrol edilebildiği, kişinin TEK ile Diriliş-KıYâM edişine (kıyâmet) kadar devam edecektir (“Bana diriliş anına kadar mühlet ver, dedi. Mühlet verilenlerdensin, dedi “). Bu diriliş için Âdem bilincinin de ötesine geçmek gerekir. Çünkü sadece Âdem ile cennet ebedi olarak yaşanamaz (“O unuttu. Onda azim de bulmadık“). Bilinçaltı havuzundaki kirler Âdem’liği sık sık dünyaya düşürür.
Kişi Âdeme yerleştikten sonra kendindeki Rasûl’leri de çağırabilirse (“…sizden, size Rabbi’nin âyetlerini okuyan ve sizi uyaran Rasûller…“) -boyutsal- sırasıyla Nûh, İbrahim ve Âli İmran bilinçlerine yükseliverecektir. Bir beynin örneğin İbrahim veya ~İsa bilincinde olabilmesi için en azından İNSANlığın=Halifeliğin en alt seviyesi, başlangıcı (!) olan Âdem düzeyine ermesi gerekmektedir.
“Allãh Âdem’i, Nûh’u, İbrahim ve İmran ailesini âlemler üzerine seçmiştir”
Âdem ile beraber bilinçaltı kısmen temizlenip kişi bir nebze de olsa Diriltildiği (ayağa-kıyama kaldırıldığı) için Özden gelen Rasûl’un âyet okuduğu ve uyardığı zihin içeriği “KıYaM’da olanlar“ anlamında “KaViM” etiketini alır. Âdem ile zihin Salât’ın ilk kısmı olan KıYaM’a kalkar; Secde’ye varmak ise -kişide açılırsa- Rasûl’un uyarıları ile daha ileriki düzeylerinde gerçekleşir. Âdem bilincinin ürünü Kavimler aynı istikâmette yürüdükçe Milletleşerek Hanîf İbrahim bilincine ulaşır. Biz’den (Mutlak) BEN’e geçiş ise “Hayy ve Selam” olarak Dirilen ~İsa boyutunda gerçekleşir.
Âdeme kadar, kesret âlemi ile perdelenen insan Âdem’den sonra da mânevî hâllerin yaşattığı güzellikler ile oyalanıp kendini sabitleyerek Hû‘dan perdelenme yanlışına düşebilir. Dolayısıyla her boyut bir perdedir ve her bilinç mertebesinin de kendine has bir azâbı, cehennemi ve cenneti vardır. İNSAN’ın KENDİsini/KENDİyi bilmesinin sonu da yoktur.
Berkay Özcan
www.yorumsuzblog.org
genetic1984@yahoo.com
ÖNCEKİ BÖLÜMLER:
“BEN”den “ben”e, “ben”den “BEN”e (Bölüm 1 ve Bölüm 2)
“BEN”den “ben”e, “ben”den “BEN”e (Bölüm 3.1)
“BEN”den “ben”e, “ben”den “BEN”e (Bölüm 3.1′e Ek)
BİLGİSAYARINIZA İNDİRMEK İÇİN:
“BEN”den “ben”e, “ben”den “BEN”e 3.2 Bölüm (… ÂDEM’in belirişi)
“BEN”den “ben”e, “ben”den “BEN”e 3.1- Ek Bölüm (Evrim Teorisi Hakkında Sıkça sorulan sorular)
“BEN”den “ben”e, “ben”den “BEN”e 3.1 Bölüm (İnsan’ın Evrimi, ÂDEM’in belirişi)
“BEN”den “ben”e, “ben”den “BEN”e 2. Bölüm (Biz’den “Ben”lere)
“BEN”den “ben”e, “ben”den “BEN”e 1. Bölüm (O’ndan Biz’e)


















































“AYAK”…SIZ YÜRÜMEK
(((… Bir dertli kul idim derman arayan… kalbime bir süvari gibi indim. Bütün ELLERİMLE Hakk’ın kapısını çaldım. Bela eliyle çalmadıkça kapı açılmadı. Bütün DİLLERLE izin istedim, hüzün diliyle istemedikçe izin verilmedi. Bütün AYAKLARLA o’na giden yolda yürüdüm, YOKLUK AYAĞIyla yürümedikçe dergahına varamadım. Denildi ki, ey Beyazid! Nefsinde boş ol!.. Hiç ol da gel!.. Yıllarca gayret ettim… bir gün sükut edince baktım ve gördüm ki derdim, dermanım imiş. Şimdi sen başlangıç istiyorsan; kalp süvarisi, beden piyadesi ol da yola çık… )))
Beyazid-i Bestami
Degerli angorya,
Vermis oldugunuz degerli aciklama icin cok tesekkur ederim, “La”nin ayak kismina isaret eden bir sembol olmasini yazmaniz benim icin degerli bir ogrenim oldu. Tesekkur ederim.
