ÖNEMLİ DUYURU
Değerli Okur,
Yakında yorumlar DISQUS, FACEBOOK, TWİTTER, YAHOO 'dan herhangi birine ait hesap kimlikleri ile yapılabilecektir. Eğer bunlardan birinden bir hesabınız varsa lütfen yorumlarınızı bu kimliklerinizle yapınız. YOKSA BİR AN ÖNCE BİR HESAP AÇMANIZ GEREKMEKTEDİR.
  1. KGökdoğan diyor ki:

    “AYAK”…SIZ YÜRÜMEK

    (((… Bir dertli kul idim derman arayan… kalbime bir süvari gibi indim. Bütün ELLERİMLE Hakk’ın kapısını çaldım. Bela eliyle çalmadıkça kapı açılmadı. Bütün DİLLERLE izin istedim, hüzün diliyle istemedikçe izin verilmedi. Bütün AYAKLARLA o’na giden yolda yürüdüm, YOKLUK AYAĞIyla yürümedikçe dergahına varamadım. Denildi ki, ey Beyazid! Nefsinde boş ol!.. Hiç ol da gel!.. Yıllarca gayret ettim… bir gün sükut edince baktım ve gördüm ki derdim, dermanım imiş. Şimdi sen başlangıç istiyorsan; kalp süvarisi, beden piyadesi ol da yola çık… )))
    Beyazid-i Bestami

  2. arastirici diyor ki:

    Degerli angorya,

    Vermis oldugunuz degerli aciklama icin cok tesekkur ederim, “La”nin ayak kismina isaret eden bir sembol olmasini yazmaniz benim icin degerli bir ogrenim oldu. Tesekkur ederim.

    BIldiginiz gibi, Hz Resullah efendimizin ayak izinin kalibi da hepimizin gorebilmesi icin Istanbul’da Topkapi sarayinda kutsal emanetler kisminda sergilenmekte.

    Bir anlami benim yolumdan gidin, olabilirken, diger “tasavvuf” anlamlariyla neler demek istiyor acaba?

    Baslangic noktasi olabilir mi, tum fikirlerin, enerjilerin vs. Ayak alti topraga deydigimiz tek kokta ve bizim gidince fiziki olarak biraktigimiz tek iz. Ayak izi o zaman insani “represent” ediyor bir manada, diyebilir miyiz?

    Bir baska manasi da alt bilinc, alt beyin olabilir mi ???

    Perdelerin arkasina giden yola isaret eden bir levha olabilir mi?…

    Ayak alti= İngilizce’de Sole=Soul ayni okunuslu bir kelime, o da Ruh demektir.

    Sembol diliyle ayak alti izi, cunku ondan baska iz birakmadigimiza gore, Ruhun sembolik anlatimiysa, “dunyada iz birakan gercek canli ruhumuzdur,” denmek istenmis olabilir mi?…

    Allah ilmimizi ve anlayisimizi arttirmayi kolaylastirmis ola.

  3. angorya diyor ki:

    Ben de taktım şimdi bu ”ayak” meselesine. Ayak, Nakşibendilikte de önemli bir unsur olarak çıkıyor karşımıza, Nakşibendiliğin 11 esasından 5.si… alıntılıyorum:

    ”Nazar ber-kadem: Bakışları ayak ucuna mıhlamak. Yürürken sağa sola bakan kimsenin ilgisi dağılır, kalbini havâtır işgal eder. Bakışını ayak ucunda toplayan kimse, hem harama bakmaktan, hem de havâtıra düşmekten kurtulur; çünkü kalbe gelen perde, genellikle çevre ile lüzûmsuz ilgilenmekten olur. Göz, kalbin casusudur. Gözün gördükleri kalbi meşgul eder. Göz bir fotoğraf makinası gibi çektiği filmleri kalbe gönderir. Orada arşivlenen bu bakışlar, çoğu zaman kalbi lüzûmsuz meşgul eder.
    Ayağa bakmakta tevâzu vardır, edep vardır, haddini bilmek vardır. Rasûlullah’ın sünnetine uymak vardır.”…

    Buna ilaveten ben de AYAK’ın aynı zamanda bir dikey yaşama sembolü olabileceğini düşündüm… Yatay zamanı aşıp dikey olan AN’da bulunmak gibi…

