ÖNEMLİ DUYURU
Değerli Okur,
Yakında yorumlar DISQUS, FACEBOOK, TWİTTER, YAHOO 'dan herhangi birine ait hesap kimlikleri ile yapılabilecektir. Eğer bunlardan birinden bir hesabınız varsa lütfen yorumlarınızı bu kimliklerinizle yapınız. YOKSA BİR AN ÖNCE BİR HESAP AÇMANIZ GEREKMEKTEDİR.
  1. Hikmet diyor ki:

    Kur’an anlaşılması için kolaylaştırılmış olup, bir kısmı muhkem, bir kısmı müteşabih ayetlerdir. Hidayet ve şifa kaynağı dır.
    Diye Kendini açıklar.

    Düşünce ve bilgimizi Kur’an ve muhkem ayetlere isnat ederek şekillendirmez isek heva ve hevesimizi ilah edinmekten öteye gidemeyiz.

    Kur’ãn’da Âdem’in bizlerin biyolojik atası olduğunu açıkça gösteren bir beyân yoktur… denilmekte. Peki Şu ayetleri nasıl anlayacağız?
    - Sizi tek bir nefsten ve ondan eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten… (4 Nisa 1)
    - Ey Adem oğulları; Şeytan ana-babanızı… cennetten çıkardığı gibi… (7 A’raf 27)

    Söylemek istediğim şu;
    Kur’an anlatmak istediğini açıkça beyan etmiştir.
    Anlatılanların, sizin tahayyül ettiğiniz manada olması durumunda, bu manaların bu kadar zorlama ile bulunmaması, daha açık ve seçik (söylediklerinize işaret eder şekilde) ifade edilmesi gerekir idi.

    Evet Data her şeyi kapsar. Bütün düşünülebilen şeyler datada mevcuttur.
    Fakat Sünnetullah-Takdir, (edildiği şekilde) tezahür eder.
    Ki; Alem Sünnetullah üzeredir.
    Bu da datadaki seçeneklerden bir seçenektir.

    Fakat Allah’ın takdiri sünetullahın da üstündedir. Bu da mucize olarak açığa çikar veya bizler tarafından algılanır ve adlandırılır.
    Kuantum fiziği bu tür olabilirliği (mucize) açıklar niteliktedir.

    Secde emri Meleki yapıya gelmiştir.
    (2 Bakara 30/34)
    Ancak emre muhalefeti dolayısı ile, İblisin -yaratılış formu olan cinni yapı- meleki yapıdan tard edilmiştir.
    Belki de bu tard edilişin sebebi, “Rabbin meleklere” yeryüzünde bir halife yaratacağım” dediği zaman, Onların “Bizler hamdinle Sana tesbih ve takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?” demiş olmaları olabilir mi?
    Dikkat edin, itirazı yapan (henüz daha cinni yapının tard edilmediği) meleki yapı…

    Sistemde her şey dengededir. Bir şey hariç! Rahmeti gazabını geçmiştir..
    Saygılarımla
    HİKMET

  2. bir'ol diyor ki:

    ”OL” hükmü tamamen gayb alemine hastır. Yani ZATa aittir…
    ZATın ”irade” etmesi, şehadet aleminde gözle algılanamaz!..
    İrade sıfatının tecellisine mashar olmuş bir kul dahi, ”OL” hükmünü ancak gaybında müşahede edebilir… Algı aleminde ise bu mümkün değildir. Çünkü dünyadaki oluşlar hikmetle açığa çıkmaktadır…
    ”OL” hükmü ZATidir!… Bu yüzden de ayetlerde, ”OL” hükmünün başına ”O” işareti gelmiştir…

    Kelam sıfatı ise, tüm varlıkların Allah’ın dilemesi ile var oldukları anlamındadır. Allah’ın kelimesi anlamındaki mesih İsa’nın varlığı bu sırra dayanmaktadır!!…
    İsa’nın oluşumunu (OL hükmünü), şehadet aleminde de algılayabilmek isteyen Hz. Meryem, ”bana bir beşer dokunmadı ki !” diyerek ‘hayret’ini vurgulamıştır..
    Hz. Meryem’in bu hayretinin akabinde, gaybından işittiği KELAM ise, ”O bir şeye OL der ve o şey oluverir” şeklinde olmuştur…
    Bu tür sancılar içerisinde kıvranan Meryem, kuru bir hurma dalının bile HAYAT sıfatı ile hayatta olduğunu algıladıktan sonra, kavmime gitmiş ve ”OL” hükmünün sırrı ile var olmuş İsa’dan kavmine söz edememiştir…
    Bu da onun susma orucu olarak nitelendirilmiştir…
    Allah daha iyisini bilendir.

  3. bir'ol diyor ki:

    Kur’an’da hikmete (ilim) dair var oluşlar izah edilirken ”biz” ifadesi kullanılır… Bu tür oluşumlar şehadet aleminde çözümlenebilir ve izah edilebilir…
    Örneğin bir anne ve babanın birleşmesi ile bir çocuğun oluşumu bilim tarafından çok kolay izah edilebilmektedir…
    Fakat!!..
    Kudrete dayalı var oluşlar ise Kur’an’da, ”O bir şeye ol der ve o şey olur” şeklinde ifade edilmektedir…

    ”Ol” hükmüne dayalı var oluşları, sadece sıfat tecellisine nail olmuş kulların kendi gayblarında hissettikleri bir zevktir!..
    ”Ol” hükmü ile açığa çıkan var oluşlar, ilme ve hikmete dayalı olmadığından dolayı izah edilip açıklanamaz… Örneğin Hz. Meryem’in susması gibi!!..

    Günümüzde bilimin araştırıp bir sonuca ulaşmaya çalıştığı ”ilk oluşumlar” Kur’an’ın belirtmek istediği ”OL” hükmü hakikatidir. Bu yüzden de bilim dünyası ”ilk oluşum”ları bilimsel araştırmalarla hiç bir zaman çözümleyemeyecektir…

    İlk insan kavramı, “big bang” teorisi ve hatta İsa’nın oluşumu dahi Zat’ın kudretine dayalı oluşumlar oldukları için, bilim tarafından bunlar hiç bir zaman kanıtlanamayacak ve yalnızca teoride kalacaktır…

    Zat’ın kudretine dayalı oluşumlar biz insanlar için mucize kavramının ötesine geçemez.. Geçmesi de mümkün olamayacaktır!…

  4. h.u diyor ki:

    Berkay kardeşim…

    İçimden geldi, tuvale döküldü…
    Öptüm noktandan…
    Darmadağın ettin biz-i… toplandık ben-de…

    Selam Yaşantın olsun…

  5. AHHA diyor ki:

    Sevgideğer arkadaşlar;

    Kur’an kıssaları muhkem değil, müteşâbihtir. Dolayısıyla salt teşbihli (müteşâbih) anlatımlara inanarak (inanç, deneyimlenmemiş düşüncedir) gerçeğe ulaşabileceğimizi, (âyetlerin işâret ettiklerini) anlayabileceğimizi düşünmüyorum. Bunun yerine “deneyimlenmiş düşüncelerin” (≈bilimin) kesin bilgileriyle Kur’ãn’ın soyutu anlatımında nasıl dillendirildiğini kendimizce anlamaya çalışıyoruz. Doğru veya yanlış; önemli olan düşünmektir, diyoruz!

    Sevgideğer candaşlar, tüm insanların “bir dişi ve erkekten gelmesi” düşüncesi bilimsel açıdan birçok kusur/eksiklik içermektedir (Dilerseniz ayrıca bu konuya da girebiliriz). İnançlar açısından çok kolay kabul edilebilir olsa da bilimsel açıdan birçok yasanın zorlanması olacaktır. Dolayısıyla yazının içerisinde de belirttiğimiz gibi yığınla kanıtlarıyla “Evrim”’i kabul etmekten başka çıkar yolumuz yok : ). “Evrim Teorisi” hakkında halkımızın çok büyük eksiklikleri/yanlış duyumları olduğunu bildiğimizden bunu “Ek bir bölümle [“BEN”den “ben”e, “ben”den “BEN”e 3.1- Ek Bölüm (Evrim Teorisi Hakkında Sıkça sorulan sorular)]” yeterince açmaya çalışmıştık. Dileyen göz atabilir. Buna rağmen “Allãh dilediği gibi yaratır, her şeye gücü yeter” denilirse de; bize artık susmak düşer : ).

    “İlk insan” olgusu bilimsel değildir. Bu noktada yorum yapabilmek için yapmamız gereken “bilimin verilerini” ve de teşbihli anlatımların kullanıldığı âyetlerdeki Arapça kelimelerin sınırlarını kullanmak olacaktır. Kelimelerin ve bilimin sınırları dışına çıkıldığı takdirde “zorlama yorum” diyebiliriz.

    “Te’vilin/yorumun sınırları kelimelerin sınırlarıdır.” (İbni Arabi).

    “Kur’an anlatmak istediğini açıkça beyan etmiştir. Anlatılanların, sizin tahayyül ettiğiniz manada olması durumunda, bu manaların bu kadar zorlama ile bulunmaması, daha açık ve seçik (söylediklerinize işaret eder şekilde) ifade edilmesi gerekir idi.”

    Açıklık ile kastettiğimiz “sizi Âdem ve onun eşinden meydana getirdik” benzeri bir âyetin olması gerektiğidir. Ama böyle bir âyet yoktur. Biz Âdem’in “ilk insan” değil de, “HİSSEDEN ilk bilinç düzeyi” olduğuna kanaat getirdiğimizden, şuur boyutunda yaşanan hislerin Kurãn’da sembolik olarak anlatıldığını düşünüyoruz. AŞKı yaşayan birisi bu güzel duyguları kendinde ne kadar yaşarsa yaşasın, hâlini -en güzel kelimeleri kullansa bile- AÇIK ve SEÇİK olarak anlatamayacaktır, değil mi? O en güzel kelimeler AŞK’ı HİSSEDENler tarafından AÇIK ve SEÇİK olarak algılanır. Kur’ãn’ın açıklığı da bu şekildedir.

    “Misâl ve sembollerden yola çıkarak ASLA GERÇEĞİ GÖREMEZSİNİZ!. Belki böyle bir şeyin sadece varlığı hakkında kanâat sahibi olabilirsiniz.
    Yapılması gereken iş…
    Çağdaş modern bilim ve teknolojiyi çok iyi inceleyerek, bunların Kurân’da veya Allah Rasûlü Hz. Muhammed dilinde nasıl ifade edilmiş olduğunu araştırmaktır.
    Yani somutun soyutta nasıl dillendirildiğini anlamaya çalışmaktır yapılacak iş!. (A.H)“

    ***

    ”Şu ayetleri nasıl anlayacağız?
    -Sizi tek bir nefsten ve ondan eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten (4 Nisa 1)”

    Nisa-1’de “Nefsi Vahide” ifâdesi Arapça olarak “dişil çekildiğinden” biyolojik olarak erkek olan Âdem’e işâret etmeyecektir. “Nefsi Vahide” evreni meydana getiren “Evrensel Tek Şuura”, meydana gelen “madde evren” ise “zevcine” işâret etmektedir. Bilinçli ins’ler hep bu ikili yapıdan meydana gelmiştir. Arapçada “göksel varlıklar veya doğanın varlıkları” “dişil olarak” çekilirler.

    “Ey Adem oğulları; Şeytan ana-babanızı… cennetten çıkardığı gibi… (7 A’raf 27)”

    Âdem evlâtları ifâdesi Âdem’in biyolojik olarak çocukları değil, Âdem gibi veya daha da ötesinde yaşayan anlamındadır. “Babanız İbrahîm” ifadesinde olduğu gibi… İbrahim’in Sâmi ırkının atası/babası olduğu kabul edilir. Ama gerçekte hangi milletten olursa olsun tüm Hanîflerin yolunda gittiği bilinçtir.

    Sevgilerimle…

  6. bir'ol diyor ki:

    Sevgili Ahha, bilime olan saygına hayranım fakat bilim derken, batının bilim adı altında ki dayatmalarına kapılmamanı tavsiye ederim!..

    Bilim, batının tekeli altında değildir!..

    Batının herşeyi çözmeye çalışma takıntısı bir sürü bilimsel saçma sapan teoriler doğurarak beyinleri bulandırıyor…

    Ay’ın ruhaniyetinden haberi olmayanların Ay’a giderek toprak getirmeleri bazılarınca büyük bir keşif olsa da, bazılarınca da komik karşılandığı bilinmelidir…

    Batının, ”çok büyük bir buluş” diye yaygara çıkartarak süslediği buluşlar, binlerce veya yüzlerce yıl önce söylenmiş olduğundan bir çok insanın da maalesef haberi vardır…

    Bilim taraf olmamalı ve bazı şeyleri çözmeye çalışırken saçma sapan teoriler üretmemelidir…

    Mesela big bang gibi!!…

    Çözdükleri ve çözemedikleri her şeyi, ”kesin bu böyledir” şeklinde dayatmaları, herkesi ”düşünce uyuşukluğuna” sürüklemektedir…
    Batı biliminin manevi alemden haberi olmadığı sürece, havanda su dövmeye devam edeceklerdir… Çünkü, gerçeği itibarı ile tüm alem manevidir…

    Güneşin batıdan doğduğu tezi ise büyük bir balondur!!…

    Ben bilime karşı değilim fakat, bilim denilen araştırmacı ruh, kiliseden bağımsız hareket etmelidir…

    Not: Bu düşüncelerim kimseye karşı değil, yalnızca gördüğüm gerçekleri yazıya döküşümdür…

  7. AHHA diyor ki:

    Sevgideğer “bir’ol”;

    İnanın neye dayanarak “dayatma” dediğinizi anlayamadım. Örneğin, -kanıtlarıyla ortada olan- “Big Bang teoremi” ile olan sorunumuz ne, onu da anlamadım : ). Neden “saçma sapan” diyoruz? : ). [Sanırım Big-Bang ile ilgili de ayrıntılı bir münazara gerekli hepimize]

    Kanıtları (Google’da küçük bir araştırma ile bu kanıtlara ulaşılabilir) ile artık bilim dünyasınca kabul edilen bir teorem (“Teori” kavramı kanıtları olduğu anlamına gelir) neden bizler için “dayatma” olsun ki?

    Şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim ki, Einstein’in “Relativitesi”, Kopenhag’ın “Kuantumu” ne kadar gerçekse ve evrenimizin belirli özelliklerini açıklayabiliyorsa, “Big Bang” de veya “Evrim Teoremi” de o kadar gerçek ve açıklayıcıdır. Bu büyük teoremleri salt düşünce ürünü “hipotezler” ile karıştırmayalım lütfen. Mevzubahis teoremlerden şüpheniz olmasın (“Şüphemizin olmaması” için bu teoremleri elbette ayrıntılarıyla bilmemiz gerekmektedir).

    Kilise/din endeksli bilimi bırakalı yüzyıllar olduğundan objektif, gerçek bilim insanları kendi dogmalarını dayatmadan sağolsunlar bizlere aktarmaktadırlar. Bu yönden de içiniz rahat olsun : ).

    “Saçma sapan” bir teoremin bırakın dayatılmasını, yayımlanması bile mümkün değildir. Yayımlansa bile bilim dünyasında tutunamayacaktır. Keskin ve eleştirel bilim insanlarının gözlerince hemen alaşağı edilirler, emin olun : ). Bilimin en büyük özelliği “SORGULAMAK ve İKNA OLMAK” olduğundan yavaş; ama kesin=emin adımlarla ilerlemektedir.

    [Bu kesinliğinden/eminliğinden dolayı da "ilk insan" kavramı yoktur; algıladığımız Evrenimizin (dikkat Kâinatın değil) bir başlangıcı vardır der; ~İsa'nın "babasız doğumunu" da kabul etmez ve böyle bir şeyi kanıtlama ihtiyacı da görmez.]

    “Bilim İnsanlarından” bahsediyoruz Sevgideğer “Bir’ol” abi. “Düşünce uyuşukluğu” kavramının ne muhatabı olabilirler, ne de insanları düşünmeMEye sevk ederler! Aksine “dayatma” yanlış yorumlanmış dinsel inançlarda, ideolojilerde “zirve” yapmaktadır. Örneğin, “Allãh’ın her şeye gücü yeter” diyerek mensuplarını “~İsa’nın babasız doğumu mucizesine” inandırmaya çalışır : ).

    Sevgideğer arkadaşlar; Bilim (=Dünya’nın Külli Aklı) “Tasavvufta Hakikat diye anlatılanların da gerçekte birer mecâz olduğunu (Çift Katmanlı Kriptoloji)” -nefs terbiyesinde eksik olanlara- fark ettirecek -bence- en büyük KAYNAKtır.

    Hoşça & Dostça..

  8. KGökdoğan diyor ki:

    Sevgili Berkay; “din-bilim-düşünce” üçgeninde oluşan tüm iç ve dış açılara dayanarak kendi gerçeğini “araştırmak” isteyen “Âdem’e” güzel bir çalışma alanı oluşturmaktadır. Aynı zamanda kendi şartlanmalarımızı test etmemize de vesile olmaktadır. Kendimi “şartlanmasız” kabul ettiğim halde Berkay’ı okurken neremden geldiğini bir türlü çözemediğim bir ses “biyolojik evrim teorisi kanıtları senin kutsal yaratılışa olan kalbî imanınla uyum sağlamıyor...” diyor. Ve kendimi test etmiş oluyorum. “Biyolojik evrim” ve ya “kutsal yaratılış” “düşüncesinin” ikisi de “şartlanma oluşturuyor mu?” diye derin hesaplara girmek zorunda kalıyorum. Ve şartlanmalarımdan doğan duygusallıklarımla yüzyüze geliyorum… biyolojik evrim mi ve ya kutsal yaratılış mı? Kalbim hangisinden yana olursa olsun “beynimin” gelişmesi ve “düşünce evrimine” devam etmesi için “okumanın” en güzel fırsat olduğuna karar veriyorum.