BIldiginiz gibi, Hz Resullah efendimizin ayak izinin kalibi da hepimizin gorebilmesi icin Istanbul’da Topkapi sarayinda kutsal emanetler kisminda sergilenmekte.
Bir anlami benim yolumdan gidin, olabilirken, diger “tasavvuf” anlamlariyla neler demek istiyor acaba?
Baslangic noktasi olabilir mi, tum fikirlerin, enerjilerin vs. Ayak alti topraga deydigimiz tek kokta ve bizim gidince fiziki olarak biraktigimiz tek iz. Ayak izi o zaman insani “represent” ediyor bir manada, diyebilir miyiz?
Bir baska manasi da alt bilinc, alt beyin olabilir mi ???
Perdelerin arkasina giden yola isaret eden bir levha olabilir mi?…
Ayak alti= İngilizce’de Sole=Soul ayni okunuslu bir kelime, o da Ruh demektir.
Sembol diliyle ayak alti izi, cunku ondan baska iz birakmadigimiza gore, Ruhun sembolik anlatimiysa, “dunyada iz birakan gercek canli ruhumuzdur,” denmek istenmis olabilir mi?…
Allah ilmimizi ve anlayisimizi arttirmayi kolaylastirmis ola.
Ben de taktım şimdi bu ”ayak” meselesine. Ayak, Nakşibendilikte de önemli bir unsur olarak çıkıyor karşımıza, Nakşibendiliğin 11 esasından 5.si… alıntılıyorum:
”Nazar ber-kadem: Bakışları ayak ucuna mıhlamak. Yürürken sağa sola bakan kimsenin ilgisi dağılır, kalbini havâtır işgal eder. Bakışını ayak ucunda toplayan kimse, hem harama bakmaktan, hem de havâtıra düşmekten kurtulur; çünkü kalbe gelen perde, genellikle çevre ile lüzûmsuz ilgilenmekten olur. Göz, kalbin casusudur. Gözün gördükleri kalbi meşgul eder. Göz bir fotoğraf makinası gibi çektiği filmleri kalbe gönderir. Orada arşivlenen bu bakışlar, çoğu zaman kalbi lüzûmsuz meşgul eder.
Ayağa bakmakta tevâzu vardır, edep vardır, haddini bilmek vardır. Rasûlullah’ın sünnetine uymak vardır.”…
Buna ilaveten ben de AYAK’ın aynı zamanda bir dikey yaşama sembolü olabileceğini düşündüm… Yatay zamanı aşıp dikey olan AN’da bulunmak gibi…
Biraz daha düşünelim, araştıralım bakalım:)
BU BİR YORUMSUZ BLOG MODERATÖR NOTUDUR:
Değerli okurumuz “ELF”in, bir kaynağa yönelik “tahlil ve sorular” içeren yorumunu, daha önce yayımlamış olduğumuz yukarıdaki/buradaki uyarımız gereği yayımlayamıyoruz. (YORUMSUZ BLOG MODERATÖRÜ)
Zahiri anlamdaki ayak… Seni gitmek istediğin yere gitmene yardımcı olan organ anlamındadır…
Tasavvuftaki ayak kavramının anlamı ise tefekkürdür!..
Tasavvuf ilminde Allah, dışta ve zahirde olmadığına göre O’na nasıl gidilir? Tabii ki tefekkür ile…
O, benliğinin öz’ündeki sonsuzluktur!..
O öz’ündeki sonsuzluk önce bilinir, sonra bulunur ve daha sonra ise yaşanır!..
İşte tüm bu süreçler tefekkür ile gerçekleştirilir… Tefekkür olmadan bilemezsin!. Tefekkür olmadan bulamaz ve yaşayamazsın..