    Biraz daha düşünelim, araştıralım bakalım:)

  4. ELF diyor ki:

    BU BİR YORUMSUZ BLOG MODERATÖR NOTUDUR:

    “Yorumsuz Blog; yazılarının orijinal halde okunmasını tercih ettiği için; yazılarını Yorumsuz Blog’da yayımlamayan özgün ve saygın yazarların düşüncelerine ve kararlarına saygı gereği olarak, kendilerinden yapılan alıntılar hakkında yapılacak eleştiri, tahlil (analiz, yorum) veya gıyabında yapılacak tebrik ve övgü yorumlarını yayımlamaMAya özen gösterecektir.”

    Değerli okurumuz “ELF”in, bir kaynağa yönelik “tahlil ve sorular” içeren yorumunu, daha önce yayımlamış olduğumuz yukarıdaki/buradaki uyarımız gereği yayımlayamıyoruz. (YORUMSUZ BLOG MODERATÖRÜ)

  5. bir'ol diyor ki:

    Zahiri anlamdaki ayak… Seni gitmek istediğin yere gitmene yardımcı olan organ anlamındadır…
    Tasavvuftaki ayak kavramının anlamı ise tefekkürdür!..
    Tasavvuf ilminde Allah, dışta ve zahirde olmadığına göre O’na nasıl gidilir? Tabii ki tefekkür ile…
    O, benliğinin öz’ündeki sonsuzluktur!..
    O öz’ündeki sonsuzluk önce bilinir, sonra bulunur ve daha sonra ise yaşanır!..
    İşte tüm bu süreçler tefekkür ile gerçekleştirilir… Tefekkür olmadan bilemezsin!. Tefekkür olmadan bulamaz ve yaşayamazsın..
    Velhasılı tefekkür, şuurun ayaklarıdır ki o olmadan Allah’a ulaşamazsın!…

  6. Bülent GÖKÇEN diyor ki:

    BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ (4. BÖLÜM)

    Dede ile keşiş böyle konuşup sohbet ederlerken, zamanın nasıl geçtiğini anlayamamışlar, sabahı etmişlerdi. Müezzin, yanık sesi ile ezanı okumaya başlamıştı. Ezanın manasındaki somut ve soyut alemlerin, cem olması gibi bu gece keşiş ile ihtiyar cem olmuş, bu cemden muhabbet doğmuştu. Cemaat olarak namazlarını beraber kıldılar. İhtiyarın anlatacağı çok şey vardı ve bu anlattıkları bile insanı merakla, ona bağlıyordu.

    Sabah ezanından sonra keşiş ocağı yakmış, kaynaması için çorbanın suyunu ateşe koymuştu. Su ısınırken tekrar ihtiyarın yanına bağdaş kurup oturmuş, anlatacaklarının gerisini dinlemeye başlamıştı.
    ‘’Ben o zamanlar, on-on iki yaşlarında bir çocuktum. Babam bana ezanın manasını anlattıktan sonra kendisi odun kesmeye koyulmuş, bana da biraz mantar toplamamı söylemişti. Hangi mantarın zehirli olup olmadığını iyi bilirdim, bunu da babam öğretmişti… İçinde öğlen aşımız bulunan sepeti boşaltarak, topladığım mantarları, sepete doldurmaya başladım. Ormanın iç kısımlarında, seçkin kayalık denen bir bölge vardı. Burada kayaların dibinden su kaynardı ve kaynayan bu su, az ötedeki bir dereye karışıp giderdi. İşte bu dere yatağının olduğu yerde Kara Kuyu vardı..
    ‘’Kara Kuyu mu? Neden bu ismi vermişler?’’
    ‘’Bu ismi veren babamdı, bu kuyuya herkes farklı bir isim takmıştır. Kimisi Yılanlı Kuyu, kimisi Cin Kuyusu ya da Perili Kuyu falan derlerdi. Herkes buradan korkardı.
    ‘’Verdikleri isimden, korktukları belli oluyor.’’…