    Konuya ilgi duyanlar ve karşılaştırmalı olarak okumak isteyenler için üç inceleme alanına bağlantılar:
    ***
    “Evrim” kavramı ile daha kompleks bir varlık türünün daha basit bir varlıktan meydana gelmesi kastedilir. Örneğin gaz bulutlarının sıkışmasından gezegenlerin oluşumu şeklinde kozmolojik seviyede bir evrim de, hidrojen ve oksijenin birleşmesinden suyun oluşması şeklinde kimyevi seviyede bir evrim de “evrim” kavramının içine girer. Biyolojik anlamda ise Lamarck ve özellikle Darwin tarafından ortaya konan Evrim Teorisi ile her bir canlı türünün, diğer bir türün değişimi sonucu oluştuğu kabul edilir. Bu yüzden türlerin sabitliğini savunan herkes Evrim Teorisi ile tam zıt kutuptadır. TAMAMI
    ***
    Bir diğer husus, Kur’an’da neyi ararsak onu bir parça buluruz. Mesela düşünceleri birbirine zıt İslâm mezhepleri kendi görüşlerinin daha doğru olduğunu ispat için Kur’an ayetlerini gösteriyorlardı. Bu nevi zıtlıklardan kurtulmak için, Kur’an ayetleri arasında bir anlam zinciri kurmak gerekir. Yani, bir ayete verilen anlam ve onun yorumu, bir başka ayetle tevfik edilebilmelidir. Bu husus Kur’an’ı bir bütün içinde ele alıp onun fikir sistemi doğrultusunda olmalıdır. Aksi takdirde onu okuyan ve araştıranlar, kendi inanç ve düşüncelerindeki çelişkileri nasslara atfedeceklerdir. Halbuki Kur’an, yukarıdaki satırlarda belirttiğimiz gibi, kişinin bilgisi ve inancı arasında bir irtibatı vurgulamaktadır. Öte yandan Kur’an, tefsir tarihi boyunca, müfessirlerin yaşadıkları asırların ilmî ve felsefî değerleri ve problemleri doğrultusunda yorumlana gelmiştir. Geçmişe nisbeten ondan anlaşılanla şimdi anladıklarımız arasında farklar vardır. Bu bize: 1) İnsan olgunlaştıkça, irfanı arttıkça Kur’an’ın ona göre konuştuğu 2) Kur’an’ın her asrın değer ve mantığına hitap edildiğini gösterir. Bu iki noktayı iyice müşahede edebilmek için Kur’an’daki kavramların etimolojik ve semantik analizlerini yapmak gerekir. Kısaca Kur’an büyük bir medeniyet kuran kılavuzdur, ancak Kur’an’ın hakikatlerini tefsir eden, onu anlayıp tatbik eden insandır. İnsan olgunlaştığı, ilim ve irfanı arttığı ölçüde, hattâ kendini ve kâinatı daha iyi tanıdığı ölçüde, Kur’an’ı anlayacaktır. Netice olarak, Kur’an, her insana kendi kültür düzeyine göre başka şeyler söyleyecektir.
    Şimdi, yaratılış ve evrim konusunu Kur’an açısından ele alarak,, o nun fikir sistemi doğrultusunda ve günümüzün modern biyolojik bilgilerin ışığı altında ayetlerin yorumunu yapmaya çalışacağız. TAMAMI
    ***
    Söz konusu “evrimci yaratılış” teorisi de bir yanılgıdır ve bu bölümde cevaplandırılacaktır. Ancak bundan önce, bir hususu belirtmek gerekir.
    Gözlerden asla kaçmaması gereken bir gerçek, evrim teorisi-yaratılış tartışmasında temel meselenin “tesadüf” iddiasında odaklanmış olmasıdır. Evrim teorisini savunanlar, canlılığın bir tesadüfler zinciri ile oluştuğu iddiasındadırlar. Darwin’in yazılarının özü budur ve onu izleyen tüm evrimciler aynı iddiayı korumaktadır. Evrim teorisinin varlık amacı bu iddiadır. Aynı zamanda evrim teorisinin saçmalığı da bu iddiadan kaynaklanmaktadır, çünkü bilim doğada “tesadüfün” değil “tasarımın” hakim olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla, bir insan “tesadüf” iddiasını kabul etmedikten, canlıların Allah tarafından yaratıldığını tasdik ettikten sonra, temelde doğru bir anlayışa kavuşmuş olur.
    Yaratılış gerçeğini kavradıktan sonra ise, bir insanın yapması gereken, “yaratılışın nasıl bir sistemle olduğunu” anlamaya çalışmaktır. Bunun için önünde iki kaynak vardır:
    1) Bilimsel kanıtlar, özellikle de canlıların dünya üzerinde nasıl bir formda çıktıklarını gösteren fosil kayıtları.
    2) Kuran’da bu konuda verilen İlahi bilgiler.
    İşte “evrimci yaratılış” tezi, bu iki kaynak açısından da hatalıdır. Ne bilimsel bulgular canlı türlerinin birbirine dönüştüğünü göstermektedir, ne de Kuran ayetlerinde yaratılışın bu şekilde olduğuna dair bir ifade vardır. Aksine, fosil kayıtları farklı canlı gruplarının yeryüzünde aniden ve özgün yapılarıyla belirdiklerini göstermektedir. Kuran ayetleri ise, canlıların Allah tarafından metafizik bir biçimde, tek bir “Ol” emriyle yaratıldığını haber vermektedir.
    Evrim teorisini geçersiz kılan bilimsel kanıtları kitabın önceki bölümlerinde ele aldığımız için, bu kısımda sadece Kuran ayetlerini inceleyecek ve “evrimci yaratılış” tezini savunan yorumcuların bazı ayetler hakkındaki hatalı yorumlarını ortaya koyacağız. TAMAMI

  9. bir'ol diyor ki:

    Soru: Bu gün Bigbang teorisinin doğruluğu, geniş ölçüde bilim adamlarınca iddia ediliyor.. Kitaplarınızda ise bu teorinin yanlış olduğunu yazıyorsunuz…
    Bütün bilim adamlarının dediğine ters düşen bir şeyi neye dayanarak dile getirebiliyorsunuz?..

    Cevap: Bu konuda yola ”Allah” isminin işaret ettiği manadan yola çıkıyorum..
    Eğer biz, ”Allah” isminin işaret ettiği manayı anlamamışsak; bu taktirde TANRININ YARATTIĞI, bigbang ile bu evrenin oluşmasını kabul edebiliriz…
    Eğer ”Allah” isminin işaret ettiği manayı kabul edebilecek bir akıl verilmiş ise bize, bu takdirde düşünebiliriz ki..
    Her an başsız ve sonsuz olarak, bu ZAT’ın sıfatları ve Esma’sı sınırsız bir şekilde tecelli etmektedir..
    O’nun tecelliyatının, bir başı ve sonu olamayacağına göre, evrenin ve evren içre evrenlerin ve evren dışı evrenlerin ne başı vardır ve ne de sonu vardır. Sürekli dönüşüm söz konusudur…
    Ayrıca.. Evren kavramını, biz şu andaki bedensel boyutun algılamasına göre kabul etmiş durumdayız.. Bedensel alıcılarımıza göre kabul ettiğimiz evren kavramı, ölümle birlikte çok değişecektir.. Cennet’e girenler için ise, bu gün yaşayanların düşüncelerinin yanından bile geçmeyen bir hal alacaktır!..
    Üstelik.. Stephan Hawking bu konuda bir iki ay evvel New York’ta şu açıklamayı yapıyordu…
    ”Evren tek bir bigbangle oluşmamıştır, evren başsız ve sonsuzdur.. Bigbang evren içindeki sayısız bigbanglerden biridir”…
    Okyanus ötesinden- 28 ocak 1998… A. Hulusi..

  10. Taner diyor ki:

    Selamlar Saygılar,
    Mübarek sohbetinize hiç karışmadan bir şey eklemek istiyorum.
    Üstadın bir açıklamasını hatırlıyorum Hz. İsa nın doğumu ile ilgili. Soru-Cevap şeklindeki bir diyalog sırasında Hz. Meryem’in nasıl gebe kaldığı ile alakalı bir suale ”meleki tesirler” yolu ile olabilir(!) diye bir cevap verdiği dün gibi aklımda, şu an yanımda kitapların bir kısmı olmadığı için araştırıp bakamadım. Tabii meleki tesirler de ‘sihirli değnek’ kategorisine girdiği için Berkay Özcan tarafından sayılmayabilir; bilemem.

    Ben aslında bir şey yazmamayı düşünüyordum fakat yazıyı okumaktan çok mutlu olduğum için bi Allah razı olsun demek istedim.
    Bugün bir müslümana sohbet sırasında; ben hem Tanrıya inanMıyorum hem evrime inanıyorum üstelik de müslümanım diyemesem de, böyle yazıları okuyup biraz olsun moral bulabiliyorum.
    Teşekkürler

  11. hayalperest diyor ki:

    “[Sanırım Big-Bang ile ilgili de ayrıntılı bir münazara gerekli hepimize]“

    Bu satırları okuyunca birden zihnimde bir hayal oluşmaya başladı.. Bu münazaya katılacak tarafların özellikleri, nitelikleri, kabiliyet ve yetenekleriyle sınıflandırıldığı bir münazara hayali… Bu hayalimi paylaşmak istiyorum. Beş ayrı grup olsun mesela…

    Bir grup madde bedene ait beş duyu verileri ile algılayıp topladığı verilere göre değerlendirmeler yapan sağlıklı birer beyne sahip olsunlar. Bilim konusunda da her biri uzman olsun (mesela dedik)…

    Diğer bir gruba ise küçük bir müdahale yapalım. Madde beyinlerine uygulayacağımız operasyonla beş duyularını yok edelim, onlar da bu şekilde katılsın münazaraya (mesela dedik)…

    Başka bir grubun ise bir kısmı namazın secde halinden (gerçek secdeye veya diğer deyişle hiçlik haline ulaşma durumundan), bir kısmı da Transandantal meditasyondan henüz çıkmış olsun. Bu grubu karma yaptık, yöntem adları farklı olsa da ulaştıkları bilinç durumları benzer nasılsa diyerek.. Ama münazaraya bu bilinç halinden çıktıkları o an katılıp fikirlerini söyleyecekler.. Onların katılma şartı da bu olsun (yine mesela dedik)…

    Bir grup daha olsun, ama onlar ilk üç grubun münazara konusu olan soruya verdikleri cevapları(!?) dinledikten sonra fikirlerini söylemek kaydıyla katılımcı olsunlar (mesela dedik)…

    Son grupta ise Allah’nın elçi melekleri olsun, vahiy düzeyinde bu münazarada son sözü söyleyecek olanlar olarak.. Öyle ya Allah hem Alim’dir, hem de Uluhiyet sahibidir. O sebeple evrenin nasıl meydana geldiğiyle ilgili O’nun bildirdikleri en doğrusu ve son söz olacaktır.

    Sonra her bir gruba sırasıyla aynı soruyu soralım. “Algıladığımız evren bing bang ile mi yaratılmıştır?”

    Mesela dedik, hayal bu ya… Hayalde her şey olur, kural ve sınır tanımaz hayallerimiz, hoşgörün.

  12. oguz diyor ki:

    Leylekler getirmediyse sayet su bedeni; su beden de evren icindeki sayisiz “Big Bang”lerden biri ile meydana gelmedi mi?

    Bu “Big Bang” yani bire bir Türkce karsiligi olan “Buyuk Patlama” sonucu da Baba(nin) kalemin mürekkebi pardon suyu, Ana(nin) topraga veya Toprak Ana”ya akmadi ve bu Vuslat vesilesi ile beden meyva(n) var olmadi mi?

    Leyleklerin getirmis oldugu bedenleri bilemiyecegim ama;

    Sahidim ki su beden ve buna bagli olarak evren sayisiz “Big Bang”lerden biri ile meydana geldi ve halen de her an bir yerlerde yenileri gelmekte. Ve yine sahidim ki “BEN”(im) baslangicim ve sonum ile hic bir alakasi yok bu yaradilis surecinin ve bahsi gecen “Big Bang”in.

    “BEN”im seyrettigim ve sahid durum bundan ibaret

  13. Hikmet diyor ki:

    Saygıdeğer arkadaşlar…

    Sizlerin ilim seviyesinden bakamadığım için yorumlarınızı ( -ın bazılarını) anlamakta aciz kalıyorum.
    Söylediğiniz bazı manalar, boyutsal açılım içinde yer alabilir. Alabilir fakat bu hiç bir zaman anlatılan kıssaların tamamen müteşabihat olduğunu
    kabul etmemizi gerektirmez.
    Anlatılanlar, “geçmişin masalları” değil, hakikatin ta kendisidir.

    Dünün ilmi ile bugünü açıklamanız mümkün olmadığı gibi, bugünün ilmi ile de her şeyi açıklamanız mümkün değildir.
    Denizler altında yirmi bin fersah yazıldığı zaman, o güne göre hikaye idi.
    Bugün gerçektir.

    Yahudi tahakkümü altındaki günümüz bilimi, geçmişte olduğu gibi bugün de çok hassas gerçekleri çarpıtarak insanlığın bilgisine sunmakta, hakikatler çarpıtılmaktadır.

    Aklıselim, bilimsel verilerden istifade edecektir. Edecektir fakat, referansını en sağlam kaynaktan alarak edecektir.
    Eğer gerçekleri, gereği gibi idrak edemez isek “insan üstü varlıkların” tahakkümü altında köle bir uygarlık hayallerine hizmetten öteye gidemeyiz.

    Tekamül ile evrimin farklılığını iyi sentezlememiz gerekiyor.

    İnsan eşref-i mahlukattır.
    Sistemde deneme yanılmaya yer yoktur.
    Gerek yoktur.
    Kalem yazacağını yazmış, takdir tecelli etmektedir.
    Ne kainat ne de evren deneme yanılma tahtası olamaz.
    Yaratıcısının mükemmel tezahürünü tatbik etmektedir.
    Yorum, yorumlayıcısını bağlar.
    Saygılar

  14. ELF diyor ki:

    BU BİR YORUMSUZ BLOG MODERATÖR NOTUDUR:

    ELF rumuzlu değerli okurumuz düşünsel metotla ve evrim karşıtı bilim adamlarından yapılan alıntılarla okuyucularına hizmet veren bir internet sitesine bağlantı vermiştir. Yorumsuz Blog bu bağlantıyı, bir okurunun inceleme önerisi olarak değerlendirmiş ve yayımlamıştır.
    (Moderatör/Yorumsuz Blog )


    * * *

    ELF RUMUZLU OKURUMUZUN İNCELEME ÖNERİSİ:

    Bir göz atarsanız iyi olur arkadaşlar.

  15. bahçivan diyor ki:

    Güzel bir gül yetiştirmeye karar vermiş olsam, önce onun için bir bahçe edinirim. Sonra o bahçeyi ıslah ederim. Taşı, çaklı, yabani otu varsa tırmıkla onları ayıklarım. Sonra bahçeyi çapalarım. Sonra o gülün daha güzel görünmesi için bahçeye çimler ekerim. Yeşilliğin ortasında daha hoş durur. Sonra gidip seraları dolaşırım. Rengi ve cinsi en güzel gül fidesini bulurum. Satın alıp onu bahçeme özenle ekerim. Daha sonra belli aralıklarla sularım, dibini çapalayıp gübrelerim. En güzel şekilde açması için gereken her şeyi yapar ve mayıs aynının gelmesini beklerim. Mayısta güller açar. Benim gülüm de açar. Onu büyük bir zevkle seyrederim. Sonra gülümü daha da güzelleştirmek için harekete geçerim. Aşılama da belli aylarda olur ve beklerim. Aşı zamanı gülümü yine bir başka güzel gülden aldığım aşı ile aşılarım. Sonra yine sulama, çapalama, gübreleme, kış aylarında üzerine geçici küçük bir sera yapma gibi emekler veririm. Nihayet mayıs ayı yine gelir ve gülüm görülmemiş bir güzellikte yeniden açmaya başlar. Görenin hayranlık içine girip seyrettiği muhteşem bir gülüm vardır artık. Ancak bir dalında seradan aldığım o ilk gül de açmaktadır hala.. Dilersem seraları dolaşıp yeni yeni güller alarak aşılama işlemine devam edip çok farklı güzellikte güller de elde edebilirim. Aradan yıllar geçtiğinde enfes bir gül bahçem olur belki..

    Sonra gül bahçemdeki güller kendi aralarında nasıl yetiştikleri hakkında fikir yürütseler, bu bahçede güller nasıl açtı diye teoriler yürütseler, tıpkı bizim şu an yaptığımız gibi.. İçlerinden biri, “Yetişen en güzel atamız bir gün mucize gibi bahçede aniden ortaya çıkıvermiş” dese ne kadar gerçekçi olurdu? Veya bir diğeri “Bu bahçe tesadüfen meydana geldi” diyerek benim planlı programlı olarak bu bahçeyi belli bir süreçte hazırlayıp bu hale getirdiğimi farkedemese teorisi ne kadar doğru olurdu?

    Bu benzetmeyi Adem’in yaratılmasına misal olsun diye yaptım. Yeryüzünde her ne oluşmuşsa belli bir sürecin sonunda oluşmuştur. Sebepler aleminde belli bir süreçten geçmeden hiç bir şey meydana gelmez. Benim gül için bahçe hazırlamam, yeryüzünün Adem için hazırlanma sürecidir. Hiç bir şey tesadüf değildir. Buradaki hiç bir yorumcunun Adem’in veya dünyanın tesadüfen yaratıldığını iddia ettiğini zannetmiyorum. Ama güzel bir şey meydana gelecekse, onun için bir geri plan oluşturulmuş olması ve o güzel şeyin meydana gelmesinin belli aşamalardan geçmiş olmasında yadırganacak bir şey yoktur.

    Evrim veya tekamül, adına her ne derseniz deyin yadırganacak bir görüş değildir. Bilimsel kanıtları da vardır. Zaten kanıta bile gerek yok, çünkü aklın mantığın yeryüzündeki düzenle ilgili gördüğü de budur. Burası kudret alemi olan cennet değil.. Burada her şeyin bir açıklaması var. Emin olun Meryem bugün yaşamış olup incelense idi, onun hamile kalışı ve İsa’nın doğumu dahi bilimsel şekilde açıklanabilirdi. Belki şu anda bunun oluşma sistemine dair bilimsel bir kanıt yok elimizde.. Henüz bilimin bu yönde bir bulgusu yok.. Çünkü elinde inceleyeceği örnek yok, Meryem gibi… Ama eğer madde aleminde yer alan bir şey varsa, onun mutlaka bir izahı olacaktır, yoksa hayali bir varlık olurdu İsa (a.s.)…

    Bundan 1200 yıl önce bir veli Türkiye’deki yakınlarına bir keramet gösterip Kuzey Kutbunun görüntülerini naklen TV görüntüsü gibi seyrettirseydi, bunun bir açıklaması olamazdı. Bunun büyük bir keramet olduğu düşünülürdü. Ama şimdiki bilimsel gelişmeler ışığında bu bir keramet değildir. Mesela uçan veliler, uçakta uçan insanlar..?

    Ladikli Mehmet Ağa ile ilgili anlatılan bir anı vardır. Himmetleri hazır olsun, çevresi tarafından çok sevilen bir veli imiş. Gelen misafirler O’nun kerametlerini pek severmiş. Eve geldiklerinde kış ortasında yaz meyveleri ikram etmesini isterlermiş “Ağam bize iki salkım üzüm getiriversen de yesek” diye ısrar ederlermiş. Beni günaha sokacaksınız diye tebessüm eder ama canı üzüm çeken misafirlerini de kırmazmış. Dolabına elini sokar ve kış ortasında salkımı ile üzüm çıkarıp müsafirlerine ikram edermiş. Sonra da olayın abartılmaması için dermiş ki “Bir zaman gelecek, üzeri camlı mekanlarda (seraları kasdediyor) mevsimi dışında bu meyveleri yetiştireceksiniz. O zaman sizler de keramet ehli olacaksınız. Keramet diye bildiğiniz her şeyi insanoğlu gerçekleştirecek bir gün” dermiş. Çünkü veli bilinç boyutunda düşlediğini madde aleminde bulur. Velide enerji-kudret çok güçlü olduğu için onu hızla madde aleminde oluşturabilir. İnsanoğlu da düşlediği, hayal ettiği her şeyi madde aleminde bulacaktır. Ama eneji-kudret daha zayıf olduğundan süreç uzayacak ve zahmet çoğalacaktır. Ama sistem aynıdır. Sünnetullahda değişme olmaz. Madde aleminde meydana geliş yasası neyse hızlı veya yavaş, ama aynıdır.

    İnsan aklı bir tesadüf müdür? Bilimi kim yarattı? Ki insan aklıyla keşfedilenler bu kadar küçümseniyor? Örneğin, bildiğiniz gibi artık kopyalama işlemleri yapılıyor. İnsan kopyalama ise yasak biliyorsunuz. Ancak bu konudaki değer yargısı ve şartlanmalar da gün gelecek ortadan kalkacak.. Aslında deneylerde tam başarı elde edeceklerine inansalar o da yapılacak.. Bakın bu da belli bir süreçtir yeni insan neslinin oluşması için belki de… Genetik mühendisleri ve diğer bilim adamları ele ele çalışarak bir gün çok sağlıklı ve tıpkı İsa gibi bir insan da dünyaya gelmesine vesile olabilirler. Manevi açıdan kapasitesi veya kabiliyetleri İsa’nın bir benzeri olmaz belki.. Ama doğum şekli İsa gibi babasız olabilir. Peki İsa’yı Allah meydana getirdi de bu yeni insanı bilim adamları mı meydana getirdi olur? Malikel Mülk Allah’tır. Bilim adamları da Allah’ın kuludur ve onları çekip çeviren ve yöneten de Allahtır elbette… Örneğin bu yazıyı kendiliğimden mi yazıyorum? Böyle düşünen şirk içindedir. Allah’ın tasarrufu altında olmayan bir tek kulu ve zerre yoktur kainatta.. O, yarattığı her şeyi kendine ait manalarla yarattıysa, bizatihi o şeyin öz gerçeğidir. O halde anlayışına ve mertebene göre ister deki “La mevcuda illa HU!” İster de ki “Lâ meşhude illâ hu” vesselam “La ilahe illa HU!”… Kimse “şunu ben yaptım” veya “şunu sen yaptın” diyemez gerçekte, derse gizli şirke girer. O halde tartışmalarımızı bu gerçeklere göre yaparsak daha sağlıklı bir sonuca varmış oluruz.

    Ve evet, evrende tesadüf diye bir şey yoktur. Tesadüfen meydana gelme düşüncesi, şirk ehlinin görüşüdür.

