<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yo®umsuz Blog &#187; Kemal Gökdoğan</title>
	<atom:link href="http://www.yorumsuzblog.org/category/kemal-gokdogan/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.yorumsuzblog.org</link>
	<description>Referansımız özgür ve özgüN beynimiz, farkımız çoksesliliğimizdir !... Yorumsuz Blog&#039;un sahibi binlerce &#34;hiçkimse&#34;dir !...</description>
	<lastBuildDate>Wed, 08 Sep 2010 05:34:00 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<item>
		<title>Büyüden Korunma Formülü</title>
		<link>http://www.yorumsuzblog.org/buyuden-korunma-formulu</link>
		<comments>http://www.yorumsuzblog.org/buyuden-korunma-formulu#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Sep 2010 05:02:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kemal Gökdoğan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kemal Gökdoğan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yorumsuzblog.org/?p=10560</guid>
		<description><![CDATA[Rasulullah a.s.&#8217;a Yahudiler tarafından büyü yapıldığı, hastalandığı, ateşinin yükseldiği, kendisinden geçecek hale gelip ne söylediğini bilemez olduğu RİVAYETİ vardır. Dikkat ediniz RİVAYET vardır, diyoruz. Rivayet, aslı olabilir de olmayabilir de anlamındadır. Rasulullah&#8217;a Yahudiler veya müşrik Araplar veya düşmanlık duyan her insan tarafından büyü yapılmış olabilir. Hem de defalarca yapılmış olabilir. Çünkü onlar büyü ile bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a rel="attachment wp-att-5452" href="http://www.yorumsuzblog.org/allahin-yardimi/kemal-gokdogan-17"><img class="alignleft size-full wp-image-5452" src="http://www.yorumsuzblog.org/wp-content/uploads/2009/11/kemal-gokdogan261.jpg" alt="" width="72" height="100" /></a>Rasulullah a.s.&#8217;a Yahudiler tarafından büyü yapıldığı, hastalandığı, ateşinin yükseldiği, kendisinden geçecek hale gelip ne söylediğini bilemez olduğu RİVAYETİ vardır. Dikkat ediniz RİVAYET vardır, diyoruz. Rivayet, aslı olabilir de olmayabilir de anlamındadır.<span id="more-10560"></span></p>
<p>Rasulullah&#8217;a Yahudiler veya müşrik Araplar veya düşmanlık duyan her insan tarafından büyü yapılmış olabilir. Hem de defalarca yapılmış olabilir. Çünkü onlar büyü ile bir insanı hasta edebileceklerine, aklî dengesini bozabileceklerine, başına cinleri musallat edebileceklerine inanıyorlardı. Sadece ortaçağın o insanları mı inanıyorlardı? Günümüzde en sade Müslüman’dan ilahiyatçı profesöründen, aklı başında pek çok kişiye kadar pek çok insan hâlâ inanmıyor mu?..</p>
<p>Rasulullah&#8217;a büyü yapmalarından amaç vahyin sıhhatine şüphe düşürmek idi. Eğer ki Rasulullah RİVAYET olunduğu gibi büyü nedeniyle hastalansa idi vahye dil uzatacaklardı. Biz büyü yaptık cinleri musallat ettik, aklı başında değilken söylediklerini de âyet olarak Kuran&#8217;a dahil ettirdik diyeceklerdi. Fakat amaçlarına ulaşamadılar. Çünkü büyü ile sihir ile abrada kabrada ile Rasulullah kendisinden geçecek kadar zayıf bir insan değildir. Ancak büyüye saplantı derecesinde inanan saf insanlar kendisinin büyülendiğine inanarak hastalık hastası olur. Yani kendi kendisini hasta eder. Hatta aklını dahi bozabilir. Bu da büyüden değil, büyü hakkında doğru bilgiye sahip olmamasındandır. Karşıt  iyi büyü ile iyileştiğine inananlar da kendilerine moral dopingi yaptıkları için saplantılarından kurtulabilirler. İyileşme nedeni iyi büyü değildir, iyileşeceğine inanan kişinin kendi kendisini motive etmesidir. Hele büyücüye iyi para verdiyse iyileşme süreci kısalabilir.</p>
<p><strong>Büyünün hasta etme etkisi olmadığı gibi iyileştirme etkisi de yoktur.</strong></p>
<p>Rasulullah&#8217;a büyü yapılmışsa bile büyünün etkisi olmadığı için ve Rasulullah da hastalık hastası olabilecek cahil bir insan olmadığı için vahyin sıhhatine şüphe karışmamıştır.</p>
<p>Daha sonraki dönemlerde Rasulullah&#8217;ı yüceltmek, büyücüleri de alçaltmak amacıyla iyi niyetli olarak bazı yorumlar yapılmıştır. Güya Rasulullah&#8217;a yapılan büyü tutmuş, Cebrail gelmiş, falan kuyuda düğümlü ipler var demiş, ipi almışlar, her düğümüne Felak-Nas surelerinden okumuşlar, okuyup üfürdükçe büyüler çözülmüş, Allah Rasulünü büyüye karşı böyle korurmuş falan filan.</p>
<p>İnsanın, ne muhteşem büyücüler ve büyüler varmış da haberimiz yokmuş, diyesi geliyor. Allah, Cebrail, Kuran&#8230; Hepsi bir araya gelmişler de büyünün etkisinin ancak hakkından gelmişler(?) Olur mu böyle bir şey? Olmaz. Olmaz ama ne yazık ki bir kez rivayet olunmuş ve yanlış yanlış üstüne bine bine günümüze kadar gelinmiş.</p>
<p>Böyle bir senaryo iyi niyetle de yazılmış olsa gerçeği ifade edemez.</p>
<p>Rasulullah&#8217;ı büyüden Allah&#8217;ın nasıl koruduğu ballandıra ballandıra anlatılırken farkında olmadan büyü sektörüne resmiyet kazandırılmaktadır. Büyünün hak olduğuna, inkârının küfür olduğuna kadar fetvalar çıkarılmaktadır. Böylece büyünün hak olduğu ama büyü yapmanın günah olduğu, yapılan büyüyü karşıt büyü ile çözmenin sevap olduğu gibi bir piyasa oluşturulmaktadır. Rasulullah’a büyü yapıldı, tuttu ve şöyle böyle yaparak kurtuldu rivayetine ciddiyet verirsek büyü saçmalığını İslam adına resmileştirmek hatasına düşeriz.</p>
<p>Rasulullah a.s. bizim gibi bir insandı. Bazen hasta da oluyordu. Büyünün yapıldığı günler ile hastalandığı günler birbirine tesadüfen denk gelmiş olabilir. Ve büyücüler büyünün tuttuğuna inanmış olabilirler. Bu ilgisiz iki olayı birbirine ilkel mantıkla bağlamaktır. İsteyenler bağlayabilir ama ben bağlamak istemiyorum. Bizler de insanız. Kötü de oluruz iyi de oluruz. Kötülüğü ve iyiliği büyüye bağlamaya gerek yok. Büyücülere, büyü bozuculara paramızı ve vaktimizi kaptırmaya hiç gerek yok.</p>
<p>Büyüden en iyi korunma formülü büyüye, büyücüye, büyü rivayetlerine, şişirilmiş büyü hikâyelerine hiç mi hiç itibar etmemektir&#8230; Çünkü büyünün etkisi yoktur.</p>
<p>Büyü konusunu âyetler ve hadisler ile açmadım. Günümüze ulaşan veya günümüzde yazılan Kuran ve hadis tefsirlerinin neredeyse tamamında büyünün hak olduğu, nasıl korunulacağı sanki çok derin bir ilimmiş gibi sayfalarca anlatılmaktadır. Bunları biliyorum&#8230; Dini kaynakları bir yana bırakarak bir an kendi kendimize düşünmeyi ve Kuran&#8217;ın kullanmamızı istediği aklımızla büyünün etkisinin olup olmayacağına karar vermeyi deneyelim.</p>
<p><strong>Not:</strong> <strong>Bu yazı almış olduğum aşağıdaki e-posta sorusu vesilesiyle hazırlanmıştır:</strong></p>
<p><em><strong>(&#8230;)</strong> De ki: “Sığınırım (B sırrıyla) Nas’ın Rabbine”,<br />
“(Yani) Nas’ın Meliki’ne”,<br />
“(Yani) Nas’ın İlahı’na”,<br />
“el-Vesvas’il Hannas’ın (hannas vasıflı vesvas; sinip sinip geri dönen vesvese kuvvesi; geri bırakan, çok aldatıcı, tek işi vesvese olan, evham kaynağı’nın) şerrinden”,<br />
“O ki, insanların sadırlarında vesvese üretir”.<br />
“Cinlerden ve insanlardan (hem örtülü-görünmeyen ve hem de görünen nesnelerdendir o vesveseci; dolayısıyla onların da şerrinden)”. (B Meal/H.Güler) Bu sûreler sihir ve büyü sektörünü çökertmek için nâzil olmamıştır. Sokak arasındaki sihirbazlardan ve büyücülerden bu sureleri okuyup havaya üfürerek veya muska yapıp boynumuza asarak korunamayız. Onlardan ancak aklımızı kullanarak korunuruz. Gerçi ben sihir ve büyünün etkisi olduğuna kişisel olarak inanmadığım için korunma gibi bir derdim de yok. Bana göre büyücüler de havaya boşuna üfürüyor, korunmak isteyenler de havaya boşuna üfürüyor… Neyse üfürenler üfürmeye devam etsinler. Kuran’da bahsedilen sihir ve büyünün hak olmasından ben sadece bedenselliğimizin ve bedenselliğimizin cinnî boyutunun “gerçek benlik”imizi negatif etki altına almasını ve köle yapmasını anlıyorum. Benim derdim; bedenselliğime köle olmuş olan “gerçek benlik”imi nasıl özgürleştirebilirim sorunumu çözmeye çalışmaktır.</em> <strong>[</strong><a href="http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-3">Çelişkiler (3) </a>başlıklı yazıdan bir bölüm<strong>]</strong><br />
&#8230;<br />
<strong>Bu yazınızdan anlamadığım şey şu Sayın Kemal Bey: Şu an kaynak veremeyeceğim ama Resullahın da başından bir büyü meselesi geçmişti sanırım.Yahudiler tarafından yapılmış şiddetli baş ağrısı çekmişti ve bu ayetler nüzul oldu diye biliyordum..<br />
Sizin fikirlerinize değer veren biri olarak beni bu konuda aydınlatırsanız sevinirim&#8230;</strong> <strong>(</strong>Y.N.<strong>)</strong></p>
<p style="text-align: right"><strong>Kemal Gökdoğan</strong><br />
<a href="http://www.yorumsuzblog.org/">www.yorumsuzblog.org</a><br />
<a href="mailto:kemalgokdogan@gmail.com">kemalgokdogan@gmail.com</a></p>
<div class="sexy-bookmarks sexy-bookmarks-expand sexy-bookmarks-center"><ul class="socials"><li class="sexy-facebook"><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.yorumsuzblog.org/buyuden-korunma-formulu&amp;t=B%C3%BCy%C3%BCden+Korunma+Form%C3%BCl%C3%BC" rel="nofollow" class="external" title="Facebook da Paylaş">Facebook da Paylaş</a></li><li class="sexy-twitter"><a href="http://twitter.com/home?status=B%C3%BCy%C3%BCden+Korunma+Form%C3%BCl%C3%BC+-+http://www.yorumsuzblog.org/buyuden-korunma-formulu" rel="nofollow" class="external" title="Tweet le!">Tweet le!</a></li><li class="sexy-friendfeed"><a href="http://www.friendfeed.com/share?title=B%C3%BCy%C3%BCden+Korunma+Form%C3%BCl%C3%BC&amp;link=http://www.yorumsuzblog.org/buyuden-korunma-formulu" rel="nofollow" class="external" title="FriendFeed de Paylaş!">FriendFeed de Paylaş!</a></li><li class="sexy-myspace"><a href="http://www.myspace.com/Modules/PostTo/Pages/?u=http://www.yorumsuzblog.org/buyuden-korunma-formulu&amp;t=B%C3%BCy%C3%BCden+Korunma+Form%C3%BCl%C3%BC" rel="nofollow" class="external" title="MySpace Sayfama Gönder!">MySpace Sayfama Gönder!</a></li><li class="sexy-linkedin"><a href="http://www.linkedin.com/shareArticle?mini=true&amp;url=http://www.yorumsuzblog.org/buyuden-korunma-formulu&amp;title=B%C3%BCy%C3%BCden+Korunma+Form%C3%BCl%C3%BC&amp;summary=Rasulullah%20a.s.%27a%20Yahudiler%20taraf%C4%B1ndan%20b%C3%BCy%C3%BC%20yap%C4%B1ld%C4%B1%C4%9F%C4%B1%2C%20hastaland%C4%B1%C4%9F%C4%B1%2C%20ate%C5%9Finin%20y%C3%BCkseldi%C4%9Fi%2C%20kendisinden%20ge%C3%A7ecek%20hale%20gelip%20ne%20s%C3%B6yledi%C4%9Fini%20bilemez%20oldu%C4%9Fu%20R%C4%B0VAYET%C4%B0%20vard%C4%B1r.%20Dikkat%20ediniz%20R%C4%B0VAYET%20vard%C4%B1r%2C%20diyoruz.%20Rivayet%2C%20asl%C4%B1%20olabilir%20de%20olmayabilir%20de%20anlam%C4%B1ndad%C4%B1r.%0D%0A%0D%0ARasulullah&amp;source=Yo®umsuz Blog" rel="nofollow" class="external" title="Linkedin de Paylaş!">Linkedin de Paylaş!</a></li><li class="sexy-technorati"><a href="http://technorati.com/faves?add=http://www.yorumsuzblog.org/buyuden-korunma-formulu" rel="nofollow" class="external" title="Technorati de Paylaş!">Technorati de Paylaş!</a></li><li class="sexy-delicious"><a href="http://del.icio.us/post?url=http://www.yorumsuzblog.org/buyuden-korunma-formulu&amp;title=B%C3%BCy%C3%BCden+Korunma+Form%C3%BCl%C3%BC" rel="nofollow" class="external" title="del.icio.us da Paylaş!">del.icio.us da Paylaş!</a></li><li class="sexy-digg"><a href="http://digg.com/submit?phase=2&amp;url=http://www.yorumsuzblog.org/buyuden-korunma-formulu&amp;title=B%C3%BCy%C3%BCden+Korunma+Form%C3%BCl%C3%BC" rel="nofollow" class="external" title="Digg le bunu!">Digg le bunu!</a></li><li class="sexy-yahoobuzz"><a href="http://buzz.yahoo.com/submit/?submitUrl=http://www.yorumsuzblog.org/buyuden-korunma-formulu&amp;submitHeadline=B%C3%BCy%C3%BCden+Korunma+Form%C3%BCl%C3%BC&amp;submitSummary=Rasulullah%20a.s.%27a%20Yahudiler%20taraf%C4%B1ndan%20b%C3%BCy%C3%BC%20yap%C4%B1ld%C4%B1%C4%9F%C4%B1%2C%20hastaland%C4%B1%C4%9F%C4%B1%2C%20ate%C5%9Finin%20y%C3%BCkseldi%C4%9Fi%2C%20kendisinden%20ge%C3%A7ecek%20hale%20gelip%20ne%20s%C3%B6yledi%C4%9Fini%20bilemez%20oldu%C4%9Fu%20R%C4%B0VAYET%C4%B0%20vard%C4%B1r.%20Dikkat%20ediniz%20R%C4%B0VAYET%20vard%C4%B1r%2C%20diyoruz.%20Rivayet%2C%20asl%C4%B1%20olabilir%20de%20olmayabilir%20de%20anlam%C4%B1ndad%C4%B1r.%0D%0A%0D%0ARasulullah&amp;submitCategory=science&amp;submitAssetType=text" rel="nofollow" class="external" title="Buzz up!">Buzz up!</a></li><li class="sexy-google"><a href="http://www.google.com/bookmarks/mark?op=add&amp;bkmk=http://www.yorumsuzblog.org/buyuden-korunma-formulu&amp;title=B%C3%BCy%C3%BCden+Korunma+Form%C3%BCl%C3%BC" rel="nofollow" class="external" title="Google Bookmarks a ekle">Google Bookmarks a ekle</a></li></ul><div style="clear:both;"></div></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yorumsuzblog.org/buyuden-korunma-formulu/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Çelişkiler (3)</title>
		<link>http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-3</link>
		<comments>http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-3#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Aug 2010 04:35:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kemal Gökdoğan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kemal Gökdoğan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yorumsuzblog.org/?p=10424</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;(&#8230;)Karşında ne varsa sende de (herkeste) onun aynısı vardır. Yeter ki herkes kendilerindeki aynı potansiyel yazılımı çalışır hale getirsin. “Allah’a kul olmuş” diyerek idolleştirilmiş kişilerin izinden gitmeye çalışmak, onlara hayran olmak, onların ateşli taraftarları ve savunucuları olmak hiç kimseyi gerçek anlamda “Allah’a kul” olma yoluna iletmez. “Allah’a kul olmuş” kişilerin teorik ve pratik tavsiyelerinden esinlenerek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><a rel="attachment wp-att-5452" href="http://www.yorumsuzblog.org/allahin-yardimi/kemal-gokdogan-17"><img class="alignleft size-full wp-image-5452" src="http://www.yorumsuzblog.org/wp-content/uploads/2009/11/kemal-gokdogan261.jpg" alt="" width="72" height="100" /></a><em>&#8220;(&#8230;)Karşında ne varsa sende de (herkeste) onun aynısı vardır. Yeter ki herkes kendilerindeki aynı potansiyel yazılımı çalışır hale getirsin. “Allah’a kul olmuş” diyerek idolleştirilmiş kişilerin izinden gitmeye çalışmak, onlara hayran olmak, onların ateşli taraftarları ve savunucuları olmak hiç kimseyi gerçek anlamda “Allah’a kul” olma yoluna iletmez. “Allah’a kul olmuş” kişilerin teorik ve pratik tavsiyelerinden esinlenerek &#8220;arınmaya&#8221; başlamak Allah’a kul olma yoluna iletebilir&#8230;&#8221;</em><span id="more-10424"></span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="color: #999999;">(Bu yazı Sayın Mehmed Sadık’ın bilgisi dâhilinde, çok değerli düşünsel bir çalışmasındaki tespitlerine yaptığım kişisel yorumlarımdan oluşmaktadır.)</span></p>
<p>* * *</p>
<p><strong>Mehmed Sadık:</strong></p>
<p><strong>Kul olmak. Bir kitleyi yönetmek için bundan daha etkili bir yöntem düşünemiyorum. Kul olmak mı güzeldir, saygı duyarak onunla bütünleşmek mi? Birey olmak, farklı olmak ve saygı duyduğu için aynı yolu paylaşmak. Hangisi daha güzel. Aklımdaki sekizinci çelişki.</strong></p>
<p><strong>K. Gökdoğan:</strong></p>
<p>Sekizinci çelişkide verilmek istenilen mesajı çok açık anlayamadım ama anladığım kadar düşüncelerimi “Allah’a kul olmak” ve “kula kul olmak” gibi alt başlıklarla bir kaç kategoride belirteyim.</p>
<p><strong>Allah’a Kul Olmak&#8230;</strong><br />
O’nun zâtından başka zât olmadığı bilinciyle zâtıyla,<br />
O’nun sıfatlarından başka sıfat olmadığı bilinciyle sıfatlarıyla,<br />
O’nun isimlerinden başka isim olmadığı bilinciyle isimleriyle,<br />
O’nun fiillerinden başka fiil olmadığı bilinciyle fiilleriyle bütünleşmek güzeldir.<br />
Ancak Allah’ın özellikleriyle (zât-sıfat-isim-fiil) özelliklenerek O’nun ahad varlığının “ismine” saygı duyarak O’nun özellikleri ile bütünleşmenin tek yolu önce “Allah’a kul olmak”dan geçer.</p>
<p>“Allah’a kul olmak”ın tek yolu da, en evvel insanın kendi beden ve bilinç yapısına yüzde yüz “efendi olmak”dan geçer.<br />
İkinci bir yol yoktur.<br />
Alternatif yol yoktur.<br />
Yedek servis yolu yoktur.</p>
<p>Hz. Rasul a.s.’ın davet çağında Allah’a kul olmak istemeyenlerin gözünü korkutan işte bu seçeneksiz yol durumu idi. Mekke müşrikleri “Allah’a kul olmak”gerçeğini “kendi beden ve bilinçlerine efendi olmak”ın getireceği arınmalardan çekindikleri için reddetmişlerdi.</p>
<p>Mekke müşrikleri Rasulullah a.s.’a, aman bizim yolumuza değme dokunma sana krallık ve servet verelim, dediler. Çünkü onlar “Allah’a kul olmak” istemiyorlardı. Eğer “Allah’a kul olmak” davetini kabul etselerdi, hemen ardından kendi “bedenlerine ve bilinçlerine efendi olmak” yoluna girmeleri teklif edilecekti. Zenginlik veya fakirlik, erkeklik veya dişilik ayrımı olmadan ve benzeri hiç bir mazeret ileri süremeden beden ve bilinç arınma yoluna gireceklerdi&#8230; Beden ve bilinçleri ancak bu yolla “benlik”lerine teslim olacaktı.</p>
<p>Mekke müşriklerinin yolu “israf felsefesi” üzerine kurulu idi. Tembelliği, övünme şiirleri düzmeyi, dedikodu yapmayı, gıybet etmeyi, aşırı yemeyi-içmeyi, aşırı uyumayı, inançları-ırkları ve insanları aşağılamayı her tür envai çeşidiyle icra ederek “zaman, akıl, fikir, düşünce ve ekonomi israfı” içinde “mutlu” bir yaşam sürüyorlardı.</p>
<p>İsraf felsefesinde “dengesiz arınmamış beden ve arınmamış bilinç” “benlik”in efendisidir, “benlik” ise kuldur, köledir. Örneğin&#8230; Geceyi tamamen uyku ile geçirmek ya da gecenin büyük bir bölümünü görsel-işitsel eğlence ve etkinlikler adı altında vakit katliamıyla geçirerek ibadete ve tefekküre vakit ayırmamak gece israfıdır. Gündüzü meşru çalışmadan artan zamanlarda tamamen gezi, eğlence ve diğer boş işlerde harcayarak ilme ve bilinçsel öğrenimlere yönelmemek gündüz israfıdır.</p>
<p>İsrafı uzun uzun her türüyle anlatmaya gerek yok. İsraf, bedeni ve bilinci çeşitli bahaneler uydurarak arındırmaya zaman ve emek harcamamaktır, tüm zamanı ve emeği bedenselliğe yatırım yapmaktır. Mekke müşrikleri işte böyle büyük ve gelenekselleşmiş bir israf içindeydi. Bedenlerini ve bilinçlerini hem arındırmıyorlardı hem de arınma çalışmalarına gerek olmadığına inanıyorlardı. Nasıl olsa Arapları ilk planda koruyup gözeten “Allah” ismiyle bildikleri ulusal bir tek tanrı vardı. Ve Kâbe civarındaki yardımcı ilâhları/tanrıları onlardan “arınma” istemiyordu. “İsraf haramdır” diye bir mesaj falan da göndermiyordu. Arapların tek tanrısına ve yardımcı ilahlarına kulluk etmenin yolu kolaydı. Bedeni ve bilinci arındırmamak ve bol bol israf tanrıya ve tanrılara kulluk için yeterliydi.</p>
<p>Bedenin ve bedenin yarattığı arınmamış bilincin (sahte benlik duygusunun) içgüdüsel yaşam tercihine kul olmakla tanrıyı ve tanrıları hoşnud ediyorlardı. Böyle çok çok rahat bir yol varken ve ataları binlerce yıldan beri deneyimleyip memnun kalmışken kırk yaşına yaklaşmış Abdullah’ın oğlu Muhammed daha dünkü çocuktu ve atalarının binlerce yıllık yolunu/dinini/sistemini eleştiriyordu. Ataların israf yolunu reddediyor disiplinli, israfsız, tertemiz fakat sürekli çalışmak ve dinamizm içeren bir din/yol teklif ediyordu. İsraf ve şirk dininin/yolunun bağımlıları  “İslâm rehabilitasyonu”nu  bir türlü kabul ederek hazmedemiyorlardı.</p>
<p>O zamanların Mekke müşrikleri geldi, geçti gitti. Kemikleri dahi çöl kumları altında eridi, yok oldu. Onları anlatmak amacım, onları aşağılayarak kendimizin üstün olduğunu imâ etmek değildir&#8230; Bizlerde de aynı israf felsefesinin hiv virüsü misali kılık değiştirmiş özellikleri ne derecede vardır sorusuna cevap aramaktır.</p>
<table border="0" cellpadding="0" width="550">
<tbody>
<tr>
<td width="160" valign="top"><span style="color: #008080;">Önce aile efradına sonra memleket ahalisine ve daha sonra da tüm dünyaya “İslâm rejimi”ni tanıtmaya çalışsak. Ya da bu uğurda yaşasak. Karınca misali yangını söndüremesek de bu yolda gayret ederken ölsek yine de “Allah’a kul” olamaz mıyız? Oluruz ya da olamayız diye bir cevap vermeyeceğim çünkü <strong>Hz. Muhammed</strong> a.s. kendisine biat edeceklerden böyle alternatif bir yol istemiyordu; “<strong>beden ve bilinç arındırma</strong>” yolunun bizzat beden ve nefs/bilinç boyutunda icraatını istiyordu.</span></td>
<td valign="top">Mekke müşrikleri ve asrısaadet çağı geldi geçti ama Hz. Rasul a.s.’ın “Allah’a kul olunuz” çağrısı  zamansız ve mekânsız insanlık ortak bilinç boyutunda hâlâ yürürlüktedir. Ve el an yaşayan “ben” düşünüyorum: İsraf felsefesinden ne zaman yüz çevireceğim? Bedenime ve bilincime ne zaman efendi olarak Allah’a kul olmaya hak kazanacağım? Hz. Rasul a.s.’ın dâvetine ne zaman “evet” cevabını vererek kendi bilincimde mevcut olan “dâimî Risalet boyutu”na ne zaman biat edeceğim?</p>
<p>“İslâm rehabilitasyonu” yani israfın her türünden vazgeçerek bedeni ve bilinci denetim altına almak yolu çok enerji isteyen bir iştir.  Allah’a kul olmanın daha kolay başka bir yolu yok demiştik ama kendimiz şöyle bir yol uydursak olmaz mı?</p>
<p>Önce aile efradına sonra memleket ahalisine ve daha sonra da tüm dünyaya “İslâm rejimi”ni tanıtmaya çalışsak. Ya da bu uğurda yaşasak. Karınca misali yangını söndüremesek de bu yolda gayret ederken ölsek yine de “Allah’a kul” olamaz mıyız? Oluruz ya da olamayız diye bir cevap vermeyeceğim çünkü Hz. Muhammed a.s. kendisine biat edeceklerden böyle alternatif bir yol istemiyordu; “beden ve bilinç arındırma” yolunun bizzat beden ve nefs/bilinç boyutunda icraatını istiyordu.</td>
</tr>
<tr>
<td colspan="2" valign="top">Beden ve bilinç arındırma teklifi günümüzde çok basit ve kanıksanmış gibi görünüyor ve öyle algılanıyor. Hâlbuki “arınma” ahad varlık olan Allah sisteminin motoru ve motor gücüdür. Meselâ&#8230; Herşeyi tamam, silahı, personeli tam tekmil, uydularla bağlantılı son model bir tank düşünün ama henüz “motor ve motorun üreteceği güç yok”. O tank ne işe yarar? Hiç bir işe yaramaz. Hiç bir işe yaramadığı gibi başka araçların çekmesine ve itmesine muhtaç bir halde olduğu yerde görüntü kirliliği oluşturur.</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Bedeninin ve bilincinin efendisi olan ne olur?<br />
Tabii ki Allah’a kul olur.</p>
<p>Allah’a kul olan ne olur?<br />
Hz. Âdem gibi meleklerden üstün olarak tekrar cennetine döner.<br />
Hz. Nuh gibi tufanlarda boğulmaz.<br />
Hz. İbrâhim gibi ateşte yanmaz.<br />
Hz. Mûsâ gibi göz yanılgılarıyla aldanmaz.<br />
Hz. İsâ gibi ölüleri diriltir.<br />
Hz. Muhammed a.s. gibi “güzel insan” olur.</p>
<p>İnsan “Allah’a kul” olmazsa ne olur?<br />
Kendi arınmamış bedenine ve arınmamış bilincine kul olarak “özgür benlik”i tanıyamaz.</p>
<p><strong>Kula kul olmak&#8230;</strong><br />
Kula kul olmanın öteki adı birilerinin<br />
makamı,<br />
mevkisi,<br />
saltanatı,<br />
maddi gücü,<br />
ilmi,<br />
bilgisi,<br />
imanı,<br />
ünvanı,<br />
aklı,<br />
fikri,<br />
birikimi karşısında bir tür “gizli aşağılık kompleksi”ne düşmektir.</p>
<p>Birilerinin karşısında<br />
ezilmek,<br />
büzülmek,<br />
sus-pus olmak ve<br />
donup kalmak her ne kadar<br />
sevgi,<br />
saygı,<br />
hürmet,<br />
bütünleşmişlik,<br />
adanmışlık,<br />
öğrencilik gibi “mukaddes”(?) duygulanımlara neden oluyorsa da bu duygu aldatıcıdır. Doğrusu “gizli aşağılık kompleksi”ne düşmüşlüktür.</p>
<table border="0" cellpadding="0" width="550">
<tbody>
<tr>
<td width="160" valign="top"><span style="color: #008080;">“İnsanlar tarağın dişleri gibi eşittir” mesajına dikkat edelim. <strong>Karşında ne varsa sende de (herkeste) onun aynısı vardır.</strong> Yeter ki herkes kendilerindeki aynı potansiyel yazılımı çalışır hale getirsin.<strong> “Allah’a kul olmuş” diyerek idolleştirilmiş kişilerin izinden gitmeye çalışmak, onlara hayran olmak, onların ateşli taraftarları ve savunucuları olmak hiç kimseyi gerçek anlamda “Allah’a kul” olma yoluna iletmez.</strong> “Allah’a kul olmuş” kişilerin teorik ve pratik tavsiyelerinden esinlenerek &#8220;arınmaya&#8221; başlamak Allah’a kul olma yoluna iletebilir. </span></td>
<td valign="top">Aslında bir kul karşısında gizli aşağılık kompleksine düşerek dahi ona onun izinde ve emrinde giden anlamda kulu olamayız. Çünkü Allah’ın sisteminde hiç bir anlamda “kula kul olmak” gibi bir imkân yaratılmamıştır ancak “kula kul olmak zannı” yaratılmıştır. Biz yine de kısaca kula kul olmak diyelim.</p>
<p>Kuran’da adı geçen Rasul-Nebî-Velî kulların özelliklerinin ve eylemlerinin anlatım nedeni onları idolleştirmek değildir. Onlarda mevcut olanın her insanda aynı potansiyel enerji halinde mevcut olduğunu bildirmek ve işletmemiz gerektiğini anımsatmak içindir. Değip dokunmadığımız bu potansiyelimizi anımsarsak ne olacak?</p>
<p>Hz. Âdem gibi melekleri zahiren (?) kendimize secde mi ettireceğiz? Hayır&#8230; Zâten meleklerin yani Allah’ın kuvvelerinin öz yapımız olarak bizlerde zâhir olduğu bilgisini zamanın idrakine göre yorumlayıp anlamaya çalışacağız.</p>
<p>Hz. Nuh gibi olası tufanların efendisi mi olacağız? Hayır, dünyada her  an bedenimizin ve bilincimizin fiziksel ve sosyal tufanın negatif  etkileri altında olduğunu anlayacağız. “Kulluk bilincimizle negatif  olayların (tufanın) içyüzünü deşifre ederek daha etkin önlemler  alacağız&#8221;.</p>
<p>Hz. İbrahim gibi ateşin efendisi mi olacağız? Hayır. Şu anda da   beynimizi ve kalbimizi kasıp kavuran Celâl kökenli esmâ radyasyonlarının   (ateşin) yarattığı dünyanın bin bir dert ve çile ateşinde pişerken en   azından “bilinç bazında yanmayacağız”.</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Çiçeği burnunda bir genç öldüğünde parmağımızla dokunarak Hz. İsâ gibi cesetleri mi dirilteceğiz? Cesetlerin efendisi mi olacağız? Hayır. Dünyasal aşırılıklar ve dengesizlikler içinde ölü hükmüne düşmüş bedenimizi ve bilincimizi kendi gayretimizle ilim ve bilgi ile mânen dirilteceğiz.</p>
<p>Allah’a hakkı ile kul olan Hz. Muhammed a.s. gibi insanlığın ortak bilincine “Rasul” mü olacağız? Hayır. <strong>Kendi bedenimizi ve bilincimizi kesintisiz devam eden “dâmi risalet”ten yansıyan her türlü cüzî ilmi ve bilgiyi algılamaya açık tutacağız.</strong></p>