    Bu arada çorbanın suyu ısınmış, fokurdamaya başlamıştı. Keşiş oturduğu yerden kalkarak başka bir kapta erittiği tarhanayı kaynayan suya boşaltıp, tahta bir kaşıkla karıştırmaya başladı. Mis gibi tarhana kokusu evin içine yayılmış,k okuyu alan Hasan da uyanmıştı.
    Sofraya oturduklarında Hasan’ın durgunluğunu dede fark etmiş’ ’Yine mi anneni gördün rüyada oğlum,’’ demişti. Hasan evet manasında başını sallayarak cevap vermişti… Bu zamana kadar keşiş bu mevzuyu hiç sormamış, ihtiyar da anlatmamıştı. Yemekten sonra Hasan’ı mektebe bırakıp yine ormana odun kesmeye gider…
    Akşam olduğunda ocağın başında yanan odunların çıtırtısı ve yüzlerine vuran alevin sıcaklığı ile tekrar sohbete başlarlar. Keşiş, ihtiyara epey zamandır baba demekte ihtiyar da ona, evlat demekteydi. Keşiş bir çok şeyin farkındaydı ve bazı olayların iç yüzünü müşahede edebiliyordu. Fakat HER SIR, SIR SAHİBİNİN DİLİNDEN DÖKÜLMELİYDİ, edep bunu gerektiriyordu. Edep Ya HU…!
    ‘’Baba, Kara Kuyuda kalmıştık..’’
    ‘’Evet evlat, Kara Kuyu. Rahmetli babam, ormandayken yanından fazla uzaklaşmama izin vermezdi, her ormana geldiğimizde üstüne basa, basa Kara Kuyuya yaklaşmamam gerektiğini tembih ederdi. Fakat ben o gün, mantar toplarken farkında olmadan yanından uzaklaşmıştım. Daha sonra yavru bir ceylanın peşine düştüm. Bir ayağı sakat gibi sekerek koşuyordu, ben de yakalarım diye bir elimde sepet, ardından koşturuyordum. En son hatırladığım, yüksekçe bir yerden aşağı yuvarlandığım ve kafamın bir kayaya çarpmasıyla bayılmış olduğum.
    Rahmetli babam, benim yokluğumu fark ettikten sonra aramaya başlamış, seslenmiş bağırmış ama nafile, cevap alamayınca, Kara Kuyuya gittiğimi sanmış. Beni ararken vaktin ikindiyi geçtiğini, havanın kararmaya başladığını fark etmemiş. Ormanda gece çabuk olur derler. Babam kara kuyunun başına geldiğinde, telaşla içine eğilip bakar. İşte ne olduysa bundan sonra olur.’’
    ‘’Ne olur baba’’
    ‘’Bilmiyorum evlat; fakat tek bildiğim bu olaydan kırk gün sonra, bir gece yarısı evimizin kapısı, ürkütücü bir şekilde hızlı hızlı çalındığı, rahmetli annemin, kapıya yönelen babama sarılıp, gitmesine engel olmaya çalıştığı, kapının kırılırcasına daha hızlı çalınmaya başladığı ve evdeki eşyaların garip bir şekilde titremeye başladığıdır. Annem daha fazla babamı tutamadı Babam, annemin elinden kurtulup, kapıdan çıktı ve çıkış o çıkış, bir daha ondan haber alamadık…
    İhtiyar sözün burasında sustu ve çıtırdayan alevleri seyretmeye başladı…