Velhasılı tefekkür, şuurun ayaklarıdır ki o olmadan Allah’a ulaşamazsın!…
BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ (4. BÖLÜM)
Dede ile keşiş böyle konuşup sohbet ederlerken, zamanın nasıl geçtiğini anlayamamışlar, sabahı etmişlerdi. Müezzin, yanık sesi ile ezanı okumaya başlamıştı. Ezanın manasındaki somut ve soyut alemlerin, cem olması gibi bu gece keşiş ile ihtiyar cem olmuş, bu cemden muhabbet doğmuştu. Cemaat olarak namazlarını beraber kıldılar. İhtiyarın anlatacağı çok şey vardı ve bu anlattıkları bile insanı merakla, ona bağlıyordu.
Sabah ezanından sonra keşiş ocağı yakmış, kaynaması için çorbanın suyunu ateşe koymuştu. Su ısınırken tekrar ihtiyarın yanına bağdaş kurup oturmuş, anlatacaklarının gerisini dinlemeye başlamıştı.
‘’Ben o zamanlar, on-on iki yaşlarında bir çocuktum. Babam bana ezanın manasını anlattıktan sonra kendisi odun kesmeye koyulmuş, bana da biraz mantar toplamamı söylemişti. Hangi mantarın zehirli olup olmadığını iyi bilirdim, bunu da babam öğretmişti… İçinde öğlen aşımız bulunan sepeti boşaltarak, topladığım mantarları, sepete doldurmaya başladım. Ormanın iç kısımlarında, seçkin kayalık denen bir bölge vardı. Burada kayaların dibinden su kaynardı ve kaynayan bu su, az ötedeki bir dereye karışıp giderdi. İşte bu dere yatağının olduğu yerde Kara Kuyu vardı..
‘’Kara Kuyu mu? Neden bu ismi vermişler?’’
‘’Bu ismi veren babamdı, bu kuyuya herkes farklı bir isim takmıştır. Kimisi Yılanlı Kuyu, kimisi Cin Kuyusu ya da Perili Kuyu falan derlerdi. Herkes buradan korkardı.
‘’Verdikleri isimden, korktukları belli oluyor.’’…
Bu arada çorbanın suyu ısınmış, fokurdamaya başlamıştı. Keşiş oturduğu yerden kalkarak başka bir kapta erittiği tarhanayı kaynayan suya boşaltıp, tahta bir kaşıkla karıştırmaya başladı. Mis gibi tarhana kokusu evin içine yayılmış,k okuyu alan Hasan da uyanmıştı.
Sofraya oturduklarında Hasan’ın durgunluğunu dede fark etmiş’ ’Yine mi anneni gördün rüyada oğlum,’’ demişti. Hasan evet manasında başını sallayarak cevap vermişti… Bu zamana kadar keşiş bu mevzuyu hiç sormamış, ihtiyar da anlatmamıştı. Yemekten sonra Hasan’ı mektebe bırakıp yine ormana odun kesmeye gider…
Akşam olduğunda ocağın başında yanan odunların çıtırtısı ve yüzlerine vuran alevin sıcaklığı ile tekrar sohbete başlarlar. Keşiş, ihtiyara epey zamandır baba demekte ihtiyar da ona, evlat demekteydi. Keşiş bir çok şeyin farkındaydı ve bazı olayların iç yüzünü müşahede edebiliyordu. Fakat HER SIR, SIR SAHİBİNİN DİLİNDEN DÖKÜLMELİYDİ, edep bunu gerektiriyordu. Edep Ya HU…!
‘’Baba, Kara Kuyuda kalmıştık..’’
‘’Evet evlat, Kara Kuyu. Rahmetli babam, ormandayken yanından fazla uzaklaşmama izin vermezdi, her ormana geldiğimizde üstüne basa, basa Kara Kuyuya yaklaşmamam gerektiğini tembih ederdi. Fakat ben o gün, mantar toplarken farkında olmadan yanından uzaklaşmıştım. Daha sonra yavru bir ceylanın peşine düştüm. Bir ayağı sakat gibi sekerek koşuyordu, ben de yakalarım diye bir elimde sepet, ardından koşturuyordum. En son hatırladığım, yüksekçe bir yerden aşağı yuvarlandığım ve kafamın bir kayaya çarpmasıyla bayılmış olduğum.
Rahmetli babam, benim yokluğumu fark ettikten sonra aramaya başlamış, seslenmiş bağırmış ama nafile, cevap alamayınca, Kara Kuyuya gittiğimi sanmış. Beni ararken vaktin ikindiyi geçtiğini, havanın kararmaya başladığını fark etmemiş. Ormanda gece çabuk olur derler. Babam kara kuyunun başına geldiğinde, telaşla içine eğilip bakar. İşte ne olduysa bundan sonra olur.’’
