KONU: ÂLİM İLMİNİ NİÇİN AÇIKLAR?
ÖN BİLGİ: Âlim; Allah’ı ve kendi gerçeğini bilen insandır.
İlim; Hiçbir zaman tam hakkıyla bilinemeyecek olan Allah ve Allah sistemi hakkında akıl ve kalb ilimleriyle her devirde açığa çıkarılan “bilgi”lerin sürekli artan “toplam birikimidir”..
Âlim sınıfının en üst mertebesi olan Rasuller ve Nebîler ilimlerini Allah’ın emri ile açıklamak zorundadır. Rasul ve Nebî mertebesinde olmayan “Âlim Velîler” de ulaştıkları ilmî gerçekleri “İlâhî bir zorunluluk ve görev” olmadığı halde zamanlarının anlayış kapasitesine göre mutlaka açıklamışlardır.
İlâhî görev gereği ilmini açıklayan “Rasuller ve Nebîler” ile İlâhi görevleri ve zorunlulukları olmadığı halde yine de ilmini açıklayan “Âlim Velîler” her devirde hem geleneksel “din-tanrı” inancını temsil eden ruhban sınıfın hem de siyaset ve sermaye sınıfının ağır baskı ve zulmüne mâruz kalmışlardır. Bazıları Hz. Zekeriya a.s., Hz. Yahyâ a.s., Hallac-ı Mansur ve Muhyiddin İbni Arabî gibi şehid edilmiş bazıları da hapis ve sürgün gibi cezalarla ömürlerini geçirmişlerdir. Yine de hiçbir zulüm ve baskı onların ilmi açıklamalarına engel olamamıştır.
ÖNCE “OKU”YALIM VE DÜŞÜNELİM:
Allah, gerçekten kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik etti; melekler ve ilim sahipleri de O’ndan başka ilah olmadığına adaletle şahitlik ettiler. Aziz ve Hakim olan O’ndan başka ilah yoktur. (AL-İ İMRAN SURESİ /18)
Hiç şüphesiz din, Allah katında İslam’dır. Kitap verilenler, ancak kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki “kıskançlık ve hakka başkaldırma” (bağy) yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah’ın ayetlerini inkâr ederse, (bilsin ki) gerçekten Allah, hesabı pek çabuk görendir. (AL-İ İMRAN SURESİ /19)
Ancak onlardan ilimde derinleşenler ile mü’minler, sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar. Namazı dosdoğru kılanlar, zekatı verenler, Allah’a ve ahiret gününe inananlar; işte bunlar, Biz bunlara büyük bir ecir vereceğiz. (NİSA SURESİ /162)
İşte böylece biz onu (Kur’an’ı) Arapça bir hüküm olarak indirdik. Andolsun, sana gelen bu ilimden sonra, onların heva (istek ve tutku)larına uyacak olursan, senin için Allah’tan ne bir yardımcı, dost, ne bir koruyucu vardır. (RA’D SURESİ /37)
Derken, katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve tarafımızdan kendisine bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kulu buldular. (KEHF SURESİ /65)
“Sizin ilahınız yalnızca Allah’tır ki, O’nun dışında ilah yoktur. O, ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır.” (TAHA SURESİ /98)
Kendilerine ilim verilenler ise, Rabbinden sana indirilenin hakkın ta kendisi olduğunu ve üstün, güçlü, övülmeye layık olan (Allah)ın yoluna yöneltip- ilettiğini görüyorlar. (SEBE’ SURESİ /6)
Andolsun, biz onları bir ilim üzere alemlere üstün kıldık. (DUHAN SURESİ /32)
Ey iman edenler, size meclislerde “Yer açın” dendiği zaman, yer açın; Allah size genişlik versin. Size: “Kalkın” denildiği zaman da kalkın. Allah, sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah, yaptıklarınızdan haberdârdır. (MÜCADELE SURESİ /11 )
“Bir saat tefekkür, bin yıl nafile ibadetten hayırlıdır.” Hz. Muhammed (s.a.v.)
DİĞER ARAŞTIRMA KAYNAKLARI:
Şimdiye kadar edindiğiniz bilgi birikimi ve “gerçeği” tanımlamaya çalışan sınırsız kaynaklar.
S O R U:
“Âlimler, ârifler ve düşünürler” Rasul ve Nebîler gibi zorunlu olmadıkları halde ulaşmış oldukları ilmi her şeyi göze alarak niçin açıklamışlardır ve açıklamaya devam etmektedirler?
Not: Cevaplarımızda “Allah rızasını kazanmak için, sevap kazanmak için, bilinçli müslümanların sayısını çoğaltmak için” tabirlerini kullanmamaya özen gösterelim.
YORUMUNUZU-İLMİNİZİ DOSTLARLA PAYLAŞIN..
. . .
(Önemli hatırlatma: “Beyin Fırtınası” oturumuna katılanların fikirleri üzerinde yorum, eleştiri veya değerlendirme yapılmaz.)
Değerli Okur,
Prof. Dr. Nüket Yetiş (TÜBİTAK Başkanı) Beyin Fırtınası Kavramını aşağıdaki gibi tanımlamaktadır:
BEYİN FIRTINASI:
Yeni fikirler oluşturmak üzere, düşüncelere engel koymaksızın, önceden belirlenmiş kurallar dahilinde yapılan fikir yaratma yöntemi.
Bir grubun belirli bir konu üzerinde mümkün olduğunca çok sayıda fikir üretmesi amacıyla kullanılan demokratik ve katılımcı bir çalışma tekniğidir.
Disiplinli ama baskıcı olmayan bir yaklaşımla; basit, aykırı, karmaşık, uçuk … düşüncelerden yaratıcı ve uygulanabilir fikirler oluşturmak için grup sinerjisini kullanmayı amaçlar.
Uygulama Adımları:
- Söylenen fikir üzerinde yorum, eleştiri veya değerlendirme yapılmaz.
- Fikirler tükendiği zaman beyin fırtınası oturumu tamamlanır.

















































Bakara süresinin ikinci ayetinde geçen “VE MİMMA RAZEKNA HUM YUKİNUN”;
Kendilerine rızk olarak verdiklerimizden İNFAK ederler (İNFAK; Esma terkibiyle var olmuş varlığından açığa çıkan ve verme fiili olarak yansıyan bütün davranışlarının kime ait olduğunu görmendir ve karşılık beklemezsin, bu da seni otomatikman ŞİRKİ HAFİDEN korur. Allah seni senden alarak, sensiz olarak aracı kılarak infak ediyor) ayeti bu birimlerde tecelli etmiştir!
Bu birimler zaten kendilerinde açığa çıkan hakikat ilimlerini anlatmak ZORUNDALAR.
Şeriatın zahirine GÖRE malın 40′ta biri verilir. Hakikat ilmine sahip olan ve bunları hayatlarına geçirmiş birimler ise mallarının (ilimlerinin) tamamını ZEKAT olarak hibe etmek zorundadırlar. Emaneti sahibine teslim etmeleri mecburidir.
En iyisini Allah bilir.