    Keşiş bu anlatılanlardan garip bir şekilde ürpermiş ve etkilenmişti. İhtiyarın anlattıklarını aynen zihninde canlandırmış ve müşahede etmiş, kapıyı kimin çaldığını görmeye çalışmış ama muvaffak olamamıştı. Bu ürperme halinde iken Kara Kuyuya müşahede ile yönelmiş ama karanlıktan başka bir şey görememişti. Vardır bir hikmeti deyip söylendi.
    ‘’Baba anladığım kadarı ile babanız, ilim sahibi bir zat imiş. Nasıl olur da böyle bir zamanda bu ilminden istifade edemez.?’’
    ‘’Evlat, mal canın yongasıdır, evlat ise canındandır, canın kendisidir. Babam, Hz.İbrahim(a.s.) gibi evladıyla imtihan olmuştu. Kara Kuyunun sırrını bilirdi ve bu sırrı bildiği için benim akıbetimden, şiddetle korkup, endişe endişelendi. İşte bu korku ve endişe, onu her şeyin sahibi olan ve her şeyin tasarrufu elinde olandan bir an için gaflete düşürdü ve babam bu gaflet halinde iken kuyunun sırrına kendini teslim etti.’’
    ‘’Peki baba; sen bayılıp kendine geldiğinde neler oldu?’’
    ‘’Kendime geldiğimde nerede olduğumu bilmiyordum. Fakat daha sonra öğrendiğime göre, seçkin kayalık bölgesinin, Kartal Kaya denen, yüksekçe bir kayalığın altında imişim. Hava kararmıştı ve ağaçların dalları, dolunayın ışıklarını engellediği için orman daha da karanlıktı. Dibinde olduğum kartal kayanın çıplak zirvesinden, dolunayın ışıkları bulunduğum yeri biraz aydınlatıyordu. Ben bulunduğum bu zayıf ışıktan ayrılamıyordum. Korku her azamı esir almıştı elim, ayağım titriyordu. Korkumu bastırmak için ezan okumak istedim fakat sesimin duyulup o mahlukat tarafından fark edilirim diye korktum, okuyamadım. Çocukluk işte…
    Daha sonra fısıltılar halinde sesler işitmeye başladım. Bu sesleri, garip bir rüzgar sesi takip etti. Hava durgundu ama yine de rüzgar sesi geliyordu. Gözlerimi kapadım ama birilerinin üstüme çullanacakmış gibi bir duyguya kapıldığım için tekrar açtım. Gözlerimi kapayamıyordum. Bir çocuk için bundan daha korkunç bir durum olamazdı. Ağaçlar sanki üstüme, üstüme geliyor, karanlıktaki karaltıları zihnimde şekilden şekle giriyordu.’’
    ‘’Baba, sen zaten olacaklara zemin hazırlamışsın, kendini korkuya teslim etmişsin..’’
    ‘’Evet evlat. Buraya kadar anlattıklarım, kendi zihnimde olan korkuya dayalı olaylardı ama bundan sonra zahirde bir takım olaylar zuhura geldi ki; senin dediğin gibi, kendimi korkuya teslim etmekten dolayı korkuyu kullanan o mahlukatın marifetiydi.’’
    ‘’Baba, gecenin dolunaylı olmasının bunlarda bir etkisi olduğunu biliyorsun değil mi?’’
    ‘’Evet evlat; Ay’ın, habis cin sultanlığı olduğunu ve Ay’ın, Dünya’ya en yakın olduğu dolunay dönemlerinde bu habislerin, dünya üzerinde daha etken olduğunu biliyorum. Hele sabret, sıra buna da gelecek, bunu da anlatacağım…
    Karanlığın içinden önce bir bebek ağlaması duydum. Ağlama sesi uzaklaşıp, yakınlaşıyordu. Sonra birden karşımda yüzü olmayan bir çocuk belirdi. Benim boylarımdaydı, benimle ayni elbiseleri vardı ama yüzü yoktu. Çocuk belirdiğinde, ağlama sesi kesilmiş ama bu sefer de gülmeye başlamıştı. Gülme sesi bir çocuğunkinden çok; yetişkin bir insan sesi gibiydi. Daha sonra olmayan yüzünde iki kırmızı göz belirdi. Gözlerine bakarken, beni kendine doğru çektiğini, vücudumu bir sıcaklık kapladığını ve boğazımın kuruduğunu hissedebiliyordum. Besmele çekmek istedim ama sesim çıkmıyordu. Aklıma o çaresizlik anımda Allah’ın evliya kullarından yardım istemek geldi ama sesim çıkmıyordu. Kendimi zorladım ve içimden çok yüksek bir sesle haykırarak ama dışımdan kısık bir ses çıkarak ’’Yetiş ya Allah’ın kulları’’ diyebildim…