<p>Demek ki Allah’a kul olmak bu kadar güzel ama önce bedenimize ve bilincimize efendi olmamıza bağlanmış olması da hayli düşündürücü. Mekke müşrikleri Allah’a gerçek kulluğa götürecek olan beden ve bilince efendi olmak yoluna girmek istemediklerini mertçe ilân ettiler. Sözlerinin ardında da durdular. Bedir’de, Uhud’da, Hendek’de çarpışarak ölmeyi göze aldılar. Yiğidi öldür ama hakkını yeme demişler. Biz de Mekke müşriklerini yermekten vazgeçmeliyiz artık ve&#8230; şapkamızı önümüze koyup derin derin düşünmeliyiz? “Ben sadece Allah’a kulum” demekle fakat bedenimize ve bilincimize efendi olamamakla nasıl bir manzara çizdiğimizi çok iyi görmeliyiz.</p>
<p>Amacım bu sorularla ve pratik önerilerle moral bozmak, ümitsizlik ve karamsarlık yaymak değildir.  Dini ve tasavvufi kavramların sadece bir slogan olmadığını bedensel ve bilinçsel bir arınma yolu olduğunu vurgulamaktır.</p>
<p><strong>Kendi Bedenselliğine Kul Olmak&#8230;</strong></p>
<p>“<em>Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: ‘Sana kıyametin alametlerinden haber vereyim: Kölenin efendisini doğurmasıdır’</em>. [Buhari, Müslim] Bu hadis rivayetine göre şöyle de düşünebiliriz.</p>
<p>Arınmamış beden ve arınmamış bilinç “gerçek benlik”in kölesi olması gerekirken, arınmamış beden ve arınmamış bilinç “gerçek benlik”e gizli kapaklı yoldan efendilik yapmaktadır. Efendi olması gereken “gerçek benlik” arınmamış beden ve bilinci kendi hakikati zannederek “işte ben buyum” demektedir. Bu durum kölenin efendisini doğurmasıdır yani efendinin nasıl olması gerektiğini köle belirlemektedir. Bu da bir cumhurbaşkanının ne yapması gerektiğine adi suç işlemiş bir mahkûmun karar vermesi gibi bir şeydir.</p>
<p>Kölemiz olması gereken arınmamış bedenimizin ve arınmamış bilincimizin gerçek benliğimize bedensellikle sihir yaparak ele geçirmemesi için ne yapmalıyız? Bedenselliğimizin “cinnî” boyutundan “gerçek benlik”i korumak için ne yapmalıyız? Belki de “Felâk ve Nas Sûreleri”ni okuyarak kölelikten onu azat etmeliyiz. Billiyoruz ki bir köle azat etmenin sevabı çok büyüktür:</p>
<p><em>De ki: “Sığınırım (B sırrıyla) Felak’ın (karanlığı yarıp sabahı ortaya çıkaran nurun) Rabbine”,<br />
“Yarattığı halkının şerrinden”,<br />
“Karanlığı çöküp kapattığında gecenin (beden; tabiat, duygusallık) şerrinden”,<br />
“Düğümlere (tükürür gibi) üfüren kadınların/nefslerin şerrinden”,<br />
“Ve hased ettiğinde hased edicinin şerrinden”.</em> (B Meal/H.Güler)<br />
&#8230;<br />
<em>De ki: “Sığınırım (B sırrıyla) Nas’ın Rabbine”,<br />
“(Yani) Nas’ın Meliki’ne”,<br />
“(Yani) Nas’ın İlahı’na”,<br />
“el-Vesvas’il Hannas’ın (hannas vasıflı vesvas; sinip sinip geri dönen vesvese kuvvesi; geri bırakan, çok aldatıcı, tek işi vesvese olan, evham kaynağı’nın) şerrinden”,<br />
“O ki, insanların sadırlarında vesvese üretir”.<br />
“Cinlerden ve insanlardan (hem örtülü-görünmeyen ve hem de görünen nesnelerdendir o vesveseci; dolayısıyla onların da şerrinden)”</em>. (B Meal/H.Güler)</p>
<p>Bu sûreler sihir ve büyü sektörünü çökertmek için nâzil olmamıştır. Sokak arasındaki sihirbazlardan ve büyücülerden bu sureleri okuyup havaya üfürerek veya muska yapıp boynumuza asarak korunamayız. Onlardan ancak aklımızı kullanarak korunuruz. Gerçi ben sihir ve büyünün etkisi olduğuna kişisel olarak inanmadığım için korunma gibi bir derdim de yok. Bana göre büyücüler de havaya boşuna üfürüyor, korunmak isteyenler de havaya boşuna üfürüyor&#8230; Neyse üfürenler üfürmeye devam etsinler. Kuran’da bahsedilen sihir ve büyünün hak olmasından ben sadece bedenselliğimizin ve bedenselliğimizin cinnî boyutunun “gerçek benlik”imizi negatif etki altına almasını ve köle yapmasını anlıyorum. Benim derdim; bedenselliğime köle olmuş olan “gerçek benlik”imi nasıl özgürleştirebilirim sorunumu çözmeye çalışmaktır.</p>
<p>***</p>
<p>“&#8230;<em>Kul olmak mı güzeldir, saygı duyarak onunla bütünleşmek mi? Birey olmak, farklı olmak ve saygı duyduğu için aynı yolu paylaşmak. Hangisi daha güzel.</em>” Şu güzel tespitler hakkındaki düşüncelerimi arzedeyim&#8230;</p>
<table border="0" cellpadding="0" width="550">
<tbody>
<tr>
<td width="160" valign="top"><strong><span style="color: #008080;">Birisine hayran olmak, onu ulaşılamaz kabul etmek, yüceltmek, kutsallaştırmak hayran olanların kişiliğini silikleştirmeye başlar.</span></strong></td>
<td valign="top">Birisini sevmek, düşüncelerini, inançlarını, felsefesini beğenmek ve onunla dost olmak belirli ölçüler içinde gayet doğal ve güzel bir davranıştır. Fakat insanca olan saygıyı, sevgiyi, beğeniyi, dostluğu tek taraflı “hayranlık” olayına dönüştürmek bazı mahsurlar doğurur. Birisine hayran olmak, onu ulaşılamaz kabul etmek, yüceltmek, kutsallaştırmak hayran olanların kişiliğini silikleştirmeye başlar. Birisinin varlığı karşısında silinmek, sönükleşmek, ezilip büzülmek, kendini değersiz addetmek onunla bütünleşmek değildir, negatif anlamda ona kul olduğunu zannetmektir.</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table border="0" cellpadding="0" width="550">
<tbody>
<tr>
<td width="160" valign="top"><span style="color: #008080;"><strong>Herkesin yolu kendine özgü olup tek kişiliktir.</strong> Herkes Hak’ka ancak tek kişilik kendi yolunu kullanarak ulaşabilir. <strong>Hiç kimse hiç kimsenin nefsine girerek aynı yolu kullanamaz.</strong></span></td>
<td valign="top">Bilgide, bilimde, ilimde, sanatta, evrensel sevgide derinleşmiş olanların çalışmalarını takdir etmek ve saygı duymak bana sıcak geliyor ama hangi anlamda olursa olsun  onlarla “bütünleşmek” veya “bütünleşmeye çalışmak” soğuk geliyor. Bütünleşmek yerine “birey olmak”, “farklı olmak” ve güzellikleri paylaşan “bir dost” olarak kalmak her zaman daha sıcak geliyor.</p>
<p>Aynı yolu paylaşmak düşüncesine de sıcak bakamıyorum. Herkesin yolu kendine özgü olup tek kişiliktir.</td>
</tr>
<tr>
<td colspan="2" valign="top">Herkes Hak’ka ancak tek kişilik kendi yolunu kullanarak ulaşabilir. Hiç kimse hiç kimsenin nefsine girerek aynı yolu kullanamaz. Kendisi için güzel bir yol açanların o güzel yolda paylaşıma sunduğu güzellikleri ancak kendi yolumuzdan seyrederek örnek almak düşüncesine sıcak bakıyorum.</p>
<p>Kul olmanın sosyal, siyasal, ekonomik istismarlarına ve egonun efendilik tatmini için sömürü aracı yapılmasına hiç girmiyorum&#8230; Çünkü bu alanlar en çok bilineni ve en can sıkıcı olanıdır.</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><strong>Mehmed Sadık:</strong></p>
<p><strong>Kader. Yetersizliğin dışa vurumu. Başı sıkışan yöneticinin başvurduğu kolay kaçış yolu. Ne olacağı önceden belli ise sınanmamız söz konusu olmayacaktır. İyiyi ve kötüyü içimize yerleştiren yüce güç yapacağımız iyi ve kötü bütün davranışlarımızdan sorumlu olacaktır. Verdiği iradenin yeterince güçlü olmamasından dolayı kötülüğe sapanların sorumlusu bu iradeyi yeterince güçlü vermeyen değil midir? Aklımdaki dokuzuncu çelişki.</strong></p>
<p><strong>K. Gökdoğan:</strong></p>
<p>Burada belirlenen çelişkileri kısmen önceki yazımda [<a href="http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-2">Çelişkiler (2)</a>’de] ve “<a href="http://www.yorumsuzblog.org/e-kitap-kader-yorumlari">Kader Yorumları</a>” isimli e-kitapta daha önce çözümlemeye çalışmıştım. Dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lâzım” felsefesiyle yine de bir şeyler yazmaya çalışacağım.</p>
<p>Dokuzuncu çelişki&#8230; Allah’ın fiili ve kulun fiili sorununu küllî irade ve cüzî irade kavramlarıyla sorgulayan güzel bir çelişki tespiti.</p>
<p>Akaid kitaplarında Rasullere verilen kuvvetli ve hür irade nedeniyle günah işlemedikleri yazılıdır. Bu kuralda ben çelişki olduğunu kabul ediyorum. Çünkü Rasule günah işlememek üzere sadece sevap işlemek üzere verilmiş bir irade hür (ihtiyarî) irade değil zorunlu (ıztırarî) irade olur. Hür iradenin özelliği ise hem sevap hem günah işleme potansiyelini madalyonun iki yüzü gibi bir arada taşımasıdır. Ama Rasul madalyonun sevap yüzünü kullanarak günah yüzünü kullanmayarak iradesini özgürce tasarruf eder. Rasullerin iradesini böyle kabul etmez de tek yüzlü günah işleyemeyen bir irade kabul edersek bu mantığa göre demek ki Rasullere verilmiş “kuvvetli özgür irade” falan yok demek zorunda kalırız.</p>
<p>Eğer insanda özgür irade yoksa ve kötülük işleyemiyorsa, sadece iyilik işlemek zorundaysa “yarım yamalak” bir irade var demektir.</p>
<p>Eğer Rasuller’de de kötülük işleme mekanizması “eksik” olan böyle yarım yamalak bir irade var ise Rasuller “kâmil varlık/tam varlık” olmak sıfatını yitirirler. “Nâkıs varlık/eksik varlık” seviyesine düşerek melekleşirler.</p>
<p>Tekrar edelim&#8230; Melekler kötülük işleyemeyen sadece iyilik işlemeye programlı varlıklardır. Bu nedenle “tam varlık” değildirler, eksiktirler. Kötülük işleyemeyen bir Rasul de bu durumda ancak melek sayılır ve melekten üstün ve tam varlık özelliği gösteren “tam insan” sınıfına yükselemez.</p>
<p>Furkan/7-8-9-) <em>Dediler ki: “Bu nasıl Rasûl’dür ki, taam (yemek) yiyor ve çarşılarda gezip dolaşıyor&#8230; O’na, bir melek inzal edilmeli, beraberinde bir neziyr (uyarıcı) olmalı değil miydi?”. “Yahut O’na bir hazine ilka olunmalı (verilmeli), yahut ondan yiyeceği bir cenneti (bahçesi) olmalı (değil miydi?)”&#8230; Zalimler dediler ki: “Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz”. Bak senin için nasıl benzetmeler yaptılar da bu sebeple saptılar!&#8230; Artık (Hakikata götüren, işe yarar) bir yol bulamazlar (Sensiz yol yoktur).</em> (B Meal/H.Güler)</p>
<p>Yukarıdaki âyetlerin nâziline sebep olan bu mevzuları bilen Mekke müşriklerinin bilgili olanları “Allah bizlere rasul olarak bir melek gönderseydi. Göndere göndere yetim bir insan mı gönderdi&#8230;” dediler. Onlar rasullüğü meleklik ile eş boyutta kabul ediyorlardı. Kötülük işleyememek programıyla donatılmayı en üstün varlık olmak zannediyorlardı. Hâlbuki Hz. Muhammed a.s. da kendi ifadeleriyle “ben de sizin gibi bir beşerim” diyerek insanlığın meleklikten daha üstün olduğu mesajını veriyordu.</p>
<p>Rasuller de bizim gibi insandır ama kendisini tamamlamış bir insandır. Eksik insan veya tam insan arasında irade yönünden de fark yoktur. İnsanların tamamı “Özgür irade” sahibi olarak hem kötülük hem de iyilik işleyebilme potansiyeline sahiptir. Demek ki bir Rasul de her insan gibi hem kötülük ve günah hem de iyilik ve sevap işleme potansiyeline sahiptir.</p>
<p>Günah deyince hemen aklımıza; “hırsızlık, zinâ, gasp, cinayet” gibi “adi suçlar” geliyor. Risalet ve velayet boyutunda ise “günah” başkadır “adi suçlar” başkadır. Suçlar zamandan zamana, toplumdan topluma değişen göreceli olgulardır. Risalet boyutunda “günah” çok farklı anlamdadır, biraz sonra izah edeceğim.</p>
<p>“Gıybet, yalan, dedikodu, israf, içki” gibi kişinin kendisine verdiği “basit zararlar” günah ismi ile tanımlanmıştır ama aslında bunlar basit kişisel zararlı davranışlardır ve bir ucuyla da sosyal zararlardır. Bunlar da zamandan zamana, toplumdan topluma değişen göreceli olgulardır.</p>
<p>Yanlış anlaşılmasın bu adi suçlar ve basit zararlar “Rasullere göre” adi ve basittir. Rasul olmayanlara göre ise çok önemli olup bunlardan yüzde yüz kurtulmak için en az kırk yıl nefs terbiyesi gerekir.</p>
<p>Rasuller kendilerine göre adi suç  ve basit zarar sayılan davranışları işlemedikleri gibi onlara tenezzül bile etmezler. Rasuller için “gerçek günah” sürekli artış gösteren ilim boyutunda “bir an” duraklamaktır. Rasulullah a.s.’ın sembolik rakamla günde yetmiş kez tevbe etmesi bir an evvelki ilim boyutunun bir sonraki ilim boytuna göre daha alt düzeyde olması gerçeğidir. Rasullerde günah işleme potansiyeli vardır derken, “ilim boyutunda bir an duraklama”yı kastettim.</p>
<p>Risaletin ilim boyutu nedir diye sorulacak olursa şöyle tanımlayabilirim. O ilim bir okyanustur, o okyanusun tamamı Rasullere verilmiştir. Rasullerin ilminden de bir damlası tüm insanlar arasında paylaştırılmıştır. Bu durumda benim ilmi tanımlamam “çok komik” olur. Atalarımız “hiç bir şey bilmiyorsan sus da ârif zannetsinler” demiş. Ben de ilim nedir sualine verecek cevabım olmadığı için susmayı tercih ediyorum ve ilmin ne olduğunu bir ârifin dilinden yazıyorum:</p>
<p><em>İlim ilim bilmektir<br />
İlim kendin bilmektir<br />
Sen kendin bilmezsin<br />
Ya nice okumaktır</em></p>
<p style="text-align: left;">(Yunus Emre)</p>
<p>***</p>
<p>Dokuzuncu çelişki hakkındaki düşüncelerimi kader ve irade konusunu biraz genişleterek arz ediyorum, çünkü kader ve irade arasındaki ilişkileri enine boyuna araştırmadıkça çelişkiye verilen cevaplar hiç kimseyi tatmin etmez. Buna rağmen, kader bilinemez araştırmayın, fazla karıştırmayın, Sahabe dahi bu konuları tartışmamış, siz kim oluyorsunuz da ahkam kesiyorsunuz gibi düşünceyi derin dondurucuda dondurmak isteyen zihniyet her zaman vardır.</p>
<p>Sahabenin tartışma yapmaması, fazla teferruata inmemesi, kader ve iradeyi biz bilemeyiz en iyisi susalım, anlamını taşımamaktadır. Belki de üzerinde duracak kadar değer vermemeleridir. Kader ve iradenin resmi bir tanımı olsa da olmasa da enine boyuna her şeyi anlasak da anlamasak da yapılması gereken hür irademizle “adi suçlar” ve “basit zararlar” işlememeye çalışmaktır.</p>
<table border="0" cellpadding="0" width="550">
<tbody>
<tr>
<td width="160" valign="top"><span style="color: #008080;"><strong>Küllî aklı ve arınmış nefsi, adi suçlar ve basit zararlar esasına göre oluşturulmuş bir kader ve irade anlayışıyla meşgul etmek yanlıştır. </strong>Hz. Rasul a.s. ve Sahabe bu nedenle bizim iştahla sarıldığımız fakat yanlış esas üzerine binâ ettiğimiz kader-irade tartışmalarından şiddetle sakınmışlar.</span></td>
<td valign="top">Adi suçu iradesi zayıf olan da işlese, kuvvetli olan da işlese, kaderi yazan da işletse, kaderi yazan hiç karışmasa da kul fiilinin karşılığını alacaktır. Fiil bellidir, karşılığı da bellidir. Kader ve iradenin bizi ilgilendiren bu fiilî (davranışsal) yönüdür. Belki de Sahabe kader ve iradenin fiiliyatının önemli olduğunu biliyordu teoriğinin hiç bir şeyi değiştirmeyeceğini biliyor ve hesaba katarak yaşıyordu.</p>
<p>Adi suçları ve basit zararları esas alarak kader ve irade türlerinin teorik tartışmasını yapmadan önce kendimize şunu sormalıyız. Rasuller adi suçları ve basit zararları işlemedikleri gibi neden tenezzül etmemişler? Sahabe de kader ve irade teorilerinin neden üzerinde durmamış?</td>
</tr>
<tr>
<td colspan="2" valign="top">Sorunun cevabı bana göre, adi suçlar ve basit fiillerin bedenimizin hayvansal dürtüleriyle bağlantılı olmasında yatmaktadır. Küllî aklı ve arınmış nefsi, adi suçlar ve basit zararlar esasına göre oluşturulmuş bir kader ve irade anlayışıyla meşgul etmek yanlıştır. Hz. Rasul a.s. ve Sahabe bu nedenle bizim iştahla sarıldığımız fakat yanlış esas üzerine binâ ettiğimiz kader-irade tartışmalarından şiddetle sakınmışlar.</p>
<p>Kader ve irade konusu günümüzde yanlış  esas üzerine binâ edilmiş de olsa “düşünmek isteyen” insanın tefekkür etmesi gereken bir alanıdır. Çünkü biz kader ve iradenin ilmî boyutuna ait cevapları önce bedenselliğimizin hayvansal dürtüleri, içgüdüleri, alışkanlıkları ve şartlanmaları bataklığındaki adi suçlar ve basit zararlar çöplüğünde arayacağız ve sonra yükselebilirsek üst bilgi basamaklarına yükseleceğiz.</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Bedenselliğimizin hayvansal dürtülerini önce aklımız ile denetlememiz sonra Rasullere göre zayıf olan irademizle insani davranışlara dönüştürmemiz gerekir. Adiyat ve basitlik bağımlılığından kurtuldukça aklımız küllî akıl kıvamına, zayıf irademiz de kuvvetli/küllî irade kıvamına dönüşmeye başlar. Dönüşüm ilerledikçe de kader ve irade kavramlarını çok daha farklı anlamaya başlarız.</p>
<p>Bardağı elimizle kırdığımızda bebek gibi “ben kırmadım elim kırdı, elimi ah edin” demekten vazgeçeriz.</p>
<table border="0" cellpadding="0" width="550">
<tbody>
<tr>
<td width="160" valign="top"><span style="color: #008080;"> <strong>“Özgür irade”nin veya “zorunlu irade”nin kuvvetli veya zayıf olması söz konusu değildir.</strong></span></p>
<p><span style="color: #008080;"><strong>Zayıflık ve kuvvetlilik iradede değildir, davranışlardadır.</strong></span></td>
<td valign="top">Hırsızlık, zinâ, cinayet, gasp gibi adi bir suç işlediğimizde&#8230; “Bedenim işlemedi, bedenime emreden beynim ve nefsim işledi, bedenim suçsuzdur, bedenimi bağışlayın.  Belki de beynim ve nefsim de işlemedi, beynime zayıf iradeyi takdir buyuran Yaratıcı işletti, nefsimi de affedin” demekten ve fiillerin tevhidi edebiyatını “vahdet ve kader ilmi” zannetmekten vazgeçeriz.</p>
<p>“Özgür irade”nin veya “zorunlu irade”nin kuvvetli veya zayıf olması söz konusu değildir. Rasul’de de, rasul olmayan insanda da yalın anlamda “irade” vardır.</td>
</tr>
<tr>
<td colspan="2" valign="top">Eğer ki özgür iradeyi hep iyilik işlemekte kullanırsak irademiz<br />
“kuvvetli irade”,<br />
“melekî irade”,<br />
“küllî irade” ,<br />
“pozitif zorunlu irade” gibi isimler alır.</p>
<p>Eğer ki hep kötülük işlemekte kullanırsak irademiz<br />
“şeytanî irade”,<br />
“süflî irade”,<br />
“negatif zorunlu irade” gibi isimler alır.</p>
<p>Eğer ki hem iyilikte hem kötülükte kullanırsak arada sırada pişman olup tövbe edersek irademiz “zayıf irade” adını alır.</p>
<p>Zayıflık ve kuvvetlilik iradede değildir, davranışlardadır.</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Bu tanımlamalardan sonra bir adım daha ileri gidelim ve iradenin başından “özgür”, “özgür olmayan”, “kuvvetli”, “zayıf”, “süflî”, “şeytanî”, “melekî” gibi isimleri kaldıralım. Geriye ne kaldı? “İrade” kaldı.</p>
<p>Bir adım daha ileri gidelim ve iradenin soyut bir şeyin ismi değil de somut davranışların ismi olduğunu düşünerek “irade” kavramını da  geri dönüşümsüz olarak “delete (silme)” edelim ve geriye somut davranışlar kalsın. Rasullerin ve Sahabenin “somut davranış” ile meşgul olma nedeni belki de bu adımları atmış olmalarıdır&#8230; <strong>Bedenselliğin hayvansal dürtülerini esas alarak “kader ve irade” kuramları geliştirmekle uğraşmamış</strong> olmalarıdır.</p>
<p>Kuran’da misallendirilen Nemrut ve Firavun’un kendilerinin tanrı ve rab olduğunu iddiaları bir yönüyle tevhit ve kader ilimlerinden paylarına düşen zerre miktar bilgi ile başlarının dönmesine dayanmaktadır. Fakat sonuçta, kendilerini zerre miktarı tevhit ve kader ilmiyle<em> tanrı</em> zannetmeleri, Rasullerin okyanus kadar ilimle kendilerini “kul” kabulleri karşısında yok olmaya mahkûm olmuştur.</p>
<p>Bebeğe bardağı kırdıran el gibi, bedenselliğin hayvansal dürtüleri kaosunda yaşayanlar için tanrının yazıp işlettiği kader ve kaza programı vardır, kuvvetli-zayıf irade vardır, fiilleri keyfine göre işleten ya da fâillere ötelerden kaygısızca bakan tanrı gibi teorileri vardır.</p>
<p>Fakat Risaletin ve velâyetin “kulluk bilinci”nde adi suçlar ve basit zararlar üzerine binâ edilmiş teoriler yoktur, iradenin akla ve nefse sadece iyilik ve sevap işletme dinamizmi vardır.</p>
<p>Anti parantez&#8230;<br />
“Adi suç” dedim.<br />
Adi suçun zıttından bahsetmedim.<br />
Adi suçun zıttı “kaliteli suç”tur yani “düşünce suçu”dur.</p>
<p>Anti parantez&#8230;<br />
Basit zarar dedim.<br />
Basit zararın zıttından bahsetmedim.<br />
Basit zararın zıttı “kaliteli zarar”dır yani “düşünceye engel koymak”tır.</p>
<p><strong>Mehmed Sadık:</strong></p>
<p><strong>İnsan doğasını düşünün. Genel anlamda böbürlenmeyi sever. Bunu ben yaptım, başkası yapamazdı ve benzeri davranışlar insana özgü davranışlardır. Gelişmiş insan modellerinde bu tip böbürlenmelere rastlanmaz. Bu tip insanlar son derece mütevazi davranırlar. Övünmeyi sevmezler. Böbürlenmek toplumun sevdiği bir davranış şekli değildir. Hal böyle iken o yüce varlığın kitaplarda sürekli böbürlenmesi size de tuhaf gelmiyor mu? Aklımdaki onuncu çelişki.</strong></p>
<p><strong>K. Gökdoğan:</strong></p>
<table border="0" cellpadding="0" width="550">
<tbody>
<tr>
<td width="160" valign="top"><span style="color: #008080;"> “Ceza ve ödül” bedenselliğin hayvansal boyutunun eğitim ve öğretiminde  kullanılması gereken bir yöntemdir. Bedenselliğin hayvansal boyutundan  ruhsallığın insani boyutuna yükseldikçe ceza ve ödül yavaş yavaş  devreden çıkmaya başlar.</span></td>
<td valign="top">İnsan en güzel sûrette yaratılmıştır. Sonra aşağıların aşağısına indirilmiştir. Yani zıtların olmadığı teklik boyutundan “her şey”in zıttı ile var olduğu “ikilik” boyutuna indirilmiştir ki tüm çelişkileri görsün, tatsın, yaşasın ve öğrensin.</p>
<p>İnsan inmiş olduğu en alt boyuttan en üst boyuta doğru zıtları yaşayarak “gelişmiş insan modeli”ne doğru yükselişinde  “cezalardan” korkarken “ödüllendirilmeyi” çok sever.</p>
<p>“Ceza ve ödül” bedenselliğin hayvansal boyutunun eğitim ve öğretiminde kullanılması gereken bir yöntemdir. Bedenselliğin hayvansal boyutundan ruhsallığın insani boyutuna yükseldikçe ceza ve ödül yavaş yavaş devreden çıkmaya başlar.</td>
</tr>
<tr>
<td colspan="2" valign="top">Bir bebek ilk adımını attığında tüm aile onu alkış, öpücük ve şeker ile  ödüllendirir ki ikinci adım da gelsin. Ödülünü alan bebek ilk adımı ile  gururlanır. Ailesi de bu gururlanmayı beğenir. Ve o gurur onun ikinci  adımının enerjisi olur. Bu insanlığın ilk adımı için olması gereken  doğal bir süreçtir.</p>
<p>İlk adımını atan bebek azarlansa, ayağına çimdik atılsa, otur yerine  diye kızılsa cezalandırılmış olur ve ikinci adım belki de bir daha asla  gelmez. Belki de bebekte psikolojik felç hâsıl olur. Bu yöntem cezadır  ve yanlıştır, doğal değildir, olması gereken değildir.</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Bir bebek ateşi merak eder ve avuçlamak ister. Ateşin yakıcılığı hakkında bir saat anladığı dilden konferans da versek anlamaz. İllâ ki ateşe bir kez de olsa dokunacaktır, eli yanacaktır ve ateşin yakıcı olduğunu yaşayarak öğrenecektir. Eğitim ve öğretim bir bebeğin inisiyatifine bırakılarak “ateşe düş de öğren” denilemeyeceğine göre, eline zarar vermeyecek ısıdaki bir şeye hafifçe değdirmek onu “pozitif ceza” ile eğitmek olur. Demek ki eğitimde doğru olduğu müddetçe ceza da elzemdir.</p>
<p>Bebek delikanlı olduğunda yürümesini alkış ve şeker ile ödüllendirmek ve onore etmek çok komik olur. Çünkü bebek büyümüş ve bir dereceye kadar gelişmiş insan olmuştur. Yürümeyi “ödül” kazanmak amacıyla yapmamaktadır. Doğasında yürümek olduğu için yürümektedir&#8230;</p>
<p>Ödüllendirilmekten hoşlanmak ve yaptığımız davranışlarla gururlanmak insanların doğasında hep vardır. Yürüdüğümüz için ödül istemeyiz ama yapmamız gereken işimizi yapınca her nedense üstün hizmet belgesi, plaket, ikramiye, izin, tatil gibi ödüller bekleriz. Alınca da gururlanırız ve işimizi daha iyi yapmak isteriz. Hâlbuki yaptığı işten ücretini veya maaşını alana ayrıca ödül vermek bana biraz fazlalık gibi geliyor.</p>
<p>“Tam gelişmiş insan” doğasına gelince&#8230;</p>
<p><strong>Tam gelişmiş insan hiç bir eylemine karşılık ne kullardan ne de yaratıcıdan ödül ve hiç bir karşılık beklemez. Yapması gerekeni yapar.</strong></p>
<p>(Günlük yaşamda insanların birbirlerinin işlerini kolaylaştırmalarına karşı gösterdikleri nezaketi, tebessümü, teşekkürü, takdiri ödüllendirme ve ekstra ücretlendirme kabul etmemek gerekir.)</p>
<p>Çok uzun yıllar önceydi. Birisinin üç-dört yaşında bir çocuğu vardı. Çocuğa kaliteli bir çikolata verdim. Hiç yüzüme bakmadan aldı, yedi ve bir şeyler mırıldandı, anlamadım. Ne söylediğini anlamadığımı bilen babası; “Ben ona birisinden bir şey alınca verene teşekkür etmemesini, Allah’a teşekkür etmesini öğrettim&#8230; Allah’a teşekkür etti” dedi. Biraz bozuldum. Elbette ki çocuğa bozulmadım, babasına bozuldum. Çünkü çocuğa güzel bir şey öğretmemişti, kaba ve antisosyal bir davranış öğretmişti. Hâlbuki Allah’a teşekkür etmeyi bizden çok daha iyi bilen Allah Rasulü bir hadis rivayetinde; “<em>İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a şükretmez.</em>” (Ebu Davud, Edeb 11; Tirmizî, Birr 35).” demiyor muydu?</p>
<p>İnsanlardan dozajında olmak koşuluyla teşekkür, tebessüm, takdir olunmayı beklemek veya insanlara aynı şeyi göstermek ödül beklentisi ve ödüllendirerek böbürlendirme olmadığı gibi Allah’a teşekkürün tek yoludur.</p>
<p>***</p>
<p>Fazla tevazu yani dozajı aşan alçak gönüllük dahi bir noktadan sonra tekebbürdür (negatif kibirdir) denilmiştir. Herşeyin dozajında ve yerli yerince olması gerekir. Nasıl ki ödül ve ceza ve gururlanma bebeklikte başka, erişkinlikte başka ise insanlar arası ilişkilerde de durumdan duruma değişkenlik gösterebilir.</p>
<p>İlk defa tanıştığımız bir insanın güzelliklerine ve yeteneklerine karşı dozajı iyi ayarlanmış beğeni, teşekkür, takdir v.b. ödüllendirmeler onu onore eder. Dostluk ilerledikçe ve birbirini tanıdıkça sözlü, yazılı veya mimiklerle olan teşekkürleri azaltabiliriz. Veya sıfıra kadar indirebiliriz. Veya artırabiliriz de. Sıfıra indirmek seçeneği pek hoş olmaz&#8230; duruma göre dozajı az veya çok karşımızdaki insanın hassasiyetine göre her zaman için ayarlamak insan doğamızın gereğidir.</p>
<p>Buraya kadar böbürlenme çelişkisini insan doğasında analiz etmeye çalıştım. Çünkü ben böbürlenen veya tevazu gösteren basit anlamda bir yaratıcı olduğuna inanmıyorum. Bu nedenle çelişkiyi sadece insan doğasında görmeyi ve gidermeyi tercih ediyorum.</p>
<p>Yaratıcı kavramıyla&#8230; Allah, tanrı, tek varlık her ne dersek diyelim “kendisinden başka hakikat olmayan” kastediliyorsa ona ait olduğu zannedilen böbürlenme gibi her benzetim sadece insan doğasına bakarak yapılan yanlış kıyaslamalardır.</p>
<p>Benim inanmaya çalıştığım “Yaratıcı Allah” âlemlerden ganî olan “Ahad Allah’dır&#8230; Bu hassasiyetimi not düştükten sonra övünmeyi-böbürlenmeyi sanki basit bir yaratıcıya aitmiş gibi varsayarak düşüncelerimi arz edeyim.</p>