İlim sahibi insanlar derken; ”profösör veya matematik ustası” gibi düşünmemek gerekir. Çünkü bu tip ilmi bilgiler dıştan öğrenilir.. Ya okuluna gidersin, ya da açar kitaptan eğitimini alırsın. Daha sonra da bu ilmini insanlarla ya paylaşırsın ya da paylaşmazsın. Bu seni ilgilendirir!…
Fakat İlim sıfatı öz’den dışarı doğru açığa çıkar. Dıştan içeri doğru gelmez!.. Öz’den dışarı doğru gelen ilmin bildirilmemesi mümkün değildir. Çünkü o ilim Allah’ın dilemesi ile açığa çıkmıştır.. kişisel bir bilgi değildir!!.
Allah’a ait olan bir şeyi kim elinde tutabilir ki!!..
Bu tıpkı derinlerden açığa çıkan ”lav” gibidir.. O’nun önünde kim durabilir, hangi dağ o ”lav”ı içinde saklayabilir?..
Allah’dan gelen hiç bir şeyi yanında götüremezsin!!… Çünkü senin değildir.
Başka türlüsü ellerinden gelmez de ondan… Gece gündüz okursun, araştırırsın, kafa yorarsın, rüyalarında bile tefekkür halindesindir, kah kalpten kah beyninden gelen bilgileri harmanlamaya hakikati anlamaya çalışırsın…
Hep daha ötesi vardır…
Bİr de bu ötelere geçişlerin soluklanma anları… işte o anlarda; bazen uykudan gözünü açar açmaz, bazen herhangi bir konuya odaklanmışken, bazen de televizyonda saçma sapan bir programa takılmışken sürekli çalışan beyninin ara kanallarından sızan ama kalbinde çoktandır damıtılmış olarak dışa çıkmayı bekleyen bir bilgi gelir, idrak edersin hayatın, varoluşun bir sırrını daha -bu sırların büyüğü küçüğü olmaz asla- ”vay be, buymuş” dersin, için coşkuyla dolar parlak bir ışıkla yıkanırsın adeta, şükredersin bu bilginin ışığında ama kuru bir şükür yetmez…
eğer içinde deneyimlediğini doğru ifade edebilecek kelimeleri, cümleleri bulduysan o bilgi taşar senden, o öyle yüksek bir enerji akışı öyle bir ışıktır ki sen istersen demir kepenkler örtmeye çalış üstüne, yıkar geçer…
sen o bilgi için bir enerji kaynağı, bir yayıcısındır artık… aletten öte bir şey değilsindir… bir şeyleri göze alıp almamak gibi bir durum da söz konusu değildir, çünkü bunu ölçüp biçemezsin bile… ışık yayılmaktadır sadece…
bu ışık yayılmasını senin dünyalı bilincin için rasyonalize eden unsur ise müthiş, esrik ve engellenemez bir paylaşma duygusudur (ne sevap ne de günah vardır ortada-sadece OLAN olmaktadır)…
ve paylaşmak; sende açığa çıkan o bilginin en anlamlı en doyurucu şükran ifadesidir…
“Alim” olan Allah’tır, bizler ise Abdulalim (ALİM in kulları) olarak Tek’in dilemesi halinde o ilmi izhar etmek zorunda kalırız, ilmi açıklayan O olur. Isı ve ışık yaymak için yaratılan güneş, ışık ve ısı yaymıyorum, diyemez.
HİDAYET: Kişinin varoluş gayesine uygun olarak yaratılmasıdır. Kim ne iş için yaratılmış ise eninde sonunda taktir edilen manaya ulaşacaktır.(hidayete erecektir) İster cennet boyutu için olsun, ister cehennem boyutu için olsun.
Özlerinden fışkıran ilimleri insanlara anlatan alimler, kişileri hidayete erdirmek için değil; BİZZAT HİDAYETTE OLDUKLARINI KENDİLERİNE İDRAK ETTİRMEK İÇİN gelmişlerdir. Terkiplerini bozmak için değil; BİLHASSA VARLIKLARINI OLUŞTURAN ESMA TERKİBİNİN SONUÇLARINI YAŞATMAK İÇİN gelmişlerdir.
Efendimiz (s.a.v.) gelmemiş olsaydı, sayın Ebu Cehil takdirindekine ulaşamıyacaktı. Çünkü alemlere rahmet olarak gelmiştir. Alimler de Resul ve Nebilerin varisleri olduklarından dolayı; bu rahmete erdirme işini yapmak zorundadırlar. Fakat alt bilinç seviyesinde kalan birimler, hidayetin müslümanlığı seçme, namaza başlama vs. gibi olduklarını bilseler de işin aslı HERKESİN HİDAYET ÜZERE OLDUKLARINI İDRAK ETMEKTİR. Bu da yüksek kemalat sahiplerinin müşahadesidir.
Anlatılması gerekenlerin en başında anlatılacak şey her ne ise, bir kurtarıcılık özelliği, devamlılığı, bulunulan hallerden çok daha üst düzeylerde bir hali anlatması yada açıklaması, ve her şeyden önemlisi onu anlatacak olanın o hali yaşamış olması gerekir. Ki hayata ilk adımlarını attıktan sona bulunduğu ortamların seyrine kendini bırakıp giden sayısız kişiliklerin içinde, farklılığını yada farkındalığını hissedip ortamda bir virüs gibi açığa çıkan bilinçler, yayılmaz isteklerinin getirisi olan paylaşım aktivitesini işleve koymak ve çoğalıp büyümek isterlerki, hem kendi bilinç dünyalarını daha iyi tanımak hemde sıradanlıklar içinde boğulan etraflarına bunu fark ettirmek adına çaba sarf ederler.
Bu tıpkı gecenin gündüzü yada gündüzün geceyi kovalayıp durması gibidir. Her zaman birinin diğerine galebe çalması gerektiğinde birbirinin peşi sıra sürüklenip dururlar. Kazanan her zaman BİR’dir anlayışı içerisinde yaşayan ALİM , ARİF VE DÜŞÜNÜRLER birer panzehir işlevi gibidir HAKIKATTE. zorbaların çoğalttıkları birimsellikleri ortadan kaldırmak adına açtıkları savaş, BİLİNÇLERİNDE OLUŞAN HAK ADINA GALEBE ÇALMAK ve GEREKTİĞİNDE BU UĞURDA HER TÜRLÜ ZULME DİRENMEK olabilir.!
Sayısız düşünür ve arif’lerin sayısız düşüncelerinden yalnızca bir taneside bu olsa gerek.
HAK ile yaşadıktan sonra HAK’KI anlatmayacaklarda neyi anlatacaklar ki?
Selam hepimizin gönüllerine nur olsun.
Secdede yapılan dua kabul olur deniyor. Bunu biraz açar mısınız?
ÂLİM, İLİM VE AŞK…
Âlimlerin ulaşmış oldukları ilmi açıklama nedeni bir ve ya bir kaç nedene ne derece bağlanabilir bilemeyiz. Belki de sadece bir neden vardır. Belki de sonsuz neden vardır. Bilmemiz mümkün değil.
Olaya 99 (ve sınırsız) esmâül hüsnâ pencerelerinden bakmak da münkün. Meselâ VEDÛD esmasından bakabiliriz.
Vedûd… aşk kaynağı, sevilen tek ve gerçek varlık gerçeğine işaret eden bir sözcüktür.
Âlimlerin en büyük özelliklerinden birisi de varlığı birimlere ayırmadan VEDUD etkisiyle “tek bir gerçek” olarak sevmeleridir.