  16. angorya diyor ki:

    Sevgili Bahçevan’ın yorumuna, yorum yazmak için dayanılmaz bir istek duydum ama ne tuhaftır ki ne diyeceğimi bilemiyorum…

    İçime oturdu yazı sanki, tıkandım… her cümleyi hem çok çok iyi idrak ettiğimi düşünüyorum, hem de bu cümlelerin aslında çok katmanlı olduğunu bir kaç kez daha okunup üzerinde defalarca düşünülmesi gerektiğini hissediyorum. Sanki çok derinlere bir bilgi yolculuğu gibi…

    Doğrusu evet, ben de tam olarak Bahçevan’ın burada ifade ettiği gibi düşünüyorum, hissediyorum, seziyorum vs. ama yine de bu yorumun beni neden bu kadar çarptığının bir açıklaması olamıyor bunlar…. galiba bende daha da derin bir şeyi tetikledi bir cümle veya bir kelime ama ne? veya neyi? bilemiyorum. Allah hayırlara çıkarsın inşallah.

  17. Taner diyor ki:

    Hani yeni bir televizyon alırsın, hiç izlemediğin halde TRT’yi de kaydedersin ya alışkanlıktan, işte ELF arkadaşımızın verdiği link te bence buna benzedi.

    Cinlerle olan münasebeti bilinen ve yayımladığı Yaratılış Atlası kitabında binbir hata bulunan bir insanın sitesinin buraya referans olarak konması üzücü açıkçası.

    Editörler her ne kadar ”bir okurun inceleme önerisi” diyerek sorumluluğu üzerlerinden atsalar da, bence bu çok yanlış. Neden derseniz? Burayı okuyanlar zaten bu tarz Mehdilik iddialarındaki insanları çoktan rotasından çıkarmış insanlar.
    Tamam özgürlük güzel fakat, bu sitenin misyonuna çok aykırı birşey bu yapılan bence. Belki de fazla sert düşünüyorum, bilmiyorum.

  18. KGökdoğan diyor ki:

    Bahçevan’ın yorumu yorumdan ziyade çok güzel bir “düşünce ürünü yazı” olmuş. Fakat âcizâne bir önerim olacak…

    Tüm Allah Dostları, tüm mütefekkirler, tüm yazarlar ve çizerler ortaya koydukları eserlerini genellikle;

    Kendi hatalı, kusurlu kul ürünü” olarak takdim edegelmişlerdir. Bu tevazu değil bir gerçektir. İlâhi fiil en son aşikar olduğu boyuta göre isim alır. Meselâ biz kullardan aşikar olan tüm fiiller “kula âittir” ve “kulluğun özelliği” ise her zaman “eksik” olmaktır.

    Hak’kın fiili” ise her zaman “tamdır” ve “en mükemmel” mânâda Nübüvvet ve (Nebîlik kapsamındaki) Risalet boyutunda âşikar olur. Bu sistem de SON NEBÎ Hz. Muhammed a.s. ile son bulmuştur. O’ndan sonraki tüm fiiller eksik ve kusurludur… Hak ise eksikliklerden ve kusurlardan münezzehtir.

    Örneğin Bahçevan’ın bu değerli yazısını (((…kendiliğimden mi yazıyorum? Böyle düşünen şirk içindedir…))) cümlesine “Güzellikler Allah’dan hatalar nefsimdendir” kulluk gerçeğini ilave ederek okursak güzel bir kapanışla taçlandırabiliriz.

    Gül bahçesinde bizlere de yer vermesi dileğiyle Bahçevan’a teşekkür ediyorum.

  19. angorya diyor ki:

    Sevgili Taner, evet ”bence” fazla sert ve kalıplı düşünüyorsun. Ama bunu görebilmen, hissedebilmen ve sorgulamanı bizimle paylaşabilmen çok hoş bir yüce gönüllülük.

    Zannımca, bilgi bilgidir. Nereden kimden gelirse gelsin… hepimizin aklı fikri var, çok şükür -ve inşallah:) değerlendirme yapacak vasfı da…

    Dolayısıyla, verilen linke ”okuyucu” dilerse tıklar. Dilerse karşısına çıkan yazıyı okur ya da okumaz, dilerse inanır ya da inanmaz. Bu onun özgür iradesidir.

    Bence Allah dahi insanlara özgür irade vermişken bizlerin bir takım sansürlü ve kısıtlayıcı düşüncelerimizle ortaya çıkmış bilgilerden onları uzaklaştırmaya çalışmamız biraz haddimizi aşmak olur. (Ne olur kişisel algılamayın sözlerimi!)

    Tüm bunları duruma bir de bu açıdan bakın/bakalım diye söylüyorum sadece. Ben de haddimi aştıysam affola:)

  20. infinity diyor ki:

    Bizler hiçbir şey bilmezken, kader ve zamanın getirisiyle bazılarımız bazılarımızdan daha çok bilgiye sahip oluyor sanırım.

    Ben yazıları okuduktan sonra, sonuna bakarım, sonunda ki idaaya bakarım…

    Kimi okuduklarını, duyduklarını ve düşünüp tefekkür ettiklerini anlatır… ama yanılır ama doğrudur bilinmez…

    Kimide bizzat yaşar…

    Şimdi lütfen siz bizzat yaşayanlardan mısınız da bu kadar iddalısınız. Yoksa bence mi demelisiniz yazılarınızın altında…

    Gerçekten cesaret işi bu sorumluluğa girmek, sadece düşünüp tefekkür ederek böyle olduğuna karar verebilmek…

    Yoksa şimdiye kadar gelmiş geçmiş tüm alimler böyle mi yaptı. Yoksa bizzat yaşadı mı… sizler eğer yaşadıysanız bunu bize söyleyin ben inanmaya hazırım.

    Tüm idda eden arkadaşlara… :)

  21. Bahçevan diyor ki:

    Firavun dedi ki: “Ey önderler… Sizin için benden gayrı bir tanrı bilmemekteyim! Ey Haman, tuğla ocağı yak da (tuğladan) bir kule inşa et, belki tepesine çıkar Musa’nın her şeyin üstündeki Tanrısını görürüm! Doğrusu ben Onun yalancılardan olduğunu düşünüyorum!” (Kasas: 38)

    Bu ayetin sonuna bir açıklama koymuş üstad, diyor ki:

    (Kadim Hakikat bilgisini elde eden Firavun, bunu şuurun sınırsız kuşatıcılığıyla tüm varlıkta müşahede yerine; birimselliğine hasrederek bedenselliğine vermiş ve bedenselliğinde dilediğini yapma noktasına, nefs-i emmâre yaşamına düşmüştü. Bu yüzdendir ki Musa a.s. ona hakikat bilgisini aktarmak yerine yani Allah’a iman yerine, Rabb-ül âlemîn’e iman noktasına çekerek, uyarı yapmıştı. Yani Tüm varlıkta tedbir eden Esmâ mertebesine dikkatini çekerek hayalindeki vahdeti bedenselliğinde yaşamak yerine tüm varlığa yaygın Esmâ mânâları çıkışına iman etmesini teklif etmişti. A.H.)

    Yorumda demişim ki:

    (((Örneğin bu yazıyı kendiliğimden (kendimize ait güç ve kuvvelerimiz ya da cüzi bir irademiz mi var anlamında) mi yazıyorum? Böyle düşünen şirk içindedir. ***Allah’ın tasarrufu altında olmayan bir tek kulu ve zerre yoktur kainatta.. O, yarattığı her şeyi kendine ait manalarla yarattıysa, bizatihi o şeyin öz gerçeğidir.***)))

    Genel anlamda yorumun konusuna bütün halinde bakınca ana fikir şuydu:

    “Tüm varlığın, bilim adamlarının ve benim rabbimiz Allah’tır. O halde varlık aleminden ne açığa çıkarsa çıksın O’nun ilmi, iradesi, kudreti ve kuvveti dahilindedir.”

    Firavun “Ben sizin rabbınızım” dediği ve Rabbül Alemini değerlendiremediği için (kendinde gördüğü hakikati diğer mahluklarda göremediği için) haddi aşıp hata etmişti. Deccal de “Ben sizin ilahınızım!” iddiası ile küfre girecek… (Yani birimselliği ve bedenselliği ile acz içinde bir yaratılmışken, kendini Uluhiyet sahibi Allah dûnunda bir ilah kabul ettiği için).. Hallac-ı Mansur ise varlığım Hak’kın varlığı (Hakikatim sonsuz esmalardır) dedi, ama sözlerinin ne anlam ifade ettiği anlaşılmadığı için haddi aştığı ve hata ettiği düşünüldü.

    Bense bunların hiç birini demedim. Özetlersem “Hepimizin Rabbı, Meliki ve Maliki Allah’tır” dedim, “Allah’ın tasarrufu altında olmayan bir tek kulu ve zerre yoktur kainatta” diyerek…
    Bu sözlerimde bir hata göremediğim için eleştirilerin hangi bakış açısından kaynaklandığını da anlayamadım ve dedim ki kendi kendime: “Belki bu itirazlar ve uyarılar(!?) rabbinin imtihanındandır, iman ettiğinden şüpheye düşecek misin diye…
    O sebeple fiile değil faile bak Bahçevan! (Varlığın hakikatinin Allah olduğunu bilirsen, Birimin, Allah’ın dilediği surette El Esmâ’sıyla açığa çıkması ve dilediğini yapması olduğunu fark edersin. A.H.)
    Hikmetinden sual sorulmayan Hak’kın işini kim anlayabilir? Madem böyle dilemiş, sana da ancak boyun eğmek düşer.

  22. bir'ol diyor ki:

    Sevgili bahçevan çok güzel düşüncelerini bizimle paylaştığın için çok teşekkürler…

    Fakat!!…

    Kur’an’a göre.. Yani Esma boyutu ilminin, Hz. Muhammed’e nazil olmuş bilgilerine göre, Hz. İsa’yı Allah yarattı denmemiştir! Veya babasız olduğu da söylenmemiştir!..
    Bilakis bu düşüncede (sapkın) olanlara ithafen, Hz. İsa’nın babasının ”Ruh-ul kuds” olduğu bildirilmiştir…
    Hz. İsa’ya babasızdır demek, ya hakikati bilememekten kaynaklanır ya da gerçeği inkardan..

    Bir de.. Kur’an hiç bir yer de, ”Hz. İsa’yı Allah yaratmıştır” diyerek geçiştirmez…
    Bilakis, kendisinde ki yaratma mucizesini detaylarıyla anlattıktan sonra, ”Ya habibim, üzerinde düşünüp durdukları konunun iç yüzü budur” diyerek bitirir…

    Elbette ki herşeyi Allah yaratmıştır!..
    Sanırım bilim, Hz. İsa’nın babasız olmadığını veya Tanrı’nın oğlu olmadığını kabul ettiği gün!! onun da nasıl doğduğunu elbette ki çözecektir.. Kaynak zaten Kur’an’da vardır da OKUyan nerededir?…

    Ben ziraatten anlamam ama bir gün ben de bahçevanlığa soyunmuştum.. Yan bahçemizde çok güzel bir incir vardı ve ben o incirin tohumlarından yetiştirmeye çalıştım ama başaramadım!..
    Aradan üç beş sene geçti ve bir gün az ileride ki kayaların arasından bir incirin çıktığını gördüm.. Bu yeni incir fidanı, o güzel incirin tohumlarındandı..
    Sonra düşündüm bu nasıl olur diye?!.. Meğerse serçeler incirin meyvesini yedikten sonra sindirilmemiş olan çekirdeklerini hasbel kader bir yerlere bırakıyorlar ve oradan da incir çıkıveriyormuş!!…
    Benim en güzel olanaklarla yapamadığımı serçeler yapmıştı.. Hem de kupkuru bir kayanın arasında!!..
    Sonra yine düşündüm ki, bu da Allah’ın yaratma mucizesiydi. Ve bu bir sihirli değnek değildi de neydi?!…
    Tabii ki bunun da bir bilimsel açıklaması vardır elbet.. Yani, serçelerin gönüllü bahçevanlık yapmalarının!…

    Serçelerin bu yaratma çalışmasına vesile olmaları tamamen bilimseldir.. Mucize ise, şapkadan tavşan çıkmasından başkaca bir şey değildir sanırım…

  23. BirDOST diyor ki:

    Allah’a giden yol nefsler adedincedir deniliyor.. Ama Üstad, bunu da gayet güzel açıklamış ” “Allah’a” giden yol nefsler (bilinçler) adedincedir” sözü insanların dışardan değil kendi “öz”lerinden hakikate ulaşma yolunun açık olduğuna işaret eder!. ”

    ***Öz’de Bir’iz…

    (A’li-İmran/103)”Hep birlikte varlığınızdaki Esmâ hakikatinden (uzanan) Allah ipine sarılın ve ayrılığa düşmeyin. Üstünüzdeki Allah nimetini hatırlayın. Hani sizler düşman idiniz de, şuurlarınızda aynı idrakı oluşturarak sizi bir araya getirdi; O’nun sizde açığa çıkan bu nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz ateşten bir çukurun tam kenarındaydınız; kurtardı sizi o ateşten. İşte böylece, hakikate eresiniz diye, Allah size işaretlerini açıklıyor.”

    Evet, bu ayete göre de bir kaç tane düğüm noktası olmalı insanları birleştiren bir yerlerde.. Niye böyle düşünüyorum? diye düşününce de aklıma yeni düşünceler geliyor…
    Mesela, Hz. Muhammed aleyhisselama, Efendimiz deyişimizin nedeni sadece saygıdan ötürü müdür? veya Allah’ın rasulu olması dolayısıyla mı? Bunun gerçek ve mutlak! sebebini çok merak ediyorum… Bence en büyük tıkanıklığı oluşturan düğüm noktalarından bir tanesidir… Çoğumuz daha Hz. Muhammed’i tanımadan Allah’a varmaya çalışıyor… Halbuki Onu tanımadan ne mümkün!..
    Allah / Hz. Muhammed (İnsan-ı Kamil) / İnsan-lık !..
    Düşünebilen arkadaşlar bir de bu açıdan bakabilecekler mi?

    İnsan-ı Kamil,
    1 tane midir?
    10 tane midir?
    veya kaç tanedir?
    Kamil İnsan,
    100 tane midir?
    1000 tane midir?
    veya kaç tanedir?
    Normal İnsan,
    1000 tane midir?
    10.000 tane midir?
    veya kaç tanedir?
    Normal olmayan İnsan,
    10.000 tane midir?
    100.000 tane midir?
    veya kaç tanedir?

    Efendimizi, bunlardan kaç tanesi tanıyabiliyor/tanıyabildi?
    Veya bunlardan kaç tanesi,(((Efendimiz))) olarak tanıyabiliyor/tanıyabildi?

    Hz.Muhammed Aleyhisselam, neden?
    ”Ya Rabbi affet onları, çünkü onlar bilmiyorlar..”
    diye dua etmiştir?..

    Bilmediğimiz şey neydi?!!

  24. BİLİNÇ diyor ki:

    Bilmediğimiz şey neydi?!!
    Gönül bahçemde bir çiçek açtı
    Gönlüme güzel kokular saçtı
    İndi nice melekler seyre baktı
    Rabbim! O çiçeğin hürmetine nurlar saçtı

    Allah Rasulü (s.a.v.): Her ayetin bir zahiri bir de batıni vardır. Her harf, her tefsir, her okuyuş, her inzal keyfiyeti içinde ayni zamanda bir had vardır, buyurmaktadır. (Orada Allah’a ait büyük hakikatler ve incelikler yatmaktadır. Batıni olanlarını ancak Allah ve İlimde derinleşenler bilir. Her haddin de neticede kendisi için zuhur edebilecek, Allah tarafından ve O’nun istediği yerden doğan bir manası vardır.

    İnsan, Allah’a yaklaştığı nisbette Allah’ı tanıyacak ve O’nu tanıyabildiği ölçüde de marifete erecektir.

    Allah gören gözümüz, söyleyen ağzımız, duyan kulağımız ve büyük hakikatleri içine alan kalbimiz olacaktır. Böylece bizler, Allah adına görecek, duyacak ve O’nun emir ve nehiylerine uygun kararlar verecek ve kalbimiz Kenz-i Mahfi (gizli hazine) olan Zat’ı Uluhiyete ait hakikatleri hazine olarak etrafa aksettirebilecektir.

    Allah’ım kaldır perdeleri, basiret ver gözlerimize
    Sırların açık et, doldur yüreğimize
    Ya Rabbi! Haberdar et sevgili Habibini
    Uzatsın öpelim, mübarek manevi elini
    SELAMLAR

  25. KGökdoğan diyor ki:

    insan ortalarda bir yerlerde

    insan ortalardan aşağılara inmekte
    indikçe “ben”cilleşmekte
    “ben”cilleştikçe
    âlemlerde bölünüp parçalanmakta
    ve
    tek başına kalmakta
    1
    10
    100
    1000
    10.000
    ve milyarlar
    sadece “1ben”e eşlenmekte

    insan ortalarda bir yerlerde

    insan ortalardan yücelere yükselmekte
    yükseldikçe
    “biz”cilleşmekte
    âlemlerde “biz”lerle bütünleşmekte
    1
    10
    100
    1000
    10.000
    ve milyarlar
    sadece “1biz”e eşlenmekte

    hem aşağılarda
    hem yücelerde
    sadece “1″lik var

    aşağılardaki “1″lik
    karanlığın sayısı

    yücelerdeki “1″lik
    aydınlığın sayısı

    çokluk
    sadece ve sadece
    ortalarda bir yerlerde

  26. AHHA diyor ki:

    Sevgideğer “Bir’ol”;

    Sevgili Ahmed Hulûsi “Büyük Patlama’yı” reddetmemektedir.

    “Biz, “evrenin başı ve sonu yoktur” derken, bu mevcut bilinen evreni kastetmedik!. (A.H)”

    Ki biz de bunu anlatmaya çalışıyoruz. Gerçekte elbette Kâinat’ın (KûN anlamının açılımı) başı-sonu yoktur. Ama Evrenimiz gibi nice sayısız evren de “Big Bang” ile açılmıştır, Kâinatta!. (Sevgideğer “hayalperestin” düşünce deneyindeki gibi, algılayıcı hangi boyutta ise Evreni de ona göre değişecektir. “Secdeye varıp melek olan” “zaman ve mekandan münezzeh” olacağı için bu algılamayı yapan bilincin evreninin başlangıcı olmayacaktır; herkesin gördüğü bedeni ise bir başlangıca sahiptir.)

    Sevgili Ahmed Hulûsi de zâten bunu ayrıca belirtmiş:

    “Esasen bütün bu ve bilemediğimiz sayıdaki tüm evrenlerin, “aknokta”lardan oluşan birer “akyapı” olan “Big Bang”larla oluşan olayla, bir noktadan çoğalmak sûretiyle meydana geldiğini anlayabilirsek.. (A.H)”.

    Kendisinin işâret ettiği Tanrı’nın yarattığı bir “Büyük Patlama” yanlışına düşmemek!

    Şunu da ayrıca belirtme ihtiyacı hissediyorum. AH’den buraya ilgili konuda pasaj aktarmak bu konunun “mutlak olarak cevaplandırıldığı, artık tartışmaya devam etmemek gerektiği” anlamına gelmemelidir. Bu durum tek tip anlayışların, tek bir saygı duyulan yazarın eserlerinin okutulduğu cemaat-tarikat ortamlarına benzemektedir. Bu bizleri sizin ifâdenizle “düşünce uyuşukluğuna” götürür. Uzun yıllardır çok severek takip ettiğim ve –zâhirde- birbirlerinden ayrı görüşlerde olan “Sevgili Ustaların” her birinin şahsıma öğrettiği şey “anlattıklarımıza hemen inanma, bizi dâhi sorgula” olmuştur. Bunun nedeni olarak da insanların “tek tip fikirleri” okuyup-ezberleyerek sürüleşmelerini (enam) engellemek istemeleri olarak algılıyorum. Bu yüzden Allãh’ı Bilebilmek için O’nu dâhi Sorgulamış olan AHHA, acımadan/korkmadan her kulu da Sorgulamaktadır. Edebimiz böyle…

    Sevgideğer “Taner”;

    “melekî tesirler” sihirli değnek kategorisinde değildir : ). Örneğin, sizde ~İsa bilincinin açığa çıkabilmesi için “Meryem” olmanız gerekmektedir; ki o “melekî tesirler” size ulaşabilsin ve bilincinizde -beşer dokunmadan- ~İsa’yı doğurtsun (=açığa çıkarsın). Tabi, ~İsa’nın doğumunun hazırlığı için kavminizi, milletinizi hatta ehlinizi bırakıp (!) “doğuda bir mekâna (mekânen şarkiyye) (Meryem-16)” gitmeniz gerekecek. “Kıssaların geçmişte yaşanmış olaylar” olduğunu söyleyenlerin neden böyle ayrıntıların olduğunu düşünmeleri gerekir. “Ailesini bırakıp doğuya gittiğini” bilmemizin bize ne faydası var? Yoksa, acaba ~İsa’ya varmak için Meryem olarak bizim ne yapmamız gerektiğinin sırrı gene bizim kelimelerimize (“Ehlinden intibaz” ve “doğu tarafında yer”) mi sıkıştırılmış? Neyse.. Bunlar Meryem olanı ilgilendirir, biz hele bir Âdemimize ulaşalım da!..