<p>Teşekkür etmeyen, teşekkür kabul etmeyen, otomatik makina gibi hiç övünmeden, böbürlenmeden mükemmelen işini yapan, çevresiyle her türlü diyaloğu sıfıra indirmiş “mütevazî, monoton ve olgun” bir insan düşünüyorum. Ve bu insan modeline kıyasla yüce bir yaratıcı düşünüyorum. Ve diyorum ki, böyle mütevazî, monoton ve olgun bir yüce yaratıcı modeli olsaydı ben şahsen onunla pek anlaşamazdım. Arada sırada da olsa monotonluğun dışına çıkmasını isterdim.</p>
<p>Kitaplarda yaptığı işlerini, kudretini, cezasını, ödülünü genellemelerle  “böbürlenmek” derecesinde anlatan yüce bir yaratıcı imajı var. Evet haklısınız. Tespitiniz çok yerinde ve harikadır. Fakat kitaplarda tanımlanan daha ziyade böbürlenen bu yaratıcı imajı insanlığın ilk basamaklarından en üst basamaklarına kadar her boyuta hitap eden mecazi kavramdır.</p>
<p>Yüce yaratıcının kitaplarda böbürlenmesi ile verdiği mesajı sadece insanlığın ve insanların ilk basamaklarındaki düşünce boyutuna hapsetmemeliyiz. Her basamakta ayrı ayrı anlamlandırmalıyız. Anlamlandırmayı yaparken de böbürlenme mesajlarının (âyetlerin) bir insan (Rasul-Nebî) dilinden “yaratıcıya ait kelamdır” beyanıyla bize ulaştığını da asla unutmamalıyız.</p>
<p>Özellikle Kuran’da;<br />
“Ben Allah’ım! Siz kulsunuz ve çok adisiniz ben ise çok yüceyim. Ben acaip işler yaparım ama siz beş kuruşluk bir iş yapamazsınız” gibi böbürlenme ifadeleri görünmez.</p>
<p><em>“&#8230; Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!.”(A’raf/54)</em></p>
<p><em>“&#8230; Allah bilir siz bilmezsiniz” (Nur/19)</em></p>
<p><em>“Semavat ve Arz’da ne varsa Allah’ındır” (Nisâ/126)</em></p>
<p><em>“Mülk elinde olan ne yücedir!&#8230; O, herşeye Kadiyr’dir.” (Mülk/1)</em> gibi Rasul’ün dilinden Allah’a izafe edilen övgüler vardır.</p>
<p>Kuran’da âyetler Allah’ın vahyi ile ama kulu ve Rasulü’nün dili ile insanlara beyan edilmiştir. Övünme veya biraz abartılısı olan böbürlenme insan doğasına aittir ve insanın anlaması için yine insana ait olan övünme ve böbürlenme kullanılarak sanki Allah kendisini övüyormuş ve böbürleniyormuş gibi misallendirilerek tanıtılmaya çalışılmıştır.</p>
<p>Övünmek, kibirlenmek, böbürlenmek sadece yaratanın hakkıdır gibi lâfızlar yine insanların inandıkları yaratıcılarını kutsallaştırmak için bilinçli veya ezbere oluşturdukları deyişlerdir. Asla kafalarımızda vehmettiğimiz ve insansı özellikler vererek anlamaya çalıştığımız Allah gerçeğine ait değildir.</p>
<p><strong>Mehmed Sadık:</strong></p>
<p><strong>Bu soruları çoğaltmak mümkün.</strong></p>
<p><strong>Sınırlı düşünce yapım ve kapasitem ile algılayabildiğim şu. Bir yaradılış olduğuna inanıyorum. Öncesi, ondan öncesi, ondan daha öncesi, daha daha öncesi. Sonu gelmeyen bir yapı ve ulaşabildiğim tek yer sonsuzluk yani boşluk&#8230;</strong></p>
<p><strong>K. Gökdoğan:</strong></p>
<p><strong>Sınırlar&#8230;</strong></p>
<p>Evet, düşüncemiz sınırlıdır, kapasitemiz sınırlıdır diyerek gerçeği söyleyebiliriz çünkü kuluz, ama sınırımız nereden gelmektedir?</p>
<p>Rahman/29-) <em>Yes`eluhu men fiysSemavati vel`Ard* külle yevmin HUve fiy şe`n;</em></p>
<p><em>“Semalar’da ve Arz’da kim varsa hepsi Ondan ister/talebeder; O her yewm (gün, an, tecelli) yeni-orijinal bir oluştadır”</em> (B Meal/H.Güler) âyetinin işaretiyle anlatılan gerçekten gelmektedir.</p>
<p>Varlık “şimdi” bir an sonraki “şimdi”ye göre sınırlıdır. Bir an sonra ise önceki sınırlarını aşacaktır ama yeni bir an sonraya göre yine sınırlı kalacaktır.</p>
<p>Kuluz sınırlıyız ama kulluğumuzun sınırlı olması sınırsız bir şeyin içindeki salt sabit sınırlılık değildir. Sınırlılığımız “Sınırsız”ın kendisini an be an göreceli bir sınır ile tecellisi ettirmesine bağlı olan bir sınırlılıktır.</p>
<p>Sınırlıyız derken hem gerçeği söylüyoruz hem de sınırlılıkta yatan sınırsızlığı itiraf etmiş oluyoruz.</p>
<p><strong>Yaratılış&#8230;</strong></p>
<p>Yaratılışı şimdilik “büyük patlama” teorisinin ilk anına kadar geri çekebiliyoruz. Daha öncesine gidemiyoruz çünkü tüm kâinatı oluşturan misket (veya atom) büyüklüğündeki noktanın patlamadan evvelki hâlinde zaman diye bir şey yoktur. Zamanın olmadığı noktanın öncesi de yoktur. Bu durumda sonsuz geri gidiş yoktur ve bir yerde durmak zorundadır.</p>
<p>Yaratılışa ya bilim felsefesi yaparak inanmaya çalışacağız ya da bilim felsefesinden her zaman bir adım önde olan vahye göre;</p>
<p>Hadid/3-) <em>Huvel`Evvelu vel`Ahıru vezZahiru velBatın* ve HUve Bi kulli şey`in Aliym;</em></p>
<p><em>“O’dur Evvel<br />
(O’ndan önce bir şey yok; herşey O’ndan sonradır, O’ndan başlar; herşeyi O’nda çözüp anlamaya çalışmak şarttır),<br />
Ahir (O’ndan sonra bir şey yok),<br />
Zahir (O’nun fevkınde bir şey yok; herşey sadece O’ndan zuhur eder),<br />
Batın (O’nun altında bir şey yok; tek bir vücud, sadece Allah?.. Ne isimle yönelinirse yönelinsin hep aynı vücud sözkonusudur; mahiyetinin ihata edilmesi de mümkün değildir)&#8230;<br />
O Bi-külli şeyin Aliym’dir”</em> ( B Meal/H.Güler) mesajı gereğince yaratılış inancımızı salt akıl ve mantık boyutunda analiz edeceğiz.</p>
<p>Zamansız noktadan öncesi olmadığı gibi patlamadan sonra var olduğu varsayılan sonraki zaman da aslında göreceli bir zamandır. Öncesiz, şimdisiz ve sonrasız bir andayız diye düşünmek de bir olasılıktır.</p>
<p><strong>Sonsuzluk&#8230;</strong></p>
<p>Sonsuzluk kavramını ben de sık sık kullanırım, ama “sonsuzluk”u sonluluğun ve sonsuzluğun dahi olmadığı bir üst boyuta işaret ettiği için kullanırım. Sonluluk ve sonsuzluk kavramlarının da ötesini düşünmek gerekir.</p>
<p><strong>Boşluk&#8230;</strong></p>
<p>“Boşluk” en çok sevdiğim kavramlardan birisidir ve insanı boşlukta hissetmekten kurtarır.</p>
<p>“Boşluk” “Ahad Varlık”ın kendisinden başka varlık olmayacağı gerçeğini ifade eder.</p>
<p>İnsan tek varlık olmanın doğurduğu boşlukta olduğu için tekrar başka bir boşluğa düşemez artık. Böylece de “boşluk” fobisinden kurtulur.</p>
<p><strong>Anlatıldığı gibi değil&#8230;</strong></p>
<p><img class="alignleft" src="http://t1.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9GcSp8Bjsn55DjjlQCs7jOpPjILMQ7ntqsd7dGFO5OCUVejkJeVQ&amp;t=1&amp;usg=__mRBZKZ6eMxTLn0Mith2UGLJjtb8=" alt="" width="259" height="194" />Evet hiç bir şey anlatıldığı gibi değil.</p>
<p>Anlatılmak istenilen sıfatsızdır (özelliksizdir) ve sonsuz sıfatlar O’nun sıfatlarını değil sıfatsız olduğunu anlatmaktadır.</p>
<p>Anlatılmak istenen isimsizdir ve sonsuz isimler O’nun isimlerini değil isimsizliğini anlatmaktadır.</p>
<p>Anlatılmak istenen fiilsizdir ve sonsuz fiiller O’nun fiillerini değil fiilsizliğini anlatmaktadır.</p>
<p>Anlatılmak istenen tek zât (tek öz varlık) değildir ve tek zât ile anlatılan varlığın “öz+tecelli” olmadığını sadece ve sadece “var” olduğunu anlatmaktadır.</p>
<p>Anlatılmak istenen “kulluk” O’na kul olacak gayrılığın olmadığını anlatmak içindir.</p>
<p>Anlatılmak istenen “ahad” O’nun parçaların bileşiği olmadığını her an “ahad” olduğunu anlatmak içindir.</p>
<p>Anlatılmak istenen “kesret” O’nun kesret olmadığını anlatmak içindir.</p>
<p>O’nu anlatmanın amacı O’nu ebediyen anlatmamaya ulaşmak içindir.</p>
<p><strong>Mehmed Sadık:</strong></p>
<p><strong>&#8230;Sınırlarımın ötesinde bir güç olmalı. Ancak bu güç anlatıldığı gibi olmamalı.</strong></p>
<p><strong>Tipik insan davranışları bu güce yakışmayacağından her konuda olağanüstü davranışları olmalı. Sözleri de buna uygun olmalı.</strong></p>
<p><strong>İnancım o ki yaratıcı bir güç var ancak bize anlatıldığı, dikte ettirilmeye çalışıldığı şekilde değil. Belki de yaradılışımızın amaçlarından biri parçası olduğumuz bu bulmacayı çözmekteki başarı derecemizi görmek.</strong></p>
<p><strong>K. Gökdoğan:</strong></p>
<p><img class="alignright" title="limit" src="data:image/jpg;base64,/9j/4AAQSkZJRgABAQAAAQABAAD/2wBDAAkGBwgHBgkIBwgKCgkLDRYPDQwMDRsUFRAWIB0iIiAdHx8kKDQsJCYxJx8fLT0tMTU3Ojo6Iys/RD84QzQ5Ojf/2wBDAQoKCg0MDRoPDxo3JR8lNzc3Nzc3Nzc3Nzc3Nzc3Nzc3Nzc3Nzc3Nzc3Nzc3Nzc3Nzc3Nzc3Nzc3Nzc3Nzc3Nzf/wAARCACnAKcDASIAAhEBAxEB/8QAHAAAAQUBAQEAAAAAAAAAAAAABAACAwUGAQcI/8QAOxAAAgEDAwEHAgQEBQMFAAAAAQIDAAQRBRIhMQYTIkFRYXEygRSRobEjQsHRBxVSYuEWM/A0U2Ny8f/EABsBAAIDAQEBAAAAAAAAAAAAAAMFAQIEAAYH/8QANREAAQMCBQIDBQYHAAAAAAAAAQACAwQRBRITITFBURQy8CJhcYGRBjOhscHRFRYjNFJy4f/aAAwDAQACEQMRAD8A8dEe9CV6j6h7etJWMZDKcMDkGnJlWDA80+SMHxoMKeCP9J9K9as11wzySEB5GYe5ouCJZWVQ2PdjxQkUZJ6cetWMERC8g1YushPt0VhZWtr+HYvMyzdABwGrb9kv8PE1e3iuvxTQlwSUUY8/UdOKzPZpbcmRbmzWRGIDTPkhB7e9eqdku1um28v+WxwukcfgQqpIPTzpdVTSNH9NAiDc/tlR6b/hVDDdF7+7/EW6nMcIG3OfU+daix7HaNZyrMthDvQ5QbBx9/P71dpcqVBbjIyMHNSxusg3Kc0ofPK/zFMGRRt4C6iKiBVUAeg8qUkaSY3DOKUj7eetN71HbG7nrigIqeqqowoAHtSwOuBXNpzndxTWlXO1eWPlXLlJgEetIKB0FQPOiL9QJzjFSI+5Qcda5cn4xUM/dbfEuT6VN1FQtEpOT1JxULkHHFG7fRgUakMSDGKhYMh4613xsDkc1y5RXUqofB1qCEuXzjrRKwrvy9RzNgeDipXIoSr3eMc0qDjMjjjmlXLl8khMnFTrH3TZOGB6rnrSWPBqaJjEdwA+4zXqyUtL+yJSxmECyLEFiOcNkZPNaay7PxzWC3Ed0jyKMyRYwR8VQ/j+9ABjVFxg7Bxn1q/7PiCN91xd93leAoyP/wArNKXWugh5J3Wz0ZYRpyWbwxRwYy57sHcfU+1SyTyWmqQWzxhLaYkBo1HHmDj0x9qAte5sYt63CXEZbx4OOKu7rT7TVLOJ4GVeMHnnHUflSxxs7fgrSASNuVpNBurKRDKt0LhvpPjB248sVfJMkg8Bx8V5r/0+ircRx3Ahnk8QlhbZv9CfKodN7U6noi/hr2LvkR9rSq2cjyoJhz3yFGE2WwcF6kcFgv1GuOkeS/RseVZpO1VskcTzEwrIu4FuhHnzR9rrdndLmKeNs87VOTigabh0RhI08FH9+ZBuXoPagbmK5DPMpWRm6KDtIqPUJ4FgaVJlhMfiYu+FNYHVP8SJLaNobCKOW5BP8UnKL7+9Vc9rBuUaOF8p9kbd+iutZn1XS5Ibu4nRonJzGqY2+3PX5rV6Bqkd/a/WGcddpzXi9rr2sazfCB7meWWdgDubK84B46Dyr1jspoUejKVQybW6gnipZM2Vp2sQompH0zhvcFafNMllWFNzYAz51HLdxRybCw3ennTHVpVJRcE+ZNdZUuu95/OcBW6EGuGZQwDNz5VAYnhibvCvr61WvcLcFhDExbdgt5V1rqMytt8Zc5ao5lQEbGrL6gbvvPBLINh/lI5PvR0Gpx21oP8AOrmCOQAHYGANW0zbZU1N91bvc9xHlOvn7Uq867S9vYQe50xS2D9TcAClWhtHI4XsgOrY2m115Bt46UgOeaJCCmNHzxT4pfnRFpdCJvFGrp/MpFGJeRF1BTbj6QQCKrY0xTmGKqWgoZtdWLakS+2NDGg42Zo207QXFmhRG8B8vSs7IzSdM7x0HqP71Au9m9T81XRa7lHbcLYN2pmkYmWQ7du3APOKh/zmNXeREaRWG1o3b6h5VnRDN3gj7ti5xhVGSftV3a9n5EUTarL+GU890vLn+goE7qemF3m35/RHgpJ6l1ohf8vqiNO1mW4QabswpzsAG4gn/wA8qPW8NhbG3v3gDfyJA2HOPVvKqqbVre0WS206BoYyMGVPEzfJ6/lVUZS5ybqN/Tv0/qR/WlctRJN5Rkb7+T+n4pnFQ08Ju453fgP1P0VtqOt3l5gSllhUYVHBIHyQCD+lVYZZGOFBJ/8AbYH9OTSSKQDcsCn/AHW8pH96M0uyOo30dvKJNv1Sd7GGwo689fasj6doaXHj6reydznBg5PThX3ZaS00iSC4vcBpwSm4HhR0/M/sK9As+2EURzMqqgGR614/rV5+K1GRo+I0/hxjyCioVupiADK+B5FqaUuHN0Wl3J3KSYhXONQ7JwNh8l9BWHaCwvokltpArv4iCPEB/Sjn1DI8JUD4xmvFuzkWsWxjureOVbeQAk5+ofBrbPZ6lNbrOGeM7MhJG6n1IH7UGWmax1gVSKoc9u4Wrlu0IKk7vk1SXOqpZ3QSSCQRkcEZOfisXqur6tpkaq0itk4xtI/ejezut6xdTRpJbgxsOCq5LV3hi0ZuijxQc7L1Vvq2qyz20htrWXnOC6la8+u9RCM73KM0rcrluntXo+rXGriJETTA6u20hm5GfM4rzXtHZyreMbiHuCOGwPD9q00obwVnqib3VRd3jXU24RqnoFHFKuwW6uXJYiNeppUxzAbBY7hALmnquetJQMe9SoKkqxKQQGmunl1ohIyTgflVrZaDPcfxJ8QRerfUftQZ6iKBt5DZEpqeapfliaT67rPLCWcAA7ifCB1zV1adm5ZU/E3rfhYgMsD9Z+3lVwjWOlqRZRCSbp3rc/r/AEFVOq3V5JL/ABRIF4JyuAftSg4lPVO06VtveV6JuG09EzUrHXPYI+O4tbKNl0iJWbo0pIaQ/wBaz95JdyTmSRpo2+SKhltkY7wuAT1HkfSjodP1SKNWSWeKNhlS/KkeVSygkhcXyASE9yhy4rDKwMY4xgdh+yGRp2IDyROP/mjB/Uc1YrFJZWvePplndRP0ljcnb9j0/Kob1b22k23Edpc4UHwjaRn4xSsdTgtS5nsJsMuGw5ZfnH/NXcWgeVzfhws7TI8+y9j/AI7H181XzfgpJMrutmHUFCBn5FaO3U6P2flnd2aacAJuYnaD0xn2yaE0m1tdUvcxSb418ci7CCBnp6Ud2khuL541hQtHGSuAejfFZnlk87IWuuOTtYgDpeyYRF9NSyVEjcp4G5IJPXlZdVL8LyR6URaQqbiISEAFhnPpVpaaHqEI72SBwOmAQD+9W+k9nBexxztBPC27+YEj9uafuqGNC8tke42AV5pNw5RI4Y5FCY/iMpAb0ArTzCa7UREFWYZzjFLToZ7OBIWt8qP51TBx8Vf2kJdAwDDjoRSSaQF1wmsUdm2Ky6dhI55xPqV/LNJj6SoAFaPS9FstNjRIAE2jyo+G37vOXLsema66gfyj86A+ZztiUdkTG7gJwROpbPsaB1HQ9P1NCtzAp4+rHIo5TtXICk+5ppnPO4AfFDDiNwrkA7FYO5/wqs5XfuNSliic57vuw2D9zSreK4FKtIrJgPMgGli/xXzD3eDyKuNO0O6utrOvcxH+ZxyfgVfw2FjpoV3G+bqCRkn4HlQ1/qNw4ZURoU8+ME0Opxsu9mnHzP7JjSfZ5rRnqz8h+6kRNP0kYUCWYeZOSP7VUajqtzesY4m2xdPD0/5oaaXvPDnw+YzzTVAA4wPYVNLhck51ag+v0Qq7G4aZmhSNG30/6mJJqFuR+HvWIHRXz+9SPqd+U23doJ0zk7fX18Jz+ldFSrTN2GQg3Zdp9xSMY3U8SWcPeEIl9pxO2WK4gz9QyDj7HmrEXeIFgg1CMxj6VkBXP55oWaNWByAR6GhDawEFGj2r1ypI21Bpapnkkv8AEIra6il+8ht/qbI6a1unJcJ3mf5kw37UrXTZ55droUUdS3hquWzkjc9zNIrD15q87PRanNcq08xa1Tli2fEfIc0OWrq6dhdKwEDqCjQUNDVSBkEhBPQi/wCKvLWzi06BxAuXYjzyWPQDp6n9a0thpMaLGrWZ3YAaTIyx8yQRzzmq/SY0n1WLvXURQL3rk45boo/c/atZHPaRkiJcMOuxCxpNSue8umdy5OsSEbMlMzhgU9pYx90EMTgHyPAH5VYW9msWe6O0+vU0LA8jjISYj0YY/SjY+86YC/ejElYGgdFOI1Tqac0kaEA4/KoHViPE4H3oC5Eg+l8496qCrI57uESjxjIqZJVlH8MqaoIppI2YPHkHqTRVozqx2o201Nl11b8jPC++aHnIcgKB9qDubqK0haa5k2ovJPOBVNc9s9MiASC4Vn9BVmsc7yhUdI1vJWlTcBzjNKsxBrou4e+jckk4wBj96VTpuUajTwvGJpLm9cyNM6nyI606O61i24WVpVHkGz+9TonFSoGHTypg3CIAyztz3WJ/2hqtTMzYdkOdbccahYx/Lx7T+dSx32k3AyUlhPqrbhRILsMFc/ao5NPtJ+Xtk3ebAbT+lC/h8sf3UhC0DGoZv7iEFOS3tZube9Q+zjFP/ATqMhQ6+qNmgDoSvJtt3mDHoPqz/WjrTs1rSOGFykSDzckH8v8Amo1MQi5s4euy7Tweo6Fh9d7prwEDDAqf9wxUL2zgVbzG4tbOTuTNdSxDLOFDr8HHHT5NB2eqQyp3t3BFGqgs5KsMYIHTHPJHT9Ks3FZGbSRn5KpwOKTeCYH4+ihrf8SDiHvO8HAKA9PT+1aiwia2s0SeQlsFnLHgE9RVho2siTSZotOtIY4WOwzRKwLn19+MjNRpZy3l5b6dsYNO+HHTbGOWP5cfeleJV/irRMFgnmDYX4DNPKQTbZVtpBrE9wZrWxkdZXyCTgAdBn7VstO0fUEuFmmulRQvKhQcn5xwK0LqVUDCAAYx6DpimhFJCtkjnCmtIkysDALWSl8eeV0jje5uhTHdgDM+1Bx4Vqe1jUPJu7yTcc5bgD4qRwjrtJOKHN7bWsTNJdAKGC8nPJqti7hWJDeVYxqhJHd8HruOa5IEjPCD5AqhvO12n2pYbyzgZ2lSOKCh7WRX0G5YmUA45qdB9rkbKniI72vutK08Z4QBT0yRQt7q9tYlVmnij3cDecA1UXEk15AUWZoiw4ZOq1Jd2dpcaa1nJFvDIRufls+uT71zWtuMylznWOVUHabtludra2lLDozJjAP9qw1xOZZXnYt3rHIYVoJuxs1tB3oYSBRyFOGb4HlV7oPYC1u7Xv8AUZ5YyTuVFYY246E4prHLTws2KUSxVM79wslokWs6teNHpu95FXJyQFUfelXsVjbWWkQdxYW8aIOuxcFqVZX11z7LRZa2YeA32nG68TSAr1qUQ56mi3AU5XBFJXBOGFMs5KTiMKJISB6ipBGPSpwinoKd3dVzIoapdGiU6jEM46/sabdd/cSmMuzAtgIOB19K5GXicOhwQcg+lPSTa4cHxZ3Z96oebq3SydcabPZQbxLwxAZFJHPv61baJqULxpBfNEQAwYSRBi3TAzVXeXM10R3jDA6KowKZaQ5feRwvSs1VIGQlz1toIXzVLY4uquSbGGWVbK3S3geRm2xptAyoGcD35+9N0/WbWymuJGfIWPuVkIPXOWx7dB9qAu5O4t2kzggYX0JPGKpyNkQTOccHIpLhkBnlL3cBenx6pFJTtijO5/Jbe27ZafmOJi4OODjzz0x/51qv1XtiomeK1YjDtubaeMAjp84/Kse0eTwCT7VwQbs5yG9/OvRNo4gbleLdXzFtgrKTXru8tBDcXsiM6kFgDgHdkdPLFPtZpLqdFgWaVi4AKqdxAj27seuaAsLWGa4CXM3cx+bbS2ftVpaWLQXIe2uI2ER3DbnJAPmKK7IwWaEJhkkN3K1tuycrW0S6lIQsWdq5xnJz59BRcNiLffBFDGsW3hxk5HwT1qvhvdVucqO+uJA25io8IBPr0HxV4dNvzbyBbgoxU+Jhn8valsr3nzFNYmsHkalb7EfasYDsuRk+Vdh72ZnDcAcYPWlpNhLp9ur3GJ7pmPOc4X0oDVtQhhuD+IlaPxdErOW5nWC1Bxa3M7ZW8H4dDuaTPOGGfOprvUA2VtyNyjJUGqrSr2B4jHJcsQ58KrGU4+T1oyWzj2hohI8hOCzHmquaAbFWa8kXaqi87RyQZRY1Az/qpURNp4VisyxpnnA5NKrDJ2VDqX5WPERqVYgetPUc9KkC+1Nc1+ElDbcpqoBxUijPFSIgIpypg5qhciBqiMZpjpjpRTDJpvdljxXBykt7IWNGLc+tWMcexRkH4HnTVjVfFxuH5ClI6qjyEkbV3c15/FanUfpjgcr2X2doNKMzvG54+CBvXE12kWf4cQ7xvQE9BQszITgcimxszlpW+qVtx+PSulM04w6DRgGbk7rzGN1hqat2XgbBMWQp9HGfauM2/lzk+tP7uuiKmFwk26agVuH5J6N/erWwvWs2EkMCCRByfJhVeIh51MhwMHkVR4DtiiRuLDcK6k7TzI4a3gROcnj96S9qLhm/jINp67ao2XAz1HrTDjkUHw8Z6LR4uYHlW972ieadTEDGirjPnmqprlpmeZsd7nqqDJ+5oZwQajOR0zRGQsbwqPqXv8ylgvJopu82h5M8F2ya1Wla7cTW9ytwEjMceQ+4kA8elU2j6DcXcsEtzE62r5ZnDAeH/mtgsGmRwNbw20cSAjw4zuI8yfOslVJHwBcrZRMmvmOwVfp0F1eqt1OBsJIBd9u7jqPUUqin1O0kuHE8hKrwqKuFX4xSrFZyZBzRyVm4r+1k/mH50Qro3KuvxmsrL2Z1W38VtJDMB/pYofyP96GeTV7D/wBRb3CAdSylgPuOKX6NRF5SV6LxdBVfeNaVuEJ8+PipVZM/V/SsPbdo5B9XiHqKt7XtBBKN0vhUcZI60RtdUs8wugvwjD5ReMlvr11WjCE9ADXcbenX186qU1W3mXET4+G/ejbOSWSNmkYMPLj/AMzRjigym4sVj/l54kGV4Lb7/BFAcjnA9aA1Vyyx2wPjkbxEf6RyaNIVhtwd3XNBWii9u7i6blVxHH/WltMwzTC6fYhMKSkJb2sFEsfHAp2yjmgz0rn4Z69YJAvmZhcgtld2UX+Gem9w4612oF2k7shttILRPcN6GnJDggkdKgyBcIyjtN0gSeKdhjH0evv7CgLzTZraQjbuTqNpzgHpRzXlysHdo5GR5eVDSTTyBN7NuToc0Fr5MxJOy1OjiyAAboyx0GyuIY3uriaFiMsu0H8qdqHZMFUl0yTvFP1Ruf1z/SpNKhjwJ7lpHDMEEanr/wAVfLDY2+BG8i5JP/dP7elZpJ5Gu2K1x00T2btQUOlMRFHNqBiKDBWMeAj2z7Uy6tbKdmtrK4eCcDAd23K49KJvo4GK99c3CgclEAOfseefWgWXRbgK38WI4J3FiCD6UDOSbrTkAFgs3qWkXGnzZm27X6MjbhSq6mtbJXaZ2luoCBsVXxj5pVqErbbhY3QvvsUEo/3VIMfan/hecb+CMg4rv4ZgCUKuPUHgVGcKMjuyAutJ067ObqzhkJ8yuCfuOaqbvslps5Bia4gIGBsfIH2bNalLTdy0g2+ZHJ+wrn4YEFom7wDqOhX5FQdN3KK18zN2mywsvY66RgYL9HXI4eMqcfYmtVBEsECRRDwxjaM+WKnk67fSmMOC2enlSOse0yWZwF7PCWS6GeU3JQupztDZs4yJCdij3NT2duLa2jhUfSOfnzoQj8XrKRjmO3G9s+ben7frVvgH5rbh7MrS89Umx6fUeIgdgosGu81LgUttMc6QCIpigk43YrpgJPhkUk+9OxXMVQvVxH3XDazfPwajKOhwf1qYf/baPM1wgHkHcD0NQJCpMQ6KHBNILyOtS7ach2HOAfmuMigRbqYyMlqkYVnduQMYA/5rO6tfXckgjtZljYA+FlPib5q+M7jbtO0jzFVV5YpMzFnlweuTgUNrgDcozgS2zVUb+0BVXncnGBlWxx6cVOLRrpo2vLmVCBygJzj24o+G3hChN8pTopzkAVNIloJREjZ8PiZwTuqTJ2UNjPVSWkcNtb9zFLO0J5BkPT2pUDLal5hJbuFYf7Mr+RpVXbur3I2sjEvYu7DJGXA6+W39afHcBiWMToBxkN+tKlRXABZ2vJUiFZlOyZxnOOvFQQpFFI21mMp89zHP60qVCe4tY4jstVO0PmY09SE7Bbz48z61FK/cRyu3Kqhbnr0pUqQcle9tlFgotF2wWX4iaMvJcMXJz5ZOP61ZRyxTHkNGB680qVPomgMFl4SqeXTuJ7pMVHKtn3xSD+9KlVroKkEp2EGNT71G78nypUqrdSo93NdDUqVQuSL0ty/zHA+KVKuKkKM3KnKhBkdM+dCG5kH/AHhwMgbT1pUq6yi6G75lXaB889DXYLySJSmNyk5OTyKVKpsLKtzdPNwzHqNvkcUqVKosFa5X/9k=" alt="" width="167" height="167" />Sınırlarımızın ötesinde bir güç olmalı ama sınırlarımız nerede başlar nerede biter önce bunu çözmeli&#8230; Sınırlarımız yoksa sınırlarımızın ötesinde bir güç veya güçsüzlük olabilir mi?</p>
<p>Sınırlar kalkmalı ve güç de kalkmalı ki hiç bir boyutta ayrılık gayrılık olmasın.</p>
<p>Kendimizi “olmayan sınır” ile sınırlarsak,<br />
O’nu “olmayan sınırsızlık” ile sınırsızlarsak,<br />
ne kendimizi ne de O’nu hakkı ile idrak edemeyiz.</p>
<p>O’nu sonsuz güç varsaymak,<br />
kendimizi sonlu güç varsaymak bizi yine “güçlü ve güçsüz” çelişkisine düşürür.</p>
<p>Hem O’nu hem kendimizi “güçlü” ilân etmek gücü bölmek çelişkisine düşürür.</p>
<p>Bir an uluhiyete ait güçlülük ve beşeriyete ait güçsüzlük kavramları ile tefekkürü terk edelim ve göreceliliğe dayanmayan tefekkürü keşfetmeye çalışalım.</p>
<p>Öyle ya da böyle bir güç varsaymak şartlanmasından arınamazsak ve kendimizi birazcık zorlarsak Homeros gibi o güce yakışacak olağan üstü destanlar düzebiliriz. Fakat bu arada “Allah Sistemi”nde “olağanüstü hiç bir şey olmama” olağanüstülüğünü de görememiş oluruz.</p>
<p>Olağanüstülük görmeme olağanüstülüğüne bir örnek:</p>
<p style="text-align: left; padding-left: 30px;"><em>Bu sonsuz/sınırsız değerler Gizli Hazine (“0”)’den hiçbir çaba/enerji harcanmadan KENDİLİĞİNDEN varlıklanmaktadır. Bu varlıklanma zamansal veya boyutsal bir sonralıkta gerçekleşiyor değildir. Resimde, “birbirine bakan iki yüz” ve bir “vazo”nun aynı anda, enerji gerektirmeden/çabasızca/kendiliğinden algılanışı gibi, “0” da hem hiçbir sıfatı olmayan hiçbir şeydir, tenzih edilmiştir, BOYUTSUZ NOKTA’dır, hem de aynı AN (≈DEHR)’da kendinde içkin, çabasızca, varsayımsal olarak varlıklanan algılayıcı boyutların birbirlerine göre olan tüm sonsuz algılama biçimlerini/dünyalarını da nasıl meydana geldikleri sorusuna gerek kalmayacak şekilde kapsayıcı ÇOK BOYUTLU, Her ve TEK Şey’dir, NÜKTE’lidir.</em> [“<a href="http://www.yorumsuzblog.org/nokta%e2%80%99daki-nukte">NOKTA’daki Nükte</a>”den alıntı.]</p>
<p style="text-align: left;">O güce yakıştıracağımız olağan üstü sözler ararken vahyin sözlerinin olağanlığının olağanüstülükten daha olağanüstü olduğunu dikkatimizden kaçırırız.</p>
<p>“Yaratıcı güç” ve “yaratılan” kavramları dahi bize bu kavramların ötesine geçmemiz için oluşturulmuş zekâ geliştirme oyuncakları hükmündedir. Parçaları bütünleştirme tefekkürü bizleri inşallah parça ve bütün kavramlarının da ötesine ulaştırır.</p>
<p><strong>Mehmed Sadık:</strong></p>
<p><strong>Son söz;<br />
Bize ulaşan kelamın daha basit kelimelerle anlatılması bugün ortaya çıkan ve hangisinin doğru olduğunu bilmediğimiz bir çok mezhep yerine tek bir yolu işaret etmez miydi? Netice de bu kelamı anlaması ve uygulaması gerekenler Türkiye örneğinde olduğu gibi % 85 ve üzeri az eğitimli kesim değil mi?</strong></p>
<p><strong>Gelirken salondaki rafın üstündeki gözlüğümü getirir misin demek yerine geri dönüş yoluna başlamadan önce ev dediğimiz bu çevrili alandaki zamanımızın bir çoğunu geçirdiğimiz en geniş yaşam alanımızdaki çok katlı sergileme ve biriktirme ünitesinin üzerinde yer alan çerçeveli ve camlı görme aletini bana ulaştırman imkan dahilinde mi demenin anlamı var mıdır? İkinci anlatımda bu alet dürbün mü, gözlük mü, büyüteç mi. Gel de işin içinden çık.</strong></p>
<p><strong>K. Gökdoğan:</strong></p>
<p><strong>Tek Tip İnsan&#8230;</strong></p>
<p>Kuran’ın tek bir ümmet olun, ayrılmayın tarzındaki mesajlarını ve bu konuda rivayet edilen hadisleri nasıl anlamalıyız?</p>
<p>Şöyle mi anlamalıyız?</p>
<p>Mezhep olmasın, tarikat olmasın, cemaat olmasın, inanmayan olmasın, ateist olmasın, lâik olmasın&#8230;<br />
Musevî olmasın, İsevî olmasın, Budist olmasın, Şamanist olmasın&#8230;<br />
Olmasın da olmasın&#8230;</p>
<p><img class="alignleft" title="tek-tip" src="http://t3.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9GcQZt13Ypcvxt6sXdMfyJqcMsiYxHNf3HS_vQjyItlkVPd1ck-M&amp;t=1&amp;usg=__Bhcyqhdwy7vc19s8HoIkK5-gIIw=" alt="" width="202" height="240" />İnsanlar tek tip giyinen, tek tip yiyen, topluca yatan, topluca kalkan, uygun adım yürüyen “tek bir  Müslüman klonu” olsun! Ya da tek falan din, tek filan din olsun&#8230; Olur mu? Mümkün mü?</p>
<p>Kafaların içinde ayrı ayrı beyin olmasın, tek tip elektronik bir beyin üretelim ve her insanın kafasının içine onu monte edelim, böylece her insan tek bir dine, tek bir yaratıcı imajına, tek bir peygamber imajına paralel yapay beyinleri sayesinde inansınlar! Olur mu? Mümkün mü?</p>
<p>Bana göre Kuran’ın ve hadislerin tek bir ümmet olun, ayrılmayın, parçalanmayın, fırkalara ayrılmayın mesajı bizden “taklitçi maymun sürüsü” ve ezberinden başka bir şey konuşamayan “papağan kuşu” misali “klonlanmış ordular” olmamızı istemiyor.</p>
<p>İnsanların beyinlerini derin dondurucuya sokup dondurmadıktan sonra her insan farklı şeyler düşünecek ve farklı inançlara yönelecektir.</p>
<p>Kuran’ın ve hadislerin “parçalanmayın” mesajını ben tüm insanlığa hitap eden “insanlığın evrensel değerleri”nden sapmayın olarak anlıyorum.</p>
<p>Allah’ın iki tane aynı şey yaratmadığı bir sistemde, tek tip bir insan beyni, tek tip bir inanç ve tek tip bir insan klon sürüsü yaratmaya çalışmak bence Allah’ın özgür ve çeşitli ve farklı yaratma sistemiyle çelişmektir.</p>
<p><strong>Allah Kelâmı Kimlere İnmiştir?&#8230;</strong></p>
<p><img class="alignright" title="vahiy" src="http://t3.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9GcSl_48klyBOPamzfq9-3YpxwU8H_-gn4Xa0lUdmsiN0sRn9wjo&amp;t=1&amp;usg=___bLzMiXWhbAn_A66bmywSaR3k4w=" alt="" width="267" height="189" />Allah kelâmı olarak bize beyan olunan sözler, uyarılar, tavsiyeler insanların âlimleri (bilginleri-filozofları) için nazil olmamıştır, ancak cahiller veya az eğitimliler için inmiştir düşüncesi bazı İslâm filozofları arasında da eskiden iddia edilmiştir. Bu iddia günümüzde de bir yaşam felsefesi olarak zaman zaman gündeme gelmektedir. Bu konuda benim düşüncem şudur: Allah Kelâmı Kuran, cahil veya âlim ayrımı yapmadan insanlığın ortak bilincine, Hz. Muhammed a.s. tarafından hediye edilmiş bir “okuma sistemi”dir. Elbette her insan kendi özelliklerine göre Kuran’dan bir şeyler anlayacaktır.</p>
<p><strong>Uzun Lafın Kısası&#8230;</strong></p>
<p>Bizim memleketin civar kasabasında bir adam biraz saf olan çocuğuna; “Evlâdım bu tarlada bir ağaç var, ağaca bağlı bir eşek var, eşeğin sırtında bir heybe var, heybede bir torba var, torbada iki elma var, getir de yiyelim” demiş.</p>
<p>Çocuk anlamış ve hemen elmayı getirmiş. Eğer ki babası elmaları getir deseydi çocuk anlamayacaktı. İnsanların anlayış derecesine göre hitap etmek biraz sıkıcı da olsa doğru olanıdır. Ârif uzun lâftan anlar ama ârif olmayan kısa lâftan anlamaz.</p>
<p>Keramet sadece âriflerle işaret lisanıyla ve mecazlarla anlaşmak değildir; ârif olmayanların da sâfiyane ve tertemiz gönüllerine girerek onlardaki güzellikleri de keşfedebilmektir.</p>
<p>Yorumsuz Blog’a da uğrayıp “din, bilim, mistisizm ve tasavvuf” yazılarını okuyan okuyucuların tamamının leb demeden leblebiyi anladıklarına olan inancım tamdır. &#8220;Çelişkiler&#8221; yazı serisini biraz uzun tutmamın nedeni, okuyuculara bir şeyler anlatmak ve okuyucuları kısa sözden anlamaz zannetmek değildir. Mehmed Sâdık Bey’in ârifane çelişki tespitlerini uzun uzun düşünmem ve düşüncelerimi ancak uzun sayfalarda ancak dile getirebilmemden kaynaklanmıştır.</p>
<p>Değerli Mehmed Sâdık Bey’e ve benim uzun yazımı okuma zahmetine katlanacak okuyuculara teşekkür ediyorum.</p>
<p>Selam ve saygılarımla</p>
<p style="text-align: right;">
<p style="text-align: right;"><strong>Kemal Gökdoğan</strong><br />
<a href="http://www.yorumsuzblog.org">www.yorumsuzblog.org</a><br />
kemalgokdogan@gmail.com</p>