Sevginin… aşk derecesindeki sevginin en büyük özelliği ise sevenin sevdiğine en güzel, en değerli hediyeyi vermesidir. Öyle bir şey vermesi gerekir ki can ile mal ile tüm dünyadaki hazinelerle elde edilemeyecek kadar değerli bir şey olması gerekir. Aynı zamanda hediyeyi sevdiğine verenin, sevdiğini minnet altında da bırakmaması gerekir.
Sevenin vereceği hediye sevilende varsa bir değer ifade etmez. Hediyenin eşsiz ve benzersiz olması şarttır.
Vedûd esmâsı âlimlerin gönlünde aşk ateşine dönüşür, “aşk” ise varlığı tek bir gerçek olarak sevmektir.
Aşk ateşi sevilene en güzel hediyeyi vermek arzusuna dönüşür.
En güzel hediyenin özelliği… verenden bir şey eksiltmemesi, alanda bir fazlalık meydana getirmemesidir.
Âlimin “bana” (insana) vereceği en güzel hediye “ben”dir (insanın kendisidir).
Her “ben” (insan) eşsiz ve benzersizdir.
Eşsiz ve benzersiz olan her “ben”e ulaştıracak olan “tek yol” ise “Âlim’in açıklayacağı ilmi”dir.
Bence… Âlimin ilmini açıklattıran, anlattıran “aşk”tır. Fakat “ben”im (insanın) Âlim’e karşı olan aşkım değil… Âlim’in “bana” (insana) olan “karşılıksız aşkı”dır.
***
Âşık olmak için Âlim olmak gerek.
Âlim değilim ki “âşık” olayım… âlim değilim ki “aşk” nedir bileyim.
“Karşılıksız aşk”a düşmediysem ne verebilirim ki? Ne anlatabilirim ki? Ne açıklayabilirim ki?
“Aşksız” veriyorsam verdiğim biraz gurur, biraz kibir, biraz “ben bilirimcilik” değil midir?.. Bu hediyeler nasıl kokar? “Saf aşk” mı kokar yoksa dünyanın en dayanılmaz en kötü kokusu gibi mi kokar?
***
Rasul’e sevdirilen üç şeyden birisi olan “güzel koku” nedir?.. Âlimlerin “karşılıksız aşk” kokusu mudur?
***
“Aşk imiş her ne var âlemde
ilm bir kıyl ü kaal (dedikodu) imiş ancak”
(Fuzulî)
***
***
***
Aşk seven ile sevilen arasında bir perdedir. Seven sevilende yok olduğunda aşk tamam olur. Aşkın tamam olduğu yerde “B”irlik başlar, “B”irlik HEP’liğe döner, Hep’likte bir HİÇ olduğunu idrak edersin, HİÇ olduğunu idrak ettiğinde SECDEYE gelmiş olursun ve SECDE HALİNDE SENDEN ÇIKAN DUA ALLAH’IN DİLEMESİ OLUR. O’nunda dileği elbette yerine gelendir.
Peki SECDE NEDİR?
Kişinin kendi varlığının, benliğinin var olmayıp, gerçekte var olan yegane tek varlığın Allah olduğunu idrak etmesi, hissetmesi halidir. Kişinin hakkı kendi özünde bulması ve kendisinde o talebi ortaya koyanın HAK olduğunun farkına varmasıdır.
Herşeyin en iyisini gene Allah bilir…
“Emanetleri ehline verin!” (4 Nisa 58)
“Yeryüzünde bir halife yaratacağım” (2 Bakara 30)
“Sizi yeryüzünün halifeleri kılan size verdikleri hususunda, sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O dur” (6 En’âm 165)
“Sizi yeryüzünde halifeler yapan O’ dur” (35 Fatır 39)
Nefsi nin hakikatini (kendi gerçeğini) kim ne kadar bilir ise, bilişi nisbetinde de gereğini yerine getirir.
Nasib ettiğinden, nasibinde olana verir, vereceğini!
Halif, Selef’inin ahlakı ile ahlaklanmıştır da, onun için açıklar ve açıklamaya devem etmededir….
HİKMET
Allah hidayete erdirdiği kullarına ilim bahşetmiştir. Ve bu zavatta herhangi bir sahiplenme duygusu olmamıştır. Bu nedenle onlara bahşedilen ilmin de dağıtılması gereken bir rızık olduğunu düşünüyorum.
ALLAH HU ALİM
Âlimler, ârifler ve düşünürler ulaşmış oldukları ilmi her şeyi göze alarak açıklamışlar da ZALİMLER zulümlerini tecelli ettirmemişler mi ?
Tevhidi Efal düzeyinde olaya baktığımızda tüm fiiller Allah’a ait ise, tecelli mahalleri bakımından Alim in işi mi zordur yoksa Zalimin mi?
Sevgili ELF.. Secde kulun Allah’a en yakın olduğu haldir, Allah’a en yakın olunan yerde yapılan dua da muhakkak kabul olunur!?…
“Âlimler, ârifler ve düşünürler” Rasul ve Nebîler gibi zorunlu olmadıkları halde ulaşmış oldukları ilmi her şeyi göze alarak niçin açıklamışlardır ve açıklamaya devam etmektedirler?
Rasul ve Nebiler ilimlerini açıklamaşlardır. Alimler… de ilimlerini açıklamışlardır. Hepsinin ilimlerini açıklama zorunluluğunu hissettiren payda aynıdır:
Nefsler değil NEFS; insanlar değil İNSAN gerçeğidir… Onlar tüm varlığı TEK görmüşler, kendilerini O’ndan ayrı görmemişlerdir.
Her şeyi KENDİ gibi görmüşlerdir. Bu TEK görüş; her şeye rağmen ulaşılan ilmi açıklamayı “gönüllü zorunluluk” haline getirmiştir.
Evrensel SİSTEM ve DÜZEN İÇİNDE hiç bir anlamı olmayan, fakat bizim boyutumuzda hemen hemen herkesin içinde bulunduğu şartlanmalar, değer yargıları ve bu değer yargılarından oluşan duygular silsilesi içinde, acıma, merhamet, şefkat vs.. gibi oluşların dibinde yaşayan insanlar mevcuttur. Bir annenin evladına olan merhameti ancak bizim boyutumuzda yürürlüktedir. Bir anne evladının kötü yola düşmesini ister mi hiç? Annelik şefkati evladına öğüt vermeyi zorunlu hale getirmiştir. Aynı bunun gibi… Hakikat ilmine vakıf olan ilim sahipleri kendilerinde ortaya çıkan RAHMAN, RAHİM, VEDÜD vs. gibi sıfatların neticesinde, acıma hissinin en üst safhalarında bulunduklarından, insanlara olan merhametlerinden, “insanlara merhamet etmeyene Allah ta merhamet etmez” sözünün kendilerinde tecelli etmelerinden dolayı kendilerine ihsan olunan bu ilmi SIRF MERHAMETLERİNDEN DOLAYI insanlığa açıklamak ZORUNDA kalmışlardır.
Sorunun içerisinde, ”zorunlu olmadıkları halde” diye bir tabir var.. Oysa açığa çıkan ilim o insanları zorunlu bırakmaktadır!..
Neden mi?..
Rasullerde açığa çıkan ilim ya varlığın hakikatine dönüktür, ya sistemi okumaya, ya da ölüm ötesine. Hatta Hz. Muhammed’e kıyamet sürecinin ilmi dahi nazil olmuştur.. Boyutsal derinliğinden bilincine doğru…
Boyutsal derinliğinden bilincine gelmiş olan ”insanlığın akibeti” ilmi, neden insanlara bildirilmesin ki?..