‘’Ne olur baba’’
‘’Bilmiyorum evlat; fakat tek bildiğim bu olaydan kırk gün sonra, bir gece yarısı evimizin kapısı, ürkütücü bir şekilde hızlı hızlı çalındığı, rahmetli annemin, kapıya yönelen babama sarılıp, gitmesine engel olmaya çalıştığı, kapının kırılırcasına daha hızlı çalınmaya başladığı ve evdeki eşyaların garip bir şekilde titremeye başladığıdır. Annem daha fazla babamı tutamadı Babam, annemin elinden kurtulup, kapıdan çıktı ve çıkış o çıkış, bir daha ondan haber alamadık…
İhtiyar sözün burasında sustu ve çıtırdayan alevleri seyretmeye başladı…
Keşiş bu anlatılanlardan garip bir şekilde ürpermiş ve etkilenmişti. İhtiyarın anlattıklarını aynen zihninde canlandırmış ve müşahede etmiş, kapıyı kimin çaldığını görmeye çalışmış ama muvaffak olamamıştı. Bu ürperme halinde iken Kara Kuyuya müşahede ile yönelmiş ama karanlıktan başka bir şey görememişti. Vardır bir hikmeti deyip söylendi.
‘’Baba anladığım kadarı ile babanız, ilim sahibi bir zat imiş. Nasıl olur da böyle bir zamanda bu ilminden istifade edemez.?’’
‘’Evlat, mal canın yongasıdır, evlat ise canındandır, canın kendisidir. Babam, Hz.İbrahim(a.s.) gibi evladıyla imtihan olmuştu. Kara Kuyunun sırrını bilirdi ve bu sırrı bildiği için benim akıbetimden, şiddetle korkup, endişe endişelendi. İşte bu korku ve endişe, onu her şeyin sahibi olan ve her şeyin tasarrufu elinde olandan bir an için gaflete düşürdü ve babam bu gaflet halinde iken kuyunun sırrına kendini teslim etti.’’
‘’Peki baba; sen bayılıp kendine geldiğinde neler oldu?’’
‘’Kendime geldiğimde nerede olduğumu bilmiyordum. Fakat daha sonra öğrendiğime göre, seçkin kayalık bölgesinin, Kartal Kaya denen, yüksekçe bir kayalığın altında imişim. Hava kararmıştı ve ağaçların dalları, dolunayın ışıklarını engellediği için orman daha da karanlıktı. Dibinde olduğum kartal kayanın çıplak zirvesinden, dolunayın ışıkları bulunduğum yeri biraz aydınlatıyordu. Ben bulunduğum bu zayıf ışıktan ayrılamıyordum. Korku her azamı esir almıştı elim, ayağım titriyordu. Korkumu bastırmak için ezan okumak istedim fakat sesimin duyulup o mahlukat tarafından fark edilirim diye korktum, okuyamadım. Çocukluk işte…
Daha sonra fısıltılar halinde sesler işitmeye başladım. Bu sesleri, garip bir rüzgar sesi takip etti. Hava durgundu ama yine de rüzgar sesi geliyordu. Gözlerimi kapadım ama birilerinin üstüme çullanacakmış gibi bir duyguya kapıldığım için tekrar açtım. Gözlerimi kapayamıyordum. Bir çocuk için bundan daha korkunç bir durum olamazdı. Ağaçlar sanki üstüme, üstüme geliyor, karanlıktaki karaltıları zihnimde şekilden şekle giriyordu.’’
‘’Baba, sen zaten olacaklara zemin hazırlamışsın, kendini korkuya teslim etmişsin..’’
‘’Evet evlat. Buraya kadar anlattıklarım, kendi zihnimde olan korkuya dayalı olaylardı ama bundan sonra zahirde bir takım olaylar zuhura geldi ki; senin dediğin gibi, kendimi korkuya teslim etmekten dolayı korkuyu kullanan o mahlukatın marifetiydi.’’
‘’Baba, gecenin dolunaylı olmasının bunlarda bir etkisi olduğunu biliyorsun değil mi?’’