<div class="sexy-bookmarks sexy-bookmarks-expand sexy-bookmarks-center"><ul class="socials"><li class="sexy-facebook"><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-3&amp;t=%C3%87eli%C5%9Fkiler+%283%29" rel="nofollow" class="external" title="Facebook da Paylaş">Facebook da Paylaş</a></li><li class="sexy-twitter"><a href="http://twitter.com/home?status=%C3%87eli%C5%9Fkiler+%283%29+-+http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-3" rel="nofollow" class="external" title="Tweet le!">Tweet le!</a></li><li class="sexy-friendfeed"><a href="http://www.friendfeed.com/share?title=%C3%87eli%C5%9Fkiler+%283%29&amp;link=http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-3" rel="nofollow" class="external" title="FriendFeed de Paylaş!">FriendFeed de Paylaş!</a></li><li class="sexy-myspace"><a href="http://www.myspace.com/Modules/PostTo/Pages/?u=http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-3&amp;t=%C3%87eli%C5%9Fkiler+%283%29" rel="nofollow" class="external" title="MySpace Sayfama Gönder!">MySpace Sayfama Gönder!</a></li><li class="sexy-linkedin"><a href="http://www.linkedin.com/shareArticle?mini=true&amp;url=http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-3&amp;title=%C3%87eli%C5%9Fkiler+%283%29&amp;summary=%22%28...%29Kar%C5%9F%C4%B1nda%20ne%20varsa%20sende%20de%20%28herkeste%29%20onun%20ayn%C4%B1s%C4%B1%20vard%C4%B1r.%20Yeter%20ki%20herkes%20kendilerindeki%20ayn%C4%B1%20potansiyel%20yaz%C4%B1l%C4%B1m%C4%B1%20%C3%A7al%C4%B1%C5%9F%C4%B1r%20hale%20getirsin.%20%E2%80%9CAllah%E2%80%99a%20kul%20olmu%C5%9F%E2%80%9D%20diyerek%20idolle%C5%9Ftirilmi%C5%9F%20ki%C5%9Filerin%20izinden%20gitmeye%20%C3%A7al%C4%B1%C5%9Fmak%2C%20onlara%20hayran%20olmak%2C%20onlar%C4%B1n%20ate%C5%9Fli%20taraftarlar%C4%B1&amp;source=Yo®umsuz Blog" rel="nofollow" class="external" title="Linkedin de Paylaş!">Linkedin de Paylaş!</a></li><li class="sexy-technorati"><a href="http://technorati.com/faves?add=http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-3" rel="nofollow" class="external" title="Technorati de Paylaş!">Technorati de Paylaş!</a></li><li class="sexy-delicious"><a href="http://del.icio.us/post?url=http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-3&amp;title=%C3%87eli%C5%9Fkiler+%283%29" rel="nofollow" class="external" title="del.icio.us da Paylaş!">del.icio.us da Paylaş!</a></li><li class="sexy-digg"><a href="http://digg.com/submit?phase=2&amp;url=http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-3&amp;title=%C3%87eli%C5%9Fkiler+%283%29" rel="nofollow" class="external" title="Digg le bunu!">Digg le bunu!</a></li><li class="sexy-yahoobuzz"><a href="http://buzz.yahoo.com/submit/?submitUrl=http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-3&amp;submitHeadline=%C3%87eli%C5%9Fkiler+%283%29&amp;submitSummary=%22%28...%29Kar%C5%9F%C4%B1nda%20ne%20varsa%20sende%20de%20%28herkeste%29%20onun%20ayn%C4%B1s%C4%B1%20vard%C4%B1r.%20Yeter%20ki%20herkes%20kendilerindeki%20ayn%C4%B1%20potansiyel%20yaz%C4%B1l%C4%B1m%C4%B1%20%C3%A7al%C4%B1%C5%9F%C4%B1r%20hale%20getirsin.%20%E2%80%9CAllah%E2%80%99a%20kul%20olmu%C5%9F%E2%80%9D%20diyerek%20idolle%C5%9Ftirilmi%C5%9F%20ki%C5%9Filerin%20izinden%20gitmeye%20%C3%A7al%C4%B1%C5%9Fmak%2C%20onlara%20hayran%20olmak%2C%20onlar%C4%B1n%20ate%C5%9Fli%20taraftarlar%C4%B1&amp;submitCategory=science&amp;submitAssetType=text" rel="nofollow" class="external" title="Buzz up!">Buzz up!</a></li><li class="sexy-google"><a href="http://www.google.com/bookmarks/mark?op=add&amp;bkmk=http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-3&amp;title=%C3%87eli%C5%9Fkiler+%283%29" rel="nofollow" class="external" title="Google Bookmarks a ekle">Google Bookmarks a ekle</a></li></ul><div style="clear:both;"></div></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-3/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Çelişkiler (2)</title>
		<link>http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-2</link>
		<comments>http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-2#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 03 Aug 2010 03:46:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kemal Gökdoğan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kemal Gökdoğan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yorumsuzblog.org/?p=10075</guid>
		<description><![CDATA[(&#8230;)İnsan bu dünyada tanrısı ile mutlu ise öteki dünyada da tanrısı ile mutlu olacaktır. İnsan bu dünyada tanrısızlıktan ve Allah hakikatine inanmaktan mutlu ise öteki dünyada da tanrısız olmak ve Allah hakikatini sonsuzca araştırmaktan mutlu olacaktır. Bence bu nedenle “tanrı mı?” “Allah mı” tartışmasına bağlı olarak insanlar arasında seviye farkı oluşturmaya hiç gerek yoktur. (Bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em><a rel="attachment wp-att-5452" href="http://www.yorumsuzblog.org/allahin-yardimi/kemal-gokdogan-17"><img class="alignleft size-full wp-image-5452" src="http://www.yorumsuzblog.org/wp-content/uploads/2009/11/kemal-gokdogan261.jpg" alt="" width="72" height="100" /></a><strong>(&#8230;)İnsan bu dünyada tanrısı ile mutlu ise öteki dünyada da tanrısı ile mutlu olacaktır. İnsan bu dünyada tanrısızlıktan ve Allah hakikatine inanmaktan mutlu ise öteki dünyada da tanrısız olmak ve Allah hakikatini sonsuzca araştırmaktan mutlu olacaktır. Bence bu nedenle <span style="text-decoration: underline;">“tanrı mı?” “Allah mı” tartışmasına bağlı olarak insanlar arasında seviye farkı oluşturmaya hiç gerek yoktur</span>.</strong></em><br />
<span id="more-10075"></span></p>
<p style="text-align: left;">(Bu yazı Sayın Mehmed Sadık’ın bilgisi dâhilinde, çok değerli düşünsel bir çalışmasındaki tespitlerine yaptığım kişisel yorumlarımdan oluşmaktadır.)<br />
* * *</p>
<p><strong>Mehmed Sadık:</strong></p>
<p><strong>Allah bizleri neden sınamak istesin. O her şeyi bilen, gören, ne olacağını veya olmayacağını önceden kestirebilen ve hatta olmasını istediği şeye ol demesi yeterli olan büyük bir güç değil mi? Bir şeyleri sınama ihtiyacı olmaması gerekmiyor mu? Aklımdaki beşinci çelişki.</strong></p>
<p><strong>K. Gökdoğan:</strong></p>
<p>Tek tanrılı dinlerde veya dinlerden bağımsız tek yaratıcı tanrı felsefesinde (teizm) tanrının insanı sınamak için dünyaya göndermesi ortak inançlardandır. Toplumlara genellikle tek tanrılı bir din (monoteist) formunda yerleşmiş olan İslâm’da da “Yaratıcı”nın insanı sınamasına inanılmaktadır. Fakat Hz. Muhammed a.s.’ın Kuran ve hadislerde anlattığı “Allah Hakikati”nden anladığımıza göre “sınanmak” kavramını düşünmeye çalışırsak, klasik tek tanrılı din (monoteist) inancımızı bir yana itip;</p>
<p><em>İnned dîne indâllâhil islâm; </em></p>
<p><em>Muhakkak ki Allah indinde ed-Dîn (geçerli tek din), İSLAM (teslim olma)’dır&#8230;</em> (Âli İmran-19) gereğince inancımızı yeniden masa üstüne yatırmamız gerekir.</p>
<p>“Sınamak”-“sınanmak” kavramına klasik dini anlayış (monoteist) ve tek tanrısal inanç (teist) felsefesiyle bakarsak ben de, dünya laboratuarında benden daha üstün bir güç tarafından sınanan bir kobay olmayı hazmedemiyorum ve bu durumu “Ulu Tanrı”ya yakıştıramayacağım bir çelişki olarak kabul ediyorum.</p>
<p>Bir android (insansı robot) düşünelim. Androidin yarın ne yapacağını programlayalım&#8230; Mesela androidimize kendisini falezlerden (Falez: yalı yar, sahillerde oluşmuş çok derin ve dik uçurum) aşağıya atma programı girelim. Hatta daha da zevkli ve heyecanlı olması için “kendimi falezden atayım mı atmayayım mı?” olasılığını “yarın falezden atmak” ile sonuçlanacak şekilde pogramlayalım. Android için “yarın” ve “falezden aşağı atlamak ya da atlamamak” seçeneği bir bilinmezdir, görünmez gelecektir, iki seçenekli gibi algılayacağı kendi iradesine dayanan geleceğindeki kararıdır (?). Androide göre programcı olan insan “<strong>&#8230;her şeyi bilen, gören, ne olacağını veya olmayacağını önceden kestirebilen ve hatta olmasını istediği şeye ol demesi yeterli olan büyük bir güç”</strong>tür. Bu düzenekteki “programcı” insanın, “Ben androidi sınayacağım, kendisini falezden yarın atacak mı atmayacak mı diye deneyeceğim, eğer atarsa onu potada eriterek cezalandıracağım” demesi büyük bir çelişkidir. Çelişkiden öte belki saçmalıktır, belki komedidir.</p>
<p>“Sınamak”-“sınanmak” kavramına basitçe “Ulu Tanrı” felsefesiyle bakmayabilirim, çelişkilere düşmeyebilirim fakat “Allah Hakikati”ne göre, Rasulullah’a göre, Kuran’a göre bu kavramın tek geçerli anlamı şudur da diyemem. Ancak Kuran meal ve tefsirlerinden, hadis kaynaklarından, tasavvuf kitaplarından ve evreni tümel bakış açısıyla inceleyen bilimlerin popüler düzeydeki anlatımlarından anladığım kadarıyla oluşturacağım “bilgi koleksiyonum” ile kendime çelişkisiz bir inanç yolu çizmeye çalışırım. Çizmeye çalıştığım yol da kişisel inanç ve felsefemi temsil eder İslâm’ı, Kuran’ı ve tasavvuf ilmini temsil etmez.</p>
<p>“Allah” zamanı, olayları, evreni kısaca “varlığı” “geçmiş-şimdi-gelecek” olarak içinden/içkin veya dışından/aşkın gözlemleyen bir tanrı değildir&#8230; demek tüm dünya mistikleri ve sûfilerince “internet maharetiyle” neredeyse ezberlendi ve neredeyse ortak inanç haline geldi. Fakat ezberin başka, inancın başka olması kıskacından da bir türlü çıkılamıyor.</p>
<p>Ben de “Ben”i yani “insan”ı bir android misali yaratıp programlayıp “görelim bakalım kulum yarın ne yapacak bir sınayayım” diyen programcımsı bir tanrıya inanmıyorum. “Allah’a inanıyorum” diyorum fakat “çelişki”yi “tamam çözdüm” de diyemiyorum.</p>
<p>Belki de, tüm inanç ve felsefelerde ve gerçekte çelişki-melişki de yok, belki de biz kendimizi zorlayarak yarattığımız “sanal çelişkiler”imizde “pratik çözümler” üretemediğimiz için boğuluyoruzdur.</p>
<p>Çelişki var diyorsak çözümle uğraşmak zorundayız.</p>
<p>Çelişki yok diyorsak hiç bir mantıksal çözüm ve açıklama ile vakit kaybetmemeliyiz sadece “an”ı ve bir sonraki “an” için gerekli olanı yaşamalıyız.</p>
<p>Olmuşu-olacağı, geçmişi-geleceği, ne yaptığımı-ne yapacağımı bilen bir tanrıya inanarak akıl ve iman dairesinde yaşamanın faydası var ama hiç bir zararı “yok gibi(?). Allah’ın takdiri içinde rolümüzü rol gibi değil de gerçekmiş gibi ustaca oynamanın da faydası var ama hiç bir zararı “yok gibi(?)”.</p>
<p>Ne zamanki “Ben kendimi falezden atacağım çünkü “atan ben değilim atan tanrıdır” ya da “atan Allah’tır” felsefesine, âyetlere keyfi anlamlar vererek saplandığımız zaman çelişkileri de otomatikman yaratmış oluruz. Ve kendi yarattığımız çelişkiler içinde boğulmaya başlarız. Ve klasik inançlarımızda “yok gibi” görünen zararlar pratik yaşamda belirginleşmeye başlar. İntihara, cinayete, hırsızlığa, ahlâksızlığa teşebbüs eden; “Ne yapayım Allah beni sınıyor ve ben sınamayı kaybettim, bende suç yok” demeye başlar.</p>
<p>Falezden atlayan ister “O” (?) olsun ister “ben” olayım “kendine ve sevenlerine” zarar vermenin acısını kesinlikle ve kesinlikle “ben”in ve “sevdiklerimiz”in yaşayacağı muhakkaktır ve bunda asla ve asla bir çelişki yoktur. Falezden atlamamak, cinayet işlememek, hırsızlık yapmamak, ahlâksızlık yapmamak gibi “evrensel doğru” değerlerin yolunda yürümekte hiç bir çelişki yoktur. Çelişkisiz yollar varken, “an”ı gereği gibi yaşamak varken, hayalimizde bizi deneyen bir “Ulu Tanrı” yaratarak niçin çelişkilere düşelim ki?</p>
<p>Bin dereden su getirerek monoteistlerin “Ulu Tanrı”sının ya da Müslümanların “Allah”ının geçmişi, şimdiyi ve geleceği “tek an” olarak gördüğünü ve takdirini ona göre önceden yazdığını kanıtlamak da çelişkiyi kaldırmaz. Çünkü geçmiş, şimdi ve gelecek hattâ “tek an” dahi insanın göreceli zaman ve mekân anlayışından doğan yorumlar ve felsefelerdir. İnsan ancak kendi yorum ve felsefesine göre bir tanrı düşünebilir, ancak kendi yorum ve felsefesine göre bir Allah’a inanabilir ve kendi felsefe ve inancındaki tanrısına veya Allah’ına “sınama” yaptırabilir.</p>
<p>Bana göre “sınama” yapan bir tanrı yoktur ve “Allah” da bizim yarattığımız “sınayan Allah” gibi beşer vehminden doğan tüm yakıştırmalardan münezzehtir. Benim inandığım Allah, beni kobay yerine koyan ve beni sınayan “benim zihnimden doğmuş” Allah değildir. Benim sınamak ve sınanmak inancım basittir. Meselâ, herkes gibi ben de yaşıyorum. Her an başıma “iyi” veya “iyi olmayan kötü” olaylar geliyor. İyi ve kötü olaylar benim sınanmam değildir. Var olmanın düalist (cemal ve celal tecellisi) gerçekliğidir.</p>
<p>“İyi olaylar ile sınanmak”dan “iyi” sıfatını kaldıralım.<br />
“Kötü olaylar ile sınanmak”dan “kötü” sıfatını kaldıralım.<br />
Geriye sadece “olaylar ile sınanmak” ortak paydası kalsın.</p>
<p>“Olaylar ile sınanmak” yaşamın gerçeğidir ve “sınanmak” her canlı ve her cansız birimin varoluş sürecinin ta kendisidir.</p>
<p>Karışık ham altın cevheri karışımlardan “ateş, asit ve cıva” ile saflaştırılır. Çekiçlerin altında şekiller alır. İncilerle bezenir taç ve gerdan olur. Bir kraliçenin boynunda ya da bir kralın tâcında en yüksek değere ulaşır. Birgün gelir ondan bıkılır ve tekrar potaya atılıp eritilir. Yeniden çekiçlerle dövülür&#8230; Altının varoluş gerçeği “yeniden yeniden” erimek ve “yeniden yeniden” şekiller almaktır. Altının bu serüvenine “olaylar ile sınanma”sı mıdır, kobay gibi denemesi midir yoksa varoluş sürecinin gereğini yaşaması mıdır?</p>
<p>İnsan da bir cevherdir. Hem de evrenin en değerli cevheridir. Altının başına gelen her an her insanın da başına gelmektedir. İnsan da “olaylar ile sınanmak” ve “üzülmek ve sevinmek” sürecini sonsuzca tadacaktır. İnsanın olaylar ile şekillenmesi ve sonu gelmeyecek olan kemâlata tırmanış yolculuğu “sınanmak” adı altında devam edip gidecektir.</p>
<p>Kuran’da “sınanmak” ile ilgili onlarca âyet vardır. Bir tanesini yazayım&#8230;</p>
<p><em>&#8220;Amel itibarıyla hanginiz ahsendir (diye) sizi imtihan etmek (kemalatınızı ortaya çıkartmak; cezası olan, bilinir amel haline getirmek) için ölüm’ü ve hayat’ı yaratan O’dur&#8230; O, Aziyz’dir, Ğafur’dur.&#8221;</em> (Mülk/2, B Meal, H. Güler)</p>
<p>Evet&#8230; Ya Kuran âyetlerini kendimizi “kobay” veya “android” yerine koyarak anlayacağız ve çelişkilere düşeceğiz. Ya da Kuran’ın “sınamak” kavramını yaşam gerçeğini kendi özel anlatım yöntemiyle herkesin anlayacağı dil tabanından tanıtan bir bilgi rehberi olarak anlayacağız ve çelişkisiz varoluş sürecini dirençli olarak yaşamaya devam edeceğiz.</p>
<p>Bu tür çelişkiler yedi yüz elli yıl önce de gündeme geliyor ve tartışılıyormuş. İşte “Yûnus Emre (1240 &#8211; 1321)”den bir örnek:</p>
<p><strong>Sen ezelde beni âsi yazasın<br />
Toldurasın âleme âvâzesin </strong></p>
<p><em>&#8220;Sen beni, başlangıcı olmayan zamanda isyan edici diye yaz, (sonra da), cihâna (bunun) sadâsını doldur?&#8221; </em></p>
<p><strong>Terezi kurdun hevesât dartmağa<br />
Kasd idersin beni oda atmağa </strong></p>
<p><em>&#8220;Hevâ, heves (günah) tartmak için, terazi kurdun. Beni ateşe (cehenneme) atmağa kast ediyorsun.&#8221; </em></p>
<p><strong>Terezi ana gerek bakkal ola<br />
Ya bezirgan, tacir ü attâr ola </strong></p>
<p><em>&#8220;Terazi, bakkal olana; yahut, tüccar ve attarlara/baharatçılara gereklidir.&#8221; </em></p>
<p><strong>Sen basîrsin hod bilürsin hâlümi<br />
Pes ne hacet dartasın a&#8217;mâlümi </strong></p>
<p><em>&#8220;Sen görensin. Bizzat hâlimi bilirsin. O hâlde, amellerimi tartmana ne gerek vardır?&#8221; </em></p>
<p>(K. G&#8217;ın notu: Yunus Emre’nin “naz makamı”ndan söylediği bu dizelerin devamını bir yazı halinde hazırlayarak okuyucularıma ileride arzedeceğim.)</p>
<p><strong>Mehmed Sadık:</strong></p>
<p><strong>Örneğin, Avustralya&#8217; da yaşayan Aborjinler ve İslamiyetten haberleri olması mümkün olmayan benzeri insan kitleleri. Neye göre sınanacaklar. Bilmedikleri için sınanmayacaklarsa bilenlerin bunca sıkıntıya katlanması hakça bir uygulama olur mu? Sınanacaklarsa neye göre sınanacaklar. Aklımdaki altıncı çelişki.</strong></p>
<p><span style="color: #000000;"><strong>K.Gökdoğan:</strong></span></p>
<p>Uzun yıllar evvel “Katolik Hıristiyan” olmuş bir arkadaşım “Protestan Hıristiyan” inancına geçmiş olan arkadaşını ziyaret etmemi istemişti. Amacım din değiştirenlerle tartışmak değildi. Dostça ve samimiyetle karşılıklı konuşmak ve din değiştirme ihtiyacının altındaki psikolojik nedenleri gerçek bir vak’ada gözlemlemekti. Konuşmamız sıcak bir dostluk havasında devam etti ve tamamlandı. Ayrılırken bana; “<em>Baba, oğul ve kutsal ruh adına seni Tanrı’ya imana davet ediyorum, daveti resmen duydun bu andan itibaren iman etmeden ölürsen tanrının gazabına uğrayanlardan olursun</em>” dedi. Davetini kibarca reddederek Müslüman olarak ölmeyi arzuladığımı söyledim.</p>
<p>O arkadaşın misyonerlik örgütünün Hıristiyanlık anlayışına göre kendisine davet ulaşan kişi İsâ’ya inanmakla mükellef olurmuş. Daveti resmen duymayanlar Hıristiyanlık diye bir din olduğunu, İsâ diye bir Mesih olduğunu bilseler bile mükellef olmazlarmış.</p>
<p>Dil ile kişiden kişiye direk yapılan din değiştirme davetine Müslümanlıkta da rastlıyoruz. Bir Müslüman yabancı bir diyara giderek oranın gayri müslim ahalisine İslâm dininden, Allah’dan, peygamberden bahsetse duyanlar o andan itibaren iman etmekle mükellef olurlar. Duyanlar ister iman etsinler isterse etmesinler İlâm tebliğcisi görevini yaptığı için üzerinden sorumluluğu atmış olur.</p>
<p>Allah’ın dinini duyurmak ortaçağ iletişim şartlarıyla günümüzde de hâlâ aynı geçerliliğini korumakta mıdır?</p>
<p>İnsanlara hâlâ ortaçağ misyoner aklıyla “Tanrı, İsâ görüntüsüyle aramıza inmiş gelmiş sen de bunu benden duydun inanmak zorundasın” denilebilir mi?</p>
<p>İnsanlara hâlâ ortaçağ tebliğci aklıyla “Gözle görülmeyen bir tanrı var adı da Allah’tır sen de bunu benden duydun inanmak zorundasın” denilebilir mi?</p>
<p>Gerçeği duyurmak bilgi çağında hâlâ; “Ey ahâlî duyduk duymadık demeyin!!!” çağrısına mı bağımlıdır? Yoksa bilgi çağında “duyurmak” insanların anlayacağı dil ve mantık yapısıyla bir şeyi izah ederek anlamayı ve gerisini insanların kendi özgür iradelerine mi bırakmaktır?</p>
<p>Devlet kurumlarında özellikle askerlikte yeni yasalar, yeni emir ve yasaklar, değişen maddeler gibi her gün yazılı duyurular yayımlanır. Her devlet memuruna değişimler ve yenilikler amirleri tarafından imza karşılığında tebliğ edilir. İmzası alınamayanlar, duymayanlar ileride “ben duymamıştım” mazeretini ileri süremezler çünkü aynı duyurular her memurun görebileceği ve okuyabileceği bir yerde meselâ kütüphanede ayrıca bulundurulur. Bazen duyuru metinleri o kadar birikir ki bir kaç kitap kalınlığına ulaşır. Okumadan imzalarsın. Okumadığın için bir gün bir yerde terslik olur ve “ben bilmiyordum, hepsini okumadan imzalamıştım, o kadar uzun duyuruları nasıl okuyabilirdim ki” gibi yapılacak savunmaların da hiç bir geçerliliği olmaz.</p>
<p>Misyonerlik veya tebliğcilik mantığı da ortaçağ anlayışının geçerli ve yeterli olmadığına karar vererek zamanımıza uygun davranmaktadır. İnternetin, basının, yayının tüm dünyayı ağ gibi sardığı çağımızda “Ben Allah’ın kitabını peygamberini duymadım”, “Ben İsâ’nın Mesihliğini duymadım” mazeretini kabul etmiyorlar artık. “Duysaydın efendim, herkes duydu sen niye duymadın?” diye suçlayarak insanları sadece duymaya dayanan, anlamaya ve özgürce kabule dayanmayan bir inancı tasdik etmeye çağırıyorlar.</p>
<p>“Duymak” kavramını ben de hâlâ sadece “yüzeysel duyuru” olarak anlamaktan tam kurtulabilmiş değilim. Bırakınız Aborjinleri, Pigmeleri, Patagonyalıları, Eskimoları&#8230; iletişim nimetlerinin içinde yüzen ben kendimi henüz “Allah” veya “gerçek” denilen kavramın içeriğini hakkıyla “duymuş” kabul edemiyorum. Ben “Allah”, “Rasul”, “Vahiy”, “Kitap”, “Melek”, “Ahiret” gibi isimleri duydum fakat içeriklerini henüz tam anlamıyla “duyamadım” yani henüz “anlayamadım ve hazmedemedim”&#8230; Benim duyduğumu anlayamamakla bir Aborjin’den, bir Pigme’den, bir Patagonyalı’dan, bir Eskimo’dan ne farkım var ki?</p>
<p>Şimdi de duymak ve duyduğun için sınav olmak arasındaki bağlantılar ve çelişkiler üzerinde düşünelim&#8230;</p>
<p>Önce “sınav”ın “toplu” olmadığını “ferdî” olduğunu vurgulamak istiyorum.</p>
<p>“Allah’ın Sistemi”nde her birim kendi çevresel koşullarına göre “sınav süreci=olgunlaşma süreci” yaşar. Her birimin “sınavı” şahsına münhasırdır, kitlesel sınavlara ancak grupların, mahallelerin, takımların yarışma programlarında veya spor karşılaşmalarında rastlanır. Bir Aborjin’in imanından bahsedebiliriz ama Aborijinlerin tümüne ait tek bir imandan bahsedemeyiz ya da Arapların hepsi imanlıdır, Amerikalıların hepsi imansızdır diyemeyiz. “Türkler imanlı bir ulustur” sloganı “Ben Müslüman değilim ve Allah’ın varlığına inanmıyorum” diyen bir Türk’ü imanlı ve Allah’ı var kabul edenler kategorisine sokmaz.</p>
<p>Çelişki olarak verdiğiniz Aborjin örneği bir topluluğa aitmiş izlenimi veriyor ama kastınızın kişilerin tek tek sınavı ve imanı olduğu da anlayanlar için açıkça görülüyor. Bu çelişkiyi sizin kastettiğiniz “kişisel iman ve sınav” ölçüleri içinde incelemeye çalışacağım.</p>
<p>İlâhiyat ve din felsefesi câmiasında sizin burada gündeme getirdiğiniz “fetret ehli” çelişkisi daha öncelerden tartışılmış ve “ihtilaf” (anlaşmazlıklar) ile sonuçlanmıştır. İhtilafları üç kategoriye indirgeyerek kısaca anlatayım…</p>
<p>1- “Her insanın aklı evrenin ve benim bir yaratıcım olmalıdır, öldükten sonra cennet ve cehennem yaşamı vardır” yargısına ulaşabilecek fıtrattadır. Bir kişi hangi zamanda ve hangi yerde olursa olsun tüm ilkel tanrıları, tanrıçaları, putları reddederek “beni ve evreni yaratan üstün bir güç olmalı” nihâi sonucuna ulaşmakla mükelleftir. Bu sonuca ulaşan Müslümanlık dininden, Allah’dan ve peygamberden haberi olmasa da “cennete girebilir”. Bu sonuca ulaşamayan ise “cehennemliktir”.</p>
<p>2- Her insanın aklı kendi kendine insanı ve evreni yaratan Allah’ı ve dinini idrak edemez, mutlaka bir peygamberin veya peygambere inananların ona ulaşması ve gerçeği  tebliğ etmesi gerekir. Kendisine ulaşılamayan cehennemlik olduğu gibi ona ulaşmayan tüm ümmet de mesuldür ve cezaya çarptırılacaktır.</p>
<p>3- İnsan aklı kendiliğinden gerçeği bulamaz, Allah inancına ulaşamaz, peygamberlere ve diğer iman şartlarına iman edemez. Bir peygambere veya dini bilgilere ulaşamayan insana “fetret ehli” denilir. Fetret ehli kendisine tebliğ ulaşmadığı için mesul değildir ölünce cennet ve cehennem arasında delilerle, bebeklerle, çocuklarla tarafsız bir bölgeye yerleştirilir.</p>
<p>Görüşler biraz daha fazladır ve âyet ve hadislerle detaylandırılarak anlatılmıştır… fakat fazla teferruata girmiyorum dileyenler “fetret ehli” kavramını araştırabilirler.</p>
<p>Bir fabrikada ana şalter bozuk ise arızayı prizlerde aramanın ve prizlerin rengini tartışmanın hiçbir yararı olmaz.  “Din” anlayışı da en baştan toptan arızalı ise Aborjinlerin yani her fetret ehlinin imanında, sınavında, şanssızlığında çelişkiler aramak din anlayışındaki arızaları tamir etmez. Hele ki;</p>
<p>“Din” insanın kafasından doğan “bir tanrı”nın yasaları gibi algılanıyor ise ve… “Din” Araplardan birisine öteki uluslara da dağıtımını yapmak koşuluyla gönderildiyse… fakat tebliğ Aborjine ulaşmadıysa ve Aborjin kendisine ulaşılamadığı için argo tabirle “paçayı yırtacakca” bence de “şanslıdır”. Tebliğ bana ulaştıysa benim sınavı geçemeyeceğim baştan bellidir ve ben baştan “şanssız” sayılırım. Yunus Emre’nin deyimiyle:</p>
<p><strong>Kıl gibi köpri yaparsın geç diyu<br />
Emr idersin düzenimden kaç diyu </strong></p>
<p><em>&#8220;Geç, diye, kıl gibi köprü yaparsın. (Beri taraftan), Cehennemimden kaç diye emr edersin.&#8221; </em></p>
<p><strong>Kıl gibi köpriden âdem mi geçer?<br />
Ya düşer ya tayanur, yahud uçar </strong></p>
<p><em>&#8220;Kıl gibi köprüden insan geçebilir mi? Ya Cehenneme düşer, ya durup kalır, veyahut aşağı uçar.&#8221; </em></p>
<p>Evet, dini ve tebliği sadece yüzeysel duyuruyla anlayacaksak “Aborjin” şanslıdır&#8230; paçayı yırtacaktır ama zavallı ben bana tebliğ ulaştığı için “şanssız”ımdır ve argo tabirle “ayvayı baştan yemişim”dir. Bana haksızlık yapılmaktadır.</p>
<p style="text-align: left;">“Ulu Tanrı”nın düzeninde bu tür çelişkiler ve haksızlıklar vardır. Fakat “Allah Hakikati”nin âdil olan “İslâm Sistemi”nde yani evrensel düzende çelişkiler ve haksızlıklar yoktur.</p>
<p>“Din” ya da eş anlamıyla “Allah Sistemi/İslâm” fiziksel ve sosyal evrenin Allah’ın takdiri gereği eksiksiz ve fazlasız “şu yaşanan hâli” ise ve…</p>
<p>“Rasul” de “Allah Sistemi”ni/kitabı (sosyal ve fiziksel evreni/kitabı) hatasız, eksiksiz ve fazlasız idrâk ederek “bizim mantığımıza göre” beyân eden “sâlih ve kâmil bilinç” ise… Aborjin’in “şanssız”, Arap’ın “şanslı” olması yanılgısından doğan sanal çelişki durumu ortadan kalkar.</p>
<p>İslâm bir “Aborjini şanssız”, “bir Arabı, bir Türkü, bir İranlıyı” şanslı ayrımına tabi tutmadan her insanı içinde varolduğu şartlara göre tanıtan sistemin adıdır. Her birim kendi sınavını/olgunlaşma sürecini kendi sosyal ve fiziksel evreninde tamamlar ve sonsuz yaşamda da sonucunu yaşar.</p>
<p>Ben bir Türküm ve atalarımdan devraldığım Müslümanlık inancımın şartlarına göre sınanıyorum&#8230; yani varoluş sürecimi çevresel koşullarımda yaşayarak olgunlaşıyorum. Bir Aborjin de atalarından devraldığı inanç şartlarına göre sınanmaktadır yani varoluş sürecini çevresel koşullarında yaşayarak olgunlaşmaktadır.</p>
<p>Dünya gerçeğinde bir zaman ve mekânda varolan her bireyi tek bir sınav yönetmeliğine tabi tutmak mantığı İslâm’ın çelişkisi değildir, İslâm’ı yani “geçerli tek din”i yetersiz ve yanlış anlamaktan doğan bir çelişkidir.</p>
<p>Çelişkiyi biraz da atalarımızdan devraldığımız klasik dinlerden bağımsızca ve mistikçe düşünerek inceleyelim&#8230;</p>
<p>Dünyâ bir rüyadır, ahiret dünya rüyasının devamıdır. Dünya rüyasında kendisini Avustralya’da İngiliz efendi olarak algılayan ve süper lüks yaşam süren bir bireyin ölünce tüm zanları sona erer ve “sadece bir insan” olduğunu anlar. Ne efendiliği kalır ne İngilizliği. Dünya rüyasında kendisini Aborjin köle olarak algılayan ve süper rezil yaşayan bir bireyin de ölünce tüm zanları sona erer ve “sadece bir insan” olduğunu anlar. Ne köleliği kalır ne de Aborjinliği. Efendiliğin lüksü ve köleliğin rezilliği “uyanıştan sonra” sona erer. Herkes eşit olur.</p>
<p>Bu mistik düşünce İngiliz kapitalizmin Hindistan’da ve diğer sömürgelerinde insanları bu tür gizemli hikâyelerle daha çok sömürme felsefesine benzemesine rağmen tamamen yanlış değildir. Rüya benzetimi doğrudur ama uyanışla birlikte lüksün ve rezilliğin sona ereceği bölümü yanlıştır. Çünkü&#8230;</p>
<p>Evet&#8230; Dünya bir rüya  gibidir ve rüyada yapılan efendilik sona erecektir fakat efendilikle yapılan zulüm öbür dünyadaki yaşama olumsuz yönde form verecektir. Kölenin dünya rüyasındaki köleliği de ölünce sona erecektir fakat yaşadığı sonsuz yaşamına olumlu yönde form verecektir. Önemli olan insanın dünya rüyasında efendi veya köle olması değildir, efendiliği nasıl kullandığıdır, köleliği nasıl kullandığıdır. “Ne olduğumuz” dünya rüyasından uyandıktan sonra kaybolucudur fakat “ne elde ettiğimiz” bâkîdir ve etkisi sonsuzdur.</p>
<p>Hz. Muhammed a.s. da dünya rüyasında kölesi (Zeyd) olan bir efendi idi. Ebû Cehil de dünya rüyasında kölesi olan bir efendi idi. Siz Hz. Muhammed’e mi köle olmak isterdiniz yoksa Ebû Cehil’e mi? Aşağıdaki satırları okuyarak kendiniz karar veriniz:</p>