Bu ilmi bildirenlerin canları pahasına olsa da bildirmelerinin sebebi, bu işin şakasının olmadığındandır.
Bu ilim dergahlarda, tarikat ocaklarında, ilahi fakültelerde öğretilen gönülleri hoş etme ve vicdanları uyuşturma ilmi değildir!..
Bu ilim Hz. Muhammed’e, ”benim bildiklerimi bilseniz, Allah Allah diye dağlara kaçardınız” dedirten ilimdir…
İnsanlığı gelecekte nelerin beklediğini çok iyi bilenler, neden kendileri kadar sevdikleri bu insanlara bu acı ilmi (gerçekleri) anlatmasınlar ki???
Neden bu soruya bir cevap arıyoruz?
Merak ettiğimiz için mi? Bu merakı gidermemizin alim olmadan bize faydası ne? Alim olursak gereği neyse yaparız. Olmadan bu sorunun cevabını aramak zaman kaybı değil mi?
Amacımız alimleri bilgilendirmek veya bir mesaj vermek mi? Alimin bilgiye ihtiyacı olsa, adı alim olmaz.
Mertebesine bakılmaksızın her müslümana zekat farzdır. Bedenin zekat ve sadakası ibadet, bilincin zekat ve sadakası ilim, malın zekat ve sadakası maldandır. Zekat ve sadaka ihtiyaç sahiplerine verilir. İhtiyacı görüp de gidermeye gücü yettiği halde gidermeyen mesuldür. İster alim olsun, ister sıradan bir müslüman olsun.
İhtiyacın olmadığı yerde zekat ve sadaka vermek için uğraşmaksa, aklın değil nefsin işidir. Zamanla nefsi çekişmeler meydana gelir. Zekat ve sadaka nefsi memnun etmek için verilmez.
Kainattaki diğer varlıklar gibi alimler ve veliler de Allah’ın izni olmadan bir şey yapamazlar. (Bi- iznihi) Semalardan nazil olan emir ricalullah vesilesi ile arza iner, yapılarındaki risalet işlevi ile… Ricalullahta veliler iki kola bağlıdır. Bir kısmı Kutbul irşada, bir kısmı Kutbul aktaba.. Bu iki Kutup da Gavsa bağlıdır.
İlmi irşad, Kutbul irşada bağlı olan velilerin vazifesidir. Kimi zaman Kabız ismi baskındır kabz olup susarlar, kimi zaman Basıt ismi baskındır dillendirip yayarlar. Her işleri Allah’tandır. Acıma duygusu yoktur onlarda.. Merhamet nuru vardır. İhtiyaç halinde gerekeni yaparlar, ihtiyaç yoksa kendi alemlerinde yaşarlar, nefslerine hizmet etmezler.
Kutbul aktaba bağlı olan veliler ise, çoğunlukla ilmi irşad yapmazlar. Onların görev alanları daha farklıdır. Her veli ilmi irşad yapacak diye bir kaide yoktur.
Burada beşeri değer yargılarına ve şartlanmalara bağlı duygusal değerlendirmeler yapılıyor, ama bu değerlendirmeler gerçeği yansıtmıyor.
Toplum olarak kötü bir adetimiz var, mesaj vermek.. Sürekli mesaj veriyoruz. Buna mukabil bize mesaj verilmesine tahammül edemiyoruz. Mesaj vermeyi çok sevip mesaj almayı sevmeyen bir toplumda ise, tartışma kaçınılmazdır. O nedenle sürekli tartışan bir topluma dönüştük.
“Âlim; Allah’ı ve kendi gerçeğini bilen insandır.” İfadesi ile yola çıkılarak, âlimlerin ulaştıkları ilmi, görevlendirilmedikleri halde niçin açıklamaktadırlar? diye soru sormak algıladığım Tasavvuf felsefesine tezat oluşturmaktadır.
Anlayışıma göre Âlim, ALLAH YANISIRA bir gerçeğin olmadığına şehadet edendir. Dolayısıyla, “Allah ve Kendi gerçeği” ifadesi olayın felsefesine aykırıdır.
Bu noktadan hareketle, Alimin bilinci GAYRI kavramından arınmış olduğu için, “göze alacağı, korkacağı, gayrısına açıklayacağı…” ifadeler de anlamını yitirir.
ÂLİM ANCAK VE ANCAK SEMASINDAN ŞUURUNA İNZAL OLANI KENDİNDEN KENDİNE TEMAŞAA EDENDİR. Bu olgunun sana bana yansıyan kısmıdır “Resullar-Nebiler ya da Alimler Açıklamışlardır” manzarası…
Her şey BİLİNMEK için deniyorken ve sorular gelip “neden bilinmek istedi” çıkmazına takılıyorken âlimlerin ilmini açıklamak istemelerinden daha doğal bir süreç var mıdır ki?
ÂLİMLER eğer âlim iseler konunun en başındaki açıklamayla “ALLAH’ı ve kendi geçeğini” eğer böyle bir AYRIM yapılıyorsa! biliyorlar demektir. Eğer bu gerçek aşikâr ise, kendilerinden başka hiçbir kaide yaşamamaktadırlar.
Bu açıklama merhametin dışa değil “ümmetim, ümmetim” denmesi gibi ÖZ’e yani kendi nefsine, benliğine, BİRRliğine olduğunu kanıtlamaz mı? Buradaki benliğin ise âlim olanda varlığını bizim ALGILADIĞIMIZ (yaşadığımız) gibi sürdürmediği ise aşikardır.
Psikolojik test sorularından bir örnek, durumu KENDİMİZE açıklar mı acaba; deneğe içinde onlarca anahtar olan bir demet verirler. KAPI KAPALI derler ve anahtarlardan yalnızca bir tanesinin kapıyı açacağını anlatırlar.
-Senden kapıyı açmanı istiyoruz. Tek bir deneme hakkın var!
Bu durumda denek değer yargılarına ve şartlanmasına (kapı kitli düşüncesine) göre bir eleme sürecine girer GENELDE! Ancak dikkat edilecek nokta kapının KAPALI olmasıdır, KİLİTLİ değil!
Şimdi biz şartlanma ve değer yargılarımızla bu ilmi açıklayanların zulüm gördüklerini, bela çektiklerini gözlemliyor veya okuyoruz. BİZE GÖRE çok büyük sorunlar, sıkıntılar yaşıyorlar!
Peki, ya bu böyle değilse? Eski dervişlerin birbirlerine selamdan sonra “belan bol olsun” dualarını doğru algılayamıyorsak ya?
EFENDİMİZ S.A.V.in sıkıntıda olmayı genişlikte olmaktan çok severim… HALİNİ murat ettiği şekilde duyamadıysak?
Hallac-ı Mansur’un hapiste ziyaretine gelen zata gösterip de kullanmadığı hallerini anlayamadıysak?
Gözlerini açmayı teklif eden HIZIR’a (a.s.);
-Ben ALLAH’ın kaderini iki gözümden daha çok severim, diyen kör zatın işaret ettiği AŞKI hiç tatmadıysak?
Ateşin gül bahçesi olduğunu, bıçağın kesmediğini bu açıdan bakarak göremiyorsak?
Ya onlar eziyet çekmiyorlarsa? BİZİM ALGILADIĞIMIZ GİBİ?!