‘’Evet evlat; Ay’ın, habis cin sultanlığı olduğunu ve Ay’ın, Dünya’ya en yakın olduğu dolunay dönemlerinde bu habislerin, dünya üzerinde daha etken olduğunu biliyorum. Hele sabret, sıra buna da gelecek, bunu da anlatacağım…
Karanlığın içinden önce bir bebek ağlaması duydum. Ağlama sesi uzaklaşıp, yakınlaşıyordu. Sonra birden karşımda yüzü olmayan bir çocuk belirdi. Benim boylarımdaydı, benimle ayni elbiseleri vardı ama yüzü yoktu. Çocuk belirdiğinde, ağlama sesi kesilmiş ama bu sefer de gülmeye başlamıştı. Gülme sesi bir çocuğunkinden çok; yetişkin bir insan sesi gibiydi. Daha sonra olmayan yüzünde iki kırmızı göz belirdi. Gözlerine bakarken, beni kendine doğru çektiğini, vücudumu bir sıcaklık kapladığını ve boğazımın kuruduğunu hissedebiliyordum. Besmele çekmek istedim ama sesim çıkmıyordu. Aklıma o çaresizlik anımda Allah’ın evliya kullarından yardım istemek geldi ama sesim çıkmıyordu. Kendimi zorladım ve içimden çok yüksek bir sesle haykırarak ama dışımdan kısık bir ses çıkarak ’’Yetiş ya Allah’ın kulları’’ diyebildim…
‘’Maşaallah baba..’’
‘’Ben yetişin ya Allah’ın kulları derken beyaz bir at üzerinde, başında beyaz sarığınla, baştan aşağı beyazlar içinde ama yüzünü gizleyen bir peçeyle biri belirdi. Yüksek sesle ezanı Muhammedi’yi okuyarak, sesleri ve görüntüleri yok etti. Fakat sonradan farkına vardı ki; o şahıs, ezanı sesiyle yani ağzıyla okumuyordu ama yine de okuduğunu duymuştum. Bana doğru bakıyordu, sessiz ve sözsüz konuşarak, beni yanına çağırdı. Ben, onun sessiz ve sözsüz konuşmasını duymuş, oturduğum yerden kalkarak yanına gitmiştim. Elini başımın üstüne koydu, eli sıcacıktı ve elinin sıcaklığından, kalbime bazı manaların aktığını hissettim ve bu manaların daha sonra suret bularak açığa çıkacağını söyledi. Çok kısa bir zamandı ama çok şey söylemişti. Adını sordum ‘’Adem’’ dedi. Korkum dinince, sakinleştim ve huzur buldum. Ben sakinleştikten sonra o şahıs kayboldu.
Akabinde içimden bir ses, Kartal Kaya’ya doğru yürümemi ve kayanın yanına gelince besmele çekmemi söyledi ve ben de aynen öyle yaptım. Besmele çekince, kaya bir insanın geçebileceği şekilde ikiye yarıldı, yine içimden ayni ses, başımı eğerek girmemi söyledi ve bende başımı eğerek girdim..’’
‘’Baba içinden seni yönlendiren o ses, o şahsın kalbine boşalttığı manaların ta kendisi, surete bürünmüş hali..’’
‘’Doğrudur evlat, aynen isabet ettiğin gibi..’’
‘’Baba, Allah’ın kullarından yardım isterken bu sözün manasının o zamanlar ne kadar farkındaydın?’’
‘’Evlat; bunu da babamdan öğrenmiştim ve o bilgiyle böyle bir yardım talep ettim. Fakat daha sonra Rabbim bunu da öğrenmeyi nasip etti çok şükür..’’
Keşiş ‘’baba, bize de anlatsan’’ dedi, içten içe ve hafiften bir tebessüm ederek ve ihtiyar anlatmaya devam etti…
‘’Evlat; bu alemin, batını ve zahiri yönleri vardır. Alemin zahiri nispetine göre zahiri memurları vardır ki bunların fiilleri hislerle anlaşılır. Alemin batini nispetine göre Batıni memurları vardır. Bunların fiil ve amellerini ancak Allah (c.c.)’ın temiz ve saf kulları hissedebilir.
Tam tasarrufa sahip, ölü veya diri olan evliyaların mevcut olduğu ve onlardan yardım istenildiğinde, yardımda bulundukları bilinmektedir. Yüce Allah (c.c.)’ın vazifelendirdiği batıni memurların mevcudiyeti ve onlardan yardım istemenin durumu hadislerle açıklanmaktadır…’’
‘’Baba; bazıları bu Hadislerin esas alınamayacağını söylüyorlar.’’