<p>Zeyd çok küçük yaşta köle tacirlerinin eline düşmüştü. Birçok pazar dolaşmış, en son Hz. Hatice’ye satılmıştı. Zeyd’in babası oğlunun nerede olduğunu bile bilmiyordu. Yıllarca para biriktirip evladını hürriyetine kavuşturmak için aramaya çıktı. Birçok beldeyi dolaştıktan sonra Zeyd’in peygamber olduğunu iddia eden birinin kölesi olduğunu öğrendi. Doğruca Hz. Muhammed’in (a.s.m.) evine gitti. Bin bir zorlukla biriktirdiği parayı ona uzatarak evladını hürriyetine kavuşturmak istediğini söyledi. Hz. Muhammed (a.s.m.) parayı geri vererek kararı Zeyd’e bıraktığını söyledi. Zeyd’in babası büyük bir sevinçle oğluna dönüp kararını sordu. Yıllardır köle olarak muamele gören oğlunun hürriyeti tercih edeceğine hiçbir şüphesi yoktu. Oysa Zeyd, Hz. Muhammed’in (a.s.m.) yanında kalacağını söyledi. Çünkü kendi babasında görmediği iyiliği ve şefkati Efendisi’nden (a.s.m.) görmüştü. Hz. Muhammed (a.s.m.) de bu karar üzerine Zeyd’i azat ettiğini ve onu kendisine evlatlık aldığını ifade etti. Bu davranışıyla, Hz. Muhammed (a.s.m.) ümmetine köleye nasıl muamele etmeleri gerektiğini göstermiştir. Böylece köleliği kâğıt üzerinde kaldırmak yerine, kalplerden silerek kaldırmıştır. (Alıntı)</p>
<p><strong>Mehmed Sadık:</strong></p>
<p><strong>Gelişmemiş bir insan düşünün. Yaptıklarının takdir edilmesini bekler. Eğer bir kitleyi yönetiyorsa kendisine çeşitli ritüeller uygulanmasını bekler. Akli yönden gelişmiş bir insanın bu tip davranışlara ihtiyacı yoktur. İbadete bu yönden bakınız. Allah&#8217; ın bu ibadeti yapmamıza ihtiyacı elbette yoktur. İbadet etmemizi istemeye de ihtiyacı yoktur. Çünkü o yüceliğinin zaten farkında olan ve olması gerekendir. Aklımdaki yedinci çelişki.</strong></p>
<p><strong>K.Gökdoğan:</strong></p>
<p>Aklının ve bilgisinin sınırlarını “din, bilim, tasavvuf ve mistisizm” ile genişleten bir insan “tapınılan varlık Allah” ve “tapınan varlık insan”  ikileminde mutlaka çelişkiye düşer. Ve sizin gördüğünüz çelişkiyi mutlaka görür ve sorgular. Sorgulaması sonucunda kendisine iki yol çizerek birisini uygulamaya başlar.</p>
<p>Birinci yolda&#8230; “<strong>Allah&#8217; ın bu ibadeti yapmamıza ihtiyacı elbette yoktur. İbadet etmemizi istemeye de ihtiyacı yoktur. Çünkü o yüceliğinin zaten farkında olan ve olması gerekendir.</strong>” der ve tapınma gibi algılanan “namaz, oruç, hac, zekat” farzlarını terk eder ve “zinâ, hırsızlık, alkol, gıybet v.b.” bazı yasaklara veya bazılarına uymama kararı alır.</p>
<p>İkinci yolda&#8230; yine “<strong>Allah&#8217; ın bu ibadeti yapmamıza ihtiyacı elbette yoktur. İbadet etmemizi istemeye de ihtiyacı yoktur. Çünkü o yüceliğinin zaten farkında olan ve olması gerekendir.</strong>” diye düşünür, hakikat bilgisine ulaştığı halde tapınma gibi algılanan bu ibadetleri yapmaya benim ihtiyacım var der.</p>
<p>Sizin tespit ettiğiniz çelişkiyi ve “tapınılan-tapınan” ikileminden doğacak daha fazla çelişkiyi çözümlemek için önce “tapınmak” nedir, “ibadet” nedir sorusuna cevap arayalım.</p>
<p>Tapınmak Türkçedir, ibadet Arapçadır&#8230; demek sözcük anlamıyla doğrudur ama kavram anlamıyla doğru değildir.</p>
<p>Tapınmak seviyesi düşük bir varlığın seviyesi yüksek bir varlığı memnun etmek için yaptığı törenlere, ritüellere denilir. Düşük varlık tapınma eylemiyle yüksek varlıktan ödülünü alır ve mutlu olur. İbadet ise varoluş gerçeğini varolduğun çevreye göre yaşamandır, evrensel doğruların her an farkında olmandır, herkesin tapınma dediği fiilleri ödül-mödül beklemeden (fisebillah) yapmandır. Kısaca tapınmanın ödülü vardır, ibadetin ödülü “yok”tur&#8230; çünkü ibadet Hak’kın kendi hakikatini kendi varlığında her an açığa çıkarmasıdır.</p>
<p>“Ahad Allah” kendisine tapınabilecek “gayrı varlıklar”ı olsaydı ve varlıklarından daha gelişmiş bir “tanrı varlık” şeklinde olsaydı o varlıkların kendine tapınmasına elbette ve elbette izin verirdi. Hattâ kendisine tapınılmaktan çok büyük onur duyardı. Sevinirdi. Memnun olurdu. Tahtında geriye doğru kasılarak üstün ve gelişmiş tanrı olmak zevkinin doruk noktasına ulaşırdı. Hâlbuki Allah kendisine tapınacak ya da tapınmayacak gayrı varlıklar içeren bir varlık gibi, bir tanrı gibi düşünülemez. “Ahad Allah” kendisine tapınılmasından zevk patlaması yaşayacak ya da tapınılmamasıyla sinir krizleri geçirecek basit bir tanrı gibi düşünülemez.</p>
<p>Peki durum böyleyse&#8230; Allah insanın ve cinlerin (insanın algılayamadığı bilinç boyutlarının) niçin “ibadet” etmesini istiyor?</p>
<p>İşte çelişkiyi çözmemizi sağlayacak püf noktası burasıdır. İnsanlardan ve cinlerden ibadet etmesini isteyen Allah mıdır? Yoksa insanlara ve cinlere ibadet etmeyi öneren Allah’dan vahiy ile bilgi aldıklarını söyleyen Rasuller midir?</p>
<p>Rasul olmayanlar hiç bir zaman Allah’dan vahiy bilgisi alarak “namaz kıl, oruç tut, öldürme, çalma” gibi emir ve yasakları yani ibadet inceliklerini ve yöntemlerini direk öğrenemezler. İllâki Rasullerden öğrenirler.</p>
<p>“Allah’a İbadet” kavramı Allah’ın bizden istemi değildir, Rasullerin “evrensel doğru davranışlar”a “Allah’a ibadet” ismini vermeleridir. Rasuller “Allah’ı”, “Allah’a ibadet”i ve benzeri doğruları tanıtırlar ve gerisi bizim anlayışımıza kalır.</p>
<p>Konuya “Rasul”ü ve “Vahiy”i aradan çekerek direk “Allah bizden ibadet istemektedir” açısından yaklaşırsak “gelişmiş süper üstün varlık” tiplemesiyle donatılmış  bir tanrı objesiyle burun buruna geliriz ve çelişkilere düşeriz. Rasuller “Allah’a evrensel doğrular anlamında ibadet etmemizi öneriyorlar” açısından yaklaşırsak çelişki kalmaz. En azından bana göre çelişki kalmaz.</p>
<p>İbadeti Rasullerin tavsiyesi olarak kabul edelim ve bir kaç ibadet örneğini biraz açmaya çalışalım.</p>
<p>İbadet kavramı tapınma ile ilgisi olmayan bambaşka bir şeydir. İbadet “evrensel doğru” veya “evrensel yanlış” yollarından birisini tercih ederek bilinçli olarak yaşamaktır. Meselâ&#8230; Rasullerin “haksız yere öldürmeyeceksin” tavsiyesi “evrensel doğru”dur. Bir insan kendi çıkarı için bir insanı öldürmemek tercihiyle ömrünün sonuna kadar yaşarsa bir ömür boyu “kesintisiz doğru ibadet” yapmış olur. Bir insan “helâl kazanç elde etmek için çalışmak” kuralını tüm ömründe uygularsa her anı yine “kesintisiz doğru ibadet” hükmüne dönüşür. Ve o insan ne zaman ölürse ölsün&#8230; ister yemek yerken sofrada isterse tuvalette ölsün “kesintisiz doğru ibadet” üzere olduğundan “şehit” sıfatıyla öteki yaşama başlar. Bu tür kesintisiz bir ömür boyu bilinçli yaşam tarzı haline gelmiş ibadetlere “Allah’a ibadet” ismi verilir. Allah’a ibadet, tapınmanın adı değildir, yaşam tarzının adıdır.</p>
<p>Bir de “evrensel yanlış” değerler vardır. Meselâ “kişisel çıkar için insan öldürmek” yanlıştır&#8230; Bir ömür boyu seri cinayetler işleyen kişi “Ben de Allah’a bu şekilde ibadet ediyorum” çünkü benim insan öldürmem beyin yapımı cinayete elverişli dizayn eden Allah’ın takdiridir, Allah bu sistemle öldürmemi dilemeseydi ben öldürmeyi dileyemezdim” derse doğru söylemiş olur mu?</p>
<p>Doğru söylemiş olmaz çünkü Rasuller negatif davranışları ibadet olarak değil itaatsizlik ve suç olarak tanımlamışlardır. İnsanlara faydalı olan fiillerin adı “Allah’a ibadet”tir, insanlara zararlı olan fiillerin adı da “Allah’a isyan”dır.</p>
<p>İnsan öldürmemek ibadetini yapan kişi bu ibadetiyle kendisinin insanlık sınırlarını genişletir. İnsan öldürerek isyan eden kişi de kendisinin insanlık sınırlarını iyice daraltır.</p>
<p>Müslümanlığın her yönüyle yaşandığı kültürel zenginliklere sahip bir coğrafyada doğduk. İbadeti tapınma gibi algılayan anneler ve babalar bizleri yetiştirdi, ilk dini değerlerimizi onlardan görerek öğrendik. Yine ibadetin tapınma olmadığını anlatmaya çalışan velîler, âlimler, ârifler, düşünürler, bilgeler yetiştirmiş aynı toplumda arayışlara girdik.</p>
<p>Annelerimiz, babalarımız&#8230; örneğin “namaz”ı “kendi ihtiyaçları” için ve “Ulu Tanrı” için kılarlarken yanılıyorlar mı? Allah’ın namaza niyaza ihtiyacı yoktur ama benim vardır diyen atalarımız yanılmıyorlar. Çünkü insan dünyada iken beyninde ne kurgularsa, beynini nasıl programlarsa ölüm ötesi yaşamda kurgularının ve programlarının açılımlarıyla oluşan özel âleminde yaşamaya devam edecektir. İnsan bu dünyada tanrısı ile mutlu ise öteki dünyada da tanrısı ile mutlu olacaktır. İnsan bu dünyada tanrısızlıktan ve Allah hakikatine inanmaktan mutlu ise öteki dünyada da tanrısız olmak ve Allah hakikatini sonsuzca araştırmaktan mutlu olacaktır. Bence bu nedenle<strong> <span style="text-decoration: underline;">“tanrı mı?” “Allah mı” tartışmasına bağlı olarak insanlar arasında seviye farkı oluşturmaya hiç gerek yoktur</span>.</strong></p>
<p>Namazın sadece beş vakit tapınma olmadığı, tüm yaşamı kapsayan erdemli davranışlar.. “dâimi namaz/salât” olduğu bilgisine ulaşan kişiler atalarından üstün hale mi gelirler. Bana göre hayır. Beş vakit namazı tapınma algısıyla kılan ile dâimi namazda olduğunu iddia edenler arasında üstünlük farkı yoktur. Fark vakit namazından veya dâimi namazdan elde edilen yaşam tarzında âşikar olur.</p>
<p>Öldürmeyen, çalmayan, iftira atmayan, zinâ işlemeyen, sihir-büyü saçmalıklarından medet ummayan, gıybet etmeyen, helâl rızık peşinde koşan kısaca&#8230; “kendisine yapılmasını istemediği davranışı başkasına yapmayan” kişi ister vakit namazında olsun isterse dâimi namazda olsun veya alnı hiç bir zaman secdeye gelmemiş olsun “üstün insan”dır ve “dâimi ibadet” halindedir. Namaz gibi vakitsel ve kişisel ibadetler kimseyi diğer insanlar arasında yükseltmez sadece kendi içinde yükselterek kendi içindeki miracını gerçekleştirir. “Namaz müminin miracıdır” ama dışa doğru yaptığı değil “kendi kalbine doğru yaptığı yolculuğunun miracıdır”.</p>
<p>Sadece “namaz” ve “insan öldürmemek” örneğiyle çelişkiyi biraz olsun çözümlemeye çalıştım. Diğer ibadet türlerini de dileyenler ayrıca düşünebilir.</p>
<p>Değerli Mehmed Sâdık Bey’in tespit ettiği çelişkiler hakkındaki düşüncelerimi diğer yazımda tamamlayacağım.. inşallah.</p>
<p style="text-align: right;"><strong>Kemal Gökdoğan</strong><br />
<a href="http://www.yorumsuzblog.org"> www.yorumsuzblog.org</a><br />
kemalgokdogan@gmail.com</p>
<div class="sexy-bookmarks sexy-bookmarks-expand sexy-bookmarks-center"><ul class="socials"><li class="sexy-facebook"><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-2&amp;t=%C3%87eli%C5%9Fkiler+%282%29" rel="nofollow" class="external" title="Facebook da Paylaş">Facebook da Paylaş</a></li><li class="sexy-twitter"><a href="http://twitter.com/home?status=%C3%87eli%C5%9Fkiler+%282%29+-+http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-2" rel="nofollow" class="external" title="Tweet le!">Tweet le!</a></li><li class="sexy-friendfeed"><a href="http://www.friendfeed.com/share?title=%C3%87eli%C5%9Fkiler+%282%29&amp;link=http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-2" rel="nofollow" class="external" title="FriendFeed de Paylaş!">FriendFeed de Paylaş!</a></li><li class="sexy-myspace"><a href="http://www.myspace.com/Modules/PostTo/Pages/?u=http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-2&amp;t=%C3%87eli%C5%9Fkiler+%282%29" rel="nofollow" class="external" title="MySpace Sayfama Gönder!">MySpace Sayfama Gönder!</a></li><li class="sexy-linkedin"><a href="http://www.linkedin.com/shareArticle?mini=true&amp;url=http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-2&amp;title=%C3%87eli%C5%9Fkiler+%282%29&amp;summary=%28...%29%C4%B0nsan%20bu%20d%C3%BCnyada%20tanr%C4%B1s%C4%B1%20ile%20mutlu%20ise%20%C3%B6teki%20d%C3%BCnyada%20da%20tanr%C4%B1s%C4%B1%20ile%20mutlu%20olacakt%C4%B1r.%20%C4%B0nsan%20bu%20d%C3%BCnyada%20tanr%C4%B1s%C4%B1zl%C4%B1ktan%20ve%20Allah%20hakikatine%20inanmaktan%20mutlu%20ise%20%C3%B6teki%20d%C3%BCnyada%20da%20tanr%C4%B1s%C4%B1z%20olmak%20ve%20Allah%20hakikatini%20sonsuzca%20ara%C5%9Ft%C4%B1rmaktan%20mutlu%20olacakt%C4%B1r.%20Bence%20bu%20nedenle%20%E2%80%9Ctanr&amp;source=Yo®umsuz Blog" rel="nofollow" class="external" title="Linkedin de Paylaş!">Linkedin de Paylaş!</a></li><li class="sexy-technorati"><a href="http://technorati.com/faves?add=http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-2" rel="nofollow" class="external" title="Technorati de Paylaş!">Technorati de Paylaş!</a></li><li class="sexy-delicious"><a href="http://del.icio.us/post?url=http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-2&amp;title=%C3%87eli%C5%9Fkiler+%282%29" rel="nofollow" class="external" title="del.icio.us da Paylaş!">del.icio.us da Paylaş!</a></li><li class="sexy-digg"><a href="http://digg.com/submit?phase=2&amp;url=http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-2&amp;title=%C3%87eli%C5%9Fkiler+%282%29" rel="nofollow" class="external" title="Digg le bunu!">Digg le bunu!</a></li><li class="sexy-yahoobuzz"><a href="http://buzz.yahoo.com/submit/?submitUrl=http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-2&amp;submitHeadline=%C3%87eli%C5%9Fkiler+%282%29&amp;submitSummary=%28...%29%C4%B0nsan%20bu%20d%C3%BCnyada%20tanr%C4%B1s%C4%B1%20ile%20mutlu%20ise%20%C3%B6teki%20d%C3%BCnyada%20da%20tanr%C4%B1s%C4%B1%20ile%20mutlu%20olacakt%C4%B1r.%20%C4%B0nsan%20bu%20d%C3%BCnyada%20tanr%C4%B1s%C4%B1zl%C4%B1ktan%20ve%20Allah%20hakikatine%20inanmaktan%20mutlu%20ise%20%C3%B6teki%20d%C3%BCnyada%20da%20tanr%C4%B1s%C4%B1z%20olmak%20ve%20Allah%20hakikatini%20sonsuzca%20ara%C5%9Ft%C4%B1rmaktan%20mutlu%20olacakt%C4%B1r.%20Bence%20bu%20nedenle%20%E2%80%9Ctanr&amp;submitCategory=science&amp;submitAssetType=text" rel="nofollow" class="external" title="Buzz up!">Buzz up!</a></li><li class="sexy-google"><a href="http://www.google.com/bookmarks/mark?op=add&amp;bkmk=http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-2&amp;title=%C3%87eli%C5%9Fkiler+%282%29" rel="nofollow" class="external" title="Google Bookmarks a ekle">Google Bookmarks a ekle</a></li></ul><div style="clear:both;"></div></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-2/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Çelişkiler (1)</title>
		<link>http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-1</link>
		<comments>http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-1#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 05 Jul 2010 04:30:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kemal Gökdoğan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kemal Gökdoğan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yorumsuzblog.org/?p=9558</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;(&#8230;) Aziz Paul’ün yaptığı gibi&#8230; Tanrı ve tanrının yansıması mantığı ile âyetleri tefekkür edebiliriz ama bu tefekkür bizi “Allah Hakikati”nin yansıması veya Allah Hakikati”nin hologramı sonucuna götürmemelidir. Yüzeysel din-tasavvuf düşüncesinin veya yüzeysel mistik felsefenin tanrısal yansıma/tanrısal hologram mantığını “Allah Hakikati”nin ahadiyeti ile karıştırırsak Kuran’da da çelişkiler var zannetmeye başlarız&#8230;&#8221; (Bu yazı Sayın Mehmed Sadık’ın bilgisi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a rel="attachment wp-att-5452" href="http://www.yorumsuzblog.org/allahin-yardimi/kemal-gokdogan-17"><img class="alignleft size-full wp-image-5452" src="http://www.yorumsuzblog.org/wp-content/uploads/2009/11/kemal-gokdogan261.jpg" alt="" width="72" height="100" /></a><strong><em>&#8220;(&#8230;) Aziz Paul’ün yaptığı gibi&#8230; Tanrı ve tanrının yansıması mantığı ile âyetleri tefekkür edebiliriz ama bu tefekkür bizi “Allah Hakikati”nin yansıması veya Allah Hakikati”nin hologramı sonucuna götürmemelidir. Yüzeysel din-tasavvuf düşüncesinin veya yüzeysel mistik felsefenin tanrısal yansıma/tanrısal hologram mantığını “Allah Hakikati”nin ahadiyeti ile karıştırırsak Kuran’da da çelişkiler var zannetmeye başlarız&#8230;&#8221;</em></strong></p>
<p style="text-align: left;"><span style="color: #999999;">(Bu yazı Sayın Mehmed Sadık’ın bilgisi dâhilinde, çok değerli düşünsel bir çalışmasındaki tespitlerine yaptığım kişisel yorumlarımdan oluşmaktadır.)</span><br />
<span style="color: #999999;">* * *</span></p>
<p><strong>Mehmed Sadık:</strong></p>
<p><strong>Aşağıdaki satırların yazarı ateist değildir. Ancak sorgulanması gereken herşeyin sorgulanması gerektiğine inanmaktadır. Düşünmeden, incelemeden hiçbir şeyi kabullenmemenin akıllı insan olmanın gereği olduğuna inanıyorum.</strong><span id="more-9558"></span></p>
<p><strong>K. Gökdoğan:</strong></p>
<p>Ülkemiz ve toplumumuz milli ve manevi değerlere karşı T.C. kanunlarınca suç sayılan hakaret unsuru taşımadığı müddetçe inanç veya inançsızlık tercihlerine çağın gereği olan hoşgörüyü göstermektedir. Bir insan ateist olabilir veya olmayabilir bu inanç tercihi Anayasa ile güvence altındadır. Toplumumuz da kutsal kabul ettiği inanç unsurlarına ve toplumsal âdâba aykırı aşağılayıcı eleştiriler olmadığı takdirde her türlü kişisel inanç kabullerini ayıplamama olgunluğuna ulaşma aşamasındadır. Görebildiğim kadarıyla özgür düşünce ve özgür inancınızı yansıttığınız yazınız insanlara kendi inancını yeniden düşünme ve inceleme fırsatı verecek değerdedir. Yazınıza sohbet niteliğinde katılımda bulunma fırsatı benim için onurdur ve yeni bilgiler kazanma imkanı vermiştir.</p>
<p><strong>Mehmed Sadık:</strong></p>
<p><strong>Bir insan düşünün. Size yaptırmak istediklerini korkuyu kullanarak yaptırıyor. Diğer bir insan düşünün. Size yaptırmak istediklerini anlatarak, açıklayarak, ikna yolu ile yaptırmaya çalışıyor. Hangisi daha makbuldür. Hangisini daha çok seversiniz. Bu anlamda; cehennemde yanmak, azap çekmek, ve diğer korkutma yolları sizce yüce bir varlığa yakışır mı? Akıldışı olanı aklın yolu birdir, o da bellidir sığ düşünce yaklaşımından ayırırsak ki bu tip düşünenlere mantık yolu ile yaklaşmak neredeyse imkânsızdır.</strong></p>
<p><strong>Felsefi anlamda düşünürsek bu kadar yüce bir varlığın ikna yöntemi olarak korkuyu kullanmasını mantığınız kabul ediyor mu? Korku yerine sevgiyi kullanması daha çok yakışmaz mı bu yüce varlığa. Aklımdaki birinci çelişki.</strong></p>
<p><strong>K. Gökdoğan:</strong></p>
<p>İnsan, hayvan ve bitki canlı türlerine istenileni yaptırmanın iki yolu vardır. Sevdirerek veya korkutarak. Sevdirme yolu genellikle insanlara uygulanan “ikna metodu” kabul edilirken “korkutma yöntemi” ise genellikle hayvanlara hatta bitkilere de uygulanan “şartlandırma metodu” olarak kabul edilir.</p>
<p>İnsan eğitiminde tavsiye olunmayan ama pratik yaşamda gerektiği yerde uygulamaktan kaçınılmayan “korkutma yöntemi”ni yok saymak insan ve toplum doğasına aykırı olacaktır ve hiç uygulamamak sosyal düzeni bozacaktır. Örneğin hırsızlık, cinayet, rehin alma, tehdit etme gibi benzeri can ve mal emniyetine yönelik suçları en etkin önleme yöntemi her insana korku veren hapis, ağır hapis, ağırlaştırılmış müebbet hapis ve idam cezalarıdır. Bu cezaları kaldırarak suçluları sevgi yoluyla topluma katıştırmaya kalkışmak diğer mâsum insanların can ve mal emniyetini zayıflatacaktır. Hiç bir şeyden korkmayan akıllı veya akıl hastası bir câniyi hangi toplum içinde serbestçe dolaşsın ister? Veya siz ailenize alarak onu suç eğiliminden vazgeçirmeye çalışır mısınız?</p>
<p>Kasten, bilerek ve isteyerek insan öldürmüş bir katili darağacında sallandırmak görüntüsel olarak belki çok korkunçtur fakat kâtile “korkunç idam cezası&#8221;nı kânunlar ve hâkim vermez. Kâtil bir insanı öldürürken kendisi kendisini “idam cezası”na peşinen mahkûm eder ve kendi kararını (yakalanıp yargılanırsa) sadece bir hâkimin sesinden dolaylı olarak duymuş olur. (Gerçi bazı ülkelerde idam cezası yerine “ağırlaştırılmış müebbet hapis” cezası uygulanmaktadır fakat bana ait bir canı almış bir katili devlet  “idam” yerine “ağırlaştırılmış müebbet” veya başka bir şekilde cezalandırma yetkisine sahip olabilir mi?&#8230; bu konu ayrıca tartışılabilir.)</p>
<p>Şimdi de çelişkiyi beşeri eğitim ve adalet yerine ilâhî eğitim ve adalet  açısından düşünelim.</p>
<p>“Yüce varlık” ile kastettiğiniz insanın dünya ve ahiret saadetini isteyen bir “tanrı” varsayımı olsun veya “Allah Hakikati” olsun.. teklif bellidir. İnsan teklife uyarsa hem dünyada hem ahirette huzur bulacaktır. “Yüce Varlık”ın “öldürmeyeceksin, çalmayacaksın, iftira atmayacaksın, gıybet etmeyeceksin” gibi insan ve toplum huzurunu sağlayıcı tekliflerine uymayan bir insan “Kutsal Kitaplar”da son derece korkunç anlatılan “Kutsal Gazap”a ve “cehennem azabı”na yukarıda bahsettiğimiz kâtil misali kendisi kendisini mâhkûm etmiş olur. “Kutsal Teklifler”e uymayan insanı cezalandıran “Yüce varlık” değildir yine insanın kendisidir.</p>
<p>Cehennem ve azap gibi korkutucu uyarılarla verilen vahye dayalı eğitim-bilgilendirme bence de yüce bir varlığa yakışmaz ama bu uyarılar “Yüce Varlık”ın vereceği ceza değildir insanın kendi iradesi ve kendi eliyle işleyeceği kötülüklerden otomatikman doğacak sonuçların  önceden bir elçi tarafından anlatılmasıdır.</p>
<p>“Yüce Varlık” kaynaklı tanıtımlarda iyiliği-güzelliği-erdemliliği sevdirici “cennet”e özendirici, tatlı dilli anlatım yöntemleri de vardır. Düşündürmeye ve aklı çalıştırmaya teşvik edici açıklamalar, soru veya cevap formunda âyetler de vardır. Doğada nasıl ki bin bir tür ve renkte çiçek varsa ve her çiçeğin iklim uyumu farklı ise insanlar da çeşit çeşittir ve her insanın uyum sağlayacağı bir iletişim tarzı vardır. Bu gerçeğe dayanarak “Yüce Varlık” insanlar arasındaki algılama farklarını asgari düzeye indirip her yapıda insanın anlayacağı “korkutma” ve “sevdirme” genel iletişim dilini kullanmaktadır.</p>
<p>Siz kendiniz sevgi alarak ve sevgi vererek tek yönlü eğitime müsait olabilirsiniz ama her insan sizin yapınızda değildir. Kendinizi temel alarak tüm insanlıkta ve tüm evrende tek yönlü sevgi duygusallığınıza dayalı eğitim aramanız bir tür ütopyadır&#8230; ve çelişkisiz olan “Yüce Varlık”da çelişki görmenizin nedenidir.</p>
<p>Eğitimde “sevdirme” ve “korkutma” yollarından birisini ya da her ikisini birden uygulamak gereği bireyden bireye/ birimden birime değişim gösterebilir. Çağlara, zaman dilimlerine, toplumlara ve coğrafi konumlara göre de değişiklik gösterebilir. Tek bir model düşünemeyiz. Tek modelde diretirsek fiziksel ve sosyal evrenin gerçeklerinden “ütopik evren” modellerine kaymaya başlarız.</p>
<p>İnsanlar da hayvanlar ve bitkiler gibi fiziksel beden ve enerjik beden (ruh veya psikoloji) gerçeğini yaşamaktadır. Hayvan ve bitkilere verilecek eğitim (davranış-şekil kazandırılması) tamamen bedensel yapılarının şartlandırılmasına dayalıdır. İnsan da bazı davranışları kazanmada aynen hayvan ve bitkilerde olduğu gibi bir yere kadar “bedensel şartlanmalar”dan özgür değildir ama insanlık gururu gereği bedensel şartlanmalarımızı “bilinçli davranışlar” kavramıyla etiketliyoruz. Aslında “bilinçli davranışlarımız” dediklerimiz, “bilgilerimiz” hatta “ilmimiz” dahi bedensel şartlanmalarımızla kazanılmış soyut veya somut birikimlerimizdir. Bu düşüncemi bir örnek ile açmaya çalışayım.</p>
<p>Hayvana eziyet ederek bir davranışa şartlandırabiliriz ve genellikle maalesef insanlar hayvanlara eziyet yöntemini uygulamaktadırlar. Örneğin yavru ayıcık sıcak bir demir levha üzerine bırakılır, ayakları yanmaya başlayıp da zıplamaya çalıştığında tef (veya bir müzik aleti) çalınır. Daha sonra ne zaman tef çalınsa ayı acıyı anımsar ve zıplamaya başlar. İnsanlar da ayının dans ettiğini zannederek alkışlar. Ayı acı ile korkutulmuş ve tef sesi ile şartlandırılmıştır. Bu örneğe dayanarak bir hayvanın şartlandırılması ile bir insanın bedenine “bilinçli davranış(?)” kazandırılması arasında bağlantı kurmaya çalışalım&#8230;</p>
<p>Bir sirk ayısına dans etmek (?) nasıl ki sevgi, bilgi ve iknâ yöntemiyle kazandırılamıyorsa ekser insanın doğasındaki “katillik” duygusu da sevgi, bilgi ve iknâ yöntemiyle giderilemez.. ancak darağacında sallanan katillerin resimleri, taş duvarlar ardındaki zindanlar, birbirini şişlemek için fırsat kollayan mahkûm manzaraları belleklere öyle bir yerleşir ki bedenlerimiz “insan öldürmek” ile “darağacı-zindan-şişlenmek” kavramlarının eş anlamlı olduğuna şartlanır. Bu şartlanmanın adı da “korku”dur. Korku bu şekilde değil de&#8230; cinayetin cezası beş yıldızlı otellerde karın tokluğuna ömür boyu garsonluk etmek olsaydı adam öldürmek ile tavuk kesmek arasında hiç bir fark kalmazdı.</p>
<p>İnsan bedeni ile hayvan-bitki bedeninin bir noktaya kadar aynı şartlanmalara bağlı olduğunu bilen “Yüce Varlık” da inançsızlık adı altında oluşabilecek gayri insani suçların sonucunu “cehennem”, “yanmak”, “zebani” gibi şimdilik içyüzünü tam bilemediğimiz sembol kavramlarla tanıtıyor.</p>
<p>Belki de “Vüce Varlık”;</p>
<p>“<em>Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir<br />
Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir</em>”</p>
<p>kuralınca sevgi yoluna genellikle kapalı olan insanın ilkel duygularına “cehennem azabı”ile oluşacak şartlanmaları tanıtmak istemektedir.</p>
<p>Bir başka örnek&#8230;</p>
<p>İnsanın doğasında “israf” olgusu vardır. İnsan zamanı, yiyecekleri, içecekleri, eşyaları israf etmeye daha müsait bir yapıya sahiptir. İnsanın ilkel israf duygusunu uygarca bilinçli tüketime çevirmek için “israf haramdır” ilâhî uyarısı insanlığın ekseriyetine genellikle etkisiz kalmaktadır. İsrafın kötülüğünü anımsatmak için “cehennemde susamak” ve susayanlara “kaynayan katrandan içirmek” gibi korkutucu âyetlerle hatırlatmalar yapılır. Bu hatırlatıcı benzetimlere çok dar açıdan bakarsak “Yüce Varlık”ı cehennemine doldurduğu insanlara eziyet etmekten keyif alan ya da umursamayan ya da “oh olsun ben size dememiş miydim?”diyen sadist bir sapık gibi algılarız. Fakat hatırlatıcı benzetimleri/âyetleri çok geniş açıyla tefekkür edersek Hz. Mûsâ, Hz. İsâ ve Hz. Muhammed gibi aklın, kalbin ve merhametin zirvesinden hitap eden İnsan-ı Kâmil’lerin bizlere sadist saplantıları olan basit bir tanrının gönderdiği kitapları-uyarıları ulaştırmadığını anlarız. Tabii ki herkes anlayacak diye bir kural yok&#8230; anlaması gerekenler anlar.</p>
<p>Son elli yıl içinde petrol, plastik, kozmetik israfı nedeniyle atmosfere salınan gazlarla ozon tabakasını deldik ve atmosferde atık gaz serası oluşturduk. Yakın gelecekte gaz serasına bağlı artacak ısı nedeniyle dünyamız çöle dönüşecek ve insanın canı bir bardak su isteyince ona bir bardak su yerine ozondaki delikten “kaynayan cehennem katranından bir bardak” yani “güneş”in bir tür yakıcı radyosyonları sunulacak ve “haydi iç” denilecektir. “Haydi iç!” diyecek olan bir melek ya da “Yüce Varlık” değildir, evrensel sistemin lisanı hâliyle seslenişidir. Rasuller de evrensel seslenişin lisanı hâlini “vahiy boyutundan” bizim dil ve mantık yapımıza transfer edicilerdir.</p>