    ‘’Maşaallah baba..’’
    ‘’Ben yetişin ya Allah’ın kulları derken beyaz bir at üzerinde, başında beyaz sarığınla, baştan aşağı beyazlar içinde ama yüzünü gizleyen bir peçeyle biri belirdi. Yüksek sesle ezanı Muhammedi’yi okuyarak, sesleri ve görüntüleri yok etti. Fakat sonradan farkına vardı ki; o şahıs, ezanı sesiyle yani ağzıyla okumuyordu ama yine de okuduğunu duymuştum. Bana doğru bakıyordu, sessiz ve sözsüz konuşarak, beni yanına çağırdı. Ben, onun sessiz ve sözsüz konuşmasını duymuş, oturduğum yerden kalkarak yanına gitmiştim. Elini başımın üstüne koydu, eli sıcacıktı ve elinin sıcaklığından, kalbime bazı manaların aktığını hissettim ve bu manaların daha sonra suret bularak açığa çıkacağını söyledi. Çok kısa bir zamandı ama çok şey söylemişti. Adını sordum ‘’Adem’’ dedi. Korkum dinince, sakinleştim ve huzur buldum. Ben sakinleştikten sonra o şahıs kayboldu.
    Akabinde içimden bir ses, Kartal Kaya’ya doğru yürümemi ve kayanın yanına gelince besmele çekmemi söyledi ve ben de aynen öyle yaptım. Besmele çekince, kaya bir insanın geçebileceği şekilde ikiye yarıldı, yine içimden ayni ses, başımı eğerek girmemi söyledi ve bende başımı eğerek girdim..’’
    ‘’Baba içinden seni yönlendiren o ses, o şahsın kalbine boşalttığı manaların ta kendisi, surete bürünmüş hali..’’
    ‘’Doğrudur evlat, aynen isabet ettiğin gibi..’’
    ‘’Baba, Allah’ın kullarından yardım isterken bu sözün manasının o zamanlar ne kadar farkındaydın?’’
    ‘’Evlat; bunu da babamdan öğrenmiştim ve o bilgiyle böyle bir yardım talep ettim. Fakat daha sonra Rabbim bunu da öğrenmeyi nasip etti çok şükür..’’
    Keşiş ‘’baba, bize de anlatsan’’ dedi, içten içe ve hafiften bir tebessüm ederek ve ihtiyar anlatmaya devam etti…
    ‘’Evlat; bu alemin, batını ve zahiri yönleri vardır. Alemin zahiri nispetine göre zahiri memurları vardır ki bunların fiilleri hislerle anlaşılır. Alemin batini nispetine göre Batıni memurları vardır. Bunların fiil ve amellerini ancak Allah (c.c.)’ın temiz ve saf kulları hissedebilir.
    Tam tasarrufa sahip, ölü veya diri olan evliyaların mevcut olduğu ve onlardan yardım istenildiğinde, yardımda bulundukları bilinmektedir. Yüce Allah (c.c.)’ın vazifelendirdiği batıni memurların mevcudiyeti ve onlardan yardım istemenin durumu hadislerle açıklanmaktadır…’’
    ‘’Baba; bazıları bu Hadislerin esas alınamayacağını söylüyorlar.’’
    ‘’Evlat; hayret edilir ki, Allah (c.c.)’a ve Müslümanlara düşman kafirlerin bazıları, yüce Allah (c.c.)’tan seslerini uzaklara duyurmak için bir alet icat etmeleri konusunda yardım istemişlerdir. Bu alet vasıtasıyla çok uzak mesafelere seslerini duyurmak imkanını bulmuşlardır… İnsanların icat ettikleri vasıtalarla, uzak mesafelere seslerini duyurdukları halde, Kudret ve imkanı her şeyin üstünde olan Yüce Allah (c.c.)’ın evliyalarına ve salih kullarına, batıni aletler vasıtasıyla seslerini dilediklerine duyurması çok mu zor?…
    Şu bir hakikattir ki; batıni meydanların genişliği, zahiri darboğazların kat, kat üzerindedir. Zahirin, batın ile farkı, ademin yani yokluğun, varlık ile farkına benzer. Ulu kimseler vefat etseler dahi, gerçekten canlı kalırlar. Bunları çağırmak ve yardımlarını istemek caizdir. Bedenleri çürümediği gibi ruhları da asılı kalır, derler mana ehli… ’’Ey Allah’ın kulları’’ sözünden maksat, ölmüş veya henüz hayatta olan yani gerek beşer ve gerekse melaike olsun salih kişilerdir…”