    Sevgideğer “ELF”;

    Sevgili “Harun Yahya” grubunun dini içerikli eserlerini beğenip yararlansam ve hatta tavsiye etsem de (Mehdi-İsa kitapları hâriç : )), aynı cümlelerimi anlam veremediğim ölçüde “Evrim karşıtlığı” yapan kitapları için sarf edemeyeceğim. Bu yöndeki kitapların içerikleri merkezi Amerika’da bulunan “Yaratılış Araştırma Enstitüsü (ICR)”kitaplarının çevirisi niteliğinde olup, bir çok -kasıtlı veya kasıtsız- çarpıtmalar içermektedir. Elbette bunu yıllardır “Harun Yahya” kitaplarıyla büyüyerek “Evrim Teorisi düşmanlığı (!)” yapan; ama daha sonra üniversitede –Moleküler Biyoloji ve Genetik temelli- dersler alıp karşı (!) tarafın görüşlerini de okuyarak karşılaştırma imkanı bulan birisi olarak söylemekteyim.

    İşin detaylarına girdiğimizde gerçeklerin “duygusal olarak inandığımız değerler” gibi olmadıklarını görüyoruz. Evrim karşıtlığı yapan bu yayınlar “bilgi sahiplerine” değil; “duygusal hareket ettiği için kolay yönlendirilebilenlere” (kendimden biliyorum) cafcaflı bir şekilde hitap etmektedir. İddiaları çürütebilmek için bir-iki bilim kitabı okumak yeterli olacaktır.

    Canlılarda öyle yapılar bulunmaktadır ki, “Evrim sürecini” kabul etmeden bir açıklama getirememekteyiz. Örneğin, erkelerdeki meme yapıları… Hangi fonksiyon için var edilmiş olsunlar ki? Ensemizde, hatta kimi erkek bireylerde çıkan omuz-sırt kıl kalıntıları… Neden böyle bir şey yaratılmış olsun ki? Bu tipte yüzlerce örnek var… Tek bir açıklamaları var, o da atalarımızdan miras kaldıkları. Belki de en kesin kanıtlar olarak canlı hücrelerin genetik veritabanlarında bulunan “Hurda DNA” diye adlandırılan bölgelere bakabiliriz. Hurda DNA adı verilen bu bölgelerde çok büyük oranda işlevsiz bölgeler vardır. Örneğin “yalancı genler”.. Bu diziler mutasyona uğrayarak işlevsiz hâle gelmiş bozuk gen yapılarıdır ve bizlere atalarımızdan miras olarak kalmışlardır.

    Yalancı genlere (pseudogenes) C vitamini sentezleyen geni örnek olarak verebiliriz. Bu genin sentezinin birçok hayvanda gerçekleşiyor olmasına rağmen (kedi, köpek, domuz vs.) insanda ve diğer primat takımında (İnsanlar, şempanzeler, goriller vs.) mutasyona uğramış ve işlevsiz olarak iz halinde, fazlalık olarak bulunur. Uzak geçmişteki atalarımızın tersine, artık C vitamini sentezine eskisi kadar ihtiyacımız olmadığından (hazır olarak C vitamini kaynaklarına ulaşabiliyoruz) bu gen de zamanla kullanılmaz hale gelmiştir. İşlevsizleşmesi maymunlarla ortak atalarımızdan da öncedir. C vitaminini sentezleyen bu gen bizlerde işlevsiz olmasaydı, elbette bu vitaminin eksikliğinden kaynaklanan skorbit hastalığına da yakalanmayacaktık.

    Geçmişteki varsayımsal Âdem’in DNA’sına bu genin işlevsiz olarak monte edileceğini düşünmüyorum! Elbette örneğin, ilk yaratılan insanda (erkekte) neden meme dokusu yaratılsın sorusu da sorulabilir. Bu örneklerin sayısı daha da artırılabilir.

    Hoşça&Dostça ; )

  27. infinity diyor ki:

    İnsan ha mutasyonla gelmiş, ha cennetten ışınlanmış ne fark eder…

    Hala bu formda bunları mı konuşuyoruz… neden tartışıyoruz, anlıyamıyorum ki…

    “ahha” kardeş günümüzün bilim verileriyle herşeyi cevaplamaktan çok mutlu oluyor, güzel de yapıyor Allah razı olsun, ama peygamberler günün verileriyle mi sistemi çözüp herşeyi cevaplandırmış…

    Sistemi, sana öğretilen kısıtlı verilerle ne kadar yorumlayıp doğru kararlar verebilirsin ki? Dünün verilerinde fizik vardı, şimdi kuantum var, yarın ne çıkacak Allah bilir.

    Bence aradaki fark görevli varlığın bilmesi gerektiği kadar şeyi bilip zamanın anlayışına göre açıklamasıydı. Siz şimdiki ZAMANIN bilim verileriyle herşeyi açıklamaya kalkıyorsunuz. Tabi bunlar benim zanlarım, yanılıyorumdur belki de.

    Haa bu arada… sırttaki kılın, bir insanın kaderini değiştireceğini de unutmamak gerekir ve bu yüzden birçok firmanın kıl dökücü kremler üretip bunlarla ticaret sisteminde yer aldıklarını hatırlatırım, vitaminleri de aynı gruba rahatlıkla sokabilirsiniz, aslında bu konu çok daha derin neyse…

    Açıkca demek istediğim; Sistemi yaratan tabii ki günümüzdeki ekonomik durumu da hesaba katarak herşeyden neredeyse her insana bir rızık kapısı açmış…

    Sanırım burdaki asıl soru şu olmalı; Yıllardır süren bu evrim tartışmalarının altında yatan ne ?

    Biz bu tartışmayı burada sonlandırsak dahi daha niceleri tartışıp duracak o yüzden hepinize sevgiler, selamlar…

    Burada olduğunuz için hepinize teŞekkür ediyorum.

  28. karınca kararınca diyor ki:

    Bazen AHHA, benim de değeryargısı ve şartlanmalarımdan geriye kalan kırıntıları irrite ediyor ve aldanmama sebep oluyor, geçici de olsa…
    Sonra Allah’ın hidayeti sonucu hatırlatmasıyla diyorum ki “Tevbe estağfirullah, kendine gel, uyan!.. Allah arzın ve semavatın Rabbidir. Tek’i bölme! Bu zuhur mahallinde de esmasını bu şekilde aşikar edip seyretmede, sana ne demek düşer ey yoktan gelen yok? Seyret ve sev bir nur görüyorsan, uzak dur ve yaklaşma bir zulmet görüyorsan…
    Ama sakın fiile takılıp da faili görmezden gelme!.. Kınama sakın, kimi kınadığını bir düşün! Sevebiliyorsan sev, O’nun nur-u vechini görebildiğin ve seyrettiğin her an”

    Bunları hiç kimseye ders vermek, haddini bildirmek (haddi bildirmek yoktur, haddi bilmek vardır ancak; had bildiren haddini bilmeyendir) veya akıl öğretmek için yazmadım. AHHA’yı hoşgörmeye çalışırken aynı hatayı bir başka an’da bir başka seyirde yapmaktan Allah’a sığınırım. Fakat bugünlerde bu hesaplaşmayı sık sık yapıyorum Allah’ın yardımı ve hatırlatmasıyla…
    Sadece samimi bir itirafta bulundum, çünkü bu hesaplaşmayı yapınca inanılmaz bir huzur ve sükunet hali geliyor insanın üzerine…
    Sanki Sayın Dilek Yaraş hanımefendinin son yazısında bahsettiği o istiridye içindeki huzur hali gibi bir hal…
    Dileyen denesin bir dedim, pişman olmayacağını düşünerek… Belki ahım şahım bir bilgi değil, çoğunuzun bildiği şeyler ama… Sadece bir hatırlatma bencileyin, karınca kararınca…

  29. BirDOST diyor ki:

    Yukarıda ki kendi yazdığım yoruma ek olarak;

    Ashab’ın çok güzel bir huyu varmış, Efendimiz(s.a.v.), bir soru sorduklarında, Ashab da ”Allah ve Rasulu” daha iyi bilir, derlermiş… Selam olsun onlara..
    Bizim yukarıda sorduğumuz soru, acizane bilmediğimizden kaynaklanan, Hz. Rasulullah(s.a.v.)’ın ettiği DUA’yı anlamaya yöneliktir.
    Niyetimiz, ”İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır” hadisince insanlara faydalı olmaktır
    Ve ”Sizler benim ashabımsınız, kardeşlerimiz ise henüz gelmemiş olanlardır.” (Müslim,Taharet) hadisinde belirtilen kişilerden olmayı ummaktır…

    Dua’dan bahsetmişken buraya yazayım…
    Telepati yeteneğini kullanma yeteneği olan arkadaşlara veya kullanmak isteyenlere acizane tavsiyem, zulme uğramış olsanız dahi, belli bir kişiye yönelerek onun kötülüğü için bir şey düşünmemenizdir… Allah’a sığınmanız kafidir. Bu, sizin için daha hayırlıdır…
    Hz. Rasulullah(s.a.v.) Efendimizin, Taif’de maruz kaldığı duruma karşı göstermiş olduğu yüksek ahlak örneği; oranın helak olmasını istemeyişi gibi… hepimize örnek olmalıdır.

    Salat/Yöneliş/Namaz hakkında söylemek istediğim bir konu var. Dua’dan bahsetmişken…
    Bunu anlatmak için değişik bir yöntem kullanacağım, (bu nedenle sadece şekil anlamı itibarıyle kayda alınmasın lütfen) sadece anlamaya yönelik kolaylık olması açısından;
    Karşınızda bir çizgi adam farzedin, bu adamın kafa şeklinin olduğu yere Allah kavramını oturtun… Kalbinin olduğu yere de Hz. Muhammed kavramını oturtun… Ayaklarından, sağdakine “Ben” kavramını, soldakine de “Sen” kavramını yerleştirin.
    Evet, şimdi anlatacağım Yöneliş…
    Bu çizgi adamın yönelebilmesi için salatı ikame etmesi gerekiyor, bu nasıl olacak? Yani Mirac’ı gerçekleştirebilmesi…
    İlk önce Niyet..
    Ve KIYAM… Buraya izninizle Üstad’dan bir alıntı yapacağım daha kolay anlaşılması açısından;
    ””Kıyâm” hâli, kişinin tüm benliğiyle, ben kendi kendime varım; anlamına gelir! Okunan besmele ve Fâtiha ise ayakta duruşun Allah halifeliği dolayısıyla yapılmasının itirafı anlamınadır. Okunmazsa bunlar, o takdirde kişi varlığını Allah`a şirk koşmuş olur!” (A.H.)

    Hemen ardından, RÜKU geliyor… ”Hz. Muhammed’den evvel ki namazlarda rukû yoktu. Direk ayakta okurlardı ve secdeye giderlerdi. Bizim namazımızda rukû vardır.
    RUKÛ, Muhammed ümmetine bir rahmettir! Onlarda kural, ya ayakta okuyacaksın ya secdeye gideceksin… Beceremiyorlardı secdeyi de…
    Biz de ya ayakta duracaksın ya secdeye gideceksin ama ayaktayken daha secdeye gitmeden önce bir de ruku aşaması var; hiç olmazsa ruku yapanlar da bir şeyler kazanabilir… Rukûnun bir mânâsı var. Secdenin bir mânâsı var” (A.H.)

    Rüku aşamasından sonra secdeye gidiliyor. Yani Rasullullaha tabi olarak, onunla beraber..

    Maide/55- “Sizin Velî’niz sadece Allah’tır, “HÛ”nun Rasûlüdür ve (şu) iman edenlerdir ki, onlar salâtı ikame ederler ve rükû hâlinde zekâtı verirler.”

    Tam bu anda çizgi adamı getirin aklınıza;
    SECDE’ye gitmeden hemen önceki an… Bir bacak kesme/kırma! anı var..
    Bacak kesiliyor ve secdeye gidiliyor..
    Neydi çizgi adamda bahsettiğimiz bacaklar? Ben ve Sen bacakları… Bu ikisi aslında Bir’dir Ben’i kestin mi diğeri de otomatikman yok oluyor..

    Evet toparlarsak;
    Rüku’da yaşanılan o hal ile(Muhammed Ümmeti olarak), bacak kesiliyor ve Bu AŞAMADAN sonra ancak secdeye gidiliyor… Yani Yöneliş böyle devam ediyor, ta ki Mirac’a ulaşana dek..
    Tabii bunlar benim sınırlı anlayışım kadarıyla aktarabildiklerimdir, hatalar bendendir..
    Selam ve Saygılarımla..

  30. BİLİNÇ diyor ki:

    İnsan denen yaratılmış varlığın bir takım mutasyon ya da bir dizi evrim sonucu mu yoksa bir anda özel bir şekilde yaratılıp yaratılmadığı bir yana, zannımca esas olan mevcut durum ve zaman içindeki bu halimize hitap eden ve evrensel sistem içindeki yerimizi tesbit eden ve bu sistemin işleyişindeki mükemmel dengeyi her çağa ve her bilinç seviyesine tarif eden Kuran’ı anlamak ve anladığımız kadarını yaşamak esas olmalı ve fikir ağlarımızı bu esas nokta etrafında örgülemek zorundayız.

    Elbette ki bilimsel veriler, Kuran’ı ve dolayısıyla evrensel sistemi anlamamızda bize birer el feneri gibi ışık tutacaklardır. Ancak! Bilimin bize sunduğu bütün veriler, karanlıkta olan bizlerin gün ışığıncaya kadar kullanacağımız sınırlı el fenerleridir.

    Özümüze olan yolculuğumuzda, Hakikat Güneşi doğduktan sonra, karanlıkta el feneri ile gördüğümüz ya da gördüğümüzü sandığımız bir takım meselelerin, aslında öyle olmadığı, el fenerinin ışığının o meselelerden bize yansıdığı ve bu yansıyan ışığın, algılayabildiğimiz kadarı olduğu görülecektir.

    Sadece bilimsel verileri esas alan ya da salt felsefi bir yaklaşım, zihinleri bulandıracak ve kuşkuları arttıracaktır. Kuşkuların arttığı bir zihin ise şeytanın çok kolay avlayabileceği bir yem olacaktır.
    Bilimsel verilere evet, felsefi yaklaşıma evet ama Kuran ve Sünnet çerçevesinde…

    Deyadan bir damladır, insan oğlunun alemler dediği
    Daha nice deryalar var, insan oğlunun bilmediği
    Bir damla bile değil üzerine bir ömür bindiği
    Kumsalda bir kum tanesi, şu dünyam dediği
    SELAMLAR

  31. Bülent GÖKÇEN diyor ki:

    DÜŞÜNMENİN SIRRI…

    Eğer bir Müslüman, şuurlu bir şekilde Kur’an-ı anlamaya, sünneti seniyye’yi kendi zamanına uygun bir şekilde yaşamaya yönelirse, bencillikten enginliğe, cahillikten olgunluğa zalimlikten mazlumluğa kısacası tüm kötü huylarını terk etmeye yönelmiş olur.

    Rabbimizin yaratmış olduğu tüm güzellikler, insana manasını veren Ruhunda gizlidir. Hazine kendimizdedir, özümüzdedir.
    Ancak..! Bu hazineyi bulabilmek ve içindeki tüm güzellikleri ortaya çıkarabilmek için bir haritaya ihtiyacımız vardır.
    Bu harita, mukaddes kitabımız Kur’an-Kerim’dir. Haritanın şifresini çözen ve buna göre de takip edilecek yolu öğreten kişi de Hz. Muhammed (a.s.)dır. Bize düşen, okumak ve teslim olmaktır.

    İnsan, Hak’tan gelen bir yolcudur. Yolculuğu Hak’tan başlar, Hakk’a iniş yapar. Bu yolculuk bir bilmeceye benzer. Bilmeceyi çözen kişi imtihanı geçmiş sayılır.

    Kişi, ademiyet makamından, insaniyet makamına doğru yol alır. Bu süreç içerisinde insanlık olgusunu geliştirip, sayısız engeller aşarak birliğe varır. Halkın içerisinde yerini alır. İçinde bulunduğu halkı, Hakk’a yönlendirir. Dış alemi halka yakın iken, iç alemi Hakk’a yakındır. Halk, Hakk’ın görünen yüzüdür. Hak ta, halkın görünmeyen yüzüdür.

    Kainattaki her şeyin bir görevi, bir amacı vardır. İnsanın ki ise aklı sayesinde bulacağı en hakiki mutluluk kaynağı olan öz’dür, Yaratandır.
    Özümüze, oradan da bizi Yaratan Rabbimize ulaşmanın 4 temel şıkkı vardır:

    1- Kişinin önce Hakk’a hizmet etmesi
    2- İtikat etmesi
    3- Her gelen belaya sabretmesi
    4- O’ndan şükrünü ve umudunu kesmemesidir.

    Kişi, işte bu arayış içerisinde amacına yönelmiş olur. Bu sayede madde biçim alır ve anlam kazanır.
    Sınırlı düşünen bir akıl, sınırsızlık yoluna ulaşamaz.
    Çevre ve aile yapısından aldığı bilgiler ile değişik bilimsel bilgiler çatışınca, bulunduğu durumdan kişi kurtulamaz. Düşüncesi sadece yaşamak ve kurallar içerisinde davranmaktır.

    Erdemli olan ve bizden istenen hayatı anlamak, ışık veren, gözle görülmeyen, elle tutulmayan ve dokunulamayan, düşünceyi yakalayarak bu düşüncenin sınırlarını kaldırmaktır. Düşünmek her kapıyı açan bir anahtardır. Kur’an, düşünen insanlar içindir.

    Düşüncesine hakim olan insan’ın her şey kontrolü altındadır. Allah’a daima yakındır. Gerçeğin peşinde olan ve insanlığa ışık tutandır. Düşünerek ulaştığı gerçekleri, insanlara aktarandır. Sonsuz ilim sahibinin, ilim denizinden aldıklarını diğer insanlara verendir. Yani hem alandır hem verendir.

    Hakk’a, gönül verenler arasındaki bütünlüğü sağlayan bir bağdır. Biz insanların beyni muazzam bir güce sahiptir. Fakat sınırlı düşüncelerimizle vücudun sigortası olan beynimizin %3’ü ancak çalışmaktadır. Geriye kalan %97’si neden devreye girmemektedir?
    Sınırlı düşüncelerde kalarak hedefini saptıran ve kendi aklının doğru yolda olduğunu sananlar için yanılgı vardır.
    Bu düşünceler öze inemeyen düşüncelerdir. Mantık yürüterek, bilinçli yaşadığımız durumlar beynimizin %3’ünü oluşturur.
    Ufku dar olan kişiler, kendilerinden habersizdir. Bunlar toplumun örf, adet ve gelenek şarlanmasının dışına çıkamamışlardır. Kendilerinden farklı düşünenleri anlayamamış ve her zaman karşı çıkmışlardır.

    Beyin dağarcığımız, kişilerin hizmetine, çalışmasına, ilim-irfan, şükür v.s. edişine göre açılır. Bunların anahtarı ise AŞK’tır. Aşk, aydın düşüncelere açık olmayı, kalıplaşmış düşüncelerden arınmayı, zihnin ötesini düşünebilmeyi sağlar.

    Ahiretle devam eden sınırsız yaşam, düşüncede de sınırsız olmayı gerektirir. Evrende düşünebildiğimiz her şey vardır. Akıl, insanlarda büyük bir gizemdir. Yeter ki… Akıl, ruhtaki güzelliklere yönelsin, her şey bir zincir halkası gibi birbirini takip ederek çözülmeye başlar.