<p>Evrensel sistemi bozan insan yaptığı israfının sonucunu evrensel sistemde “radyasyon” olarak bulur. Yüce Varlık”ın ya da “Kutsal Kitaplar”ın azap ile korkutma yöntemini bir de bu şekilde evrensel sistemin seslenişi olarak düşünün ve çelişkilerinizi yeniden tefekkür edin. (Örnekleri kabaca verdim, daha ince ve daha detaylılarını siz kendiniz oluşturabilirsiniz)</p>
<p>Atmosferin doğal dengesini “Yüce Varlık” mı bozdu? Ozonu “Yüce Varlık” mı deldi? Hayır, insan yaptı&#8230; ve yaptığının sonucuna da katlanacaktır. İnsan bir-kaç kilometre yürümeye üşenmekte, neredeyse yüz metre ötedeki markete dahi aracından karbon monoksit çıkararak gitmektedir. İnsan fabrika bacalarından en az on çeşit zararlı gaz tüttürülerek üretilen parfümeri-ilaç mamullerinin kutusuna “çevre dostu” veya “ozonla dost” amblemi koymaktadır. İnsan “yeşilcilik” eylemlerine parfümsüz-losyonsuz-makyajsız katılmamaktadır, eylem yerine yine petrol tüketen araçlarla ulaşmaktadır. Evet bu insan tiplemesine cehennem mecazlarıyla dolu “israf haramdır” uyarısı bence azdır&#8230; daha korkunçları da olmalıydı. (Mevcut teknolojik olanaklardan yararlanmaya, parfümeri, makyaj, ilaç ve benzeri sanayiye saçma protest duygularla yaklaşma taraftarı değilim ama “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” yanılgısına da düşmek istemem.)</p>
<p>Bu durumda korkutarak veya sevdirerek eğitme yönteminin ikisi birden canlı organizmanın doğasında vardır demek zorunda kalıyorum ve korkutmalı eğitimi gerekmedikçe tasvip etmiyorum ama gerektikçe de uygulanmalıdır diyorum.</p>
<p>“Kutsal Varlık” a inanmak ya da inanmamak ile ilgili korkutucu uyarılarda çelişki gibi görünen şeylere de göz atalım&#8230;</p>
<p>Kuran’da ve diğer kutsal kitaplarda “inanmayanlar” için en yalın anlamıyla “cehennem” ve “cehennem azabı” vardır.</p>
<p>İnsan inanmak ya da inanmamak seçeneklerinden “inanmamak”ı tercih edince “Beni var eden inançsızlık gibi basit bir nedenden dolayı beni yakmaktan ne elde edecek?” diye soruyor. Sırf inanmadığı için kendisini yakacak bir “Yüce Varlık” düşünmek insana çelişkili geliyor. İnanmayan bir insanın ebedî cehennemde yanması bana göre de çelişkidir. Buradaki çelişki.. adı üstünde zâten “sana göre” “bana göre”dir, evrensel-genel geçer bir çelişki değildir. İnançlılık-inançsızlık bağlamında da “Yüce varlık” için “çelişki”den söz edilemez. Nasıl mı?&#8230;</p>
<p>İnsanın inançlılığını “Yüce Varlık”ın var olduğuna ve sonsuzluğuna” inanması olarak düşünürsek bu inanç ile elde edilecek kazanım/sonuç “cehennemde yanmaktan kurtuluş-hidayet” olacaktır. İnsanın “Yüce Varlık”’a inanması “Sonsuz Varlık” özelliğinin kendinde de aynen mevcut olması bilincini doğuracaktır. Biz “Yüce Varlık”’ın sonsuz varlığını tasdik etmekle aslında onun sonsuzluğunu değil de kendimizin sonsuzluk özelliğini tasdik etmiş oluyoruz. Biz zâten sonsuz olanı kabul etsek de etmesek de onun sonsuzluğuna ne fayda veririz ne de zarar veririz. Evet, “Yüce Varlık”’a inanmak kendimizin sonsuzluğuna inanmaktır ve bu inanış ölümden sonra yok olup gitmenin cehennemî korkusundan kurtuluş-hidayettir.</p>
<p>“Yüce Varlık”’a ve sonsuzluğuna inanmamak kendimizin ölümle birlikte yok olup gitmesine inanmaktır. Bu inançsızlığın doğuracağı sonuç anadan, yardan, evlâttan sonsuz ayrılık acısıdır&#8230; ve “ben varım” duygusunun ölüm ile birlikte son bulması ürküntüsüdür. “Yok olup gitmek inancı” çok ciddi boyutta düşünülecek olursa bir müddet sonra insanın yaşadığı her an “cehennem”e dönmeye başlar ama her an dünyasal meşguliyetlere (sevgilere-nefretlere) takılan insan zihni yok olmak inancının oluşturacağı “cehennemi azap duygusu”ndan bu sayede kurtulmaktadır.</p>
<p>“Cehennemde cayır cayır yanmak” gibi kutsal korkunç uyarıları kullanmadan “ölüm ötesi sonsuz yaşam”a inanmak istemeyen düşünceye “<a href="http://www.yorumsuzblog.org/yok-olamayanlar">Yok Olamayanlar</a>” başlıklı bir yazımda sizin önerdiğiniz “sevgi” tarzında bir anlatım denemesi yapmıştım&#8230; dilerseniz okuyabilirsiniz</p>
<p>Aslında insanın sonsuzca var oluş ya da yok oluş varsayımları inancına bağlı da değildir. İnsan sonsuz var oluşa inansa da inanmasa da “sonsuz varlık” özelliklerine sahiptir. Çünkü insanı var eden hakikat “Sonsuz Yüce Varlık” kendi özelliklerinin tümünü insana bahşetmiştir&#8230;  gibi mantıksal cümleleri herkes yazabilir, söyleyebilir ve düşünebilir ama bazı bedenleri “ölümle birlikte hemen dirilişe inandırmak” moduna sokmak kolay değildir. Beden “Yüce Varlık”dan aktarılan körü körüne bilgi tekrarları ile hiç bir zaman “sonsuzluk inancı”na tam şartlanamayacağından dolayı “bilinç” sürekli olarak “acaba” cehennem-cennet var mı yok mu sinyali verir. Çağımız insanı her türlü şartlanmasını veya “bilgi kazanımını” ister korkuyla ister sevgiyle alsın hepsinde de akla ve bilimlere uyumluluk şartı arar hale gelmiştir.</p>
<p><strong>Mehmed Sadık:</strong><br />
<strong><br />
Allah neden bir kitaba ihtiyaç duysun. O var olan herşeyin hakimi değil mi? Bir kitap kullanmak yerine, bizden istediği herşeyi içimize yazamaz mıydı? Kitap yoluyla anlatmak, her istediğini kolayca insanın içine yazamayacak kişilerin metodu değil midir? Aklımdaki ikinci çelişki.</strong></p>
<p><strong>K. Gökdoğan:</strong></p>
<p>Çelişki ve soru gibi görünüm arzeden bu paragrafınız aslında kafalarımızın içindeki çelişki ve soruları giderebilecek çözümler sunuyor. Ben de Allah’ın bir kitaba veya kitaplara ve posta gönderileriyle bilgi ulaştırmaya ihtiyacı yoktur diye düşünüyorum çünkü “Âlim/her hâli bilen” ve “Hakîm/Her fiilinde hikmet yatan” Allah zâten “evreni ve insanı” birbirinin ikizi olarak “iki aynı kitap” sırrında var etmiştir. Tek yapılacak şey fıtratımızın elverdiği kadarıyla önce kendimizi yâni “Büyük Kitap’ı / Kitab-ı Ekber’i” okumak sonra evreni yâni “Küçük Kitap’ı / Kitab-ı Asgar’ı” okumaktır.</p>
<p>“Kuran” ve evvelinde nâzil olan kitaplar bir posta gönderisi değildir.. Hz. Mûsâ, Hz. İsâ ve Hz. Muhammed  a.s. gibi zâtların “vahiy kalitesiyle” algıladıkları gerçeklerin beşeri kelimelere aktarımıdır. Bu nedenle Ekber olan Allah’ın “kitap göndermesi”ni bir hukuk profesörünün hazırladığı anayasa taslak metnini okunması için meclise göndermesi gibi anlayamayız… Aslında sizin kısaca çelişki olarak tanımladığınız gerçeği ben biraz daha kendi anlayışıma göre uzun ve karışık tekrarlamış oldum. Yazım ve yazınız arasındaki paralellikleri sizi doğru anladığımı zannettiğim yerler olarak kabul ediyorum, sizin yazınıza ve düşüncelerinize karşıt gibi görünen yerler de nâçizane düşüncelerimdir.</p>
<p><strong>Mehmed Sadık:</strong></p>
<p><strong>Çocuk zekasıyla düşünün. Şunu yap dersiniz, çocukluğun o bitmez soruları içinde neden der ve genellikle yapmaz. Yaptırmak için iki yol vardır uygulamada. Ceza ve/veya ödül. Yapmazsan cıs yaparız, öcüye veririz. Sana şeker alırız. Büyüklere uygulanan yöntem elbette bu kadar basit olmamalı. Biraz daha karışık olmalı. Bu paragraf çerçevesinde cennet ve cehennemi tekrar düşününüz. Aklımdaki üçüncü çelişki.</strong></p>
<p><strong>K. Gökdoğan:</strong></p>
<p>Kuran’ın cennet-cehennem tasvirleri ilkokul çocuklarından piri fânilere (çok yaşlılara) kadar  herkesin kolayca anlayacağı açıklıktadır. Her seviyenin zorlanmadan anlayacağı bir anlatım tarzı Kuran’ın en belirgin mucizelerinden olmasına rağmen Kuran’ı bir posta gönderisi kabulüyle anlamamakta ısrar edersek gerçekten “sade ve basit” imiş gibi görünür.</p>
<p>Kuran’ı sade ve basit olarak değerlendirenlere tepki duyanlar; “Kuran’ın bir zahiri bir de bâtını vardır, bâtınındaki anlamlar çok derindir. O kadar derindir ki herkesin aklı ermez. Onun için Allah o mânâları gizlemiş. Kuran’ın derinliğini ancak ehli anlar…” savunmasını yaparlar.</p>
<p>Ben Kuran’ın eski insanları korkutucu ve sevdirici klasik bir din kitabı olduğu düşüncesine de “ancak ehli anlayacak bir gizem yazılımı” olduğu düşüncesine de katılmıyorum.</p>
<p>Eğer ki Kuran âyetlerinin  “gizlenmiş(?)” en az yedi adet daha anlamı olduğu mantığı doğruysa demek ki Kuran âyetleri bildiğimiz gibi altı bin civarında değildir. 6.000 zahir ayetin en az 7 bâtın anlamı varsa toplam ayet sayısı 42.000 eder. (Altı bini ve biraz fazlasını tekrar ilave edersek “elli bin” âyet olur.) Peki, o zaman Allah bu bâtın âyetleri nereye sakladı? Bu soruya verilen cevaplardan birisi: “Elbette Peygamberinin kalbine sakladı, peygamber de lâyık gördüğü kişilere zaman ve mekân engeli olmadan onları bildiriyor… bildirdikleri de azıcık azıcık sızdırıyor”.</p>
<p>Gerçi Kuran’ın bâtınına hiç kimse “âyet” demiyor.. “bâtıni mânâlar, ledünni ilimler,  Hızırî bilgiler” falan diyorlar ama “Kuran’da en az yedi kat daha mânayı Allah gizlemiştir ve biz onları açıklıyoruz” iddiası benim başka türlü düşünmeme engel oluyor.</p>
<p>Kuran’ın basit ve sade olduğuna inanmak da Kuran’ın gizli anlamları olduğuna inanmak da düşünce dünyamıza fazla bir şey katmıyor. Kuran’ın mucizevî sadelik ve kolaylıktaki âyetlerinin açık anlamlarını zahirdi batındı falandı filandı tartışmalarıyla örtmeden ve çarpıtmadan yapmamız gereken tek şey medenice ve cesurca “Ben Kuran’ın cehennem, cennet sevgi, korku v.s. kavramlarını bilimsel veya tasavvufi veya mistik çağdaş verilere göre şöyle yorumluyorum&#8230; yaptığım yorum Kuran’ın bâtını da değildir zahiri de değildir, nâçizane benim düşüncelerimdir&#8230;” Bu tür bir medenî cesareti ve sistematik bilgi birikimini/birikimlerini saygı ile kabul ederek düşünce dünyamı renklendiririm. Fakat, kişisel yorumlara “bu batındır” havasını vererek gizemlilik perdesine bürünmeyi bir tür “hamlık” kabul ederim.</p>
<p>Buraya kadar yazdıklarımı bir âyet ile bağdaştırarak kısa bir “yorum” örneği vermek istiyorum&#8230;</p>
<p>Kuran bir âyet verir ve her âyet için bir misaldir uyarısında bulunur. İnsanın misaller üzerinde düşünmesini, tefekkür etmesini, aklını çalıştırmasını ister. Örneğin;</p>
<p><em>Ve in minküm illâ varidüha* kâne alâ Rabbike hatmen makdıyya;</em> <em>Sizden oraya (Cehennem’e, Nar’a, madde alemine) varid olmayacak (gelip inmeyecek, uğramayacak) hiç kimse yoktur&#8230; Bu Rabbin üzerine kesinleşmiş bir hükümdür.,</em>” (Meryem/71-B Meal,H.Güler) âyeti görünüşe göre çok kolayca ve basitçe anlaşılmaktadır. Daha zor anlatımlısı olabilirdi de.. insanlar anlamaz diye inmedi fakat sırlar ayetlerin her harfinde saklandı ve saklıları bazıları görmektedir.. şeklinde düşünürsek yanılırız. Yapılacak olan muazzam sadelikle ve muazzam basitlikle anlatım mucizesiyle nazil olan âyet üzerinde tefekkür etmektir. Çağdaş bilimler ve çağdaş mantıksallık doğrultusunda cehennemin nasıl bir ortam ve nasıl bir duygu veya nasıl bir boyut olabileceği üzerinde fikir yürütmektir. Örneğin&#8230; (kabaca anlatıp geçiyorum) bedensel çileleri, psikolojik ve bedensel rahatsızlıkları, stresleri, depresyonları, geçim dertlerini, ölüm korkusunu, güneşin dünyayı yutmasını, bir karadeliğe yakalanmayı ve benzeri durumları “cehenneme uğramak” olarak yorumlayabiliriz.</p>
<p>Kuran’ın cenneti tasvirinde yine aynı sade ve basit anlatım mucizesini görüyoruz. Cennet insanın bedensel ve ruhsal zevklerini neredeyse sınırsızca ve zahmet çekmeden yaşayacağı bir ortam olarak tanıtılır. Daha başka.. daha kaliteli nasıl bir tanıtım yapılabilirdi? Bedensel ve psikolojik doğamızda henüz tadamadığımız bir “cennet” veya bir “cennet zevki” nasıl tasvir edilebilirdi? Yapılabilirdi de yapılmadı mı? Yine ayetlerin harflerine sır olarak gömülüp seçkinlerin anlayışına mı şifrelendi? Cennet konusunu cehennem kadar genişletmeden es geçiyorum.</p>
<p>Yorumlarımız “yorum” olarak kaldığı ve zaman içinde yeni fikirlerle yenilendiği ve hatta değiştiği müddetçe sakıncalı olmaz fakat “benim açıklamalarım Kuran’ın bâtınıdır” iddiasıyla sürüm yapılırsa sakıncalıdır.</p>
<p>Biraz da cennet-cehennem tanıtımı bu kadar basit olmamalıydı çelişkisini eleştireyim&#8230;</p>
<p>Yorumlarımız anlaşılması gayet zor mistik, felsefi, tasavvufi, bilimsel olabilir. Fakat Kuran da biraz daha anlaşılması zor ve karışık olsaydı dediğimiz zaman&#8230; Kuran “okunan kitap/okunan sistem”in Rasul vasıtasıyla bize seslenişi olmazdı, kendi yazdığını kendisi dahi anlamakta zorlanan filozof Kant’ın felsefe kitapları gibi “kapalı kutu” bir “yapıt” olurdu ve Rasul de Rasul değil argo tâbirle kafayı yemiş bir filozof olarak anılırdı.</p>
<p>Varlığın ve sonsuzluğun, cennetin ve cehennemin yorumunu felsefenin, tasavvufun, mistisizmin ve bilimin anlaşılması zor veya kolay diliyle yapmak herkesin harcıdır ama Kuran’ın mucizevi sadelik ve mucizevî basitlikteki anlatım diliyle yapmak bir kez olmuştur.. tekrarı ve benzeri asla olmayacaktır.</p>
<p><strong>Mehmed Sadık:</strong><br />
<strong><br />
Allah bizleri kendi suretinde yaratmıştır. Bu konuda çok sayıda kaynak vardır. Peki kendi suretinde yarattığı bir varlığın başını örtmesini ve kapanmasını istemenin bir anlamı var mıdır? Bunu böyle yorumlamak hangi aklın eseridir. Aklımdaki dördüncü çelişki.</strong></p>
<p><strong>K. Gökdoğan</strong>:</p>
<p>Kadınların ve erkeklerin bedenlerinin bazı bölgelerini örtmesi ile ilgili âyetleri “tecelliyat mantığı” ile sınırlayarak düşünürsek “öldürmeyin”, “gıybet etmeyin”, “çalmayın”, “iftira atmayın” gibi âyetleri de aynı sınırlı mantıkla düşünmek zorunda kalırız. Ve başka çözümsüz çelişkilere düşeriz. Mesela&#8230;</p>
<p>Kutsal kitapların ve kutsal kaynakların verdiği bilgiye göre Allah insanı kendi mânâlarının sûretinde yaratmıştır. Bu durumda her insan Allah’ın harika bir tecellisi ise&#8230; Her insanı kendisinin bir tecellisi olarak yaratan Allah bir tecellisinin canını, malını, ırzını, nâmusunu başka bir tecellisine neden haram kılmıştır? Tecellilerin tecellileri canı çektiği zaman öldürmesinde, malını gasbetmesinde, ırzına göz dikmesinde de hiç bir mahsur olmaması gerekir.Bunlar da aynı mantıktan doğurabileceğimiz bazı çelişkilerdir. Soruları ve çelişkileri istediğimiz kadar çoğaltabiliriz.</p>
<p>Âyetlerdeki tüm misalleri düşünmek isteyenler için sunulmuş mecazlar değil de gerçeğin ta kendisi kabul ederek yorum yapmaya başlarsak işimize gelen yerleri “gerçek” işimize gelmeyen yerleri de “mecaz” kabul etmeye başlarız. Her âyette olduğu gibi; “Feiza <em>sevveytühu ve nefahtü fiyhi min ruhıy fekau lehu sacidiyn; “Onu tesviye edip (düzenleyip, dengeleyip, tamamlayıp), o yapının içinde RuhUM’dan nefhettiğim vakit, Ona secdeye kapanın</em>”. Sâd/72-)  (B Meal, H. Güler) ayeti de düşünmemiz için bize sunulmuş bir misaldir.</p>
<p>Allah’ın insanı kendi sûretinde yaratması, Allah’ın insana kendi ruhundan nefhetmesi gibi kutsal kaynağa dayanan bilgiler ve âyetler soyut düşünceyi tetikleyici örneklemelerdir. Örneklemenin örnekleme olduğunu unutarak gerçeğin gizemli/şifreli bir beyânı olduğuna cânı gönülden inanmaya başlarsak kendimizi tanrının (çok özel anlamda Allah’ın) ete kemiğe bürünmüş bir hologramı/tecellisi olarak kabul etmeye başlarız. Ve Kuran’da çelişki yokken (&#8230;<em>Lâ reybe fih/kendisinde çelişki olmayan</em>&#8230; Bakara/2) kendi yanlış yorumlarımızdan doğan çelişkileri Kuran’a yükleme hatasına düşeriz.</p>
<p>Allah’ın insana kendi ruhundan nefhetmesini anlatan âyet hakkında asgari düzeyde doğru tefekkür edebilmemiz için internet önünde har vurup harman savurduğumuz vaktimizden bir kısmını da Kuran kavramlarını Türkçe yazılmış tefsirlerden de olsa biraz öğrenmeye adamamız gerekir. Sıfır bilgi ve sıfır ilgi ile âyeti tefekkür edersek basitçe ve abartarak anlatayım… Allah’ı balon üfürücüsü gibi, insanı balon gibi ve ruhu da cesedimizi şişiren Allah’ın üfürüğü gibi zannederiz.</p>
<p>Bu durumda, Havvâ’yı kendi hologramı olarak yaratan Allah, Havvâ’nın başını örtmesini neden emrediyor sorusu ve çelişkisi zorunlu olarak ortaya çıkar. Ve hemen ardından Âdem yani erkekler sarık mı sararsa ya da şapka mı takarsa tanrısal holograma daha çok lâyık olur sorusu ve çelişkisi de gündeme gelir.</p>
<p>Aynı mantık ile aynı soru ve çelişkiyi Yahudilik ve Hıristiyanlık dünyasında da görüyoruz. Meselâ Yahudiler dinî inançları gereği erkek çocuklarını sünnet etmektedirler. İsâ’nın ölümünden (veya göğe yükselmesinden) sonra Hıristiyan olan “Aziz Paul” insanın bedenini tanrının hologramı/sûreti olarak kabul eder ve sünneti de tanrının bedenini parçalamak gibi yorumlayıp sünneti yasaklayarak geleneği değiştirir. Bu nedenle Hıristiyanlar sünnet olmazlar.</p>
<p><strong>Aziz Paul’ün yaptığı gibi&#8230; Tanrı ve tanrının yansıması mantığı ile âyetleri tefekkür edebiliriz ama bu tefekkür bizi “Allah Hakikati”nin yansıması veya Allah Hakikati”nin hologramı sonucuna götürmemelidir. Yüzeysel din-tasavvuf düşüncesinin veya yüzeysel mistik felsefenin tanrısal yansıma/tanrısal hologram mantığını “Allah Hakikati”nin ahadiyeti ile karıştırırsak Kuran’da da çelişkiler var zannetmeye başlarız.</strong></p>
<p>“Allah Hakikati” yansıma veya hologram veya üfürme yapmayan “ahad”dır ve böylece de “tanrının kendi başını örtmesi” çelişkisi  Kuransal bir çelişki olmaktan çıkarak felsefî bir yoruma dönüşür.</p>
<p>Eğer ki insan “mecazi anlamda” değil de “gerçek anlamda” “Allah Hakikati”nin veya “basit anlamda” “bir tanrının yansıması/hologramı” olsaydı kadınların başörtüsünü, erkeklerin sakalını, kısaca kılık-kıyafet olayını “tecelliyat/yansıma/hologram” çerçevesinde tasavvufi, mistik ve felsefi dille yorumlayabilirdik. Biraz dikkatli ve araştırmacı yapıda düşünürsek Allah Hakikati’nin kendisini çok çeşitli kılıklarda projekte eden bir tanrı olmadığı anlaşılır. Ve böylece tanrının yansımasının başını örtmesine gerek var mı yok mu? Tanrının yansıması cüppe mi giymeli, palto mu giymeli? Tanrının yansıması çıplak mı gezmeli, örtülü mü gezmeli? gibi hayalî çelişkiler çerçevesinde tartışmaya gerek kalmaz. Konu din ve vicdan özgürlüğü gereğince kişisel tercihler kapsamında kalır.</p>
<p style="text-align: right;"><strong>Kemal Gökdoğan</strong><br />
<a href="http://www.yorumsuzblog.org">www.yorumsuzblog.org</a><br />
kemalgokdogan@gmail.com</p>
<div class="sexy-bookmarks sexy-bookmarks-expand sexy-bookmarks-center"><ul class="socials"><li class="sexy-facebook"><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-1&amp;t=%C3%87eli%C5%9Fkiler+%281%29" rel="nofollow" class="external" title="Facebook da Paylaş">Facebook da Paylaş</a></li><li class="sexy-twitter"><a href="http://twitter.com/home?status=%C3%87eli%C5%9Fkiler+%281%29+-+http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-1" rel="nofollow" class="external" title="Tweet le!">Tweet le!</a></li><li class="sexy-friendfeed"><a href="http://www.friendfeed.com/share?title=%C3%87eli%C5%9Fkiler+%281%29&amp;link=http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-1" rel="nofollow" class="external" title="FriendFeed de Paylaş!">FriendFeed de Paylaş!</a></li><li class="sexy-myspace"><a href="http://www.myspace.com/Modules/PostTo/Pages/?u=http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-1&amp;t=%C3%87eli%C5%9Fkiler+%281%29" rel="nofollow" class="external" title="MySpace Sayfama Gönder!">MySpace Sayfama Gönder!</a></li><li class="sexy-linkedin"><a href="http://www.linkedin.com/shareArticle?mini=true&amp;url=http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-1&amp;title=%C3%87eli%C5%9Fkiler+%281%29&amp;summary=%22%28...%29%20Aziz%20Paul%E2%80%99%C3%BCn%20yapt%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20gibi...%20Tanr%C4%B1%20ve%20tanr%C4%B1n%C4%B1n%20yans%C4%B1mas%C4%B1%20mant%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20ile%20%C3%A2yetleri%20tefekk%C3%BCr%20edebiliriz%20ama%20bu%20tefekk%C3%BCr%20bizi%20%E2%80%9CAllah%20Hakikati%E2%80%9Dnin%20yans%C4%B1mas%C4%B1%20veya%20Allah%20Hakikati%E2%80%9Dnin%20hologram%C4%B1%20sonucuna%20g%C3%B6t%C3%BCrmemelidir.%20Y%C3%BCzeysel%20din-tasavvuf%20d%C3%BC%C5%9F%C3%BCncesinin%20veya%20y%C3%BCzeysel%20mis&amp;source=Yo®umsuz Blog" rel="nofollow" class="external" title="Linkedin de Paylaş!">Linkedin de Paylaş!</a></li><li class="sexy-technorati"><a href="http://technorati.com/faves?add=http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-1" rel="nofollow" class="external" title="Technorati de Paylaş!">Technorati de Paylaş!</a></li><li class="sexy-delicious"><a href="http://del.icio.us/post?url=http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-1&amp;title=%C3%87eli%C5%9Fkiler+%281%29" rel="nofollow" class="external" title="del.icio.us da Paylaş!">del.icio.us da Paylaş!</a></li><li class="sexy-digg"><a href="http://digg.com/submit?phase=2&amp;url=http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-1&amp;title=%C3%87eli%C5%9Fkiler+%281%29" rel="nofollow" class="external" title="Digg le bunu!">Digg le bunu!</a></li><li class="sexy-yahoobuzz"><a href="http://buzz.yahoo.com/submit/?submitUrl=http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-1&amp;submitHeadline=%C3%87eli%C5%9Fkiler+%281%29&amp;submitSummary=%22%28...%29%20Aziz%20Paul%E2%80%99%C3%BCn%20yapt%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20gibi...%20Tanr%C4%B1%20ve%20tanr%C4%B1n%C4%B1n%20yans%C4%B1mas%C4%B1%20mant%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20ile%20%C3%A2yetleri%20tefekk%C3%BCr%20edebiliriz%20ama%20bu%20tefekk%C3%BCr%20bizi%20%E2%80%9CAllah%20Hakikati%E2%80%9Dnin%20yans%C4%B1mas%C4%B1%20veya%20Allah%20Hakikati%E2%80%9Dnin%20hologram%C4%B1%20sonucuna%20g%C3%B6t%C3%BCrmemelidir.%20Y%C3%BCzeysel%20din-tasavvuf%20d%C3%BC%C5%9F%C3%BCncesinin%20veya%20y%C3%BCzeysel%20mis&amp;submitCategory=science&amp;submitAssetType=text" rel="nofollow" class="external" title="Buzz up!">Buzz up!</a></li><li class="sexy-google"><a href="http://www.google.com/bookmarks/mark?op=add&amp;bkmk=http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-1&amp;title=%C3%87eli%C5%9Fkiler+%281%29" rel="nofollow" class="external" title="Google Bookmarks a ekle">Google Bookmarks a ekle</a></li></ul><div style="clear:both;"></div></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yorumsuzblog.org/celiskiler-1/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Monoteizmin Gölgesinde Kalan “Tasavvuf Düşüncesi-1”</title>
		<link>http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-%e2%80%9ctasavvuf-dusuncesi-1%e2%80%9d</link>
		<comments>http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-%e2%80%9ctasavvuf-dusuncesi-1%e2%80%9d#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 15 Jun 2010 04:41:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kemal Gökdoğan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kemal Gökdoğan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yorumsuzblog.org/?p=9187</guid>
		<description><![CDATA[Tarikat; İslâm’ın-Kuran’ın-Rasulullah’ın bâtını da değildir zâhiri de değildir. Çünkü İslâm’ın-Kuran’ın-Rasulullah’ın “içi ayrı dışı ayrı” olması akla ve nakle aykırıdır. “İçi-dışı aynı” olan bir hakikati içi ayrı dışı ayrı olarak ikiye ayırıp da “biz içini temsil ediyoruz, özünü yaşıyoruz, siz dışını-kabuğunu yaşıyorsunuz” demek ya hatadır ya da insanlara anladığı dilden mesaj vermektir. *** Ön not: 1- [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><a rel="attachment wp-att-5452" href="http://www.yorumsuzblog.org/allahin-yardimi/kemal-gokdogan-17"><img class="alignleft size-full wp-image-5452" src="http://www.yorumsuzblog.org/wp-content/uploads/2009/11/kemal-gokdogan261.jpg" alt="" width="72" height="100" /></a><em>Tarikat; İslâm’ın-Kuran’ın-Rasulullah’ın bâtını da değildir zâhiri de değildir. Çünkü İslâm’ın-Kuran’ın-Rasulullah’ın “içi ayrı dışı ayrı” olması akla ve nakle aykırıdır. “İçi-dışı aynı” olan bir hakikati içi ayrı dışı ayrı olarak ikiye ayırıp da “biz içini temsil ediyoruz, özünü yaşıyoruz, siz dışını-kabuğunu yaşıyorsunuz” demek ya hatadır ya da insanlara anladığı dilden mesaj vermektir.<span id="more-9187"></span><br />
***</em></p>
<p><strong>Ön not:</strong></p>
<p><strong>1-</strong> Bu yazı “<a href="http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-tevhid-inanci">Monoteizmin Gölgesinde Kalan Tevhid İnancı</a>” ve “<a href="http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-vahiy-ve-risalet">Monoteizmin Gölgesinde Kalan Vahiy Ve Risalet</a>” isimli yazılarda başladığım A.N.’nin mesajlarına cevapların devamı mahiyetindedir.</p>
<p><strong>2-</strong> Monoteizm ve benzeri teolojik kavramların açıklaması ilk  ve ikinci yazıda verilmiştir.</p>
<p><strong>3-</strong> Yazılarda “monoteist din” anlayışını anlatırken; “Allah Hakikati” yerine “Tanrı”,  “Ahad Allah” yerine “Tek tanrı”, “Rasul/ Nebî” yerine “Peygamber”,  “Allah Rasulü” yerine “Tebliğ Memuru”, “Allah Kelâmı” yerine “Kutsal Metinler”,  “Vahiy” yerine “Tanrısal Mesaj” gibi kavramları yazmayı tercih ediyorum.</p>
<p><strong>4-</strong> Bu bölümde “tarikat felsefesi”ne âit kavramları özellikle &#8220;<strong>geçmişte yaşanan tarikat felsefeleri</strong>&#8220;ne göre anlatmayı tercih ettim.</p>
<p><strong>A. N. ismi ile e-postama gelen mesajdan alıntı:</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;">&#8220;(&#8230;) O HALDE İSLAMİYETİN TEVHİD İNANCI SADECE ALLAH’A MÜRİD OLMAYI GEREKTİRİR. BU DÜNYADA VE AHİRETTE ONURLU BİR YAŞAM DA İŞTE BU TEVHİD İNANCINI YAŞAMAK SONUCUNDA ORTAYA ÇIKACAKTIR&#8230;&#8221;</p>
<p><strong>A.N.’nin Mesajına Cevabım:</strong></p>
<p>Sadece “Allah’a mürid olmak” önerisine “düşünmeyi” ve “özgür iradesini kullanarak” Allah’a mürid olmayı ya da olmamayı tercih etmek isteyen çağımız insanı şu soruyu mutlaka sorar:</p>
<p>“Hangi Allah’a?”</p>
<p>Ben de soruyorum:</p>
<p>Monoteist fanatizmin “Allah” anlayışına mı? Yoksa Muhammedî hoşgörünün anlattığı “Allah Hakikati”ne mi mürid olacağız?</p>