Ya kapı AÇIKSA?!…
Sevgilerimle
OKUYUCU:
-Neden bu soruya bir cevap arıyoruz?
YORUMSUZ BLOG:
-İnsanlara gerçeği anlatmakla görevli Nebîler ve Rasuller var iken insanlar edep dairesi içinde olmak şartıyla ve öğrenmek niyetiyle onlara soruyorlardı. Nebîler ve Rasuller Allah (c.c.) tarafından bizzat direk vahiy ve Cebrâil vasıtasıyla görevlendirilmiş İnsan-ı Kâmiller idi.
Vahiyle görevlendirilen son âlim, son Nebî ve “VAHİYLE GÖREVLENDİRİLEN SON RASUL” Hz. Muhammed a.s. idi. O’ndan sonra O’nun uyarısı ile VAHİY VASITASIYLA GÖREVLENDİRİLECEK BİR NEBÎ ve yine VAHİY VASITASIYLA GÖREVLENDİRİLECEK BİR RASUL “GELMEYECEKTİR”.
Velî Âlimler bizzat Allah tarafından VAHİY VASITASIYLA görevlendirilmez. Hz. Muhammed a.s.’ın uyarısına göre her müslüman bu şekilde iman eder. Velî Âlimlerin hiç birisi de kendilerinin bizzat vahiy alarak görevlendirildiklerini söylememişlerdir, söyleyenleri de imanlarını düzeltmeye davet etmişlerdir.
Aradığımız cevap veya cevaplar ya da fikirler bu edep dairesi içinde, iman esaslarıyla uyumlu olan ARACISIZ Allah’a inanan beyinlerin tefekkürüdür. Ve bir saat tefekkür bin yıl nafile ibadetten hayırlıdır. Ve Kur’an’ın “hâlâ düşünmüyor musunuz?” sualine riayettir.
Görevliler olmayınca bu tür konuları insanlar kendi aralarında uygarca konuşacaklar ve insana bırakılan “ilim mirasını” değerlendireceklerdir.
OKUYUCU:
-Merak ettiğimiz için mi? Bu merakı gidermemizin alim olmadan bize faydası ne? Alim olursak gereği neyse yaparız.
Olmadan bu sorunun cevabını aramak zaman kaybı değil mi?
YORUMSUZ BLOG:
-İlmin başı sabırdır denilmiştir. İlmin bir diğer başı da daha doğrusu, ilmin başlangıcı MERAK duygusudur.
Gerçek âlimler ilimlerini niçin açıkladıklarını-anlattıklarını tek kelime ile ap açık ifade ediyorlar; “FÎSEBİLİLLAH”. Fîsebilillah hizmet âlimler için İLÂHÎ BİR GÖREVLE başlasa zaten fîsebilillah olmazdı aynı risalet ve nübüvvet gibi bir ZORUNLULUK olurdu.
İlim kapısı ve âlim olmak yolu her Allah kulu için açıktır. Allah (c.c.) malı istediğine ilmi isteyene veriyor. Âlim olmak yolu açıktır fakat şimdiye kadar hiç bir gerçek âlim ilmi tamamladığını iddia etmemiş ve “âlim oldum öğrenecek bir şey kalmadı” dememiştir; çünkü ilmin başı vardır fakat sonu yoktur. Bu durumda “Beyin Fırtınası”ndan elde edilecek fayda “âlim oldum” iddiasına düşmemeyi hatırlatmak, sonu olmayan ilim yolunda öğrenci olmaya katkı oluşturmaktır. Asıl vakit kaybı her insan için kendi fıtratına göre bir ilim yoluna girmemektir, sistemli tefekkür sürecine başlamamaktır.
OKUYUCU:
-Amacımız alimleri bilgilendirmek veya bir mesaj vermek mi? Alimin bilgiye ihtiyacı olsa, adı alim olmaz.
YORUMSUZ BLOG:
-Gerçek âlimlerde ilim ve bilgi eksikliği görerek dolaylı yollardan mesaj vermek yöntemi, düşüncesi ve niyeti edep dairesi dışındadır. Böyle bir niyetimiz yoktur. Gerçek âlim her ne kadar kendisini dâimi talebe olarak görse de YORUMSUZ BLOG platformunda her zaman ilmine saygı
duyulacak ve ilminden yararlanılacak bir âlimdir.
Henüz şimdiye kadar “bilgiye ihtiyacımız yok” diyen bir âlime rastlanmamıştır. Bu tevazuyu anlamayarak; YORUMSUZ BLOG, âlimleri
eğitmek-öğretmek ve bilgilendirmek gibi bir hataya asla düşmez.
OKUYUCU:
-Mertebesine bakılmaksızın her Müslümana zekat farzdır. Bedenin zekat ve sadakası ibadet, bilincin zekat ve sadakası ilim, malın zekat ve sadakası maldandır. Zekat ve sadaka ihtiyaç sahiplerine verilir.
İhtiyacı görüp de gidermeye gücü yettiği halde gidermeyen mesuldür. İster alim olsun, ister sıradan bir müslüman olsun.
İhtiyacın olmadığı yerde zekat ve sadaka vermek için uğraşmaksa, aklın değil nefsin işidir. Zamanla nefsi çekişmeler meydana gelir. Zekat ve sadaka nefsi memnun etmek için verilmez.
YORUMSUZ BLOG:
-“Beyin Fırtınası” oturumunun amacı insanımıza şer’î (dinin zahiri ile ilgili) görevlerini hatırlatmak değildir. Hatırlatma işlevini “irşad” adı altında Diyanet veya hayır dernekleri yapmaktadır. Dinin batıni yönünü anlatmak gibi bir durumumuz da yoktur.
“Beyin Fırtınası”nın diğer bölümleri gibi bu bölümü de din, diyanet, kişi (gavs-kutup) ve dernek-cemaat yapılanmasından bağımsız olarak “ÂLİM-İLİM” kavramları arasındaki bağlantıyı tefekkür etmektedir.
Oturuma katılan okurların her bir yorumu, açıklaması ve cevabı oturum kurallarına göre “özgün” olmalıdır. Âlimlerin fikirlerini internet sayfasından “kopyala-yapıştır” yaparak ve “zâten söylenmiş sen sus” tarzındaki yaklaşım oturumun ruhuna aykırıdır.
Her katılımcımızın “özgün fikirleri” nefsî çekişme ve kişisel tatmin değildir. Çünkü internet ortamındayız; katılımcılarımızın isimleri, resimleri, açık adresleri, ikâmetgah ilmühaberleri, meslekî bilgileri, TC no.larını istemiyoruz. Sadece yorumlardaki medenî üslûbuna, tutarlılığına ve fikirlerine bakıyoruz.
Malın ve ilmin zekatını dağıtım işi en yakın kişilerden ve en çok ihtiyacı olandan başlar. Maddi olarak az çok bu ayrım yapılabilir fakat ilim olarak her insanın en önce kendisi “bir ilim zekatına muhtaçtır”. Kendi ihtiyacımızı dahi karşılayamayan ilmimizi dağıtmak gerçekten yanlış olur. Zâten ilme muhtaç olduğumuz için ilmi dağıtımla mes’ul değiliz.
Ancak bize sunulan ilimleri diğer insanların da duyması için çalışmak; paylaşımı doğurur ve ilim de paylaştıkça artar. “Beyin Fırtınası” da böyle bir paylaşım oturumudur.