    İnsanoğlu, eğer kendi özündeki gizli hazineyi fark etseydi her ne şekilde olursa olsun hiç bir yere bağlı kalmazdı. İnsan kendi iç varlığını sezinleyip idrak etseydi, ruhen ve bedenen kendi yüceliğini daima korurdu. İnsan kendi yüceliğini idrak edemediğinden Allah (c.c.), peygamber-
    ler, kamiller, sayısız aşıklar v.s. göndermiştir. Amaç; Uyuyanları uyandırmak, özünden kopan bizleri bütünlüğe erdirmek için.

    İnsanın kendi gerçeğini bulması için önce; Kendi hakikatini bilen bir İnsan-ı Kamil’e ihtiyacı vardır. Bulduğunda cani gönülden bağlanarak, davranış ve yaşantısını, kendi yaşamına sokmalıdır. Mürşidi ile bir vücut olup, kendi hakikatini iç dünyasında görmelidir.

    İç dünyasını gören kişi her yerde bir aynadır. Her yerde görünen O’dur. Evrende her şeyi birbirine bağlamıştır. O’nun zerresinde Rabbinden başkası yoktur. O, vücudun son kapısını açtığı için ne şeriatı, ne tarikatı, ne marifeti, ne derecesi, ne de makamı vardır. Hepsi son bulmuştur. Can bir, ten birdir ve bütündür.

    İnsan-ı Kamiller, bütün alemlerden haberdardırlar. Her alem, vahdet-i vücudunda mevcuttur.
    Zamanın birinde bir gerçeğe (hakikat ehline) SORMUŞLAR:
    Efendim..! Müslümanlar camiye, Hıristiyanlar kiliseye, Yahudiler havraya gidiyor. Sizin gittiğiniz yer neresidir?… O’da..: Evladım…! İşte oradan ötesi bize aittir, demiş. Gerçekten de ötesi İnsan-ı Kamillerindir.

    Aşka düşer, aşka düşen sırra girer, sırra giren teslim olur, teslim olan HAKK’I BULUR.

    Allah, her şeye kadirdir diyerek kolaya kaçmamak gerekir. Allah, her şeye kanunlarıyla kadirdir. Bilgisizce bir şey olmaz, kuru kuruya inanılsın diye değildir o söz. Allah’ın bu kudretinin nasıl olduğunu merak ediyorsan; Sana, Ben, akıl verdim diyor, araştır bul, Beni tanımak ve anlamak istiyorsan…!

    Tanıyabilmek ve anlayabilmek dileği ile…

  32. AHHA diyor ki:

    Sevgideğer dostlar,

    Fizik kurallarına aykırı “mucizevî/ani yaratılış” ile “Evrimsel Yaratılış” arasındaki fark, “Allãh ile Tanrı ve yarattığı özel insan inancı” arasındaki farka tekâbül ediyor olduğunu düşündüğümden bu konuya olduğundan fazla önem vermekteyim.

    Tanrı herşeyi bir “hikmetle” ve “maksatlı” şekilde yaratır; ama Allãh ismi verilmiş Tümel Varlığın algıladığımız boyutu ise “kendi kendini organize ve refere edebilmekte” olan bir sistemdir ve “deneme-yanılmayı“, “tesadüfleri/rasgeleliği” *de* kendinde barındırmaktadır (Dikkat, *de*).

    Doğa kanunları örneğin, bir bakteride tamamen “deneme-yanılma yoluyla/rasgele bir şekilde“, o bakteri türünün işine yarayacak “bilgiyi” genomunda mutasyonla üretir. “Deneme-yanılma” yapan bir bilinçli kimlik/zeka yoktur elbette, Evrenimizin oluşumuyla beraber varlık kazanmış kanunlar sayesinde “kendiliğinden” gerçekleşir. Bakteri rutin olarak mutasyona uğradığından, mutasyonlardan bir tanesi illaki ortam şartlarına uyum sağlama noktasında hedef tahtasını iyi veya kötü bir şekilde vuracaktır. Ama vuracaktır! Tüm canlıların sahip olduğu biyolojik ve zihinsel özellikler, hatta insandaki “yüksek” farkındalık melekeleri” hep doğanın “deneme-yanılma mantığıyla” ve o türün yaşadığı ortamın şartlarının “zorunlu sonucu” olarak var olmuşlardır. Seçici olan ortam koşullarıdır. Rasgelelilik çeşitliliği üretirken, ortam şartları filtresi bu çeşitlilikten kendisine (filtrenin deliklerine) en uygun olanları seçer, yaşatır (deliklerden geçirir).

    Örneğin, soğuk hava şartları, kendinde rasgele mutasyonla (kabaca) “kıl üreten doku” açığa çıkmış bireylerin geçmişte zamanla seçilmesini sağlamıştır. Çünkü rasgele (deneme-yanılmayla) açığa çıkan bu özellik popülasyona yarar sağlayacaktır. Dolayısıyla bir çok kara hayvanı da -özellikle soğuk bölgelerde yaşayanlar- kıllıdır.

    İnsan türünün ataları da ayrıcalıklı olmaması (sistem kendisi için yaratılmayıp kendisi sistem içinde meydana gelmiştir) nedeniyle sık kıllı idiler. İnsanın yerel hayata geçişiyle beraber avladığı hayvan derilerinden kendisine giyecek yapıp soğuktan korunma-ısınma ihtiyacını gidermesiyle birlikte vücudun üretimi olan kıllara olan ihtiyacı da doğal olarak azalmış ve iz olarak kalmıştır. Benzer şekilde bahsetmiş olduğumuz C vitamini geninin üretimine olan ihtiyacımız da azaldığından genin mutant-işlevsiz hâli genomumuzda iz olarak kalmıştır. Bunlar geçmişin, evrimimizin izleridir! Tanrı’nın vitamin satan, kıl gideren firmaların rızkını düşünerek böyle fazlalık yaratımlarda bulunmayacağını düşünüyorum. Bu bakış açısı sanırım bizlerin insan-merkezli duygusal şartlanmamızdan kaynaklanıyor. Tekrar edelim, insan sistem içinde meydana gelmiştir. İnsanla ilgilenen bir Tanrı yok! Aynı kalıntılar/fazlalıklar diğer türlerde de var. Bazı yılan türlerinde işlevsiz ayak ve kalça kemikleri, kör mağara balığında göz kalıntıları (göz çukurları var; ama gözler yok), atlardaki ek ayak parmak kemikleri, suda yaşayan balina fosillerinde bulunmuş olan ve günümüz balinalarında da hala gözlenebilen olan arka ayak kemikleri!…

    Bütün bu kalıntılar doğanın “deneme-yanılma ile en yararlısını bul mantığı” ile bir zamanlar türe işlev verdiği; ama gereksinimin azalmasıyla iz olarak bıraktığı tarihtir.

    Diğer hayvan türlerinde psikolojik hastalıklar gözükmez iken insan kaygı, hırs, depresyon, bağımlılık ile mücadele eder durur. Bunun nedeni hayvan atalarından doğal olarak aldığı duyguların kendine has “bilişsel zihni” ile çatışmasıdır. Nefs mücadelesi duygusal belleğimizdeki bu hayvani kalıntılarla ön-beynin bilişsel zekasının cihadıdır.

    Şahsımıza yapılan küçücük bir meydan okumada kendimizi bilişsel zekamızla kontrol edemememizin nedeni, duygusal-hayvani belleğimizin-kalıntılarımızın çok güçlü olmasıdır. Ve ezici çoğunlukla atalarımızın mirasları galip gelir ve karşıya sözlü-bedensel saldırıda bulunuruz. Bu reaksiyonu harekete geçiren limbik sistemimiz aynen hayvanlarda da bulunur. Görevi ise, korku-saldırı durumlarında mantıklı analiz yapmaya fırsat vermeden, düşünmeden anında harekete geçmektir. Bu sayede kendisini de korumuş olur. Hayvanların yaşam mücadelesi için çok mühim olan bu sistem, insanda mantıksal zekanın evrimleşmesiyle insanın başına büyük bir bela/imtihan olmuştur…

    Özetle; göklerden/ötelerden ışınlanan ne ruh/zeka/bilinç/kalp var, ne de şeytanî duygular… Işınlayacak olan tanrısal bir güçtür; kanunlarla oluşturacak olan ise Allãh’tır.

    Bu anlatımın mantığına bakınca salt fizik kanunlarının işleyerek rasgele üretim yaptığı, anlamsız bir evren modeli gibi karşımıza çıkıyor. Rasgelelilik, üretimin yöntemlerinden sadece birisidir. Büyük Patlama ile açılan evrende bu yöntemin milyarlarca yıl sonunda zorunlu sonucu Bilinci Allãh’a AYNA olan varlıkların bedenlerine hazırlamış olduğu ortamdır.

    RUH kendini –anlatma sadedinde- deneyimlemek isteyince kendini algılayacak –aracı- bir madde bedene ihtiyaç duymakta ve yeni bir Evrenin oluşumuna neden olmaktadır. Madde evrenin ilk aşamasında bilinçsiz olarak deneme-yanılmayla, evreni/kendini -asgari düzeyde de olsa- (hayvanlarda) algılayacak bir zihne (madde bedeni algılayan bir üst boyuta) temas ettirir. İnsandaki beyine/bilince ulaştığında ise artık deneme-yanılmanın ötesinde, “kendini bilinçli olarak” daha derinlerindeki boyutlarını algılayabilme potansiyelini ortaya çıkarır.

    RUH, kendini tam olarak ise Kamil İnsan ile seyreder! Deneme-yanılmayla oluşan bütün bu canlı zenginliği (Hiç bir zaman tanışamadığımız, kimsenin ilgisini çekmeyen, varlığından haberi olmayan nesli yok olmuş canlı türleri vs. dâhi) RUH’un madde beden yönünden Hz. İNSAN’a ulaşabilmesi/ RUH’un kendini İnsan’ı Kamil olarak seyredebilmesi için üretilmiştir. İnsan tür olarak Evren içindedir belki; ama Evren de Hz. İNSAN için(de)dir.

    Bu yorumları yapabilmek için Bilim’in şüphe olmayan teoremlerinden yararlanmaktayız. Bilim, her şeyi elbette açıklayamaz elbette; ama artık bilim insanlarının şüphe etmediği bulgularını “her şeye olan bakış açımızda” çok iyi bir el feneri olarak kullanma hakkımız vardır. Bu bakış açısı olmadan din mecazlar/hayaller yığını olarak kalacaktır. “Hayallere dalmamak” için gerekli bakış açısını oluşturmada, Mehdiyet Çağımızın Biliminin bulguları kısıtlılık oluşturmaz (Kalbimizde aklımızı rahatlatacak, besleyecek Sevgiyi; gücümüz yetiyorsa Aşk’ı sakladığımız müddetçe…).

    Bilim bu güzel seviyeye kolay gelmemiştir. Maneviyat ehlinin arınması için Aşk ateşine atılması gibi, bilim insanları da, bilimi dogmalardan arındırabilme uğruna ateşlere atılmıştır. Her seferinde de “her şey insan için vardır” saplantısına darbe vurmuş, hiç sorgulanmamış inançların gerçeklerle uyumsuzluğunu, mucizevi müdahalelere gerek kalmadan sistemin tıkır tıkır işlediğini savladığı teoremleriyle göstermiştir.

    Şüphe edilmeyen bu teoremler bir gün açıklanamayan bir açık yakalandığında daha iyisi ile değiştirilmeyecektir, açık kalan kısımlar için yeni teoremler geliştirilecektir. Nasıl ki Einstein, Newton kanunlarının açıklarını yakalayıp bakış açımızı genişletti ise; ama Newton kanunları geçerliliğini yitirmedi ve hâlâ günlük yaşamımızda Newton kanunlarına aykırı olaylar gerçekleşmiyorsa, benzer durumlar Bilimin gelecek tarihinde de yer alacaktır.

    Hoşça&Dostça Sevgiyle kalın efendim..

  33. bir'ol diyor ki:

    Sevgili Ahha, ben konuya daha farklı bir boyut getirmek istiyorum!…

    Biz dünya üzerinde kaçıncı Adem nesliyiz?…
    Ya da, bilimin kabul ettiği ”mito kontreal Havva”nın soyu olan bizler, dünyada kaçıncı gelişmiş nesildir?…

    Olaya, dinazor çağından sonra maymunların bir türünden evrimleşerek bu günlere geldik şeklinde dahi bakmış olsak, dinazor çağından önceki çağlarda gelişiminin zirvesini tamamlayıp yok olmuş Adem nesilleri de olmuş olamaz mı?…
    Çünkü bilim, elinde ki fosillere göre yorum yapabiliyor… Oysa fosilleri günümüze kadar gelmemiş olan nice çağlarda nice varlıklar yaşamış olabilir!…
    Bilimin edindiği fosiller milyon yılları kapsıyor… Oysa dünyanın yaşı milyarlarla ölçülmektedir!…

    Evrimleşme sürecine ben de karşı değilim ama, evrimleşme teorisi henüz belli bir kalıba oturmuş değil. Açıkcası, bilim adamları dahi evrimleşme teorisinde henüz tatmine ulaşmış değiller… Bu böyle olsa dahi!….

  34. Bilinç diyor ki:

    Evrim teorisinin mevcut bilimsel verilerinin hepsini okuyamadığım, okuyabildiklerimden ise ikna olamadığım için yukarıdaki bilimsel verilere göre yapılan insan tarifini hazmedemiyorum.

    Atom düzeyinde ya da daha alt boyutta bedenimizin, bir maymunla ya da bir tırtılla veya bir taşla ayni olması başka bir şey, bir mühendislik harikası olan bedenimizin hadis (sonradan) olması ya da bazılarının ifadesi ile yaratılmış olması başka bir şey.

    Mevlana gibi Yunus gibi, imamı Rabbani gibi, imamı Gazali gibi düşünür ve ilim adamlarımızın bize ulaşan eserlerinde buna işaret eden ifadeler var mıdır, yoksa biz mi okuyup ta anlayamadık. Aşağıda Hacı Bektaşi Veli’ye atfen yazılan şiirde, şair o veliyi kendi ağzından anlattırmış. İşte Hz. İnsan…

    HACI BEKTAŞİ VELİ

    Nefsine sahip olmayan, demesin ki aleviyim
    Ölü değilim ben, bilin ki diriyim
    Hak’kın, varlık aynasındaki konuşan diliyim
    Kudretinin, hikmet yurdundaki eliyim

    Soranlara Hakkım, bakanlara Hacı Bektaşi Veliyim
    Alemlerdeki sonsuz tecellilerinden biriyim
    Bir noktayım, Hz. Ali’nin dediği gibi
    Sırlar kuyusuyum ama görünmez dibi

    Onsekiz bin alem yol olmuştur bize
    Herkes takdir edileni seçer kendisine
    Hidayet olunan biner kurtuluş gemisine
    Bu dediklerim masal gelir kimisine

    Yolumuz sevmektir, bineğimiz sabretmektir
    Azığımız, her halimize şükretmektir
    Zikrimiz, Hz. Muhammed’in potasında erimektir
    Gayemiz, bu yolla Hakk’a ermektir

    Sen alemlerdesin, alemler sende
    İnsan, şu alemde emin bir belde
    Yerde yürüyen, havada uçan hayvanat
    Sokulsun, güven bulsun sende

    Elinden, belinden ve dilinden emin olunan
    Ve dahi, emin kimselerle bulunan
    Yolcu olup, bir Hak yola koyulan
    Bilsin ki! Elimizdir ona sunulan

    Kadın toprak gibidir, erkek su gibi
    Nefsine sahip ol, olma hayvan gibi
    Hayvanlara şehvet verilmiş, üremek için
    Sen hayvan mısın, bu hal niçin…!

    Sırlar hazinesiyim ben, gizliyim
    Hak’kın kulu, Hacı Bektaşi Veliyim
    Erenlerin uzanıp öpülen eliyim
    Bazen aşıkların konuşan diliyim

  35. ahmet diyor ki:

    Yazılarını 1′ inci bölümden itibaren okudum. Başlarda gayet araştırmacı ve bilimsel konular ama bir o kadar da insanların kolay anlayamayacağı bir takım terimler ve tanımlarla dolu bölümler. Ancak bölüm 3.2′ye gelince bu bölümde bulunanları (bunların az bir kısmı doğru bir çoğu yanlış olmakla beraber) yazmak için hem de o kadar mantığa yatkın ve inananların ayağını kaydırabilecek biçimde yazabilmek için sizin daha iyi bileceğiniz gibi o anları YAŞAMAK ya da YAŞAYANI tanımak VE ONDAN BİZZAT BUNLARI ALMAK GEREKLİDİR…
    Bunların hangisine sahipsiniz. Bunlardan hangisine sahip olursanız olun ZATINIZ ADEM ‘OL’MUŞ demektir. Size hizmete hazırız. Yok eğer DEĞİLSENİZ sizin de tarif ettiğiniz gibi içinizdeki [...]
    ALEMLERİN VE ALEMLERDE HER İSTEDİĞİNİ İSTEDİĞİ ZAMAN YAPABİLME GÜÇ VE KUVVETİNE SAHİP OLAN RABBİMİZ OLAN ALLAH (C.C.) HEPİMİZİ AF VE MAĞFİRET EYLESİN… AMİN..

  36. arastirici diyor ki:

    Ara sira aklima takilan bir soru var. Acaba tasavvuf konusunda bilgili olan dostlartimizdan rica etsek bize sembolik olarak “AYAK” tasavvufta ne anlama geliyor, aciklayabilirler mi? Tesekkurler.

  37. mustafa öz diyor ki:

    Hemen hemen her inanan insan topraktan “yaratıldığını” kabul ederken, ötede bir tanrı olmadığına göre bunun nasıl olduğunu düşünmemesi ilginç!
    Düşünenlerin de düşüncelerini cesurca paylaştıkları için teşekkür ediyorum.

  38. AHHA diyor ki:

    Sevgideğer Bülent Bey;

    Zamanında sualinizle ilgili kısa bir yazı hazırlamıştım. Onu aktarmak istiyorum izninizle..

    İslam Medeniyetinde Evrim Düşüncesi

    İslam Medeniyetinde, Abbasilere kadar olan dönemde, Ahmed bin Muhammad Ali Maskawaih (11. yy), Nasiraddin Tusi (13. yy), Al Biruni (10. yy), Al Cahiz (8. yy) ve Al Nazzam gibi müslüman bilim insanlarının eserlerinde evrim düşüncesinin izleri görülmektedir. Bu dönemin sonuna kadar “yaratılış inancı” “evrim düşüncesi” ile tamamen paralel gitmesine ve doğal karşılanmasına rağmen bundan sonraki dönemlerde bu inanıştan ayrılmalar görülmektedir.

    Dini açıdan Mısırlılardan Abbasilere kadar olan dönemde -Batı ile paralel olmakla birlikte- “yaratılış ile evrim” paralel düşünce sistemleri olarak giderken, ortaçağda bilimin Katolik Kilisesi ile ters düşmesi (Evrenin merkezine insanı koyması, ~İsa’nın Tanrı’nın oğlu olması hasebiyle insanların da maymun benzeri varlıklardan gelemeyeceği düşüncesi) sonrasında İslam dünyasının da bundan nasiplenmesiyle evrimci düşünce sistemi de popülerliğini yitirmeye başlamıştır. Fakat gene de İslam medeniyetinde İbn-i Sina’nın eserlerinde ve 12. yüzyılda İbn-i Tufeyl’in hayatın başlangıcını bazı madde ve gazların kimyasal bileşimi ile hayatın oluştuğunu belirtmesi bu evrim düşüce sisteminin halen varlığını devam ettirdiğinin bir göstergesidir. Bununla birlikte dini açıdan yorumlara bakacak olursak Osmanlı bilgini Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın (18. yy) Marifetname’sinde geçen “Bu şerefli vücudun yükseliş başlangıcı madenler olmuştur ki, onların başlangıcı kaygan çamurdur. Sonra ondan taşlar mertebesine yükselmiştir. Ta iş ve sûrette insana benzeyen nesnas (büyük bir maymun türü) ve maymun mertebesini bulmuştur. O mertebeden dahi yükselip insan suretine gelmiştir” (Cilt I, s.71) metni de halen o zamanlarda hayatın kökenlerinin evrim temelli olarak açıklanabileceğinin bir göstergesidir.

    Mevlana’nın eserlerinden de bu konuya işâret edebileceğini düşündüğümüz alıntılarla iletimizi noktalandıralım.

    “Fihi Mafih” (Ne Varsa İçindedir) adlı eserinden:

    “Mesela önce toprak ve cemaddın (cansızdın), seni bitki âlemine getirdi; bitki âleminden ‘alaka (kan)’ ve ‘mudğa (et)’ âlemine sefer ettin. İşte keramet budur… Bunu inkâr etme ve sana bundan haber verirlerse kabul et.”