<p>Çağımız insanını davet ettiğin “Allah”ı mutlaka ve mutlaka çağımız anlayışına göre anlatacaksın. İnanmayı ya da inanmamayı özgür iradesine bırakacaksın.</p>
<p>Yöntem, daveti kabul edenleri dünyada ve ahirette “onurlu yolu seçmek” ile müjdelemek; kabul etmeyenleri “onursuz yolu/yolları” “seçmek” ile suçlamak ise, bu yöntem İslâmiyet’i “fanatik dinler” listesinde zirveye oturtmaktan başka bir işe yaramayacaktır.</p>
<p>İslâm’ı tam mânâsıyla beyan eden son insan Hz. Muhammed a.s.’ı anlayamamak İslâm’ı anlayamamakla eş anlamlıdır. Dini anlamakta, anlatmakta ve davette fanatizme düşmemizin nedeni de budur. Hz. Muhammed a.s. insanlara şöyle tanıtılmış; davetine icabet edene daha dünyada iken cennete pasaport vermiş (???), icabet etmeyeni de daha dünyada iken aforoz edip gıcır gıcır kılıçla doğramış (???). Hayır gerçekler hiç de böyle değildir.</p>
<p>Ebû Tâlib O’nun amcasıdır. Son nefesinde dahi iman davetine icabet etmemiştir. Fakat tüm yaşamı boyunca yeğeni Muhammed’in doğru söylediğini tasdik ederek destek vermiş, imanın yayılmasına vesile olmuştur.</p>
<p>Hz. Muhammed a.s. amcasına hiç bir zaman icabetsizliği nedeniyle asla hakaret etmemiş, İslâmiyetin tevhid inancını zahiren de kabul etmediği için “sen onursuzsun” dememiştir. Onun ölümünden sonra arkasından gözyaşları dökmüştür.</p>
<p>Ebû Tâlib  olayı o çağın “Muhammedî hoşgörü”sünü anlamamızı sağlayacak en büyük örnektir.</p>
<p><em>“(Kâfir olarak ölüp) cehennem ehli oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra, akraba dahi olsalar, (Allah&#8217;a) ortak koşanlar için af dilemek ne peygambere yaraşır ne de inananlara.”</em> (Tevbe/113, Diyanet Vakfı Meali)</p>
<p>Bu âyet daha sonraki dönemlerde müfessirlerce Ebû Tâlib’e özgülenerek Rasulullah’ın Allah tarafından &#8220;fırçalandığına&#8221; hükmedilmiştir. Müfessirlerin ve diğer fanatik dincilerin bu tutumu Hz. Muhammed a.s.’ın kâfirler ve müşrikler için af dileyecek kadar Allah’ı anlayamamakla suçlamaktır. Hatta bu tür yorum ile Rasulullah’a Allah’ı anlatmaktadırlar hatta O’nu Allah’a doğru dürüst iman etmeye davet etmektedirler. Ne hazîn tablo!</p>
<p>Ebû Leheb de Rasulullah’ın amcasıdır fakat O’nun konuşmasına, düşüncelerini açıklamasına izin vermemiştir. Hakaretler etmiştir.  Ebû Leheb “düşünce özgürlüğü” ve “ifade özgürlüğü”nün karşısında o çağın fanatizmini temsil eden sembol bir isimdir.</p>
<p>Rasulullah’ın Medine döneminde “fanatizm”e karşı verdiği savaşları da insanların zihinlerini karıştıran ve gereği gibi “tarih felsefesi” ile izah edilmeyerek üzeri “kutsal savaş” destanlarıyla kapatılan gerçeklerdir. Rasulullah’ın savaşları Risalet ve Nübüvvetinin gereği değildir, devlet adamlığının, komutanlığının, dünya siyasetinin ve toplumsal savunma stratejilerinin gereğidir. Kısaca insanlık ile başlayan “savaş” gerçeğini istemeden de olsa “liderlik” vasfıyla yaşamasıdır.</p>
<p>Kuran’ın “savaş âyetleri” Ebû Tâlib gibi İslâm düşüncesine hoşgörü ile yaklaşanları da Ebû Tâlib gibi “fanatizm”i temsil edenleri de sonuna kadar asın kesin, cehenneme doldurun anlamını taşımaz. İnançlarını özgürce açıklayıp yaşamayan bir toplumun “yasakçı” zihniyetle olan mücadelesini anlatır.</p>
<p>Çağımızda&#8230; Savaş ve barış asla ve asla tanrıya, tanrılara adanmamalı, kutsallaştırılmamalıdır. Allah adına savaş çığlıkları atılmamalıdır. Savaş ve barış devlet siyasetinin, toplumsal özgürlüğün gereğidir; dinin gereği değildir. Devlet, halkının dini inançlarını ve her türlü inanç özgürlüğünü koruyan bir kurum olmalıdır. Çağımızda savaş ve barış din adamları sınıfının fetvasıyla değil, devlet organlarının aldığı kararlarla gerçekleştirilmelidir.</p>
<p>A.N. iletisinde savaşdan bahsetmiyor ama savunduğu “insanlar için tek onurlu yol” saplantısı tarihte imanı savaşla da olsa zorla kabul ettirmek yanılgısından doğmuş bir uzantıdır, bir ideolojidir. Cevabımı bu nedenle savaş mantığı üzerine kurdum.</p>
<p><strong>A. N. ismi ile e-postama gelen mesajdan alıntı:</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;">&#8220;(&#8230;)Günümüzde mevcut kaynaklar arasında insan onurunu gözeten ve iman derinliğini sağlayan tek kaynak Kuranı Kerimin anlattığı tevhid inancıdır ki, tasavvuf adı altında oluşan tarikatlar ve gruplar bu tevhid inancını Müslüman toplumlara unutturarak kendi sapkınlıklarının hak olduğunu kabul etmişlerdir&#8230;&#8221;</p>
<p><strong>A.N.’nin Mesajına Cevabım:</strong></p>
<p>Kuran’ın anlattığı tevhid inancı ile Hz. Muhammed’in anlattığı tevhid inancını birbirinden ayırırsak “Rasulullah”ı sollayıp “Allah”a ulaşmak ve “Allah”dan geri dönerek “Rasulullah”a dahi Kuran’ı öğretmeye kalkışmak kaçınılmaz olacaktır. Ve olmuştur da.</p>
<p>Rasulullah’ı sollayan fanatizmin bir kısmı Hz. Muhammed’in anne ve babasını cehenneme göndermiş sonra Rasulullah’ı mezarlarının başına götürtmüş, onları Allah’a dirilttirmiş Kuran’a ve Peygamber’e iman ettirerek Allah’a tekrar öldürtmüşler ve cennete göndermişlerdir.</p>
<p>Rasulullah’ı sollayan fanatizmin bir kısmı da “olmaz böyle saçma şey” demişler ve bi’setten (Risaletün/Nübüvvetin başlangıcı) önce ölenleri ya toptan cehenneme göndermişler ya da cennet ve cehennem dışında üçüncü bir bölge uydurup oraya yerleştirmişlerdir.</p>
<p>“Kuran” “Allah Hakikati”nin Muhammedî kalb ve beyinden on dört asır önce bize yansımasıdır. Ben Rasulullah’ı sollayıp Kuran’ı Allah’dan tekrar alıp geriye dönerek Rasulullah’a dahi öğretmeye cüret edemem. Ben Kuran’ın Rasulullah’dan insanlara ulaşan Allah Kelâmı olduğuna iman ederim, gerisini bilmem.</p>
<p>Kuran bizzat Hz. Muhammed a.s. tarafından zabtı rabt altına alınarak insanlığa hediye edilmiştir. Hz. Muhammed a.s. kendisinden sonra Kuran’ın hızlı müslümanlarca tekrar Allah’dan alınıp insanlığa kılıç zoruyla “anayasa” kabul ettirilerek “din diktatoryası el kitabı” olmaması için sağlığında iken İslâm toplumunun başına “halife” atamamıştır. Kuran böylece din diktatörlüğünün el kitabı olmaktan kurtulmuş tüm insanlığa, tek tek her insan için, doğru anlaşıldığında “hidayet rehberi” özelliği kazanmıştır. Bu tedbir neticesinde insanlar millî kültürünü, bölgesel ve yöresel yaşam tarzlarını değiştirmeden Kuran’ı anlayabilme imkânına sahip olmuştur.</p>
<p>“Tasavvuf” da insanların millî kültüründen, bölgesel ve yöresel yaşam tarzlarından doğan bir yaşam tercihidir. Türkler Kuran’ı ve İslâm’ı ilk defa derinlemesine Hoca Ahmed Yesevî’nin (1093 Sayram &#8211; ö. 1166 Türkistan-Yesi, Kazakistan), Türkçe şiirleri ve Türkçe dini bilgi eğitimi veren dergâh sistemiyle anlamaya başlamışlardır.</p>
<p>Hindistanlıların bir kısmı, Afgan halkı, Kuzey Afrikalılar (Mısır, Fas, Tunus, Cezayir) Çinlilerin çok az bir kısmı, Balkan ulusları ve Müslüman olan diğer uluslar/topluluklar da Kuran’ı kendi ulusal-bölgesel-yöresel yaşamlarına göre anlamışlardır.</p>
<p>Kuran, beyni tamamen güdülenmeye müsait yaratılmış “hayvan türleri”ne inzal olmuş bir kitap değildir. Kuran, güdülenmeye müsait olmayan insan beynine inzal olmuş bir kitaptır. İnsan Kuran’ı okur “inanmak” ya da “inanmamak” tercihini özgür iradesiyle yapar ve yoluna devam eder. Her insan Kuran’ı falan kişi ve kişilerin paketlediği “inanç programı”na göre anlamak zorunda değildir. İnsan Kuran’ı kendi kişisel ve toplumsal özelliklerine göre anlar ve dilediği kadarını yaşamında tatbik eder veya etmez.</p>
<p>Şimdi tüm Müslüman ulusların inanç yollarıyla birlikte kişilerin Kuran’a bakış açılarını yansıtan tasavvuf geleneğinin de altına toptan bir çizgi çekerek “sizler benim gibi inanmadığınız için topunuz sapkınsınız” hükmünü vermeye ben bir anlam veremiyorum.</p>
<p><strong>A. N. ismi ile e-postama gelen mesajdan alıntı:</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;">&#8220;(&#8230;) Müslümanım diyenler sözde İslam ama yaşantıda Hristiyanlar ve Yahudiler gibi yaratana ulaşmak için rahiplere ve hahamlara ihtiyaç duyan, dualarının gerçekleşmesi için Şintoizm (1) ve Budizm gibi batıl inançlardaki ölülere ve dirilere rabıta yapar haline gelmişlerdir&#8230;&#8221;</p>
<p><strong>A.N.’nin Mesajına Cevabım:</strong></p>
<p>“Yahudilik” ve “Hıristiyanlık” monoteist anlamda iki dindir ve insanların Hz. Mûsâ’yı ve Hz. İsâ’yı zaman içinde millî kültürleriyle, bölgesel-yöresel yaşamlarıyla ve eski putperestlik inançlarından kalan âdetlerle harmanlayıp oluşturdukları din anlayışlarıdır. Beğensek de beğenmesek de gerçek budur. “Günümüzdeki Müslümanlık” dini de aynen diğer dinlerde olduğu gibi Hz. Muhammed’in ve beyanının insanlar tarafından kendilerine göre yorumlanmışıdır. Gerçek Müslümanlık Hz. Muhammed a.s. zamanında yaşanmış ve tekrarı mümkün olmayan tek örnektir. Bu nedenle hiç bir toplum ve hiç bir devlet “bizim Müslümanlığımız tek gerçek Müslümanlıktır” diyemez. Her toplum ve her kişi Müslümanlıktan anladığını yaşar&#8230;</p>
<p>Meseleyi bir de kişi bazında ele alalım&#8230;</p>
<p>Meselâ: “Ben sadece Allah’a taparım, başka ilâhlara tapmam” diyen ve kendisini “Muvahhid Müslüman” kabul eden bir kişinin bilinçaltını ve genetik bilgi mirasını biraz karıştırınca altından ilkel dinler zamanından kalma kırıntılar çıkar.</p>
<p>Bu kırıntılardan bir tane örnek vereyim&#8230;</p>
<p>İlkel bir insan sadece kendi totemine tapınır diğer kabilelerin totemlerine tapınmaz.</p>
<p>Şimdi soruyorum: “Allah” tapınılacak bir totem mi ki de O’na tapınmaya, başka totemlere tapınmamaya çalışılıyor?</p>
<p>Cevap veriyorum: “Allah” tapınılacak bir totem değildir. “Allah” ibadet edilecek tek hakikattir. Lügatimizden “tapınma” kavramını atmadıkça beynimizden ilkel din kırıntılarını da atamayız.</p>
<p>İbadet denilince sadece namaz, oruç, hac anlaşılmamalıdır. Onlar tapınma değildir. İnsan bedenini, ruhunu ve bilincini olgunlaştırmaya yardım eden disiplinlerdir. İbadet sınırsız anlamıyla her insanın “yaratılış amacına göre fiiller” ortaya koymasının genel adıdır.</p>
<p>İnandığını söyleyen bir insana inanç tarzından dolayı “sen sözde İslâm’sın ama yaşantıda Hıristiyan ve Yahudi gibisin” demek&#8230; gönül yıkmaktan başka bir şey değildir.</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Bir kez gönül yıktın ise /Bu kıldığın namaz değil<br />
Yetmiş iki millet dahi /Elin yüzün yumaz değil</em></p>
<p>“Sözde Müslümanlar(?)” ile birlikte Hıristiyanlık ve Yahudilik dinini eleştirirken kendimizin İslâm gerçeğini monoteist din alternatifi haline getirdiğimizi farkedemiyoruz maalesef. Hıristiyanlar-Yahudiler TANRI’SINA din adamları sınıfı aracılığı ile yaklaşmaya çalışırken siz  de TANRI’NIZA din adamı sınıfı olmadan yaklaşmaya çalışıyorsunuz. Arada çok önemli bir fark yok bence.</p>
<p>“Allah” aracılı-aracısız, din sınıflı-din sınıfsız yaklaşılacak ya da uzaklaşılacak bir totem, bir tanrı değildir. “Allah” hakikatin ta kendisidir&#8230; “Allah”dan uzaklaşacak veya “Allah”a yaklaşacak “ikinci bir hakikat” mevcut değildir.<br />
&#8230;</p>
<p>Şintoizm, Budizm  (2) ve diğer Hind-Çin-Japon/uzak doğu inançlarında Ortadoğu-Arap-Türk-Avrupa tek tanrılı din anlayışı ile kıyas olunacak ortak kelime ve kavramlar yoktur. “Tanrı/tanrılar” olarak bize aktarılanlar aslında bizim anladığımız mânâda tanrı/ilâh değildir. Dünyasal şartlarda gelişmesini tamamlamış ve özlerindeki tümel varlık uzantılarını açığa çıkarmış kişilerdir. O inançlarda tapınma da yoktur. Bizim tapınma olarak yorumladığımız ritüeller henüz dünyasal şartlarda gelişmesini tamamlayamamış insanın “tamamlanmış-evrenselleşmiş/tümelleşmiş” bilinçler ile bilinçsel etkileşim kurma yöntemleridir. Haşir-ahiret-cennet-cehennem inanışları da tamamen farklıdır. Kendilerini yeniden yaratacak bir tanrı anlayışına sahip değildirler. Yaşamın otomatik bir çark olduğuna ve kendiliğinden işlediğine inanırlar. Dünya ve ahireti bir nehirin iki kıyısı gibi bütün kabul ederler.</p>
<p>Hind-Çin-Japon inançlarına mensup insanlar inançlarını nasıl ki atalarından devralarak devam ettiriyorlarsa biz Müslümanlar da inançlarımızı atalarımızdan hazır alıp devam ettirmiyor muyuz? Benim atalarımdan devraldığım inanç “hak”tır, benim atalarımdan başka ataların devrettiği inançlar “bâtıl”dır, demem sadece bir ezber tekrarıdır.</p>
<p>Hind-Çin-Japon inançları da İslâm gibi haktır demiyorum. Ezberlerime dayanarak “bâtıldır” kelimesini de bir papağan gibi tekrar etmek istemiyorum. Doğduğumda toplumumun, kültürümün, çevremin Kuran’dan anladığını bana sunduğu “inançlarım”daki “Allah din, ahiret&#8230;vb.” mânâları bilincimin “özgür düşünce” bölümüyle yeniden sorgulayarak hak olduklarına kendi gayretimle yeniden“iman” etmeye çalışıyorum, çünkü Kuran Hucurat Sûresi 14. âyette bizden bunu istiyor:<br />
“<em>Bedeviler: “İman ettik” dedi&#8230; De ki: “İman etmediniz!&#8230; Fakat ‘İslam/müslüman olduk’ deyin&#8230; İman henüz kalblerinize dahil olmamıştır..</em>.”</p>
<p>Benim için “Hak ve Bâtıl” gerçekleri özgür düşüncemle ulaşacağım kendi değerlerim olacaktır. Başka inançları ezberden, kabaca, papağan gibi “bâtıl” ilan etmek, kendi inançlarımı da aynı yöntemle “hak” ilân etmek bana göre Kuran’ın bizden istediği bir “yol” değildir. Bu nüansı belirttikten sonra diğer inançları ezberden “bâtıl” ilân etmenin bizi nereye götüreceğine bir bakalım.</p>
<p>İsteklerinin gerçekleşmesi için rahipleri aracı kılarak “tanrısına” dua eden Hıristiyan, Yahudi, Hindû, Budist insan ve&#8230;</p>
<p>Kuran’daki “Allah Hakikati”ni “Allah isimli soyut bir tanrı” zannederek direk ona dua eden insan arasında ne fark var?</p>
<p>Her iki tip duacının duasını yönelttiği hedef aynıdır.</p>
<p>“Allah Hakikati”ne ise ne aracılı ne de aracısız dua edilir. İslâm’da “dua etmek ve duayı Allah Hakikati’nin kabul etmesi” “duayı yaşama dönüştürmek ve duanın yaşam olarak bize dönmesi” ile eş anlamlıdır.</p>
<p>“Allah Hakikati”nin duamızı kabul etmesi “dua abdesti(?)ni bozmadan tam tutmamız halinde “yüzde yüz” garantilidir.</p>
<p>Yanlış anlamayın duanın abdesti falan yok. Hiç günah işlememiş bir kişinin hâlini “dua abdestli” olarak tanımlamak istedim. Her insan doğduğunda “günahsız” olduğu için sanki dua abdestiyle doğmuş gibidir.</p>
<p>Dua abdesti(?) nelerdir?. Ben iki tanesini arz edeyim&#8230;</p>
<p>Dua abdestliler doğumdan-ölüme asla bir tek kez dahi olsa (savaşta düşmanı yanıltmak, küsleri barıştırmak haricinde) “yalan söylemez”.</p>
<p>Dua abdestliler doğumdan-ölüme asla bir tek kez dahi olsa en evvel en azılı düşmanlarının dahi ardından “gıybet” etmez. Ve böylece “dua abdestleri”ni asla bozmazlar.</p>
<p>Ben bu iki abdest şartını üç-beş yaşımda iken su bardağını kırdığımda “ben kırmadım” dediğimde ve ergenlik sonralarında İslâm adına bazı insanlara ardından ileri geri kaba-saba argo lâfızlar savurduğumda ebedî bozdum. Ben dua abdestimi bozduğumu açıkça ilan ediyorum ve soruyorum aranızda bozmayan var mı? “Var, o benim “ ya da “Var, falanca zâtı muhterem”dir diyen olursa dua abdestinin diğer şartlarını da sayarak mutlaka bir yerde bozduklarını kanıtlarım. Dua abdestini sadece ve sadece “Gerçek Rasuller” bozmazlar. Son Gerçek Rasul de aramızdan ayrılalı on dört asır oldu.</p>
<p>Bir Hıristiyan’a, bir Yahudi’ye, bir Budist’e veya inancını beğenmediği bir Müslüman’a “akılsız, aptal, yüzünden şer akıyor” (daha argoları ve diğer hakaretleri yazmıyorum) demeyen var mı? Dua abdestini bozmayan var mı?</p>
<p>Önce kendi etiğimiz duanın “Allah”a ulaşıp ulaşmadığını sorgulamalıyız. Ulaşmıyorsa neden ulaşmıyor sorusuna kendi nefsimiz için cevap aramalıyız ve sonra vaktimiz kalırsa Hıristiyanların, Yahudilerin, Budistlerin, evliyaları aracı-torpilci kılan tarikatçıların dua törenleriyle uğraşmaya başlamalıyız.</p>
<p>Bizim yörede, yöresel ağızla söylenen bir deyim vardır&#8230; “Cebinde yok mangır, aklı Alaman&#8217;da galgır”. Yani adamın belediye otobüsüne binecek parası yok, aklı fikri Almanya’ya kaçak işçi olarak gidip lüks bir yaşam sürmektedir. Bir insan “dua abdesti”nin en basit iki şartını dahi kendi dilinde tutamazken, diğer din ve inançların ve kişilerin eğriliğini doğruluğunu araştırması aklının nerelerde oyalandığını göstermektedir.</p>
<p>Bir başka misal&#8230;</p>
<p>İstanbul’un fethinde bir topun patlamama nedenini soran Fatih’e topçu asker; “On sebep var pâdişahım: Bir, barut yok..” dediğinde Padişahın “gerisini saymana gerek yok” demesini de “dua abdesti” ile siz bağdaştırın.</p>
<p>Dua abdestini günde on kez bozan kişi “Allah ile arasına aracı koymadan” on milyar kez dua da etse “kabul olmaz”, “Allah ile arasına on gavs-ı azam koyarak dua da etse” yine “kabul olmaz”. Tüm dua iletileri Allah indindeki “gereksiz-spam-junk” klasörüne düşer&#8230; “gelenler” klasörüne kadar asla ulaşmaz, silinir gider.</p>
<p>“Dua” sadece dil ile “tanrıya istek postalamak” değildir. “Dua” “dua abdesti”ni bozmayan bilincin avuçlarını semaya açarak “Allah’ın dilediği olur” diyebilmesidir.</p>
<p>Tarikat-tasavvuf ve tevhid konusuna başlamadan önce bu tür sorunları tartışmak isterdim ama şimdilik geçelim&#8230;</p>
<p><strong>A. N. ismi ile e-postama gelen mesajdan alıntı:</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8221; (&#8230;) ALLAH DIŞINDA KENDİNE DOST EDİNENLERİN DURUMU KENDİSİNE YUVA YAPAN BİR ÖRÜMCEĞE BENZER. OYSA YUVALAR İÇİNDE EN DAYANIKSIZ OLANI ÖRÜMCEĞİN YUVASIDIR. KEŞKE BİLSELERDİ</em> ( Ankebut 41. Ayet)</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Şunu çok iyi bilin ki, arınmış din sadece Allah’ındır. Bununla birlikte O’NUN DIŞINDA DOST EDİNENLERE VE ONLARA SADECE ALLAH’A BİZİ DAHA YAKLAŞTIRMALARI İÇİN İBADET EDİYORUZ DİYENLERE GELİNCE. ALLAH KUŞKUSUZ GÖRÜŞ AYRILIĞINA DÜŞTÜKLERİ KONULARDA ONLAR ARASINDA HÜKMÜNÜ VERECEKTİR. ALLAH KUŞKUSUZ, YALAN SÖYLEYEN VE KÂFİRLİK EDEN KİMSEYİ ASLA DOĞRU YOLA ULAŞTIRMAZ&#8230;</em></p>
<p style="padding-left: 30px;">(Bu Zümer Suresi 3. Ayette Allah dışında kendilerine dayanak, güvence ve dost edinenleri açık bir şekilde yalancılıkla ve gerçeği inkar etmekle suçluyor)</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>ALLAH KULUNA YETERLİ DEĞİL Mİ ?</em> ( Zümer 36. Ayet)</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>And olsun ki, onlara : Gökleri ve yeri kim yarattı? Diye soracak olsan onlar mutlaka Allah’tır diyeceklerdir. De ki : O halde söyleyin bana, Allah dışında çağırdıklarınız eğer Allah bana bir zarar vermek isteyecek olursa, O’nun verdiği zararı giderebilirler mi? Yada Allah bana sevgisinin bir açılımı olan bir nimet vermek isteyecek olursa, onlar nimetini engelleyebilirler mi ? De ki : ALLAH BANA YETER. O HALDE GÜVENENLER ANCAK O’NA GÜVENİRLER</em> (Zümer 38. Ayet)</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Allah hakkında yalan uyduran ve ayetlerini yalanlayandan  daha zalim kim olabilir ki ? Gerçek şudur ki, suçlulular asla kurtuluşa eremezler. Çünkü ONLAR ALLAH DIŞINDA KENDİLERİNE NE ZARAR VEREN NE DE YARAR SAĞLAYAN ŞEYLERE İBADET ETMEKTE VE BUNLAR BİZİM ALLAH KATINDA ARACILARIMIZDIR DEMEKTE. O HALDE ONLARA DE Kİ: SİZ GÖKLERDE VE YERDE BİLMEDİĞİ BİR ŞEYİ Mİ ALLAH’A HABER VERİYORSUNUZ? O ONLARIN ORTAK KOŞTUKLARINDAN MÜNEZZEHTİR.</em> ( Yunus 17 ve 18. Ayet.. Bu ayetlerde açık bir şekilde müşriklerin Allah’a iman ettiği ama Allah’a ulaşmak için aracılar edindiğinden söz ediyor ki, tarikat ehlinin şeyhim beni Allah’a yaklaştıracak sözleri putperestlerin söylemleriyle aynı)</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Allah ile beraber başka bir ilaha yalvarıp yakarma sonra azaba uğrayanlardan olursun.</em> (Şuara Suresi 213. Ayet.  )</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Hiç şüphesiz mescitler Allah’a mahsustur o halde Allah ile birlikte hiç kimseye dua etmeyin. </em>(Cin Suresi 18. Ayet)</p>
<p style="padding-left: 30px;">(Meal: Son Çağrı Kuran, Prof. Dr. Salih Akdemir)&#8221;</p>
<p><strong>A.N.’nin Mesajına Cevabım:</strong></p>
<p>Sadece Allah’ı dost edinmek için ben Allah’a aracısız veya aracılı ulaşırım demek yeterli mi?</p>
<p>Örümceğin yuvasından ne anlamalıyız?</p>
<p>Allah’a dost olabilmek için “dost”un benden isteklerini “dost”un bana gönderdiği “davetiye/Kuran”dan araştırdım. “Dost”un benden istediği “yalan, gıybet, israf” gibi çok basit görünen ama “yuvamı/kalbimi” zayıflatan üç isteğini dahi yerine getiremediğimi gördüm. Diğer basit (???) isteklerini fazla araştırmadan eksikliğimi ört bas edebilmek için diğer insanlarla ve diğer dinlerle ve diğer inançlarla “gözünüzün üstünde kaş var” diyerek uğraşmaya başladım. Güya başkalarında ne kadar fazla eksiklik bulursam kendimde o kadar fazlalık bulacaktım. Kendimi kandıracaktım ya da “Allah ile dost” olabilmenin çok da kolay bir şey olmadığını anlayacaktım.</p>
<p>İletinin bu kısmına bu kadar cevabı yeterli görüyorum.</p>
<p><strong>A. N. ismi ile e-postama gelen mesajdan alıntı:</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><span style="color: #ff0000;"><span style="color: #000000;">&#8221; (&#8230;)</span><span style="color: #000000;"> TARİKATLARDAKİ ve CEMAATLERDEKİ MÜRİTLİK ANLAYIŞI</span></span></p>
<p style="padding-left: 30px;">Tarikat ehline göre bir müridin şeyhinden istifade edebilmesi için üç şart vardır :</p>
<p style="padding-left: 30px;">1. Şeyhe karşı ihlâslı olmak yani şeyhini pek çirkin günahlar işlerken gözleriyle görse bile ona karşı beslediği sevgi ve saygı hiç azalmamalı ve çirkin bir iş yaptığına asla inanmamalıdır. Çünkü bu gördükleri samimiyet testidir.</p>
<p style="padding-left: 30px;">2. Şeyhe karşı teslimiyet yani ölü cenaze yıkayıcısının eline tamamen teslim olup hareketsiz ve iradesiz olduğu gibi müritte şeyhinin emri karşısında öyle olmalıdır.</p>
<p style="padding-left: 30px;">3. Şeyhe karşı muhabbet yani şeyhini her şeyden fazla sevmek&#8230; Onlar, bu sevgiyi anlatırken de, o denli saçmalıyorlar ki, o sözleri anlatmaya dilim varmıyor&#8230;&#8221;</p>
<p><strong>A.N.’nin Mesajına Cevabım:</strong></p>
<p>A.N.&#8217;nun &#8220;<em>TARİKATLARDAKİ ve CEMAATLERDEKİ MÜRİTLİK ANLAYIŞI</em>&#8221; başlığı ile sorguladığı &#8220;tarikatta muhabbet ve teslimiyet&#8221; âdâbına dâir bazı kavramlara tarihsel  “tarikat felsefesi” tarafından yüklenen anlamları inceleyelim&#8230;</p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong>Tarikat felsefesine göre</strong>;  Tarikat, Hz. Muhammed a.s.’ın bâtınen yaşadığı ve çok özel kişilere öğrettiği Allah’a giden ezoterik (3)/ gizemli bir yoldur. Tarikat, İslâm’ın bâtınıdır, özüdür, Kuran’ın yaşanmasıdır. Bu yol herkesin kaldıramayacağı sırlarla yüklü olduğu için ancak ehline anlatılır ve ehli yaşar ve insanlara akıllarının alabileceği kadarı sızdırılır. Tarikata baş olacak kişi Allah tarafından belirlenir, Peygamber tarafından mâneviyatta belirli sahabelerin ve ölmüş büyük evliyaların şahidliğinde “icazeti/diploması/görev kâğıdı ve irşad yetkisi” verilir. Bu görevlendirmeye inanmayanlar şeyhin, tarikatin ve dolayısıyla Peygamber ve Allah’ın münkiri/inkârcısı olur ve Allah o münkire harp ilan eder.</p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong>Tarikat felsefesine göre</strong>; Mürid, bir ucu kesintisiz Peygambere ve Allah’a ulaşan evliya silsilesinin yaşayan ucu olan bir şeyhe biat etmiş kişidir. Şeyhi olan kişilere (Osmanlı tasavvuf edebiyatında) “bağlı” şeyhi olmayan kişilere de “ipsiz” denir. Bağlıların tüm günahlarının gerçek tövbe ile ve şeyhin himmetiyle (desteğiyle) sevaba dönüşeceğine “Furkan Suresi 70. âyet”e dayanarak inanılır. Dünyada ve ahirette müritlerin şefaat olunacağına “kesin” nazarıyla bakılır. Müridin şeyhi vasıtasıyla ulaşabileceği ayrıcalıklar ancak bazı şartların sağlanmasına bağlıdır.</p>
<p>Tarikat felsefesinin iddiası bunlardır. Ve bu nedenle asırlardan beri tarikat ve tarikat karşıtları birbirlerini “imansızlık, küfre girme, şirke düşme, fısk, sapkınlık” ile suçlayıp tartışmaktadırlar.</p>
<p>Şimdi de bazı kavramlara tarihsel “tarikat felsefesi”ne karşıt düşünce tarafından yüklenen anlamları inceleyelim&#8230;</p>
<p>“Tarikat”, “mürid” , “evliya”, “tevhid”, şefaat” ve benzerlerine A.N. iletilerinde yeteri kadar açıklama getirdiği için ben tekrar etmek istemiyorum. Ancak şu kadarını söyleyebilirim “klasik tarikat felsefesi” ve “klasik tarikat karşıtlığı felsefesi” “gerçek tasavvuf düşüncesi”ni değil de “monoteizmin gölgesinde kalan tasavvuf”u monoteist bağlamda savunmakta veya eleştirmektedir. Monoteist inançla birbirlerini eleştiren taraflardan hiçbirisine taraftar değilim, hiç bir zaman sonuca ulaşamayacakları anlamsız tartışma meydanına katılmak istemiyorum.</p>
<p>Monoteist anlamda bir tanrıya, bir dine, bir tasavvuf felsefesine inanmadığımı daha önce açıklamıştım&#8230; Fakat Hz. Muhammed a.s.’ın beyan ettiği Kuran ve İslâm’ın anlattığı “Allah Hakikati”ne sonuna kadar inanmaya çalışan bir mümin ve Müslüman’ım demiştim. Yine aynı şeyi söyleyerek “gerçek tasavvuf düşüncesi”ne göre daha doğrusu benim anladığım ve hiç kimseyi bağlamayacak olan “gerçek tasavvuf düşüncesi”ne göre aynı kavramlara kısaca değineyim.</p>
<p>Bana göre&#8230;</p>
<p>Tarikat; İslâm&#8217;ı &#8220;Kuran ve sünnet çerçevesinde&#8221; yetiştiği millî kültüre, bölgesel ve yöresel geleneklere ve ayrıca kendi kapasitesine göre anlayan kişinin başlattığı bir yorum yoludur.</p>
<p>Tarikat; İslâm’ın-Kuran’ın-Rasulullah’ın bâtını da değildir zâhiri de değildir. Çünkü İslâm’ın-Kuran’ın-Rasulullah’ın “içi ayrı dışı ayrı” olması akla ve nakle aykırıdır. “İçi-dışı aynı” olan bir hakikati içi ayrı dışı ayrı olarak ikiye ayırıp da “biz içini temsil ediyoruz, özünü yaşıyoruz, siz dışını-kabuğunu yaşıyorsunuz” demek ya hatadır ya da insanlara anladığı dilden mesaj vermektir.</p>
<p>Tarikat; “tarikat felsefesi”nin savunduğu gibi ne İslâm’ı ne Kuran’ı ne de Rasulullah’ı temsil eder, ne de “tarikat karşıtlığı felsefesi”nin eleştirisi gibi “sapkınlık”tır. Tarikat İslâm’ı-Kuran’ı-Rasulullah’ı yeniden icat etmeye kalkışmadan özgürce yorumlamaktır.</p>
<p>“Mürid” ise başlangıçta bu özel-kişisel yorum yoluna hiç bir yorum yapmadan katılan âdeta “düşünme melekesini mutlak soğuklukta donduran” kişidir. Mürid ölene kadar ya “donuk” halde kalır ve adına “teslimiyet” der ya da tarikatın ruhu olan “yorum mekanizmasını” yani “tefekkürü-düşünceyi-sorgulamayı” devreye sokarak “fenâfişşeyh” durağını geçerek kendinde gizli diğer duraklara varır&#8230;</p>