OKUYUCU:
-Kainattaki diğer varlıklar gibi alimler ve veliler de Allah’ın izni olmadan bir şey yapamazlar. (Bi- iznihi) Semalardan nazil olan emir ricalullah vesilesi ile arza iner, yapılarındaki risalet işlevi ile… Ricalullahta veliler iki kola bağlıdır. Bir kısmı Kutbul irşada, bir kısmı Kutbul aktaba.. Bu iki Kutup da Gavsa bağlıdır.
İlmi irşad, Kutbul irşada bağlı olan velilerin vazifesidir. Kimi zaman Kabız ismi baskındır kabz olup susarlar, kimi zaman Basıt ismi baskındır dillendirip yayarlar. Her işleri Allah’tandır. Acıma duygusu yoktur onlarda.. Merhamet nuru vardır. İhtiyaç halinde gerekeni yaparlar, ihtiyaç yoksa kendi alemlerinde yaşarlar, nefslerine hizmet etmezler.
Kutbul aktaba bağlı olan veliler ise, çoğunlukla ilmi irşad yapmazlar. Onların görev alanları daha farklıdır. Her veli ilmi irşad yapacak diye bir kaide yoktur.
YORUMSUZ BLOG:
-Velâyet hiyerarşisi hakkındaki açıklamanızın tamamına katılıyoruz hatta bu konuda daha teferruatlı ve daha kapsamlı açıklamalar yapan ve sizin de alıntı yaptığınız benzeri kaynakları da okuyoruz.
Kâinattaki her zerrenin Allah’ın izni ile hareket ettiğine ve her zerrenin “görevli” olduğuna hatta her fiilimizin de bir görev amacıyla açığa çıktığına inancımız “hakikat ve mârifet” ilminin işaret ettiği yöndedir.
Fakat temel inancımız dünyâ yaşamında Hz. Muhammed a.s.’ın uyarılarına uyarak Allah’ın O’ndan sonra hiçbir kişi ve kişilere hiyerarşik bir yapılanma veya bağımsızca BİZZAT… CEBRAİL VASITASI İLE veya DİREK VAHİY İLE
ya da İLHAM İLE GÖREV VERMEYECEĞİ esası üzerine kuruludur.
İlham adı altında yapılan keşfî bilgiler İslâm ilâhiyatında kesinlikle ve kesinlikle DELİL kabul edilmez. Hiçbir âlim keşfini öne sürerek “ben görevliyim… görevimi melekî ilhamla aldım, bana uymak zorundasınız” gibi nuranî akıl, Muhammedî şeriat ve gerçek tasavvuf dışı bir hezeyanda
bulunmaz.
OKUYUCU:
-Burada beşeri değer yargılarına ve
şartlanmalara bağlı duygusal değerlendirmeler yapılıyor, ama bu değerlendirmeler gerçeği yansıtmıyor.
YORUMSUZ BLOG:
-Hz. Muhammed a.s. İslâm’ın zahirini (şeriatını) kendi zamanının “beşeri değer yargılarını, şartlanmalarını ve duygusal değerlendirmelerini” dikkate alarak açıklamıştır. Beş duyusu ile sınırlı yaşamak zorunda olan insan için hangi boyutun değer yargılarını kabul ettirebilirdi ki?
Bilmediğimiz, yaşamadığımız, tatmadığımız “değer yargısız bir bilinç seviyesi”nin gerçeklerini hangimiz kabul edebiliriz? Biz beşeri değer yargılarının hangi boyutundayız?
Beşeri değer yargılarına bağlı olmamak hangi anlamdadır? Bunu çözebildik mi? Hayvanlarda “çıplaklık ve utanmak” gibi bir değer yargısı yokken insan “örtünmeyi ve utanmayı” beşeri bir yargı olarak yaşıyor. “Beşeri değer yargılarına bağımlı değilim” demek toplum içinde “utanmadan çıplak gezmek” eylemini meşru kılar mı?
Yargılardan, şartlanmalardan ve duygusal değerlendirmelerden
özgür olmak bunları inkâr etmek, bir kenara atmak ve “kural dışı” yaşamak
değildir. Özgür olmak; yargıları, şartlanmaları ve duyguları tanımaktır, her
insana ve her topluma ve her çağa göre değiştiğini fark etmektir. Tabu olarak onlara tutunmamaktır.
Hz. Muhammed a.s. örtünme, yeme içme ve benzerleri Arap toplumu yargılarını, şartlanmalarını ve duygularını bir Arap olarak yaşamıştır fakat tabu edinmemiştir. Bir Türk, bir Hintli, bir Arnavut da kendi toplumunun ve çağının maddi manevi yargılarına, şartlanmalarına ve duygularına
doğal olarak uyar. Bu doğallığı fark ederek yaşarsa “özgür” olur. Fark etmeden kutsal değer zannederek takliden uyarsa özgürlüğünü yitirir.
Beyinlerde esen fırtınalar eski çağların düşünce
rüzgarları değil… Gelecek nesillerin estireceği beyin fırtınaları da bizim
çağımızın olmayacak… Bunlar da bir gün gelecek dünde kalacak. Hiç bir
zamandaki hiç bir değerlendirme “sabit gerçek” şeklinde “donuklaşmaz”. Çünkü gerçek “donuk” değil “dinamiktir”. Düşünen insanın dinamik gerçeği tanımlamaya çalışan dinamik düşüncesine “sahte” değeri verirsek beyinlere kilit vurarak geçmişin engizisyonuna döneriz.
OKUYUCU:
-Toplum olarak kötü bir adetimiz var, mesaj
vermek.. Sürekli mesaj veriyoruz. Buna mukabil bize mesaj verilmesine tahammül edemiyoruz. Mesaj vermeyi çok sevip mesaj almayı sevmeyen bir toplumda ise, tartışma kaçınılmazdır. O nedenle sürekli tartışan bir topluma dönüştük.
YORUMSUZ BLOG:
-Modern hukukta “toplum” yargılanmaz “kişi” yargılanır. Modern hukuk bir aileye, bir kasabaya bir şehire “ceza” vermez… Tek şahısa işlem yapar ve her şahısın sorumluluğu bellidir.
Çağdaş düşüncede de “toplumun düşüncesi” değerlendirilmez ve kişiler değil “kişinin düşünceleri” mercek altına alınır. Çünkü toplum ve toplum düşüncesi diye bir varlık yoktur; tek tek kişi ve tek
kişinin düşüncesi vardır.
Bir başkasının “özgürlük alanını” daraltmaya çalışan kişiye veya kişilere “özgürlük alanımı ihlâl ediyorsun” mesajını vermek uygarca bir davranıştır. Davranış “bilgi yüklü” uygar mesaj boyutunu geçerek kuru laf tartışmasına ve kişisel çatışmalara dönüşürse gerçekten o zaman kimse kimsenin ne dediğini anlamaz.
Değerli okurumuzun anlamak istediği konulara yardımcı olmaya çalıştık. Karşılıklı konuşma imkanımız ve uygulamamız olmadığı için ekrana yansıyan yazılar kadar anlıyoruz ve cevaplıyoruz. Açıklamalarımızda bu nedenle yetersiz kalmış olabiliriz değerli okurumuzun eksiklerimizi tamamlamasını bekliyoruz.
Teşekkür ederiz.
* * *
(Not: Değerli Okur, “Beyin Fırtınası” sorusunun hemen altında yer alan, kırmızı ve mavi renkle yazdığımız; Beyin Fırtınası oturumunun şartları ve tarifine uygun olmayan bir tarzda bir süreç çalışmaktadır, farkında olduğunuz gibi..