‘’Evlat; hayret edilir ki, Allah (c.c.)’a ve Müslümanlara düşman kafirlerin bazıları, yüce Allah (c.c.)’tan seslerini uzaklara duyurmak için bir alet icat etmeleri konusunda yardım istemişlerdir. Bu alet vasıtasıyla çok uzak mesafelere seslerini duyurmak imkanını bulmuşlardır… İnsanların icat ettikleri vasıtalarla, uzak mesafelere seslerini duyurdukları halde, Kudret ve imkanı her şeyin üstünde olan Yüce Allah (c.c.)’ın evliyalarına ve salih kullarına, batıni aletler vasıtasıyla seslerini dilediklerine duyurması çok mu zor?…
Şu bir hakikattir ki; batıni meydanların genişliği, zahiri darboğazların kat, kat üzerindedir. Zahirin, batın ile farkı, ademin yani yokluğun, varlık ile farkına benzer. Ulu kimseler vefat etseler dahi, gerçekten canlı kalırlar. Bunları çağırmak ve yardımlarını istemek caizdir. Bedenleri çürümediği gibi ruhları da asılı kalır, derler mana ehli… ’’Ey Allah’ın kulları’’ sözünden maksat, ölmüş veya henüz hayatta olan yani gerek beşer ve gerekse melaike olsun salih kişilerdir…”
Sevgili Bülent Gökçen, ”Bir varmış bir yokmuş” hikayeniz çok enteresan ve başarılı, devamını bekliyorum… Sanki buna benzer bir hikayeyi daha önceleri bir zamanlar okumuştum ama tam hatırlayamadım şu an…
Bu hikayede merak ettiğim: Berzah alemi ile Mana alemi denilen ortam acaba aynısı mıdır? Bir de Rüya alemi var mesela… “Paralel evrenler” denen her halde bunlar olsa gerek?… Eğer öyleyse, oradan da bir müdahale oluyorsa bazen bazı kişilere, bu kişilerin de öncelikle frekanslarını oraya uygun hale getirmeyi başarabilmelerine (ya da nasip diyelim) mi bağlıdır?
…
..
.
Evet evet… Şimdi hatırladım, 1-2 sene önce okuduğum yabancı bir yazarın, ölüm ötesi ile ilgili yazmış olduğu bir kitaptı… Ama maalesef ismini hatırlayamadım, okuduktan sonra bir arkadaşa vermiştim…
Kitapta ölüm sonrası, gelişmemiş ruhların tekamül süreçlerinden bahsediliyordu… Orada bu gelişmemiş ruhlara yardım eden diğer varlıklardan da bahsediliyordu…
Sizin hikayeniz de sanki bu Dünya’ya dönük versiyonu gibi geldi bana… Yani şimdiden başlıyor gibi Tekamül süreci…
DUYURU:EVRİM TEORİSİ PROGRAMI
TÜRK VE İSLÂM DÜŞÜNCE TARİHİ BİLİM İNSANI PROF.DR. İSMAİL YAKIT “İSLÂM DÜŞÜNCESİNDE EVRİM TEORİSİ”Nİ ANLATACAKTIR.
13 MART 2009 SALI SAAT 22.00′DA AVRASYA TV CEVİZ KABUĞU PROGRAMI
AVRASYA TV’Yİ TÜRKSAT VE DİGİTÜRK YAYINLARINDAN DA İZLEYEBİLİRSİNİZ
güzel bir site
Adem’in manası hiçlik, yokluk demekse ve bize de birileri varlık dediğimiz şeye hiçlik elbisesi giyerek ulaşabileceğimizi söylüyorsa ve bizden de öncelikle ADEM’i tanımamız gerektiğini anlatıyorlarsa, ki sevgili Berkay Özcan Ademin belirişini çok mükemmel anlatmış, belki de bundan daha mükemmel bir anlatım şimdilik yoktur, ki (bana göre öyle) buna rağmen hala bazı arkadaşlarımız sorunlar yaşıyor ise… Benim acizane tavsiyem, şu içinde bulunduğumuz evrimsel süreç içinde bizlere genetik yoldan evrimsel olarak ulaşan tüm bilgilerin bir felaket olduğunu hatırlatmaktır…
Şöyle bir düşünün, fert olarak bir insan, insan ırkının bir cüz’üdür. İnsan ırkı da daha geniş bir bütünün yani hayvanlar âleminin bir cüz’üdür. Hayvanlar âlemi de daha geniş bir bütünün nebatat hayatını içine alan organik âlemin bir cüz’üdür. Organik âlem de daha geniş bir âlemin yani hayvanat ve nebatat âlemini içine alan Arz’ın bir cüz’üdür. Arz da daha geniş bir bütünün yani bizim güneş sistemimizde doğrudan doğruya sayısı bilinmeyen bir güneş sistemlerinin ve Samanyollarının bir cüz’üdür ve onlar da bütün kâinatın bir cüz’üdür. Bütün kainat ta boyutsal olarak Melekuti bir aklın cüz’üdür. O melekuti akıl ise bütün bunların böyle olmasını gerektiren bir Ceberut’i iradenin cüz’dür. O Ceberut’i irade’de Zat-ı Teala’nın cüz’üdür.