  7. BirDOST diyor ki:

    Sevgili Bülent Gökçen, ”Bir varmış bir yokmuş” hikayeniz çok enteresan ve başarılı, devamını bekliyorum… Sanki buna benzer bir hikayeyi daha önceleri bir zamanlar okumuştum ama tam hatırlayamadım şu an…

    Bu hikayede merak ettiğim: Berzah alemi ile Mana alemi denilen ortam acaba aynısı mıdır? Bir de Rüya alemi var mesela… “Paralel evrenler” denen her halde bunlar olsa gerek?… Eğer öyleyse, oradan da bir müdahale oluyorsa bazen bazı kişilere, bu kişilerin de öncelikle frekanslarını oraya uygun hale getirmeyi başarabilmelerine (ya da nasip diyelim) mi bağlıdır?

    ..
    .

    Evet evet… Şimdi hatırladım, 1-2 sene önce okuduğum yabancı bir yazarın, ölüm ötesi ile ilgili yazmış olduğu bir kitaptı… Ama maalesef ismini hatırlayamadım, okuduktan sonra bir arkadaşa vermiştim…
    Kitapta ölüm sonrası, gelişmemiş ruhların tekamül süreçlerinden bahsediliyordu… Orada bu gelişmemiş ruhlara yardım eden diğer varlıklardan da bahsediliyordu…
    Sizin hikayeniz de sanki bu Dünya’ya dönük versiyonu gibi geldi bana… Yani şimdiden başlıyor gibi Tekamül süreci…

  8. KGökdoğan diyor ki:

    DUYURU:EVRİM TEORİSİ PROGRAMI

    TÜRK VE İSLÂM DÜŞÜNCE TARİHİ BİLİM İNSANI PROF.DR. İSMAİL YAKIT “İSLÂM DÜŞÜNCESİNDE EVRİM TEORİSİ”Nİ ANLATACAKTIR.

    13 MART 2009 SALI SAAT 22.00′DA AVRASYA TV CEVİZ KABUĞU PROGRAMI

    AVRASYA TV’Yİ TÜRKSAT VE DİGİTÜRK YAYINLARINDAN DA İZLEYEBİLİRSİNİZ

  9. onur mavilioğlu diyor ki:

    güzel bir site

  10. inshu diyor ki:

    Adem’in manası hiçlik, yokluk demekse ve bize de birileri varlık dediğimiz şeye hiçlik elbisesi giyerek ulaşabileceğimizi söylüyorsa ve bizden de öncelikle ADEM’i tanımamız gerektiğini anlatıyorlarsa, ki sevgili Berkay Özcan Ademin belirişini çok mükemmel anlatmış, belki de bundan daha mükemmel bir anlatım şimdilik yoktur, ki (bana göre öyle) buna rağmen hala bazı arkadaşlarımız sorunlar yaşıyor ise… Benim acizane tavsiyem, şu içinde bulunduğumuz evrimsel süreç içinde bizlere genetik yoldan evrimsel olarak ulaşan tüm bilgilerin bir felaket olduğunu hatırlatmaktır…

    Şöyle bir düşünün, fert olarak bir insan, insan ırkının bir cüz’üdür. İnsan ırkı da daha geniş bir bütünün yani hayvanlar âleminin bir cüz’üdür. Hayvanlar âlemi de daha geniş bir bütünün nebatat hayatını içine alan organik âlemin bir cüz’üdür. Organik âlem de daha geniş bir âlemin yani hayvanat ve nebatat âlemini içine alan Arz’ın bir cüz’üdür. Arz da daha geniş bir bütünün yani bizim güneş sistemimizde doğrudan doğruya sayısı bilinmeyen bir güneş sistemlerinin ve Samanyollarının bir cüz’üdür ve onlar da bütün kâinatın bir cüz’üdür. Bütün kainat ta boyutsal olarak Melekuti bir aklın cüz’üdür. O melekuti akıl ise bütün bunların böyle olmasını gerektiren bir Ceberut’i iradenin cüz’dür. O Ceberut’i irade’de Zat-ı Teala’nın cüz’üdür.
    Bu itibarla fert olarak insan, hem evrim hem metamatik hem lojik ve dini prensiplerle hala kavramaya çalıştığımız varoluş’un doğrudan doğruya bir cüz’ü ve de bu cüz’i varoluşu ile de Zat-ı Teala’ya Zat-ı ile delil olması ile… Yani fert orijini, yaratılışı ve gayesi itibarı ile tıpkı kâinat gibi bir bütün ve de derinliğine anlamaya çalışılarak mutlaka akletmemiz gereken bir varlık olarak karşımıza çıktığı halde ve biz hala (BİLİM mi DİN mi EVRİM mi DEVRİM mi ) diye her neyse.? tartışıyoruz…