“Beyin Fırtınası” oturumlarında kişilerin karşılıklı tartışması, soru-cevap tarzında fikir beyan etmeleri; dünyaca kabul edilmiş beyin fırtınası tanım ve kurallarına uyumlu değildir…
3 Yıldır devam eden “Beyin Fırtınası” seanslarında ilk defa böyle bir durumla karşılaşmaktayız.
Ama bunun yanında “Beyin Fırtınası”nın anlamının bilincinde olan çok büyük bir okur kitlemiz, tanım ve kurallarına saygı göstermektedir. Bu da bizi çok sevindirmektedir. Teşekkür ederiz..)
“Sürekli mesaj veren ve tartışan bir toplum haline dönüştük!?..”
* * *
Bu hale dönüşebiydiysek çok çok şükürler olsun.. 200 Yıl geç olsa da bu günleri de görebildik ya ne mutlu bana…
Özgür iradesi ile doğru bildiği gerçekleri mesaj şeklinde söyleyemeyen toplumlar/topluluklar “mee” leyen toplumlardır!!.. Mee mee diye yaşarlar ve arada sırada uzun bir meeeeeeee yaparlar ama bu uzun meeeee mesaj değildir…..
Tartışmayan topluluklar ise yanlışlığa mahkumdur..
Tartışmadan doğru bulunmaz!…
Medeni bir şekilde tartışmanın olmadığı topluluklarda demokrasi yoktur…. Gerçi demokrasiyi isteyen kim ki?!!..
Tartışmanın olmadığı bir toplumda, yalnızca bir lider olur ve sadece o konuşur, diğerleri dinler ve SUSAR.. ONLAR SUSMAYA MAHKUMDUR…
Gerçi susmak onlar için mahkumiyet değil, LÜTUFTUR.
Çünkü düşünmeyi sevmezler ve liderleri onların yerine düşünüp KONUŞMUŞTUR. Bu da çağdaş insana yakışmayan bir haslettir. En azından bana ters!!!…
Sen konuşacaksın ben dinleyeceğim, ben konuşunca da sen dinlersin.. Harika bir mutluluk tablosu…
Veya uyuşturulmuş insanlar ŞABLONU!!!…
Muammer Tezer ismini kullanan arkadaşımızın yazdıklarından ben şunu anlıyorum. Demek istemiştir ki;
“Böyle şeyler sormamıza, böyle tartışmamıza gerek yoktur sevgideğer okuyucu arkadaşlar, biz bir mürşit bulmuşuz, sitesini okuyoruz, dinliyoruz bu hepimize yeter.”
Maalesef bu demek istediğini değişik yollardan söylemeye çalışıyor. Çünkü mesajını okuyunca görüyorum ki, yazdığı şeylere “inandırılmıştır” ve o inançlarının dışındaki şeyleri tartışmayı gereksiz görüyor.
Onu bu haliyle kabul ediyorum.
“Alim ilmini niçin açıklar” sorusuna cevaplar içinde bana GÖRE en gerçekçi ve mükemmel cevap veren, bakara süresinin ikinci ayetinin açıklamasını yaparak soruya NET bir cevap veren (ancak böyle bir açıklama ondan gelebilirdi) saygıdeğer büyüğümüze içten teşekkürlerimi bir borç bilirim.
Kendisini çok yakından tanıdığımı itiraf etmeden geçemiyeceğim. İstanbul içinde nasıl manevi bir görevi olduğunu ancak kendisi bilir. Allah’ın evliyası (Velisi) onun kubbesi altındadır. Zaten bunun ispatını soruya vermiş olduğu cevaptan belli ediyordu.
Biraz abartılı bir teşekkür oldu ama bu güzel sözlerin, onun için hiç bir değer ifade etmediğinin de farkındayım. Allah ilmine ilim katsın saygı değer Ö.M.
Sovyetler Birliği, Vostok serisi uzayaraçları ile uzaya ilk insanı göndermeyi başaran ülkedir. Yuri Gagarin 12 Nisan 1961′de Vostok 1 aracıyla yaptığı uçuşla Dünya yörüngesine başarıyla ulaşan ilk insan olmuştur. Eğer Rus bilim adamları uzaya bir insanı nasıl yollayacakları üzerinde düşünmek yerine, zamanlarını uzaydan dünyanın nasıl göründüğü üzerinde fikir yürütmek için harcamış olsalardı, daha doğru bir iş mi yapmış olurlardı?
Gösterilen ilgiden doğru ve yerinde sormuş olduğuma karar verdiğim “Neden bu soruya bir cevap arıyoruz?” sorusunu ve devamındakileri, yukarıda örnekleyerek açıkladığım benzeri şeyleri düşündürür belki diye sordum.
“Böyle şeyler sormamıza, böyle tartışmamıza gerek yoktur sevgideğer okuyucu arkadaşlar, biz bir mürşit bulmuşuz, sitesini okuyoruz, dinliyoruz bu hepimize yeter.”
Sayın E. G.’nin düşüncesi de yerinde ve güzel bir tespit, fakat doğruyu söylemek gerekirse benim söylemek istediğim bu değildi, yukarıda açıkladığımdı. Zaten sayın E.G. gibi düşünmüş olsaydım bile onu burada yazmazdım. Çünkü bu düşüncemi yazdıktan sonra bir’ol beyden gelen cevap gibi bir cevap gelebileceğini basiretimle tahmin eder ve müdahil olmadığı halde gıyabi konuşmalarla mürşidimi bu gibi ifadelerin hedefi yapmamaya özen gösterirdim.
Selamün aleyküm ve rahmetullah..Bütün devirlerde bütün kavimlerde Allah’ın resûllerinin var olduğu kesindir. Çünkü cehenneme giren herkese resûlün kendilerini uyarıp uyarmadığı soruluyor ve herkesten aynı cevap alınıyor: “Evet uyardı.”
39/ZUMER-71: Vesîkallezîne keferû ilâ cehenneme zumerâ(zumeran), hattâ izâ câuhâ futihat ebvâbuhâ, ve kâle lehum hazenetuhâ e lem ye’tikum rusulun minkum yetlûne aleykum âyâti rabbikum ve yunzirûnekum likâe yevmikum hâzâ, kâlû belâ ve lâkin hakkat kelimetul azâbi alel kâfirîn(kâfirîne).
Kâfirler, zümre zümre cehenneme sürülürler. Kapılara geldikleri zaman kapılar açılır. Cehennem bekçileri, onlara derler ki: “Size sizden (sizin aranızdan) olan resûller gelmedi mi ki size (üzerinize) Allah’ın âyetlerini okusun (anlatsın, izah etsin) ve sizi bugüne (buraya) geleceğinizi (söyleyerek) uyarsın, ikaz etsin. (Cehenneme girenler) dediler ki: “Evet (geldiler).” Fakat azap sözü, kâfirlerin üzerine hak oldu.
16/NAHL-36: Ve le kad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâleh(dalâletu),fe sîrû fîl ardi fanzurû keyfe kâne âkibetul mukezzibîn(mukezzibîne).