    “Divan” adlı eserinden:

    “İlkin, maden idin, sonra bitki, ‘Bilahare hayvan oldun: Bu gözlerinden nasıl gizli kalacaktır?’ Bundan sonra, bilgi, akıl ve imanla donatılmış insan oldun.”

    Ünlü Mesnevi’sinde de birkaç yerde benzer sözler yer alıyor:

    “Ben de cansız varlıktan oldum, biten, boy atıp gelişen nebat (bitki) oldum; artık ölüp azalmaktan, noksana düşmekten ne diye korkacakmışım?”

    “Hiçbir şeyden haberi olmayan cansızlardan, gelişip boy atan bitkiye, bitkiden yaşayış, dertlere uğrayış varlığına. Sonra güzelim akıl-fikir, ayırt ediş varlığına geldin; ondan sonra da beş duyguyla altı yönün dışına varacaksın.”

    “İnsanoğlu önce cematlarda (cansızlarda) zuhur etti, sonra cematlardan nebatlara geçti. Yıllarca o fidanlardan bir fidan gibi yaşadı, çok farklı olan cemat halinden habersiz. Nebati halden hayvani hale geçince, nebat halinden hiç bir şey hatırlamadı, nebatlar âlemine duyduğu meyilden başka. Bilhassa ilkbahar ve çiçekler açtığı zamanda. Yine biliyorsunuz ki Ulu Yaratıcı insanoğlunu hayvan durumundan insan haline çıkardı. Böylece insan iklimden iklime geçti, şimdiki gibi akıl irfan ve kudret sahibi oluncaya kadar. Evvelki akıllarından hiç bir hatırası yoktur, şu anki akıl durumu da değişecektir.”

    Yararlanılan Kaynaklar:

    - Atay, T., Din Hayattan Çıkar
    - Marifetname, Erzurumlu İbrahim Hakkı

  39. AHHA diyor ki:

    Sevgideğer Ahmet,

    Bence yapılması gereken şey, kendilerini takip ettiğimiz düşünür-yazarlara haklı-haksız, doğru-yanlış, “otorite (!?) mi, değil mi” yargılarını vermeden kendilerinin paylaşımlarındaki düşünce zenginliğinden (muhakkak eleştirel gözle) istifade edip kendi kulvarımızda ilerlemek ve başkalarının mahremi (kulvarın neresinde olduğu) ile de zaman kaybetmemek olmalıdır.

    Rabbim İlmimizi Artırsın.

  40. Bilinç diyor ki:

    Sayın Araştırıcı kardeşim. Sizlerin de bildiği üzere tasavvuf, özü itibariyle gönül âlemimizin selîm bir hâle gelip, mârifetullâh ve muhabbetullâhtan hisse alacak bir seviyeye ulaşabilmesi ve bu sâyede ilâhî vuslata medâr olabilecek bir kıvâma gelebilmesidir. Bu kıvâm, bizi kurtaracak olan rûh, Hira ve Sevr’den kalan mukaddes bir mîrastır.

    Tasavvuf, -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in mübârek hayatıyla zâhiren ve bâtınen bütünleşerek, engin bir muhabbetle kaynaşmaktır. Bilinmelidir ki! İnsanoğlunu, Allâh’a muhabbet deryasına götürecek olan yegâne rahmet ve muhabbet pınarı, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’dir. Öyle ki, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e muhabbet, Allâh’a muhabbet; O’na itaat Allâh’a itaat; O’na isyan ise Allâh’a isyan mâhiyetindedir.
    O Kur’ân-ı Kerîm ki, Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e ve O’nun vasıtasıyla bütün beşeriyete ikram olunmuştur. O ilâhî kelâm, insanı, kendisini tanıyıp eserden müessire, sebepten müsebbibe, sanattan sanatkâra ve mahlûktan Hâlık’a varmaya çağırmaktadır

    Allah, kullarını her asırda farklı tarzlarda imtihan etmeyi murat etmiştir. İlk Müslüman nesil, Ebu Cehil’in başını çektiği bir işkence sürecinde imtihan edildi. Onlardan sonraki nesil, iç sorunlarla baş başa kaldıklarında imtihana tabi tutuldular. Ardı ardına gelen her asrın, o asra simge olmuş bir imtihanı muhakkak vardır.

    Müslümanların, yaşadığı asır, asırların en kötüsü, kıyamet alametlerinin zuhur ettiği, fitnenin kol gezdiği bir asırdır. Bu asırda, insanoğluna bahşedilen ve Allah’ın ilminden bir zerre olan BİLİM, öze ermişlerin müşahede ettiklerini ve mecazla ortaya koyduklarını hazır lokma olarak bizlere sunmaktadır. Bunun yanı sıra Kuran’ın asrımıza bakan, seslenen yönünü de teşkil etmektedir. Ama bütün bu gelişmeler beraberinde kendisine denk bir negatifliği de getirmektedir.

    Rasulullah (s.a.v.) efendimizin, ümmetinin geleceği ile ilgili verdiği haberlerden en önemlilerinden biri, dünya nimetlerinin kendilerine açılmasıdır. Siz bu sürece teknoloji deyin, modernlik deyin, maddi imkanlar deyin, Bilim deyin ama ne derseniz deyin sonuç açısından bir şey değişmiyor.
    İnsanı enfüsünden, manadan alıkoyup maddeye, afaka yönelten bir süreç olduğunu biliyoruz. İşte bu süreç içerisinde adına bilimsel veriler denerek insanoğlunun makamını Cenabı Allah’ın tespit ettiği yerden alarak Hz. Muhammed’in(s.a.v.) de insan olduğunu bile bile [...] düpe düz bir AYAK KAYMASIDIR.
    SelamlaR.

  41. ahmet diyor ki:

    Kıymetli AHHA.

    Benim yorumumu yorumlarken ‘Bence’ diye başlamışsın. ‘Bence’ ifadesi doğruların ancak ve ancak Rabbimiz Allah (c.c.) tarafından bilinebileceğini bilen biri tarafından kullanılır.
    Ben de, kul olmaya çalışanlar olarak belirttiğimiz ifade, tez ve düşüncelerimize böyle başlamanın ya da bunun bizim düşüncemiz ve tespit ettiğimiz sonuçlar olduğunu belirtmemiz gerektiği kanaatindeyim.
    Kesinlik belirtilen ifadeler eğer bir çok insanın ulaşamayacağı bir makam ya da mertebe konusunda ise, bu kaynağın belirtilmesi gerektiğini düşünüyorum.
    Eğer sır ehli ise sırrı paylaşmamalı, dolayısıyla bilmeden de olsa kimsenin mahremine girmesine mani olmalıdır.

    Ancak farklı düşüncelerin hepimizin İlmini biraz daha artırdığı inancındayım.

    Rabbim İlmimizi artırdığı gibi İlmini artırdıklarının İlmini de Artırsın.. Amin…

  42. infinity diyor ki:

    Kimse kusura bakmasın, burası Yorumsuz Blogsa yorumlarımı, düşüncelerimi açıkca paylaşırım…

    Sayın Ahha anlattıklarınız panteizmle nerdeyse birebir aynı. Panteist düşünceleri yaymaya çalışan birçok grup ve siteler var. Siz onlarla aranızdaki farkı yazarsanız sevinirim.

    Şimdiye kadar yazdığınız bütün yazıları okudum. Okurken zevk te aldım ama bazı yazılarınızda soru sorulmasına rağmen cevap vermediğiniz noktaları hala unutmuş değilim. En çok aklımda kalan ise, ruh eğer belirli bir aşamaya ulaşmamışsa, öldükten sonra bir daha dirilmemek üzere yok olacağıdır.

    Bunlar “amentü”nün esaslarına ters. Açıklarsanız sevinirim.

    Ayrıca sizin anlattıklarınızdan, dünya sisteminin bir test, deneme yanılma ya da “random” mantığıyla hareket eden bir sistem olduğu…

    Tanrı yoktur demek başka birşey, Allahı zamanla kayıtlı tutmak başka birşey. Sizin söylediklerinizin hepsi Allah adıyla anlatılan sistemin bu dünyayı test tüpü olarak kullanması manasına geliyor.

    Alimlerin anlattıkları bence sistemin bir formül üzerine kurulmuş olması ve sırası geldikce bunların açığa çıkması.

    Tabii ki evrim sürecinden geçmişizdir, hala da geçiyoruz ama bunlar rastgele değil; hesaplı sistemli bir program doğrultusunda olmasıdır.

  43. AHHA diyor ki:

    Sevgideğer Ahmet;

    Sır ehli olmadığımız için yazıp-çizerek paylaşmaya çalıştıklarımız (kullandığımız Bilimsel kanıtlar ve Ehlinin sözleri hariç) sınırlı aklımızın ve düşüncelerimizin ürünüdürler, yâni “bence”dir, “benin ikna olduğu” noktalardır. Bunu akışın bozulmaması için her cümlede tekrar edemiyoruz mâlesef.
    “Kesinlik içerir” hissi veren cümleler veya bizdeki “benim dediğim doğrudur” düşüncelerimiz de perdeliliğimizin açık delilidir : (.

    “Bilmeklik, Allãh’ındır!..” şuûru ile..

  44. Bülent GÖKÇEN diyor ki:

    BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ (1. Bölüm)

    Masal bu ya: Zamanın birinde, ömrünü dine adamış bir keşiş varmış. Mabed’deki her işe koşar, hizmette kusur etmez ve çokça dua edermiş. Ama bu keşişin, kendisinde kusur olarak gördüğü bir huyu varmış ve bu yüzden de içten içe çok rahatsız olurmuş. Okuduğu kutsal kitabında, aklına takılan soruların ardı arkası kesilmiyormuş, özellikle de bir insanın nasıl “tanrının oğlu” olabileceği gibi, aklın ve mantığın onay vermediği ama sahip olduğu inancın bunu sorgulamasına izin vermemesi, sadece inanması gerektiğini söylemesiymiş.

    Bu şüpheler, keşişin beynini içten içe kemirirken, kutsal kitabın dışında da araştırma yapmaya karar verir.
    İlk olarak şehirde, herkesin profesör dediği, tanrıyı kabul etmeyen adamla görüşmeye gider. Ama bunu gizli yapar. Çünkü! dini otorite, profesörle görüşmeyi şiddetle yasaklamaktadır. Neyse bu görüşmede günler günleri kovalar, keşiş aklındaki sorulara profesörden, bilimsel ve tarihsel cevaplar alırmış. Profesör her seferinde söze, bir tanrının olmadığından, evrenin kendi kendine var olduğundan, canlılığın doğal bir seleksiyon sonucu oluştuğundan, insan neslinin bu doğal seleksiyon sonucu oluşan canlılığın, bir dizi evrim sonuçu ortaya çıkan bir tür olduğundan bahsedermiş.

    Keşiş bu sürecin sonunda aklında daha da artan sorularla mabedin bahçesinde gezinirken şunları düşünür: Daha önce bir tanrının var olduğuna inanıyordu fakat bugün bundan emin değildi, daha önce bir insanın nasıl “tanrı oğlu” olduğunu sorgularken, bugün insanın, maymun türünün, evrim basamağında bir üst basamak canlı türü olduğunu, dolayısıyla insanın özel yaratılmadığını, düşünen bir hayvan olup olmadığını sorguluyordu.
    Kafasında bu sorular arı gibi vızıldarken birden gözleri heyecanla fal taşı gibi açıldı. Evet dedi: İnsanlığın şimdiki hali eğer evrimin bir basamağı ise, evrimleşme sürecinde ki bir sonraki basamak ya da basamaklarda insan ne olacaktı, neye dönüşecekti?
    Kalbi heyecanla atmaya başlamıştı. Evrimleşme süreci devam ettikçe insanın konumu ne olacaktı?

    Keşiş bu duygular içerisinde gezinirken birden durdu ve gayri ihtiyari olarak aman tanrım, diye bağırdı.Tanrının var olduğuna olan inancı neredeyse inkar noktasındaydı ama o, aman tanrım diye bağırmıştı neden? Bunun üzerinde fazla durmadı, çünkü! Aklına müthiş bir soru gelmişti. Eğer dedi: İnsanın evrimi sürüyorsa bir alt basamak olan maymunların da evrimi sürecek dolayısıyla onlar da ilkel insana dönüşecekti.
    Acaba dedi: Şu anda evrim sürecinde ilkel insan formunda olan ırklar var mıydı? Acaba, şu anda evrimin en üst basamağında hangi ırk vardı? Evrimleşme sürecinde geriden gelen ırklar henüz insan değillerdi, ara basamak, hayvanla insan arasında ara ırk sayılırlardı.

    Keşiş, aklındaki bu sorularla, mabedin kütüphanesine inerek eski azizlerin kitaplarından bu konuda araştırma yapmaya başladı. Evet eski azizler de, insanın bu süreçten geçtiğini söylüyorlardı. Dolayısıyla profesör yani bilim haklıydı. Keşişin, profesörle olan görüşmelerinin sonunda tanrı inancı tamamıyla iflas etmiş, yönelecek bir tanrı olmadığı için mucize de olamayacağına karar vermişti. Tanrı yoksa, mucize yoksa, peygamber denen “tanrı oğlu” da olamazdı. Artık keşişin nazarında sevap ve günah, cennet ve cehennem de geçerliliğini yitirmiş, sadece evrimin en üst basamağında olanlar ve altta olanlar vardı.
    ….
    ..
    .
    Keşiş bu düşüncesinden dolayı din otoritesi tarafından kovulup, aforoz edilmişti. Artık insanlara bu yeni düşüncesinin bakış açısıyla, acıyarak biraz da kovulduğu için öfkeyle bakıyordu. Kendini en üst basamakta sayıyor, diğerlerine insan olarak bakmıyordu. Nasıl baksın ki! Artık herkesin davranışlarında, yemesinde ve içmesinde bir hayvanın sıfatını görüyor, evrimleşme sürecinde, o hayvanın sıfatının kişide ya da ırklarda baskın kaldığını düşünüyordu. Artık kendisi, henüz insan olamamış bunların arasında kalamazdı. Şehir dışındaki bir dağa çekilerek, yalnız yaşayıp evrimini orada tamamlayacaktı…

    Keşiş, dağın başında, yalnız yaşadığı kulübede uzun uzun düşüncelere dalar, geceleri ay’ı, yıldızları saatlerce seyreder, gündüzleri ise yabani yemişle beslenirdi. Neden sonra yabani yemiş ağaçlarını aşılamaya karar verir…
    İşte ne olduysa bu aşılama işlemine karar verdiği zaman olur. Bu ağaçlar yıllardır burada ve yabani yemiş vermekteydiler. Kendisi daha önce de bu dağa gelmiş hatta çocukken bile arkadaşlarıyla gelip yabani yemiş toplamıştı. Bugüne kadar ağaçlarda bir değişme olmamıştı, hala yabani yemiş vermekteydiler.
    Kendisi bu ağaçları aşıladığı zaman ağaç farklı meyve verecekti ve bu iş dışarıdan bir müdahale ile yapılacaktı, bilinçli bir müdahale ile…

    Aklına birden Adem’in, insanlığın ilk atası olmadığı, kutsal kitapta da zaten ilk insan olarak bahsedilmediği gelir. Kendisinin, yabani ağaca aşı yapması gibi var olan insan ırkına da acaba bir müdahale yapılmış olamaz mıydı? Peki bu müdahaleyi kim ya da kimler yapmıştı?..
    O gece yıldızları seyrederken oralarda hayat olup olamayacağını düşündü. Neden olmasın ki? Dünyadaki ortama göre, buranın şartlarına göre oluşan canlılık, dünya dışındaki yerlerde yani yıldızlarda da, o ortama göre oluşabilirdi. Oralarda da evrimleşme süreci, dünyaya göre hızlı ya da yavaş olabilirdi. Keşiş tekrar heyecanlanmaya başlamıştı. Bu sorularla yeniden canlanmıştı sanki. Ama bir sorun vardı. Artık tanrının varlığına inanmıyordu ve dünyadaki insan nesline kim ya da kimler, niye müdahale yapmışlardı. Bu müdahaleyi yapanlar bu müdahaleyi yapabilecek kadar bizden üstündüler. Tamam tanrı yoktu, oralarda da ve dünyada da tamamen doğal bir seleksiyon sonucu oluşan canlılık, bu canlılığın evrimi ve bu evrimin sonunda dünyada oluşan insan ırkı ve yıldızlarda insandan da öte evrimleşmiş bir canlı türü vardı ama bu iş bu kadar basit olamazdı, daha ötesi olmalıydı…

    Keşiş, yıldızlardaki hayatın varlığını düşünüp buna inandıktan sonra azizlerin kitabında bahsedilen bir olay aklına geldi. İsrail oğullarının, peygamberi zamanında bir kavimin, peygambere asi olduğunu bu yüzden de, o peygamber tarafından yeryüzünden silinmeleri için beddua aldıklarını, peygamberin daha sonra merhamete gelerek yeryüzünden çekilmeleri şeklinde duasını değiştirdiğini ve tanrıya, o kavimle birlikte dua ettiklerini, iman ehli olarak göğe çekildiklerini iman ehli bir kavim olarak seyyarelerin (gezegen, peyk) birinde yaşadıklarını, kıyamete yakın bir zamanda bu kavimle komşuluk edecek kadar yakınlaşacağımızı, o gün bizleri araçlarına davet ettiklerinde hiç çekinmeden binmemiz gerektiğini okuduğunu hatırlar. Aziz, kitabında bu yazının sonunda şöyle bir cümle sarf etmiştir:
    GÖKLERDE HAKİKATLER YERYÜZÜNDE HİKAYELER VARDIR…

    Bu söz, keşişin beyninde bir şok etkisi yapar, beyni adeta zonklamaya başlamıştır. Nasıl zonklamasın ki? Tanrı tarafından diğer canlılardan ayrı olarak bir anda, özel olarak yaratıldığını düşünürken bunun böyle olmadığını, Adem’den önce yeryüzünde oluşan canlılığın bir dizi evrim sonucu, şeklen bugün ki insana benzeyen bir türün ortaya çıktığını, tanrının, “yeryüzünde halife yaratacağım,” dediği zaman, meleklerin, “yeryüzünde kan dökecek birini mi yaratacaksın,” diye soru sorduklarını ve bu sorudan da yeryüzünde zaten var olan ve kan döken bir türün yaşadığının anlaşıldığını, daha da ötesi bu ifadelerden, insandan başka, adına melek denen canlı ve şuurlu varlıkların olduğunu anlıyordu. Kendisinin var olan yabani ağaçları aşılaması gibi melek denen bu varlıklar, tanrının emriyle o günkü insan türü üzerinde bir nevi aşılama yaparak Adem neslini başlatmış olabilirlerdi. Tanrının müdahalesi meleklerin eliyle gerçekleşmişti. Kafasındaki tanrı inancı zaten daha önce iflas etmişti. Fakat insanları, melekleri, dünyayı, yıldızları var eden sistemin bir başlangıç noktası olmalıydı, bütün bunların bir nedeni olmalıydı ve tabii ki bir de neticesi olmalıydı. En önemlisi ise bütün bunlara hakim, kapsayıcı ve tasarruf eden bir güç olmalıydı. İşte bu güç, melekler ile bakire Meryem üzerinde bir müdahale yaparak İsa peygamberin, babasız dünyaya gelmesini takdir etmişti ve bunun adına mucize deniyordu…
    Keşiş tekrar o yüce gücün varlığı ile buluştuğu için çok rahatlamıştı sanki, yeniden doğmuştu ve birden ağlamaya başlamıştı. Seni buldum, seni buldum diye ağlıyordu.