    Benim tavsiyem ‘’OL’’ emrinden bu an’a kadar geçen tüm zamanlar içinde ister müspet ister menfi genetiğimize ve beynimize kaydolmuş tüm bilgilerin bize kim olduğumuzu, ne olduğumuzu unutturduğu’dur. Bilginin yoğunluğu gerçekten bir felakettir. Bilginiz arttıkça dindarlığınız azalır, dindarlığınız arttıkça da bilginiz azalır. Oysa Adem diye tarif edilen varlık, bir hiçtir, fakat bu hiçlik sadece nesnel yönden değil, bilgi yönünden de hiçliktir. Benliğiniz ile Allah c.c. arasındaki perde bilgidir, bilgi ne kadar yoğun ise Allah c.c. ile aranız da o kadar uzaktır.
    Sizdeki bilgi yoğunluğu, fark edemediğiniz Cehenneminiz’dir, oysa bilgisizliği kavramanın ne demek olduğunu anladığınızda, o kavrayış sizin o yoğun bilginizi yakacak ve yerine de başka bir bilgi geçmeyecektir. Ondan sonra boşluk vardır, (Hiçlik). Ondan sonra ise hiçbir şey yok çünkü orada tatmin ve tatminsizlik yok; sadece huzurlu ve çarpıtılmamış Tek gerçek var, O da TEK-BİR olan.

    Sevgili AHHA Allah senden razı olsun, ne kadar güzel yazmış anlatmışsın.

    “Özetle; göklerden/ötelerden ışınlanan ne ruh/zeka/bilinç/kalp var, ne de şeytanî duygular… Işınlayacak olan tanrısal bir güçtür; kanunlarla oluşturacak olan ise Allãh’tır.
    Bu anlatımın mantığına bakınca salt fizik kanunlarının işleyerek rasgele üretim yaptığı, anlamsız bir evren modeli gibi karşımıza çıkıyor. Rasgelelilik, üretimin yöntemlerinden sadece birisidir. Büyük Patlama ile açılan evrende bu yöntemin milyarlarca yıl sonunda zorunlu sonucu Bilinci Allãh’a AYNA olan varlıkların bedenlerine hazırlamış olduğu ortamdır.
    RUH kendini –anlatma sadedinde- deneyimlemek isteyince kendini algılayacak –aracı- bir madde bedene ihtiyaç duymakta ve yeni bir Evrenin oluşumuna neden olmaktadır. Madde evrenin ilk aşamasında bilinçsiz olarak deneme-yanılmayla, evreni/kendini -asgari düzeyde de olsa- (hayvanlarda) algılayacak bir zihne (madde bedeni algılayan bir üst boyuta) temas ettirir. İnsandaki beyine/bilince ulaştığında ise artık deneme-yanılmanın ötesinde, “kendini bilinçli olarak” daha derinlerindeki boyutlarını algılayabilme potansiyelini ortaya çıkarır.
    RUH, kendini tam olarak ise Kamil İnsan ile seyreder! Deneme-yanılmayla oluşan bütün bu canlı zenginliği (Hiç bir zaman tanışamadığımız, kimsenin ilgisini çekmeyen, varlığından haberi olmayan nesli yok olmuş canlı türleri vs. dâhi) RUH’un madde beden yönünden Hz. İNSAN’a ulaşabilmesi/ RUH’un kendini İnsan’ı Kamil olarak seyredebilmesi için üretilmiştir. İnsan tür olarak Evren içindedir belki; ama Evren de Hz. İNSAN için(de)dir.”