Ve andolsun ki; Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde bir resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kildik). Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin seytanlardan) içtinap etsinler (sakinip kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kismini, Allah hidayete erdirdi ve bir kisminin da üzerine dalâlet hak oldu. (Resûllere tâbî olanlar hidayete erdi, tâbî olmayanlarin ise üzerine dalâlet hak oldu.) Artik yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanlarin akibetinin, nasil olduguna bakin (görün). Cehenneme şüphesiz her devirde yaşayan insanlar gidecektir. “Rüsulan minküm (sizin içinizden resûller gelmedi mi?)” diye sorulduğuna göre, bu resûllerin her devirde yaşadığı muhakkaktır. Oysa peygamberler Lut, Semut, Ad, Arap, İsrail gibi belirli kavimlerden çıkmışlardır.
Her devirde peygamberler yaşamadığına göre ve buradaki resûllerin peygamberlerin yaşamadığı devirlerde de her kavimde yaşadıkları muhakkak olduğuna göre, peygamber olmadıkları kesinlik kazanmaktadır.
10/YUNUS-47: Ve likulli ummetin resûl(resûlun), feizâ câe resûluhum kudiye beynehum bil kisti ve hum lâ yuzlamûn(yuzlamûne).
Her ümmetin bir resûlü vardir. Onlara, resûlleri geldigi zaman onlarin aralarinda adaletle hükmolundu. Onlara zulmedilmez.
Bu gün adaletsizlik ve zulüm varsa bu, Allah’ın resûllerinin gizli tutulmasındandır.
Nebî olan resûller arasında uzun fetret devreleri vardır. (Peygamberler arka arkaya gelmezler.) Nebî olmayan resûllerde ise devamlılık söz konusudur. Resûller ardarda gelirler.
5/MAİDE-19: Yâ ehlel kitâbi kad câekum resûlunâ yubeyyinu lekum alâ fetretin min er rusuli en tekûlû mâ câenâ min beşîrin ve lâ nezîrin fe kad câekum beşîrun ve nezîr(nezîru) vallâhu alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Ey kitap ehli! Resûllerin (peygamberlerin) ardı arkası kesildiği (fetret) devirde, sizlere gerçekleri açıklayan Resûl’ümüz (Elçimiz) gelmişti. “Bize bir müjdeleyici ve de uyarıcı gelmedi.” dersiniz diye (dememeniz için) böylece sizlere “müjdeleyici ve uyarıcı” bir Resûl gelmişti. Allah herşeye kaadirdir.” 33/AHZAB-40: Mâ kâne muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum, ve lâkin resûlallâhi ve hâtemen nebîyyin(nebîyyine), ve kânallâhu bi kulli şey’in alîmâ(alîmen).
Muhammed (A.S), sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası olmamıştır (değildir). Fakat Allah’ın Resûl’ü ve Nebîlerin (Peygamberlerin) Hatemi’dir (Sonuncusu). Allah, herşeyi en iyi bilendir.3/AL-İ İMRAN-81: Ve iz ehazallâhu mîsâkan nebîyyîne lemâ âteytukum min kitâbin ve hikmetin summe câekum resûlun musaddikun limâ meakum le tu’minunne bihî ve le tensurunneh(tensurunnehu), kâle e akrartum ve ehaztum alâ zâlikum ısrî, kâlû akrarnâ, kâle feşhedû ve ene meakum mineş şâhidîn(şâhidîne).
Hani o zaman ki; Allah, peygamberlerin (nebîlerin) MİSAK’ini (yeminini) almıştı: “Andolsun ki; size Kitap ve hikmet verdim, sizlerden sonra sizinle beraber bulunanı (Allah’ın sizlere verdiği kitapları) tasdik eden Resûl gelince, O’na mutlaka îmân edecek ve O’na mutlaka yardım edeceksiniz. Bunu ikrar ettiniz mi ve bu ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?” “İkrar ettik.” dediler. “Öyle ise şahit olun. Ben de sizinle beraber şahitlerdenim.” buyurdu.
Yukarıdaki âyetin ifadesinden anlıyoruz ki; nebîlere kitap ve hikmet verilmiştir. O nebîler ki tâbîi olarak resüldürler. Ancak “‘yanınızda bulunanı (kitabı ve hikmeti) tasdik eden bir resûl geldiğinde, ona muhakkak inanacak ve ona yardım edeceksiniz!” ifadesiyle, nebî olmayan resüllerin o mecliste olmadığı, fakat resüllerin geleceği açıkça ifade edilmektedir. sevgilerimle…
Kendimizi bir an her seyden geri cekelim ve saf bir bakis acisi ile izleyelim.
Insanlar kutsal kitaplarini okurlar ve altyapilari ne elverirse onu anlarlar. Aslinda anlatilmak istenilen, neredeyse bütün dinlerde aynidir. Gelen bütün ermisler, dervisler, veliler… hepsi de bir tek gercege yöneltmek ister insanlari.
Bir söz der ki: “anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az”
Bu gercegi mutlaka bir hadisle süsleyip kendimi tatmin etme cabasi gereksiz olur. Atasözü gayet acik.
Fark ettirilmek istenilen gercek Kitaplarda yazili olan ve ulasmamiz gereken bir gercek degil!… Fark etterilmek istenilen nokta, herseyin insanin kendisi oldugu gercegidir!
[...]
Kerametin ritüellerde degil, manalarda oldugunu anlamak bu kadar zor mu acaba?
Kimileri anlamini bilmeden ya da fazla da düsünmeden zikir yapar ve bu yaptiginin kendisinde inanilmaz acilimlar yaptigina inanir. Önemli olan zikirin bir araya getirdigi harfler ve kelimeler degil, bunun beyinde hangi manayi actirdigidir. Insan zikir yaparak bir seye ulasacagini düsünürse, bu istegine ulasmasi kolaylasir; Ve ulasinca da zikirin ne kadar kutsal birsey oldugunu beynine degismemek üzere kaydeder. Halbuki degismeyi yapan zikir degil, beyindeki manadir.
Dostlar, gelin kendi bilgimizi sohbet edelim! Sirtimiza yüklendigimiz ve adini “İLİM” koydugunuz yükleri bir kenara birakalim. Farkina vardigimiz kendi bilgilerimizi konusalim. Var misiniz ?
“Biz hangi memlekete bir uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın (şükretmeyen) varlıklı(?) ve şımarık kişileri, ‘Biz, size gönderilmiş olan şeyi hemen inkar ediyoruz’ derler.” (34/34)
Tuğrul İnançer “mesneviden-4″ sohbetinde aktarıyor, aktarımı samimiyetle aktarıyorum, FATİH-A da fark edilen bir açılıma teşekkürle;
“Hz. Mevlana şöyle demiş, Tahir-ül Mevlevi böyle demiş, şu kitap böyle, bu kitap ta şöyle diyor… bunlar DEDİKODUDUR!!!
SEN NE DİYOR-SUN-DUR MESELE !!!”
Sevgilerimle
“Fark ettirilmek istenilen gercek Kitaplarda yazili olan ve ulasmamiz gereken bir gercek degil!… Fark etterilmek istenilen nokta, herseyin insanin kendisi oldugu gercegidir!”
Acaba?
“İnsan”, mutlak varlığın seyrinde kurgulanmış bir hayale verilen isimden ibarettir. “İsim gürültüden başka bir şey değildir. Göklerin ihtişamını bizden gizleyen bir sistir.” (Goethe)
İsim sadece bir perdedir.
İnsanın tek gerçeği vardır, o da ADEM (yok-hayal-hiç) oluşudur.
Adem hep değildir, hiçtir. Hep ise, sadece Allah’tır.
La ilahe illâ Hû!