    O gece rüyasında İsa peygamberi gördü. Onu kutluyordu, kendisinin çarmıha gerilmediğini yüce Allah’ın, onu diri olarak Musa peygamber zamanında, göğe çekilen ASRİ uygarlığı gibi, İdris peygamber gibi göğe çektiğini, ahir zamanda işareti AYYILDIZ olan bir kavmin olduğu yere AYASOFYA denen bir mabede, Ahir zaman Peygamberinin ümmeti olarak indirileceğini ve bunun artık çok yakın olduğunu söyledi.
    Keşiş, ahir zaman peygamberinin kim olduğunu İsa peygambere sorar. İsa peygamber, O’nun adının gökte Ahmed, yerde Muhammed sallallahü aleyhi ve selem olduğunu O’na tabi olması gerektiğini söyleyerek gözden kaybolur.
    Keşiş sabahleyin uyandığında dağın, taşın ve ağaçların O peygamberin ismini zikrettiklerini duyup müşahede eder. İsa peygamberin rüyasında dediği gibi, O peygambere tabi olmak ve bayrağı ay yıldızlı memlekete dolayısıyla o memleketteki Ayasofya mabedini aramak için yollara koyulur.
    Keşişin o gece göremediği ya da dikkatini çekmeyen bir şey olmuştu. O gece her yüzyılda bir gökyüzünde görünen AYYILDIZ bir kez daha görünmüştü ve keşiş o, ay yıldızı aramaya gidiyordu…
    Biz de onunla birlikte arasak mı acaba?…

    SELAMLAR

  45. KGökdoğan diyor ki:

    EVRİM VE EVRİMLEŞEN İNANÇLAR

    İnsanlık üç bin yıl varlığın özünün ateş-toprak-hava-su olduğuna inandı. Ve bir gün “atom” geçmişin iman haline dönüşmüş “bilimsel???inancına” son verdi.

    İnsanlık elli yıl “atom”un bölünemeyeceğine inandı. Ve bir gün “atom bombası” atomun bölünemeyeceği “bilimsel??? inancına” son verdi.

    İnsanlık bir elli yıl da atomun kütlesi ve hacmi olmayan “parçacıklardan” oluşabileceğini düşünemedi bile… Ve bir gün gün “parçacıklar” da parçalandı…

    İnsanlık bu gün atom parçacıklarının “madde ve enerji” den oluşmadığını “bilimsel???” olarak sorgulamaya başladı.

    ***

    Yüz yıl önce bir kaç kişi “bilim kuyusuna” bir “evrim” teorisi attı.

    Günümüzde bir kaç milyon “uzman” henüz o kuyudaki taşı çıkaramadı.

    Bir gün gelir teori tam “gerçek???” tam “bilimsel???” olmak üzereyken birileri kuyuya yeni bir taş daha atar… Ne “bilimsel???lik” kalır ne “teorisi” kalır. Yeni bir teori başlar. İnsanlar yeniden o teoriyi “bilimsel???leştirmeye” ve bilimsel???liği de “inanca ” dönüştürmeye başlar.

    ***

    Dün maddeyi “din adına???” “sâbit var” saymayı “iman gereği” kabul eden “düşünce ekolleri” vardı… bu gün de hâlâ var.

    Fakat bu gün “madde”yi “yok” varsaymak “din adına???” yapılan felsefe ve tasavvufun “gözde düşüncesi” haline geldi. Ve maddeyi var saymanın ya da yok saymanın “iman esasları” ile ilgili bir konu olmadığı “düşüncesi” resmîleşti… [Kiliseden bahsetmiyorum... İslâm dünyasından bahsediyorum. Dün “küfür” sayılan düşünceler bu gün “iman delili” sayılmaya başladı.]

    Dünün ve bu günün İslâm dünyası???nın “evrim” için yapıştırdığı “dindışılık” etiketi gelecek on yıllarda – yüz yıllarda “iman delili” inancı haline dönüşebilir (mi?). Zâten sûfiler asırlardan beri “maymuna dönüşüm”ün anlatıldığı âyet üzerinde “ruhsal” evrim yorumları yapmaktadırlar. Yârın ruhsal evrimin biyolojik evrime “din adına” sahiplenilmeyeceğine kim garanti verir.

    ***

    Geçmişte yaşamıyoruz. Gelecekte de yaşamıyoruz. Şimdide yaşıyoruz. Ve ortada bir sorun var: “evrim”.

    Günümüzde genellikle dindarlar evrime karşı…
    Günümüzde genellikle dine karşı olanlar evrim taraftarı…

    Günümüzde genellikle dindar bilim adamları evrime karşı…
    Günümüzde genellikle ateist olan bilim adamları evrim taraftarı…

    “Bilimsel???liğin” ve “iman???ın” sürekli değişim ve dönüşüm geçirdiği bir evrende kuyuya atılan taşları “bilimsel???leşen din”den ve “din haline dönüşen bilimsel???lik inancı”ndan bağımsız olarak çıkarmaya çalışmamız gerekir.

    En azından birilerinin çalışması gerekir. Birileri “kanıtlamaya” birileri de “çürütmeye” çalışmalıdır ki… zıtların çarpışmasından “hakikat” doğsun.

    Fakat…

    “Hangi hakikat”?

    “Hiç değişmeyen???” hakikat mi?

    “Sürekli değişen???” hakikat mi?

  46. Karagöz diyor ki:

    Umarım bu yazacaklarım kimseyi gücendirmez. Ama bugün biraz muzip günümdeyim, hoşgörün… Bu da bir zuhurat işte…

    Hepimiz gibi ben de bu konular üzerinde kafa yoruyorum. Çok düşündüm ve arkadaşlarımla istişareler yaptım. Öyle mi, böyle mi diyerek…
    Sonuçta Allah el-Alim olduğundan kulları da ilmi düşünceler üretmeye devam edecek ve bu konuda bir tekamül sürüp gidecektir. O sebeple olan bitenden rahatsız değilim, lütfen yanlış anlaşılmaya…
    Zira bilfiil ben de yapıyorum bunu.. Ama bazen elimde değil aklıma gelenler sebebiyle kendi kendime güldüğüm de oluyor.
    Belkıs’ın tahtını kim getirdi, neden getirdi, nasıl getirdi? Hayatımda böyle bir keramet gerçekleştirmedim, ama yine de fikir yürütmeden de duramıyorum.
    Amak-ı Hayal kitabını okumayan yoktur herhalde… Orada bir bölüm var, “İmtihan Meydanı, Arifler Toplantısı”… O bölümde Tantan ile Tonton’un Güneş ile ilgili fikir yürütmesi ve halkın alkışları, tezahuratları ve sonunda Raci’nin dayanamayıp kahkahayı basması geliveriyor aklıma.. Kendi kendime düşünürken hayalimde bu manzara canlanıyor. Aklım Tantan, fikrim Tonton, kalbim Raci.. Basıyorum kahkahayı sonunda kendime.. Elimde değil inanın… Aniden böyle şeyler geliveriyor aklıma.. Olması gereken bu ilmi münazaralardır belki, ama bir muzip yanım da var yani engel olamadığım.:-)

    “Allah İlminden Yansımalar” bir çoğumuzu çok derinden etkiledi sanıyorum. Sizi bilmem, kendim adına konuşacak olursam beni çok etkiledi açıkçası… Elektrik çarpmışa döndüm, şoktayım hala… Benzerini görmedim bu yaşına kadar, gerçekten sarsıcı… Tüm sırları açmıyor belki, sadece gerçeğe dair vurgular ve dikkat çekilen çok önemli noktalar var. Her şeyi açsaydı, o zaman düşünce uykuya dalardı. Yeni düşünce ufukları açılmaz ve yazılanla kayıtlanırdık. O sebeple dozunda bir açılma ve açıklama… Yüksek bir akıl ürünü ve her şey hesaplanmış görebildiğim kadarıyla…
    Ama buna rağmen gerçek gün gibi meydanda… Hakikatimiz (öz gerçeğimiz) esma alemi, varlığımız hayal (yoktan geldik) ve dönüşümüz yine O’na… Kur’an neredeyse baştan sona bunu anlatıyor. Tüm misaller, örnekler ve dahası hep bu gerçeğe dikkat çekmede.. İnsana kendi gerçeğini ve Rabbini farkettirmek için adeta kırk dereden kırk su getirilmiş (İhlas suresi müstesna)… Başka bir şey göremedim okuduklarımda… [...]

    Off Hay Hak
    Gönül verdik perdeye dost, başlayan bir gazeldir
    Hüner değilse de dünyaya gelmek ne güzeldir
    Ölümlüymüş dünya, neler gelmiş neler geçmiş
    Hüner, geçmişi gününde görüp güldürmededir
    Gülen pek az, ağlayan ne çok, Allah’ı saymazsak
    Hüner, oynayan kim, oynatan kim, bilmededir
    Rabbimiz gölgesini eksik eylemesin duamız
    Hüner, gölgede solmadan açmayı bilmededir.

    Ah bana bir eğlence medetttttttttttttttt !
    Yar bana bir eğlence medetttttttttttttttt !

    Herkese paylaşımlarından dolayı teşekkür ederim. Sürç-ü lisan ettikse affola…

  47. Hayali Geniş diyor ki:

    Temaâşâ-yi hayâl erbâbına
    özge temâşâdır
    Meali ehline ma’lûm olur
    sırr-ı muammâdır

    Ne anlar câhil-i nâdan olan
    sırr-ı muammâdan
    Bekar zâhir gözüyle sanki
    mir’ât-i mücellâdır

    Verâsın fehm ü idrâk eyleyen
    yârâna aşk olsun
    Değildir ehl-i irfâna hafî
    zâhir hüveydâdır

    Hayal oyunu, erbabına başka
    seyirdir; çözülmesi
    zor bir sırdır
    Anlamını ancak ehli anlayabilir

    Bilgisizler çözülmesi zor
    sırdan ne anlar?
    Parlak aynaya bakar gibi,
    dış görünüşüne bakar

    Arkasındakini anlayan
    dostlara aşk olsun!
    Bilgili kişilere gizli değildir,
    açık ve meydandadır

  48. Bülent GÖKÇEN diyor ki:

    BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ (2. Bölüm)

    Keşişin, Ayasofya’yı aramak için yollara düşmesinden kısa bir süre sonra yolu bir Müslüman beldesine uğrar. Bu belde de yaşayanların giyimi, başlarında sarık ya da kafalarını kaplayan beyaz bir takke, üstlerinde bol bir cüppeyle dikkat çekmektedir. Erkeklerin geneli temiz ve kısa sakallı, yaşlı olanların sakalı genç olanlardan biraz daha uzun, kadınları ise baştan aşağı siyah çarşaflı ve yüzleri peçeliymiş.

    Keşişin kıyafeti ise bu beldede ki Müslümanlardan hem farklı hem de Müslümanların ifadesi ile gayri Müslim olduğunu göstermekteymiş. Sakalı da, kıyafeti de yaptığı uzun bir yolculuktan dolayı gayet kirli imiş…. Keşiş bunları gözlemler ve düşünürken, annesinin elinden tutarak yanından geçen bir çocuğun şu ifadeleri ile kendine gelir:
    - Aa! Anne bak, bir Hıristiyan…
    Keşiş başını onlardan yana çevirdiğinde, kadının bakışlarındaki kendisini ötekileştiren, küçümseyen ifadeyi fark eder. Kadının yüzündeki bu ifade, bir zamanlar kendisinin, hayvani sıfatlar yakıştırarak insanlara olan bakışın aynisidir. Rüyasında gördüğü İsa peygamberin, ismini Allah olarak bildirdiği O mutlak güce karşı geçmişindeki o halinden mahcup olur, yüreği sızlar.

    Çocuk annesine, keşişi eliyle göstererek şöyle der:
    - Anne! Bunlar bizim peygamberimize inanmıyorlar değil mi?
    Annesi çocuğa evet diye kısa bir cevap vererek hızla onun yanından uzaklaşırlar. Keşiş, bizim peygamberimiz ifadesine içten içe sadece bir tebessüm eder…

    Keşiş biraz su içmek ve elini yüzünü yıkamak için meydandaki çeşmeye doğru ilerler. Çeşme başında, çoluk çocuk ve kadınlar ellerinde testi ile sıra olmuşlardır. Bizimki su içebilmek için müsaade ister, kadınlar: Tabii keşiş efendi buyur, diyerek yer verirler. Keşiş, ellerini yıkayıp, avuçlarıyla su içecekken, yalağın kenarında atıl duran kırık bir testinin, şiirimsi bir şekilde kendine seslendiğini duyar. Çeşme başındakilerin bu adam ne yapıyor diyen şaşkın bakışları arasında kırık testiye uzanarak suyu onunla içer. Fakat su acıdır ve istemeden yüzünü buruşturur. Testiye, suyu niye acılaştırdığını sorar ve bakın testi nasıl cevap verir:

    Bir zamanlar kudretli padişah idim
    Ölümün karşısında çaresiz eğildim
    Cansız kara toprağa uzanıp, serildim
    Bir mezarlığa gömülüp, sonra terk edildim

    Sarayımı, baykuşlar mekan tuttu
    En sevdiklerim dahi ismimi unuttu
    Etlerim dökülüp, gözlerim oyuldu
    Yaptıklarımın hesabı bir bir soruldu

    Toprak olup rüzgarla savruldum
    Ölümün acısıyla yanıp, kavruldum
    Su katılıp, kerpiç diye işlendim
    Fırınlara atılıp, pişsin diye beklendim

    Çamurla sıvayıp, duvar diye ördüler
    Niceleri.. hep bu akıbeti gördüler
    Zaman geçti, duvar da artık eskidi
    Dediler ki, yıkalım, yerine yenisini yapalım

    Yıkıldım bin parçaya dağılarak
    Hani padişah idin… dedim, halime bakarak
    Yıllarca rüzgarla oradan oraya savrularak
    Sonunda bir testi oldum,
    Yine fırınlarda yanarak

    Dediler ki! İçime dolan su acı oluyormuş
    Böyle testiler, kırılıp atılıyormuş
    Kırdılar, yere çalarak her bir yerimi
    Sonunda bir çöplükte buldum kendimi
    İyi dinleyin, öğrenin bu akıbetimi
    Unutmayın her şeyin tek SAHİBİNİ

    Ey Allah’ın kulu: Ben bunları nice zamandır insanlara derim de beni duymazlar, ama sen duydun. Çünkü! davete uydun, var git yolun kutlu olsun…

    Bizimki, kadınlara dönerek: Allah razı olsun sözüyle teşekkür eder. Kadınlardan biri de: Senden de Allah razı olsun keşiş efendi, diye cevap verir. Diğer kadınlar bunu söyleyen kadına karşı çıkarlar. Bir gayri müslime, Allah razı olsun denemeyeceğini; sadece Allah hidayet versin, denebileceğini tartışmaya başlarlar. Allah razı olsun diyen kadın tartışmaya şu sözüyle son noktayı koyar:
    -Allah’ın hidayet vermesi, zaten ondan razı olması demek değil midir? Ha razı olsun demişsin, ha hidayet versin demişsin, ne fark eder…

    Keşiş, testinin dile gelip söylediklerini düşünerek oradan uzaklaşırken, müezzin, vakit ezanını okumaya başlar. Ezanın sesiyle birden dona kalır, her azası titremeye başlamış, dizlerinin dermanı kesilmiş, insanlar, hayvanlar, ağaçlar ve şehir gözünden silinmiş, gözleri, kulakları, elleri ve ayakları her zerresi bu sese yönelmiş, “lebbeyk Allah’ım lebbeyk” diyerek tespihe başlamışlardı. Keşiş, vücudundaki her zerrenin tespihine iştirak ederek, diliyle “lebbeyk Allah’ım lebbeyk” diyerek zikre başlar.

    İnsanlar, koşarak yanından geçip camiye gidiyorlardı. Aralarından birinin kendisine seslenmesiyle kendine gelir gibi oldu. Seslenen kişi şöyle diyordu:
    - Keşiş efendi! Ne avare avare bakınıyorsun? Bu ezan ezan, bizi yani Müslümanları namaza çağırıyor. Hani siz kilisede çan çalıyorsunuz ya onun gibi bir şey işte…

    Keşiş bu çağrının, bu hitabın, bu seslenişin manasını anlayamamış, sesini duyamamış, adamın niye ve nereye gittiğini bilmeden camiye koşmasına bakıp sadece tebessüm etmişti.
    Kalabalıkla birlikte caminin kapısına kadar gelerek, insanların, hayrola sen nereye? Diyen bakışları arasında kapıda durur. Caminin bahçesinde yerden yüksekçe bir masanın üstünde, üzeri yeşil örtü ile örtülmüş bir tabut vardır. Tabutun iki başında iki kişi beklemektedir. Birden dikkatini çeken bir manzara müşahede eder. Adamın biri, kalabalıkla konuşmaya çalışmakta, aralarında gezinmekte ve insanların içinden geçmektedir. Buna karşın hiç kimse onu duymamakta, görmemekte ve asıl tuhaf olanı; adamın, insanların içinden geçtiğinin kendisinin dahi farkında olmayışı imiş…
    Keşiş hayret eder. Epey zamandır çok farklı şeyler müşahede etmiştir ama böyle bir şeyi ilk defa görmektedir…

    Günlerden Cuma olduğu için Cuma namazı kılınmaktadır. İmam sesli olarak fatiha ve Kuran’dan sure okumaya başlayınca keşişi, ezan sesinde olduğu gibi ayni şevk, ayni cezbe sarmıştır. Caminin bahçe kapısının dibine çökerek, kendini imamın okuyuşuna, bir yaprağın kendini suyun akışına teslim etmesi gibi teslim eder ve başını öne eğerek hıçkırıklarla ağlamaya başlar. Ağlar… ağlar takii….. İmam: “Esselamü aleyküm ve rahmetullah,” diyerek sağına selam veresiye kadar…
    Keşiş, gayri ihtiyari olarak kendinin de ayni şekilde selam vererek, başını sağa çevirdiğini fark etmez bile, fark ettiği tek şey; O anda gördükleridir…
    Keşiş bu müşahedeye dayanamaz ve oracıkta bayılır. Sırtını duvara verdiği için camiden çıkanlar, onun uyuduğunu sanırlar. Önünden geçerken bazıları para atar, bazıları ise gayri müslime sadaka verilemeyeceğini yüksek sesle ifade ederler. Sadaka verenler ise, bir gayri müslimin kalbinin, İslam’a ısındırılması için verilebileceğini söylerler ve tartışma böyle sürüp gider…

    Keşiş bu baygın halde yatarken bir rüya görür. Rüyasında, ak sakallı, nur yüzlü bir ihtiyar: “Ya Adem efendi,” diyerek elinden tutmuş, Kabe’ye tay yi mekan yaparak götürmüştü… Kabe’nin etrafında mahşeri bir kalabalık vardı. Şehrin dışına çadırlar kurulmuş, her çadırın üstünde ay yıldızlı bir al bayrak tutturulmuştu. Her tarafta kendilerine Türk denen milletin askerleri vardı… Onu getiren ihtiyar yine elinden tutarak, askerlerin, çadırların ve mahşeri kalabalığın içinden adeta süzülerek Kabe’nin yanına kadar getirdi. Kabe’nin kapısında bir münadi yüksek sesle bağırıyordu. Kalabalıktan birisi de, o münadiye söyleniyordu… “Bu geçen sene de böyle bağırıyordu, kendisini Kabe’nin müdavimi sanıyor,” diyordu…
    Keşiş, onu getiren ihtiyar ve keşişin tanıdığı ama dünya hayatında hiç görmediği fakat o anda onu tanıdığını bildiği biriyle, üç kişi olarak Kabe’nin içine girerler.
    Kabe’nin dört duvarının birer adım mesafesinde, sıralanan insanların ayaklarını kaplayabilecek şekilde ve büyüklükte, yaprak motifli, altından yerler hazırlanmıştı. Bir münadi bunların hepsinin sahipli olduğunu yalnız şu karşı köşede ki sökülmüş, üç kişilik yerlerin kendilerine verildiğini söyler. Üçü de oraya giderek yıpranmış ama izleri belli ayak yerlerine ayaklarını koyarlar ve dizilirler. Evet burası kendileri için hazırlanmıştır ama henüz altın işleme yoktur…
    Münadi, keşişe seslenerek Kabe’nin dört cihetine, iki rekat namaz kılmasını söyler. Keşiş, Kabe’nin tam ortasına gelerek dört cihete iki rekat namaz kılar…
    Münadi, keşişe: “Ya Adem, Allah kabul etsin,” diyerek tebrik eder ve daha sonra bu üçüne Kabe’nin sırlarından anlatmaya başlar. İşte münadinin anlattığı Kabe’nin sırlarından:

    KABE’NİN SIRRINDAN AÇILANLAR

    Rabbim insanda, sıfatları ve esması ile zahirdir. Aslıyla batındır, gizlidir. İnsan geldiği nokta itibari ile Evvel’dir. Gittiği lamekan itibari ile Ahir’dir. Çünkü!… Yolculuğu evvel’den başlamıştır, ahiret’e uzanmaktadır.