Bu itibarla fert olarak insan, hem evrim hem metamatik hem lojik ve dini prensiplerle hala kavramaya çalıştığımız varoluş’un doğrudan doğruya bir cüz’ü ve de bu cüz’i varoluşu ile de Zat-ı Teala’ya Zat-ı ile delil olması ile… Yani fert orijini, yaratılışı ve gayesi itibarı ile tıpkı kâinat gibi bir bütün ve de derinliğine anlamaya çalışılarak mutlaka akletmemiz gereken bir varlık olarak karşımıza çıktığı halde ve biz hala (BİLİM mi DİN mi EVRİM mi DEVRİM mi ) diye her neyse.? tartışıyoruz…
Benim tavsiyem ‘’OL’’ emrinden bu an’a kadar geçen tüm zamanlar içinde ister müspet ister menfi genetiğimize ve beynimize kaydolmuş tüm bilgilerin bize kim olduğumuzu, ne olduğumuzu unutturduğu’dur. Bilginin yoğunluğu gerçekten bir felakettir. Bilginiz arttıkça dindarlığınız azalır, dindarlığınız arttıkça da bilginiz azalır. Oysa Adem diye tarif edilen varlık, bir hiçtir, fakat bu hiçlik sadece nesnel yönden değil, bilgi yönünden de hiçliktir. Benliğiniz ile Allah c.c. arasındaki perde bilgidir, bilgi ne kadar yoğun ise Allah c.c. ile aranız da o kadar uzaktır.
Sizdeki bilgi yoğunluğu, fark edemediğiniz Cehenneminiz’dir, oysa bilgisizliği kavramanın ne demek olduğunu anladığınızda, o kavrayış sizin o yoğun bilginizi yakacak ve yerine de başka bir bilgi geçmeyecektir. Ondan sonra boşluk vardır, (Hiçlik). Ondan sonra ise hiçbir şey yok çünkü orada tatmin ve tatminsizlik yok; sadece huzurlu ve çarpıtılmamış Tek gerçek var, O da TEK-BİR olan.
Sevgili AHHA Allah senden razı olsun, ne kadar güzel yazmış anlatmışsın.
“Özetle; göklerden/ötelerden ışınlanan ne ruh/zeka/bilinç/kalp var, ne de şeytanî duygular… Işınlayacak olan tanrısal bir güçtür; kanunlarla oluşturacak olan ise Allãh’tır.
Bu anlatımın mantığına bakınca salt fizik kanunlarının işleyerek rasgele üretim yaptığı, anlamsız bir evren modeli gibi karşımıza çıkıyor. Rasgelelilik, üretimin yöntemlerinden sadece birisidir. Büyük Patlama ile açılan evrende bu yöntemin milyarlarca yıl sonunda zorunlu sonucu Bilinci Allãh’a AYNA olan varlıkların bedenlerine hazırlamış olduğu ortamdır.
RUH kendini –anlatma sadedinde- deneyimlemek isteyince kendini algılayacak –aracı- bir madde bedene ihtiyaç duymakta ve yeni bir Evrenin oluşumuna neden olmaktadır. Madde evrenin ilk aşamasında bilinçsiz olarak deneme-yanılmayla, evreni/kendini -asgari düzeyde de olsa- (hayvanlarda) algılayacak bir zihne (madde bedeni algılayan bir üst boyuta) temas ettirir. İnsandaki beyine/bilince ulaştığında ise artık deneme-yanılmanın ötesinde, “kendini bilinçli olarak” daha derinlerindeki boyutlarını algılayabilme potansiyelini ortaya çıkarır.
RUH, kendini tam olarak ise Kamil İnsan ile seyreder! Deneme-yanılmayla oluşan bütün bu canlı zenginliği (Hiç bir zaman tanışamadığımız, kimsenin ilgisini çekmeyen, varlığından haberi olmayan nesli yok olmuş canlı türleri vs. dâhi) RUH’un madde beden yönünden Hz. İNSAN’a ulaşabilmesi/ RUH’un kendini İnsan’ı Kamil olarak seyredebilmesi için üretilmiştir. İnsan tür olarak Evren içindedir belki; ama Evren de Hz. İNSAN için(de)dir.”