    Demiş, gönülden kutluyorum bize düşen de içinde bulunduğumuz durumu ister evrim deyin ister bilim deyin ister din deyin ne derseniz deyin varoluş’un delili var oluş olduğuna göre, varoluş da kendi kati ve kesin prensiplerinin tümünü kendi içinde barındırıyor demektir, aksi takdirde Akıl kat-i deliller’e ihtiyaç duymazdı. Anlaşılması gereken, fert olarak insanı idare eden kanun, daha geniş bir bütünün yani alemleri idare eden kanunlar sisteminin bir cüz’üdür. Bu zincirleme bizi, kâinatı yöneten genel bir kanunun cüz’ü olmaya kadar ulaştırır. Dolayısıyla kâinatı yaratan ve yöneten kanunla insanı yaratan ve yöneten kanunda bir ayrılık söz konusu değildir.

    “O, seni yaratan şekil veren ve mütenasib kılan ve dilediği şekilde seni terkib edendir.” (İnfitar, 82/6-8)

    “İnsanoğlu, var edilip bahse değer bir şey olana kadar, şüphesiz uzun bir zaman geçmemiş midir?” (İnsan, 76/1)

    “Ol” emri doğrultusunda yaratılma, ilâhî iradenin kontrolü altında çeşitli ayıklama ve değişmeler geçirerek (yani evrim) insan olmak üzere oluşa devam etmiştir. Hayatın bu yönelişinde beşer, organik âlemin bütün türleriyle bir ve beraberdir. Yani önce mantarları, sonra tohumlu bitkileri meydana getiren hayat, daha sonra da hayvanlar alemini basitten mürekkebe, mürekkepten de beşer denen mükemmel bir yapıya doğru ortaya çıkarmıştır. “Biyolojik Nesil Ağacı”nın ana gövdesi ve uzantısı olan beşeri insan, daha sonra akıl ve idrakına kavuşarak, organik dünyanın en mütekâmil varlığı Adem bilinç boyutu ile İnsan olmuştur. Balçıktan süzülerek gelen bu teselsül, insanın ilk organik madde oluşu ile aradan uzun bir zaman geçtikten sonra geliştirilen akli melekeler sonrası insan şeklini almıştır.
    “Rabbin meleklere: “Ben yeryüzünde balçıktan bir insan türü (beşer) yaratmaktayım, ona insan şekli verip ruhumdan üfürdüğümde ona secdeye kapanın demişti” (Hicr, 28)
    Ayette ruhun verilişinin insan şeklini aldıktan sonra olduğu belirtiliyor. Yani bu canlı varlığa aklî melekeler kazandırıldıktan sonra yeterince tekamül edip bahse değer bir kemalat zuhur ettiğinde Zat-ı Teala zatına delil olarak Zatın’dan üfleyip insan suretinde beşer olan bu varlığa, yani ademi’yet bilinci noktasında kendi Zat-i sıfatları ile tenezzül etmiş ve de bu tenezzül’den sonra Adem adını verip Hz. İnsan’ı yaratmıştır, evrime göre ise hala yaratmaktadır ve de yaratacaktır ve böylelikle ferdi akıllarda tatmin olup kendi kemalat noktalarını bilecektir. İşte bu durumu fertler kendi nefslerinde yaşamadıkları müddetçe farklı zaman ve mekanlarda ayrı ayrı Adem’lerin yaratılmadığını görüp yani tek bir Adem’in kendisi olduğunu ve de bu yaratılışın tek muhatabının yani kendisinin (Adem) olduğunu ve de çokluk bilincinin ise beşeri bilinç seviyesinde yaşandığını fark edecektir. Bunun içindir ki, müminler Tek bir nefistir, fakat beşer bu Ademiyet boyutunu hala fert olarak tanımadığı için, müminler kardeştir diyorlar ve kardeş kardeş te, birbirlerini yer gibi tartışıyorlar, hatta tarihi geçmişte görüldüğü gibi birbirlerini öldürüyorlar. Anlaşılan her bilinç kendi potansiyel’ini farkedebiliyor, farkedemediğini de reddediyor. Böyle olduğu halde Kuran asırlardır diyor’ki;
    “Ey insanlar; Sizin yaratılmanız ve tekrar dirilmeniz tek bir nefsin yaratılması ve tekrar diriltilmesi gibidir. Şüphesiz Allah İşitendir ve Görendir.” (Lokman, 31/28)

blog comments powered by Disqus