    Kabe’nin dört duvarı vardır. Biri zahir’dir, biri batın’dır, diğer ikisi evvel ve ahirdir. Kabenin görünüşte içi boştur. Fakat bu boş görünen mekanda, evvel ile ahir arasında sonsuz zahir ve batın tecellileri olmaktadır. Bu sonsuz tecellilerden, kişiye açılanlar zahir hükmüne geçer, açılmayıp gizli kalanlar batın hükmüne geçer. O yüzden, her kişinin yöneldiği zahir ve batın tecellileri farklı farklıdır.

    Kabe’ye yöneldiğimizde, zahir olan bedenimiz ve sonsuz tecellilerden bize zahir olanlarla ve batın olan aslımızla ve sonsuz tecellilerden bize batın olanlarla, Rabbimizin, bize açılan zahirine ve gizli kalan batınına yöneliriz.

    Kimisi taş duvarlara döner yönünü, kimisi sonsuz tecellilere açar gönlünü. İşin aslına bakarsan; yönelen de O, yönelilen de O…

    Kabe’nin içinde namaz kılan biri, dört duvara da yönelebilir. Kabe’nin dışında namaz kılan dışarıdan duvara yönelir. Aradan duvarı kaldırırsan bu iki insan, yüz yüze yönelmiş olur. Yüz Cemalullah’tır, dil kelamullah’tır, el kudretullah’tır. Yöneldiğin duvar nefsindir. “Nefsini kaldır aradan, görünsün Yaradan,” sözü sana neyi anlatmak istiyor?…

    Evvel ile Ahir arasında, sonsuz tecelli
    Bir gönül ki! Hak eder tecelli
    Gönül Kabe’sine tecelli olmadan
    Kabe’ye varsan da boş, bunu anlamadan

    Zahirde yöneldiğin dört duvardır
    Batında olan sonsuz tecelliler vardır
    Gel sen, nefsini aradan kaldır
    O zaman görürsün, duvarın ardında kim vardır

    İnsan başlı başına bir alemdir. Bu alemde, kalbin bulunduğu mekan Mekke, gönül ise Kabe’dir, dil Medine’dir. Davamız henüz dilimizdedir. Bu dava Hz. Resulullah’ın(s.a.v.) Mekke’nin fethi davasıdır. Yani; Hz. Resulullah henüz dilimizdedir, özümüze indiğinde fetih müjdesi gerçekleşmiş olacaktır.

    İşte ondan sonra gönül beldesinden, gönül Kabe’sinden irşad başlayacak ve bu belde İslam diyarı olacaktır. Gönül Kabe’si fethedilmiş, Hz. Resulullah(s.a.v.) Kabe’ye girmiş olacağından vahyi ilahi misali, manalarda inzal olmaya başlayacaktır.

    Dil bir çeşme misali bazen nefisten bulanık akmakta, bazen de gönülden duru ve berrak akmaktadır. Gönül Kabe’miz fethedildikten ve bu belde ahlakı Muhammadiye ile bezendikten sonra dil gönül Kabe’sinden, zemzem akıtmaya başlar ki! Duyup, içenlere şifa olur.

  49. Bülent GÖKÇEN diyor ki:

    BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ (3. Bölüm)

    Keşiş kendine geldiğinde cemaat dağılmış, bir kısmı da cenazeyi defnetmek için şehrin kabristanlığına gitmişlerdi. Caminin bahçesindeki söğüt ağacının dallarında bir bülbül ahenkli ahenkli ötmekteydi. Az ötede iki tane kumru yem için yerleri gagalamakta, çatıya konmuş olan güvercinler de meraklı bakışlarla onları izlemekteydiler.
    Şehre geldiğinden beri hiçbir şey yememişti. Gözü, önüne bırakılmış paralara ilişti. Kendi kendine “Kalk ya Adem,” diyerek oturduğu yerden doğruldu ve paraları kuşağının içine koyarak, şehrin hamamına doğru yöneldi. Hamamcı başı, bu öğlen sıcağında girişe ve tam gölgenin altına tabureyi atmış şekerleme yapıyordu. Keşiş, hamama girecekken, hamamcı başı uyanarak oturduğu yerden kalkar ve keşişin omuzlarından tutar…
    - “Bre keşiş efendi: Hele dur biraz, hamam beleş değildir, para var mı para?”
    Keşiş, hamamcıya doğru döner ve kuşağından paraları çıkararak, “işte” der. Fakat tam o sırada üzerleri gayet iyi giyimli bir grup, hamama girmektedir. Aralarından en yaşlısı ve elinde iri taneli tespih olan, hamamcı başına dönerek şöyle der:
    - “Bre ey cahil: Bilmez misin ki, Müslüman olmayanlar, necistir, pistir. Onların yıkandığı suyla yıkanacak değiliz herhalde! Onu buraya alamazsın.”
    Sonra keşişe dönerek:
    - “Bre gavur, üzerindeki necislikle bizimle ayni hamama giremezsin, tövbe tövbe..”

    Keşiş, elindeki paralarla oradan ayrılır. Az ötede fırından taze ekmek kokusu gelmektedir. Bari ekmek alayım, karnımı doyurayım diyerek fırına yönelir. Fırıncı, üstü başı kir içinde olan bu adamın kendine doğru geldiğini görünce, içerideki müşteriler rahatsız olmasın diye çırağının eline bir ekmek verip keşişe gönderir ve onu başından savar..
    Keşiş bir elindeki paralara, diğer elindeki ekmeğe bakakalır. Az ötede bir dede ile torun dilenmektedir. Elindeki paraları götürüp ihtiyara verir ve şöyle der:
    - “Al baba senin olsun, çünkü! Benim değilmiş. Bunlarla hamama girip yıkanamadım, ekmek alıp doyamadım…”
    İhtiyar dilenci, önce paralara sonra keşişe bakarak şöyle der:
    - “Her şey Cenabı Allah’ın takdiri iledir ve nasip bir emanettir. Bunlar da size bir emanetmiş ki; harcayamamışınız, emanet sahibini buldu evladım sağ olasın.”

    Keşiş bu ihtiyarın sözlerinden çok etkilenir ve konuşmaya devam eder.
    - “Dede, torun senin mi?”
    - “Benimdir efendi. Oğlumun bir emanetidir.”
    - “Dede, oğlun nerededir? Gurbette filan mı?”
    - “Oğlum vefat etti, ben de yaşlandığım için çalışamıyorum. Gördüğün gibi dilenerek geçinmeye çalışıyoruz.”
    - “Evlat, senin adın ne?”
    - “Önce Adem sonra Hasan”
    - “Allah, Allah! Niye önce Adem sonra Hasan? Söyle bakayım.”
    - “Herkes babasının ismiyle anılırmış. Adem bizim babamız, biz de onun dalları imişik. Ben Adem ağacının, Hasan isimli dalıyım.”
    - “Sana bunları kim öğretti evladım?”
    - “Dedem öğretti amca…”

    Keşiş, ihtiyardan ve bu çocuktan çok etkilenmişti. Tarif edemeyeceği bir şekilde bunlara yakınlık hissediyordu. İhtiyarı sanki doğduğu günden beri tanıyordu. “Tuhaf bir duygu,” dedi kendi kendine… Yanlarına oturarak, ekmeğini üçe bölerek onlara da verdi…
    Tam bu sırada bir köpek kuyruğunu sallayarak yanlarına gelir, belli ki o da açtır. Keşiş kendi payını ikiye bölerek duvarın dibine, bir kağıdın üstüne bırakarak köpeğe de ekmek verir.

    İhtiyarın da keşişe kanı ısınmıştır. Her halinden kalacak yeri olmadığı bellidir. Allah’ın, kendileri gibi bu garip kulunu kalması için fakirhanelerine davet eder.
    - “Geleyim gelmesine ama; şu yavrucuğun anası rahatsız olmasın?”
    - “Annem bizimle değil ki; hoca İbrahim ağa ile yaşıyor.”
    - “Hoca İbrahim ağa ile mi yaşıyor?”
    İhtiyarın yüzü, birden değişmiş ve gözleri nemlenmiştir. Hiddetli bir şekilde cevap verir:
    - “Yok be efendi; hoca filan değil, cinlerle uğraşan ve halka muska filan yapan herifin teki dedesi, gizli ilimlere vakıf ve Allah yolunda olan biriymiş. Dedesinin bütün kitapları şimdi bunun elinde, yani anlayacağın emanet emin ellerde değil… Seni hamamdan kovan, işte oydu…”
    - “Dede; vefat eden oğlun ya da sen daha önce ne iş yapardınız, neyle geçinirdiniz?”
    - “Ormandan odun keser ve şu gördüğün fırın ile hamama satardık.”
    - “Dede be: Sizin fakirhanede kalmam karşılığında, ben de ormandan odun kesip satsam, sen de dilenmesen ve beraber geçinsek olur mu?”
    - “Gayri bizim için dilenmek bitmiştir. Dilendiren de O, senin elinden nimetlendiren de O. Benim, dilenmekle olan imtihanım bitmiştir, lakin; bu beldenin Müslümanları, benim üzerimden tecelli edecek rahmeti tepmiştir. Senin bize bakman sebeptir ve rahmet bu sebeple tecelli edecektir…

    Keşiş, ihtiyarın koluna girerek hep beraber eve giderler. İhtiyar ölen oğlunun elbiselerini atmamış ya da birine vermemiş, sanki bugün için saklamıştır. Keşiş bir güzel banyo yaptıktan sonra bu elbiseleri giyerek üstünü değişir…
    O günden sonra; bizim ki her gün ormana gider, odun keser, fırıncıya ve hamama satarmış. Kazandıkları ile bu ihtiyara ve torununa bakar, hizmetlerini görürmüş. Oğlana da yeni elbiseler alarak mektebe yollamaya başlamış.
    Günler günleri, aylar ayları kovalamış. Kendisinin Müslüman olduğunu bilen yokmuş. Keşiş geldi-keşiş gitti, diye diye ismi, HALKIN nazarında keşiş kalmış!!! Namazını gizli kılar, Kuran’ı gizli okurmuş…

    Bir gece, ağlama sesiyle uyanmış. Ses, ihtiyarın odasından geliyormuş. İhtiyar seccadesinin üzerinde hem ağlıyor hem dua ediyormuş…
    - “Allah’ım! Şu garip kulun şu aciz kulun, sana, seninle yalvarıyor. Allah’ım! Ben biliyorum ki hiç kimse senden daha merhametli değildir. Zira; kullarındaki merhamet te sendendir.
    Allah’ım hidayet veren sensin ve senin, bizim hizmetimize memur ettiğin şu gayri Müslim kuluna hidayet ver. Onu, ümmeti Muhammed’e(s.a.v.) ve bu ümmetin evliya zümresine dahil eyle”
    diye yalvarıyormuş…

    Keşiş, tüm tecellilerin ve oluşların tek bir AN’da olduğunu bildiği için, zaman denen sıralamaya göre geçmişte keşişken, gelecekteki bir ihtiyarın yaptığı dua ile hidayet bulmuş, o duanın feyzi ile Adem olmuş ve garip müşahedelere nail olmuştu. AN’ı yaşamıştı. Her şey geçmişten geleceğe doğru akarken bu ihtiyarın duası geçmişe akmıştı. Allahü Ekber…
    Keşiş daha fazla dayanamayıp ihtiyarın ellerine sarılır ve kendisinin de Müslüman olduğunu, adının da Adem olduğunu söyler ve beraberce ağlarlar… Neden sonra ilk konuşan ihtiyar olur…

    - “Her şeyi bilen, bildiğinden dilediği kadarını bildiren O’na hamd olsun. Demek bize zahir olan bu kadarmış…”
    - “Hayırdır baba! Zahir olan ve gizli kalan nedir?”
    - “Evlat; gayri zamanı geldi, anlatayım da dinle…
    Benim rahmetli babam da oduncuydu. Ormana odun kesmeye giderken çoğu zaman beni de yanında götürürdü. Babam odun keserken, ben ormanda oynar, hayvanları kovalardım. Fakat akşam hava kararmadan ormandan çıkardık. Ormanın sırrı var derlerdi ve çok enteresan şeyler anlatılırdı, çok tuhaf şeyler.
    - “Doğrudur baba; Cenabı Allah’ın tecellileri ve gaybının sırları bitmez.”
    - “Anlatıldığına göre, bu ormana geceleyin yolu düşen bir çok insan burada kaybolmuş, bir çoğu da hayvanların kendileri ile konuştuklarını ya da şekilden şekle giren hayaletler gördüğünü söylemiştir. İşte bu yüzden rahmetli babam, hava kararmadan dönerdi.
    - “Baba bunların hangi mahluk olduğunu biliyorsun, sır dediğin bunlar mı?”
    - “Hayır evlat. Sır olan bunlar değil. Bunlar buradaki sırdan dolayı burayı mesken tutmuşlar zaten ve bir çoğu da bizim boyutumuza ait olan bildiğimiz mahlukat değil.”
    - “Diğer alemlerin mahlukatını buraya bu ormana çeken sır nedir baba?”
    - “Onu ben de bilmiyorum evlat. Yalnız tek bildiğim oniki ya da onüç bin yıllık bir sır olduğu. Rahmetli babam da bunların hangi mahluk olduğunu bilirdi ve bunu için her ormana geldiğimizde Ezanı Muhammediyi okurdu.”
    - “Rahmetli, ezanın sırrını biliyormuş demek ki.”
    - “Bilirdi ya; bana da anlatmıştı zaten.”
    - “Baba hele bir anlat da dinleyelim.”
    - “Babamla yine bir gün ormana geldiğimizde, okuduğu ezanın bu mahlukatı niye kaçırdığını ve manasının ne olduğunu ayrı ayrı anlatmıştı:
    “Bak oğlum: İki ayrı davet düşün… Her ikisi de ayni şeye davet ediyor olsun. Bunlardan birinde davet edilen, bu davete icabet konusunda irade sahibi kılınsın, diğerinde ise; davet edilen, bu davete icabet zorunda kılınsın.
    Burada davetin şekli, davet edilen kişi ve davet edildiği olay ayni olmasına karşın davet iki ayrı makamdan yapılmaktadır. Bunlardan biri emir makamındandır, diğeri ise davet makamındandır, yani biri Yaratandan diğeri yaratılandandır… Davet eden özne farklıdır.
    Allah’ın sünnetullahında bir değişme olmaz. Peygamberler, Allah’ın sünnetullahı üzeredirler. Peygamberlerin yaptığı da davettir, Allah’ın yaptığı da davettir. Yalnız bu davet, Yaratan tarafından olunca icabet zorunludur, karşı konulamaz..
    Peygamberin(s.a.v.) makamı olan davet makamından beş vakit namaza, eğer yine Allah(c.c.) davet etseydi hiçbir irade buna güç getiremezdi ve boyun eğerdi. O zaman imtihanın sırrı sona ererdi. Burası imtihan yurdu olduğu için emir makamından değil; davet makamından seslenilmektedir…
    Fakat!… Hayat namazını kılmak üzere dünya camisine yani cem olma yerine madde ve manamıza yapılan davet ya da diğer bir deyişle yapılan çağrı böyle değildir, icabet zorunluluğu vardır. Çünkü burada bir yaratma söz konusudur.
    Ezan, alemi gaybtandır. Alemi gaybtan olan bir davet ise madde ve mana olarak YARATILAN her zerreye hitab eder. Burada davet sahibi Allah(c.c.), davet makamındaki ise Hz. Muhammed (s.a.v.)dir. Ezanı Muhammed’i denmesinin sebeplerinden birisi okunan davetin, Peygamberimizin makamı olan davet makamından okunmasıdır. Bu davete icabet edip etmemek, davet edilenin iradesine bırakılmıştır. Adında anlaşılacağı üzere zorlama ya da mecbur etme değil; sadece davet…
    Böyle bir davet, ancak yaratılarak varlık SAHNESİNE çıkmış ve icabet edip etmemek konusunda irade sahibi kılınmış, şuurlu varlıklaradır… İşte bu manada Ezanı Muhammed’i, ilk Cebrail (a.s.) tarafından okunmuştur.
    Ancak!… Yaratılarak varlık SAHNESİNE henüz çıkmamış, madde yönü toprakta bir takım madenler ve nebatat ya da hayvanat halinde bulunan, mana yönü alemi emirde olan insan için söz konusu olduğunda bu davet, davet sahibinden, bütün bunları bir araya getirip, bunlardan irade sahibi bir insan yaratan Allah’tan olmaktadır.
    Rabbimiz: “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet(kulluk) etsinler diye yarattım,” buyurmaktadır. Bu da demektir ki; Bizler, dünya denen camiye yani cem olma yerine, hayat namazını kılmaya geldik. Ama kimin yüzü suyu hürmetine geldik?… Hz. Muhammed’in(s.a.v.) hürmetine geldik.
    Allah(c.c.) ruhumuzu (manamızı, sırrını) ve bedenimizi ayrı ayrı alemlerden, ana rahminde cem olmaya yani cemaat olmaya çağırmadı mı, davet etmedi mi?
    YARATAN, YARATMAK İÇİN DAVET EDERSE BU BİR EMİR OLUR, DAVET EDİLENLER CEBREN İTAAT EDİP CEM OLUR…
    Peki Rabbimiz, bizi neye davet etti? Kulluğa yani hayat namazını kılmaya… Peki Rabbimiz bu daveti kimin yüzü suyu hürmetine etti? Hz. Muhammed’in(s.a.v.) hürmetine…
    Konuyu toplarsak… Varlık sahnesine çıkıp hayat namazını kılmak üzere Rabbimiz davet ediyor, bu davet Ezandır.
    Rabbimiz bu daveti, Peygamberimizin hürmetine, bizi yaratarak yapıyor, bu da Ezanın Muhammed’i olduğunu gösterir. İŞTE BU MANADA EZANI MUHAMMEDİ’Yİ İLK OKUYAN CENABI ALLAH’TIR.
    Daha sonra ana rahminden, dünya denen camiye, hayat namazını kılmak üzere giriyoruz. Bizim gibi daha önce bu namazı kılmak için gelenlerin ve hala namazı devam edenlerin ve kılması beklenenlerin arasına katılıyoruz. Bu ikinci Ezan; Madde ve manamıza cebren icabet ettiğimiz ilk ezanı hatırlatmak ve geçen süre içinde bizde oluşan gafleti kaldırmak içindir. Zira insan, nisyandadır yani unutandır…
    “Maşallah baba; Rabbim ilmini arttırdıklarının ilmini arttırsın]
    “Amin evladım”
    “Baba… Bu anlattığın Ezanın manası fakat o mahlukatı kaçıran yönünü de bu cahile anlatsan.”
    “Estağfurullah!… Evlat hiç Allah’ı bilen cahil olur mu? İlimden maksat Allah’ı bilmektir, gerisi sebeptir…”
    “Elbette baba. Ama sen şu sebebi deyiver bakalım.”
    “Ezanı Muhammed’i okunduğu zaman okuyandan bir nur çıkar. Sesin ulaştığı yerdeki bütün boşlukları doldurur. Nur soğuktur, şeytan ise ateşten yaratılmıştır. Soğuk ile sıcak birbirine zıttır. Cinlere cehennemde ateş ile azap edilmez, çünkü ateş onların tabiatında vardır. Onlar soğuk ile azap edilirler. Buna ZEMHERİR denir; Soğuk ateş anlamını taşır. Bu nedenle cinler dünyada soğuktan korkarlar, hatta yaz mevsiminde serin bir rüzgarın esmesi bile onlara ızdırap verir. Böyle bir rüzgar eserse yabani eşekler gibi kaçarlar…”

  50. angorya diyor ki:

    Sevgili Araştırıcı tasavvufta ”AYAK” soruna aşağıya alıntıladığım cümleler bir cevap olabilir mi acaba?

    ”…Mezar taşları cenazenin baş ve ayak uçlarına karşılıklı olarak konur. Ama, başa konanın üzerine yazı yazıldığı halde, ayak ucuna konanda yazı olmaz. Bunun nedeni de ayak ucundakinin Lâ, baş taraftakinin ise İllâ noktasını belirtmesidir. İş baştadır. Baş emir verir, ayak yürür, dolaşır. Bu duruma: “Allah emreder, kul dolaşır” demek de mümkündür. İnsanın ayakları olmazsa yürüyemez, ama yaşamaya devam eder. Başı olmazsa yaşaması mümkün müdür? Onun için Allah esastır ve var olan O’dur. O olmazsa, hiç bir şey olamaz…”Lütfi Filiz / Noktanın Sonsuzluğu (4.kitap)

blog comments powered by Disqus