Demiş, gönülden kutluyorum bize düşen de içinde bulunduğumuz durumu ister evrim deyin ister bilim deyin ister din deyin ne derseniz deyin varoluş’un delili var oluş olduğuna göre, varoluş da kendi kati ve kesin prensiplerinin tümünü kendi içinde barındırıyor demektir, aksi takdirde Akıl kat-i deliller’e ihtiyaç duymazdı. Anlaşılması gereken, fert olarak insanı idare eden kanun, daha geniş bir bütünün yani alemleri idare eden kanunlar sisteminin bir cüz’üdür. Bu zincirleme bizi, kâinatı yöneten genel bir kanunun cüz’ü olmaya kadar ulaştırır. Dolayısıyla kâinatı yaratan ve yöneten kanunla insanı yaratan ve yöneten kanunda bir ayrılık söz konusu değildir.
“O, seni yaratan şekil veren ve mütenasib kılan ve dilediği şekilde seni terkib edendir.” (İnfitar, 82/6-8)
“İnsanoğlu, var edilip bahse değer bir şey olana kadar, şüphesiz uzun bir zaman geçmemiş midir?” (İnsan, 76/1)
“Ol” emri doğrultusunda yaratılma, ilâhî iradenin kontrolü altında çeşitli ayıklama ve değişmeler geçirerek (yani evrim) insan olmak üzere oluşa devam etmiştir. Hayatın bu yönelişinde beşer, organik âlemin bütün türleriyle bir ve beraberdir. Yani önce mantarları, sonra tohumlu bitkileri meydana getiren hayat, daha sonra da hayvanlar alemini basitten mürekkebe, mürekkepten de beşer denen mükemmel bir yapıya doğru ortaya çıkarmıştır. “Biyolojik Nesil Ağacı”nın ana gövdesi ve uzantısı olan beşeri insan, daha sonra akıl ve idrakına kavuşarak, organik dünyanın en mütekâmil varlığı Adem bilinç boyutu ile İnsan olmuştur. Balçıktan süzülerek gelen bu teselsül, insanın ilk organik madde oluşu ile aradan uzun bir zaman geçtikten sonra geliştirilen akli melekeler sonrası insan şeklini almıştır.
“Rabbin meleklere: “Ben yeryüzünde balçıktan bir insan türü (beşer) yaratmaktayım, ona insan şekli verip ruhumdan üfürdüğümde ona secdeye kapanın demişti” (Hicr, 28)
Ayette ruhun verilişinin insan şeklini aldıktan sonra olduğu belirtiliyor. Yani bu canlı varlığa aklî melekeler kazandırıldıktan sonra yeterince tekamül edip bahse değer bir kemalat zuhur ettiğinde Zat-ı Teala zatına delil olarak Zatın’dan üfleyip insan suretinde beşer olan bu varlığa, yani ademi’yet bilinci noktasında kendi Zat-i sıfatları ile tenezzül etmiş ve de bu tenezzül’den sonra Adem adını verip Hz. İnsan’ı yaratmıştır, evrime göre ise hala yaratmaktadır ve de yaratacaktır ve böylelikle ferdi akıllarda tatmin olup kendi kemalat noktalarını bilecektir. İşte bu durumu fertler kendi nefslerinde yaşamadıkları müddetçe farklı zaman ve mekanlarda ayrı ayrı Adem’lerin yaratılmadığını görüp yani tek bir Adem’in kendisi olduğunu ve de bu yaratılışın tek muhatabının yani kendisinin (Adem) olduğunu ve de çokluk bilincinin ise beşeri bilinç seviyesinde yaşandığını fark edecektir. Bunun içindir ki, müminler Tek bir nefistir, fakat beşer bu Ademiyet boyutunu hala fert olarak tanımadığı için, müminler kardeştir diyorlar ve kardeş kardeş te, birbirlerini yer gibi tartışıyorlar, hatta tarihi geçmişte görüldüğü gibi birbirlerini öldürüyorlar. Anlaşılan her bilinç kendi potansiyel’ini farkedebiliyor, farkedemediğini de reddediyor. Böyle olduğu halde Kuran asırlardır diyor’ki;
“Ey insanlar; Sizin yaratılmanız ve tekrar dirilmeniz tek bir nefsin yaratılması ve tekrar diriltilmesi gibidir. Şüphesiz Allah İşitendir ve Görendir.” (Lokman, 31/28)