<p>Tarikatta “şeyh”, ebedî saplanılıp kalınacak bir girdap değildir; tam aksine ilk evvel ulaşılacak ve ulaşıldığı anda terk edilecek bir boyuttur. Şeyh, tarikatta uğruna ölünesi değil sadece ve sadece bilgisinden, ortamından yararlanılacak “usta-eğitici-terbiyeci”dir.</p>
<p><strong>A. N. ismi ile e-postama gelen mesajdan alıntı:</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;">&#8220;(&#8230;) Tarikat ehline göre bir müridin şeyhinden istifade edebilmesi için üç şart vardır :</p>
<p style="padding-left: 30px;">1.Şeyhe karşı ihlâslı olmak yani şeyhini pek çirkin günahlar işlerken gözleriyle görse bile ona karşı beslediği sevgi ve saygı hiç azalmamalı ve çirkin bir iş yaptığına asla inanmamalıdır. Çünkü bu gördükleri samimiyet testidir&#8230;&#8221;</p>
<p><strong>A.N.’nin Mesajına Cevabım:</strong></p>
<p>Tarikat menkıbe ve sohbetlerinde bu tarzda söylenceler mevcuttur. Bu söylencelerin doğması ve zamanla tarikat yasası haline gelmesi insan doğasının eğriyi de doğruyu da kutsallaştırma özelliğinin göstergesidir.</p>
<p>Aslında tarikat hoşgörüsü ve tarikat uyanıklığını hikâyelerle anlatmak isteyen geçmiş çağlardaki tarikat eğitimcilerinin/şeyhlerin sözlerinin zamanla nasıl yanlış anlaşılmalara dönüştüğüne örnekler verelim.</p>
<p>Evinde gizlice şarap (alkol) içene, zinâ yapana eski İslâm toplumları ve yönetimleri ceza uygulamamıştır. Cezaya müstehak olmak için bir suçun alenen işlenmesi kuralı vardır. Bu kural çağdaş hukukun da uygulamasıdır.</p>
<p>Eski şeyhler halkı din adına insanları zan ile yargılamaktan sakındırmak ve görmeden, şahitlendirmeden, delillendirmeden itham etmemelerini izah edebilmek için bazı hikâyeler anlatmışlardır. Meselâ&#8230;</p>
<p>Bir şeyh müridleriyle birlikte sahrada oturmaktadır. Uzaktaki nehirde bir kayık vardır. Kayıkta bir erkek bir kadını sıkıca kucaklamakta ve elindeki şarap testisinden demlenmektedir. Kadın da erkeğin başını okşamakta ve kahkahalar atarak âlem yapmaktadırlar. Manzara karşısında bozulan müridler şeyh efendiden alenen haram işleyen günâhkârlar hakkında bir beddua isterler. Şeyh ellerini kaldırarak “Yâ Rabbi beni ve müridlerimi şu kayıktaki mübarek insanların hatırına bağışla” deyince “fanatik” müridlerde şafak atar. Şeyhe kızarlar. Biraz sonra kayık sahile yanaşır. Erkek elindeki testiyle ve yanındaki kadınla şeyhin meclisine gelir. Müridler bir de bakarlar ki erkek o yörenin en fakir en cömert ve en takvalı kişisidir, yanındaki kadın da annesidir, elindeki özel şarap testisinin içinde de su vardır. Günlük rızıklarını temin etmek için annesiyle nehirde balık avlarken güneş çarpmış ve annesine sarılarak kendisini düşmekten zor kurtarmıştır. Annesi de eli ile oğlunun yüzünü su ile ıslatarak serinletmeye çalışmıştır. Kahkahalar ise annenin ağlamaklı sesidir. Balıkçı kendi zor durumuna rağmen o gün tuttuğu balıkları şeyhe ve müridlerine hediye ederek oradan ayrılır.</p>
<p>Bu olay olmuştur ya da olmamıştır. Eski zamanların eğitim yöntemlerinde olayın olup olmaması önemli değildir&#8230; Önemli olan öyle bir olay hakkında nasıl düşünüleceğidir.</p>
<p>Bir başka hikâye&#8230;</p>
<p>Mürid tesadüfen şeyhin kapısı önünden geçerken, içeriden şeyhin hanımı ile mahrem konuşmalarına istemeden kulak misafiri olur. Hanımı şeyhe kendisinin cinsel birleşmeden dolayı boy abdesti almak için banyoya gideceğini ve şeyhin de sabah namazını kıldırması için bir an evvel mescide yetişmesini söylediğini işitir. Şeyh odadan kupkuru çıkar ve müridle direk mescide giderek cemaate sabah namazı kıldırır. Mürid o gün sabah namazını şeyhiyle kıldığı halde kaza ederek dergâhtan ayrılmak için eşyalarını toplar. Çünkü şeyhi cünüp ve abdestsiz olarak millete imamlık yapmıştır. Şeyh ayrılmak üzere olan müride ayrılık nedenini sorunca mürid kızarak durumu anlatır&#8230; Şeyh de kendi durumunu anlatır&#8230; Şeyhin vücudunda bir tür cilt rahatsızlığı vardır ve su kullanması iyileşinceye kadar hekimler tarafından yasaklanmıştır. Şeyh o sabah odasında bulundurduğu kum ile teyemmüm ederek sabah namazını kıldırmıştır. Mürid işin sırrını öğrenince dergâhta kalır ve bir daha zan ile hareket etmez.</p>
<p>Bir başka hikâye&#8230;</p>
<p>Şeyhi müridini sınamak için “bana hemen babanın kellesini getir” der. Mürid hiç beklemeden memleketine gider, geceyi bekler, babasının odasına karanlıkta dalar, kafasını keserek torbaya sokar ve şeyhinin önüne atar. Kelle torbadan çıkınca görür ki babam diye kestiği o bölgenin en azılı canisidir, kırk kişinin katilidir, ölü-diri getirene ödül verilecek bir hayduttur ve o gün babasını ve annesini öldürmeye gelmiştir&#8230; (Hikâye “<a href="http://www.beyazperde.com/film/1247">Azınlık Raporu</a>” filmine ne kadar benziyor değil mi?)</p>
<p>Geçmişte bu gibi hikâyeleri anlatmak ve hikmetler çıkarmak avami boyutta oldukça doğaldı. Kendimi çok geniş görüşlü olmaya zorlamama rağmen bu hikâye hâlen bana çok korkunç ve saçma gelmektedir. Henüz işlenmemiş bir suçtan dolayı bir insana ceza verilir mi? Bu hukuk anlayışı hem beşeri hem de ilâhî adalete uyar mı? (Hızır’ın Hz. Mûsâ ile yolculuğundaki peşin cezalar ve peşin ödüllerin de yeniden yorumlanması gerekir.)</p>
<p>Tarikat kitaplarında bunlar gibi pek çok hikâyeler vardır. Bu hikâyelerin amacı o çağdaki insanlara tarikat felsefesinin inceliklerini anlatmaktır. Fakat zamanla hikâyeler sağda solda art niyetli kişilerce suistimal edilip gerçek yaşamda da uygulamaya başlayınca tarikat çevrelerinde inandırıcılığını yitirmiştir.</p>
<p>Geçmişteki tarikatlarda ne İslâm’ın nezahetine ne de insanlığın temel haklarına aykırı davranışları mübah kabul etmek yoktur. Hikâyelerin anlatım amaçlarını iyice tahlil etmeden geçmişe bakarak her çağın tarikat felsefesini külliyen “sapkın” ilân etmek çok acemice verilmiş bir karardır. Biz de şimdiki çağın eğitim öğretim anlayışına dayanarak eski çağların eğitim öğretim anlayışlarını “yanlış” bulmak hatasına düşmemeliyiz. Her çağın eğitim, öğretim, adalet, hukuk, iletişim gibi gerçekleri o çağa özgü ve o çağın ihtiyacına cevap verecek niteliktedir.</p>
<p>Hiç bir çağın evrensel  ahlâk anlayışına uygun düşmeyen hikâyeler hakkında tek kelime yazmaya değmez, es geçiyorum. Bu tür hikâyeler İslâm tasavvufuna âit olamaz.</p>
<p><strong>A. N. ismi ile e-postama gelen mesajdan alıntı:</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;">&#8220;(&#8230;) 2. Şeyhe karşı teslimiyet yani ölü cenaze yıkayıcısının eline tamamen teslim olup hareketsiz ve iradesiz olduğu gibi, mürit te şeyhinin emri karşısında öyle olmalıdır&#8230;&#8221;</p>
<p><strong>A.N.’nin Mesajına Cevabım:</strong></p>
<p>Tarikat felsefesi “İslâm’ın özü” kabul edilirse, bu kural, yani şeyhe ölü gibi teslimiyet “bana göre” de görünüşte akla mantığa, İslâm’a, Kuran’a, Muhammedî beyana uygun düşmemektedir. Ama aynen birinci kural gibi eski çağların eğitim-öğretim anlayış metodu içinde ele alınırsa bu şart da öğrencinin hocasını “can kulağıyla dinlemesi”nin abartılarak vurgulanmasından başka bir şey değildir.</p>
<p>İslâm’da “aklı-iradeyi terk ederek körü körüne birisinin emrine boyun eğmek yoktur” demek ne kadar doğru ise “tarikatta şeyhe ölü balık gibi teslim olmak mecazî bir anlatımdır” demek de o kadar doğrudur.</p>
<p>Bana göre&#8230; “Tarikat”, İslâm ile eş anlamlı olmayıp sadece İslâm’ın yorumu olunca, müridin şeyhin emrine (iradesine, bilgisine, eğitim-öğretim yöntemine) teslimiyetinin İslâm’a uyup uymadığını İslâm adına tartışmak anlamsızdır.</p>
<p>Teslimiyet tartışılacak ise şeyhin veya müridin kişisel özgürlüklerini, namuslarını, mülkiyet ayrıcalıklarını, devletin adalet- güvenlik- ekonomik mekanizmasını ve toplumun ahlâkî kabullerini ihlâl edip etmediği boyutta tartışılmalıdır.</p>
<p>Tarikattaki şeyh-mürid ilişkisi “tarikat” adına dinî/İslâmî bir ilişki gibi kutsallaştırılmamalı ve “tarikat karşıtlığı” adına da tarikat ile meşgul olmayı tercih edenler toptan “müşrik, kâfir, cehennemlik ve <em>sapkın</em>” ilân edilmemelidir.</p>
<p><strong>A. N. ismi ile e-postama gelen mesajdan alıntı:<br />
</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;">&#8220;(&#8230;) 3. Şeyhe karşı muhabbet yani şeyhini her şeyden fazla sevmek.</p>
<p style="padding-left: 30px;">Onlar, bu sevgiyi anlatırken de, o denli saçmalıyorlar ki, o sözleri anlatmaya dilim varmıyor&#8230;&#8221;</p>
<p><strong>A.N.’nin Mesajına Cevabım:</strong></p>
<p>Bir insan aklî dengesini bozmadığı müddetçe başka bir insanı kendi öz evlâdından, öz atasından ve kendi canından daha fazla sevmesine imkân ve ihtimal yoktur.</p>
<p><em>Bir gün Hz. Ömer (ra) &#8220;Yâ Rasûlallah! Nefsimden sonra en çok seni seviyorum&#8221; demiş. O da &#8220;Yâ Ömer! Beni nefsinden ziyâde sevmedikçe îmânın kemâle ermez&#8221; buyurmuşlar. Bu cevab üzerine Hz. Ömer bir ürperti hissetmiş. Ve &#8220;Yâ Rasûlallah! Şu anda seni nefsimden de çok seviyorum&#8221; deyince, Rasulullah a.s. &#8220;Yâ Ömer! Şimdi îmânın kemâle erdi&#8221; diye buyurmuş.</em></p>
<p>Tarikat felsefesi şeyhi sevmekte bu hadisi temel alır. Rasulullah ile Hz. Ömer iki dosttur, evlilik yoluyla akrabadır, savaş meydanlarında birlikte ölüme baş koymuşlardır. İki dost arasında “beni ne kadar seviyorsun” tarzında sorular ve muhabbetler olabilir ama Rasulullah’ın teklifi “beni şizofrenik bir sevgiyle seveceksin” anlamına da gelmez. Rasulullah ve Hz. Ömer sevginin çok kuvvetli olması gereğini vurgulamışlardır.</p>
<p>Tarikat felsefesinde şeyhi herşeyden çok sevmek sadece abartma sanatıyla yapılan bir anlatımdır. Hiç kimsenin hiç kimseye “beni eşinden, işinden, çocuğundan çok seveceksin” demeye ne Allah indinde hakkı vardır ne de beşer indinde hakkı vardır. Bu abartmalara fazla takılmamak gerekir.</p>
<p>Aşırı-şizofrenik derecede de olsa sevgi kişinin imanını kemale erdirmez. Sevilen kişinin doğrularını, bilgilerini, ilmini akıl ve mantık dâiresinde incelemek ve değerlendirmek imanı kemale erdirir.</p>
<p><strong>A. N. ismi ile e-postama gelen mesajdan alıntı:</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;">&#8221; (&#8230;) İşte bu anlayış insanı ALLAH indinde en yüksek mertebe olan insanlıktan, canlıların en aşağı mertebesine indirmektir. Çünkü bu anlayışı kabul eden bir insanın aklını ve hislerini kullanması mümkün değildir&#8230;&#8221;</p>
<p><strong>A.N.’nin Mesajına Cevabım:</strong></p>
<p>Çok ağır bir suçlama.</p>
<p>Çok katı monoteizmin gölgesinde kalan inançtan bu kadar ağır bir suçlama doğması doğaldır. Monoteist felsefelerde insanlar “iman” ve “davranış” yapılarına göre hayvanlardan aşağılara, hayvanlarla eşitliğe veya melekler üstü zirvelere kadar yerleştirilerek etiketlenirler. Halbuki&#8230;</p>
<p>İnsanı en yüksek mertebeyi ve en aşağı mertebeyi dışında gelgitlerle yaşayan bir canlı gibi düşünmek büyük bir yanılgıdır. Allah indinde veya insanın kendi dışında tırmanabileceği bir yüksek mertebe veya düşebileceği bir alçak mertebe yoktur. Tüm yücelikler ve tüm alçaklıklar her insanın kendi içinde mevcuttur. “Allah indi” ise mertebenin olmadığı tek yerdir. Ancak “Allah Hakikati”ni “tanrı” gibi düşünmekten kurtulamayanlar “Allah indi” ile “Tanrı indi”ni birbirinden ayıramadıkları için “Allah indinde” çeşitli makamlar/mertebeler/seviyeler, onurlu bölgeler, onursuz bölgeler var zannederler.</p>
<p>Canlılar ve cansızlar için “mertebe basamakları” düzenlemek Kuran’ın ve İslâm düşüncesinin insanı tanımlamak için oluşturduğu hayalî bir tablodur. “Bir hayvan bir melekten aşağı mertebededir çünkü hayvansal nefsi vardır” hükmü hayvana veya meleğe makamlar oluşturup oraya oturmak amacını taşımamaktadır; insanın kendisine, diğer insanlara, diğer canlı türlerine, çevreye ve doğaya karşı gösterdiği davranışlarını ölçülendirme amacı taşımaktadır.</p>
<p>İnsan kendi içindeki en yüksekten en aşağıya “iman ve inanç tercihi” nedeniyle inmez; Kendi nefsine, diğer insanlara, diğer canlı türlerine, çevreye ve doğaya karşı gösterdiği davranışlarındaki negatif tercihleri nedeniyle iner. Yukarıda bahsettiğim gibi&#8230; Ebû Tâlib (zâhiren) iman etmiyordu ama Rasulullah’a ve diğer insanlara karşı olan insanî davranışları nedeniyle kendi içindeki “yücelerin yücesi”nde idi. Rasulullah a.s.’ın diğer amcası Ebû Leheb de inanmıyordu ama inançsızlığını Ebû Tâlib gibi insanî davranışlarıyla izole etseydi o da kendi içindeki “aşağıların aşağısına” inmezdi, kendi içindeki “yücelerin yücesi”nde kalabilirdi.</p>
<p>Gerçi en yüce mertebenin çok dar olmasından(?) ve kendilerine yer kalmamasından korkan monoteist felsefe Ebû Tâlib’i zahiren iman etmemekle yargılayıp tanrı indindeki cehenneme/düşük mertebeye gönderdiklerini biliyoruz&#8230;</p>
<p>Rasulullah a.s.’ın İslâm’a davet mektubunu alan ama iman etmediği halde iltifatlarda bulunan ve elçilere “insanî” davranış gösteren Bizans kralı Heraklius (d. yak. 575- ö. 11 Şubat 641), Rasulullah’ın hayır duasına mazhar olarak kendi içindeki “en yüksek mertebeye” çıkarken devleti de İstanbul’un fethine kadar sekiz yüz yıl daha yaşamıştır.</p>
<p>İran kralı Kisra ise hem mektubu yırtmış, hem elçileri şehit etmiş hem de Rasulullah’a hakaret etmiştir. Kisrâ bu negatif davranışıyla kendi içindeki “en alçak mertebe”ye inmiş ve devleti de çok kısa bir zaman içinde parçalanmıştır.</p>
<p>İnsanlar bir dini, bir inancı, bir felsefeyi sevmekle veya inanmakla seviyelerini yükseltemezler&#8230; Sevmemekle veya inanmamakla da seviye kaybetmezler. İnsanlara kendi özünde seviye kazandıran Ebû Tâlib ve Heraklius gibi inanmayı tercih etmese de başka inançlara ve insanlara saygı göstermek ve insanca davranmaktır. İnsanlara kendi özünde seviye kaybettiren de Kisrâ gibi insanlara inançları nedeniyle hakaret etmek, inançlarını aşağılamak ve gayri insanî davranışlarda bulunmaktır. Kerbelâ’da Rasulullah a.s.’ın evlâtlarını katledenler “Allah ve Rasulü”ne iman ettiklerini söyleyenlerdi. Onların zahiri imanı olduğu halde insanlık dışı davranışları nedeniyle kendi özlerindeki “aşağıların en aşağısına” yuvarlanmaktan kurtulamadılar.</p>
<p>İki insanın birbirini şeyh-mürid ilişkisi içinde sevmesi onları onların zannettiği gibi ne yükseklere çıkarır ne de sizin zannettiğiniz gibi aşağılara düşürür.</p>
<p>Selam ve saygılarımla</p>
<p style="text-align: right;"><strong>Kemal Gökdoğan</strong><br />
<a href="http://www.yorumsuzblog.org/">www.yorumsuzblog.org</a><br />
<a href="mailto:kemalgokdogan@gmail.com">kemalgokdogan@gmail.com</a></p>
<p><strong>Notlar:</strong></p>
<p><strong>(1)</strong> Şinto (Kanji:神道 Şintō) veya Şintoizm: Japonya&#8217;nın yerli dini. Eskiden Japonya&#8217;nın resmi diniydi. Bugün yaklaşık 4 milyon civarında inananı vardır[1]. Dünyanın en eski dinlerinden olan Şinto bir tür animizmdir. Kami tapını içerir; kami &#8220;hayat için önemli olan, rüzgar, yağmur, ağaç, dağ, ırmak ve bereket gibi konsept ve şeylerin şeklini alan kutsal ruhlar&#8221; olarak tercüme edilebilir. Bazı kami yerel (lokal) olup, sadece belirli bir yerin ruhu veya koruyucusuyken, diğerleri büyük doğal oluşumlarınları, nesneleri ve işlemleri temsil ederler, Güneş tanrıçası Amaterasu gibi.</p>
<p>Şinto kelimesi iki kanjinin birleştirilmesinden oluşturulmuştur: &#8220;神&#8221; şin, yani &#8220;tanrılar&#8221; veya &#8220;ruhlar&#8221;, ve &#8220;道&#8221; tō, yani &#8220;yol&#8221; (felsefi bir anlamda). Böylece, Şinto genellikle &#8220;tanrıların yolu&#8221; olarak çevirilmiştir.</p>
<p>II. Dünya Savaşı&#8217;ndan sonra Şinto resmi din olma özelliğini kaybetti; bu durumda ABD&#8217;nin Japon militarizmini ortadan kaldırma girişimlerinin de etkisi vardır; savaştan sonra silahsızlandırılmış Japonya&#8217;da feodal kültürü yansıtan Şinto uygulama ve öğretileri, savaş dönemindeki ünlerini kaybettiler ve bugün uygulanmıyor ve öğretilmiyorlar. Diğer uygulama ve öğretiler ise günlük etkinlikler olarak varlıklarını sürdürüyor. Şu anda ise Japonya&#8217;da daha çok barışçı bir din olan Budizm hakimdir. Özellikle İkinci Dünya Savaşında sürdürülmüş olan saldırgan siyasetten kaynaklanan toplumsal yıkımların giderilmesi açısından Japonya&#8217;da milliyetçiliğin diğer simgeleri gibi Şintoizm de değer yitimine uğramış ve barışçı, uzlaşımcı nitelikler taşıyan Budizm batılılaşma, liberalleşme eğilimiyle birlikte güç kazanmıştır.</p>
<p>(<a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eintoizm">Wikipedia</a>&#8216;dan alınmıştır)</p>
<p><strong>(2)</strong> Budizm, bugün dünya üzerinde yaklaşık 500 milyon takipçisi bulunan din ya da öğretiler topluluğu. İlk önce Hindistan’da ortaya çıkmış, daha sonra zaman içinde Güney, Güneydoğu ve Doğu Asya’da (Sri Lanka, Moğolistan, Kore, Japonya, Tibet, Çin, Tayland ve Nepal gibi ülkelerde) yayılmıştır.</p>
<p>Farklı bakış açılarına göre din veya felsefe olarak tanımlanan Budizmin hedefi, hayattaki acı, ızdırap ve tatminsizliğin kaynaklarını açıklamak, ve bunları gidermenin yollarını göstermektir. Budizm&#8217;de öğretilerin ana çatısını, meditasyon gibi içe bakış yöntemleri, reenkarnasyon denilen doğum ölüm döngüsünün tekrarı ve karma denilen neden-sonuç zinciri gibi kavramlar oluşturmaktadır.</p>
<p>Budizm Sanskritçe ve Pali dillerindeki eski Budist metinlerinde &#8216;uyanmış kişi &#8211; farkında olan&#8217; anlamına gelen Buddha kelimesinden türetilmiştir. &#8220;Tarihi Buda&#8221; da denilen Siddhartha Gautama Budizm&#8217;in kurucusu olarak kabul edilir. Siddharta’nın hayattaki acıların kaynağını açıklamak amacıyla yaptığı uzun çalışmalar sonucu, ızdırabı sona erdirecek bir manevi anlayışa ulaştığı ve böylelikle Budalığa eriştiği kabul edilir.</p>
<p>Budizm Siddhartha Gautama&#8217;nın ölümünden sonra 500 sene boyunca Hindistan Yarımadasında, daha sonra Asya ve dünyanın geri kalanında yayılmaya başladı. Hindistan&#8217;da zamanla etkisini yitiren Budizm, Güneydoğu Asya ve Uzak Doğu kültüründe etkisini günümüze kadar devam ettirmiştir.</p>
<p>(<a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Budizm">Wikipedia</a>&#8216;dan alınmıştır)</p>
<p><strong>(3)</strong> Ezoterizm bir konudaki derin bilgilerin ve sırların ehil olmayanlardan gizlenerek, bir üstad tarafından sadece ehil olanlara inisiyasyon (<strong>*</strong>) yoluyla öğretilmesidir. Ezoterizm bir din veya bir inanç sistemi değildir. Çoğunlukla ezoterik yani ezoterizm ile ilgili veya ezoterizme dair şeklinde kullanılır.</p>
<p>Ezoterizm (içe yönelik anlam/ileti), asıl olarak belirli kişilerin içselliği ile sınırlandırılmış felsefî öğretilerdir. Bu öğretiler herkes tarafından bilinen egzoterik (dışa dönük anlam/ileti) öğretiler değil, tam tersine belirli kişilerin aşamalardan geçerek bilmeye hak kazandığı öğretilerdir. Diğer anlamı ise içsel, tinsel farkındalık yaratan, Mistisizm ile eşanlamlı kabul edilen önemli ve kesin bilgilerdir. Ayrıca Ezoterizm geniş, farklı öğreti ve pratik yelpazesine sahip olan bir akımdır.</p>
<p>(<a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Ezoterizm">Wikipedia</a>&#8216;dan alınmıştır)</p>
<p><strong>(*)</strong> İnisiyasyon (Süluk) kimi ansiklopedilerde bireyin spiritüel gelişimi için, ‘spiritüel tesir’i alıp aktarabilen bir üstadın sert ve sürekli kontrolü altında, bir düzen ve disiplin içinde, sınavlara dayalı tarzda, metodlu olarak eğitimi şeklinde tanımlanmaktadır. İnisiyasyon sözcüğünün kökeni, Latince’de “bir yere girme, iştirak etme, kabul edilme, başlama” anlamındaki “initium” sözcüğüdür. Osmanlı tarikat geleneğinde bulunan “süluk” kelimesi de, “iplik, sıra, dizi, yol, meslek, tutulan yol” anlamlarındaki Arapça “silk” sözcüğünden gelmektedir.[1] Bir inisiyasyonda üstad (inisiyatör, mürşid) tektir, öğrenci (inisiye adayı, mürit) ancak inisiyasyonu tamamladığı zaman inisiye olur. İnisiyasyonu tamamlamamış olanlara inisiye denmez.</p>
<p>(<a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0nisiyasyon">Wikipedia</a>&#8216;dan alınmıştır)</p>
<div class="sexy-bookmarks sexy-bookmarks-expand sexy-bookmarks-center"><ul class="socials"><li class="sexy-facebook"><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-%e2%80%9ctasavvuf-dusuncesi-1%e2%80%9d&amp;t=Monoteizmin+G%C3%B6lgesinde+Kalan+%E2%80%9CTasavvuf+D%C3%BC%C5%9F%C3%BCncesi-1%E2%80%9D+" rel="nofollow" class="external" title="Facebook da Paylaş">Facebook da Paylaş</a></li><li class="sexy-twitter"><a href="http://twitter.com/home?status=Monoteizmin+G%C3%B6lgesinde+Kalan+%E2%80%9CTasavvuf+D%C3%BC%C5%9F%C3%BCncesi-1%E2%80%9D++-+http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-%e2%80%9ctasavvuf-dusuncesi-1%e2%80%9d" rel="nofollow" class="external" title="Tweet le!">Tweet le!</a></li><li class="sexy-friendfeed"><a href="http://www.friendfeed.com/share?title=Monoteizmin+G%C3%B6lgesinde+Kalan+%E2%80%9CTasavvuf+D%C3%BC%C5%9F%C3%BCncesi-1%E2%80%9D+&amp;link=http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-%e2%80%9ctasavvuf-dusuncesi-1%e2%80%9d" rel="nofollow" class="external" title="FriendFeed de Paylaş!">FriendFeed de Paylaş!</a></li><li class="sexy-myspace"><a href="http://www.myspace.com/Modules/PostTo/Pages/?u=http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-%e2%80%9ctasavvuf-dusuncesi-1%e2%80%9d&amp;t=Monoteizmin+G%C3%B6lgesinde+Kalan+%E2%80%9CTasavvuf+D%C3%BC%C5%9F%C3%BCncesi-1%E2%80%9D+" rel="nofollow" class="external" title="MySpace Sayfama Gönder!">MySpace Sayfama Gönder!</a></li><li class="sexy-linkedin"><a href="http://www.linkedin.com/shareArticle?mini=true&amp;url=http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-%e2%80%9ctasavvuf-dusuncesi-1%e2%80%9d&amp;title=Monoteizmin+G%C3%B6lgesinde+Kalan+%E2%80%9CTasavvuf+D%C3%BC%C5%9F%C3%BCncesi-1%E2%80%9D+&amp;summary=Tarikat%3B%20%C4%B0sl%C3%A2m%E2%80%99%C4%B1n-Kuran%E2%80%99%C4%B1n-Rasulullah%E2%80%99%C4%B1n%20b%C3%A2t%C4%B1n%C4%B1%20da%20de%C4%9Fildir%20z%C3%A2hiri%20de%20de%C4%9Fildir.%20%C3%87%C3%BCnk%C3%BC%20%C4%B0sl%C3%A2m%E2%80%99%C4%B1n-Kuran%E2%80%99%C4%B1n-Rasulullah%E2%80%99%C4%B1n%20%E2%80%9Ci%C3%A7i%20ayr%C4%B1%20d%C4%B1%C5%9F%C4%B1%20ayr%C4%B1%E2%80%9D%20olmas%C4%B1%20akla%20ve%20nakle%20ayk%C4%B1r%C4%B1d%C4%B1r.%20%E2%80%9C%C4%B0%C3%A7i-d%C4%B1%C5%9F%C4%B1%20ayn%C4%B1%E2%80%9D%20olan%20bir%20hakikati%20i%C3%A7i%20ayr%C4%B1%20d%C4%B1%C5%9F%C4%B1%20ayr%C4%B1%20olarak%20ikiye%20ay&amp;source=Yo®umsuz Blog" rel="nofollow" class="external" title="Linkedin de Paylaş!">Linkedin de Paylaş!</a></li><li class="sexy-technorati"><a href="http://technorati.com/faves?add=http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-%e2%80%9ctasavvuf-dusuncesi-1%e2%80%9d" rel="nofollow" class="external" title="Technorati de Paylaş!">Technorati de Paylaş!</a></li><li class="sexy-delicious"><a href="http://del.icio.us/post?url=http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-%e2%80%9ctasavvuf-dusuncesi-1%e2%80%9d&amp;title=Monoteizmin+G%C3%B6lgesinde+Kalan+%E2%80%9CTasavvuf+D%C3%BC%C5%9F%C3%BCncesi-1%E2%80%9D+" rel="nofollow" class="external" title="del.icio.us da Paylaş!">del.icio.us da Paylaş!</a></li><li class="sexy-digg"><a href="http://digg.com/submit?phase=2&amp;url=http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-%e2%80%9ctasavvuf-dusuncesi-1%e2%80%9d&amp;title=Monoteizmin+G%C3%B6lgesinde+Kalan+%E2%80%9CTasavvuf+D%C3%BC%C5%9F%C3%BCncesi-1%E2%80%9D+" rel="nofollow" class="external" title="Digg le bunu!">Digg le bunu!</a></li><li class="sexy-yahoobuzz"><a href="http://buzz.yahoo.com/submit/?submitUrl=http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-%e2%80%9ctasavvuf-dusuncesi-1%e2%80%9d&amp;submitHeadline=Monoteizmin+G%C3%B6lgesinde+Kalan+%E2%80%9CTasavvuf+D%C3%BC%C5%9F%C3%BCncesi-1%E2%80%9D+&amp;submitSummary=Tarikat%3B%20%C4%B0sl%C3%A2m%E2%80%99%C4%B1n-Kuran%E2%80%99%C4%B1n-Rasulullah%E2%80%99%C4%B1n%20b%C3%A2t%C4%B1n%C4%B1%20da%20de%C4%9Fildir%20z%C3%A2hiri%20de%20de%C4%9Fildir.%20%C3%87%C3%BCnk%C3%BC%20%C4%B0sl%C3%A2m%E2%80%99%C4%B1n-Kuran%E2%80%99%C4%B1n-Rasulullah%E2%80%99%C4%B1n%20%E2%80%9Ci%C3%A7i%20ayr%C4%B1%20d%C4%B1%C5%9F%C4%B1%20ayr%C4%B1%E2%80%9D%20olmas%C4%B1%20akla%20ve%20nakle%20ayk%C4%B1r%C4%B1d%C4%B1r.%20%E2%80%9C%C4%B0%C3%A7i-d%C4%B1%C5%9F%C4%B1%20ayn%C4%B1%E2%80%9D%20olan%20bir%20hakikati%20i%C3%A7i%20ayr%C4%B1%20d%C4%B1%C5%9F%C4%B1%20ayr%C4%B1%20olarak%20ikiye%20ay&amp;submitCategory=science&amp;submitAssetType=text" rel="nofollow" class="external" title="Buzz up!">Buzz up!</a></li><li class="sexy-google"><a href="http://www.google.com/bookmarks/mark?op=add&amp;bkmk=http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-%e2%80%9ctasavvuf-dusuncesi-1%e2%80%9d&amp;title=Monoteizmin+G%C3%B6lgesinde+Kalan+%E2%80%9CTasavvuf+D%C3%BC%C5%9F%C3%BCncesi-1%E2%80%9D+" rel="nofollow" class="external" title="Google Bookmarks a ekle">Google Bookmarks a ekle</a></li></ul><div style="clear:both;"></div></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-%e2%80%9ctasavvuf-dusuncesi-1%e2%80%9d/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İnançta Ve Bilimde Septisizm</title>
		<link>http://www.yorumsuzblog.org/inancta-ve-bilimde-septisizm</link>
		<comments>http://www.yorumsuzblog.org/inancta-ve-bilimde-septisizm#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 Jun 2010 04:51:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kemal Gökdoğan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kemal Gökdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Septisizm]]></category>
		<category><![CDATA[Şüphecilik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yorumsuzblog.org/?p=8920</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Septisizm bilimi, bilimsel düşünceyi ve bilimsel bilgeliği dâhil her şeyi ama her şeyi kıyasıya eleştirerek “inanç”ı sağlamlaştıran bir duygudur. “İnanç” melek ise septisizm “iblis”tir. İblis olmasaydı meleğin melek olduğunu anlayamazdık. Septiklik duygusunu da fıtraten getirmeseydik “inanç” gerçeğimizi asla fark edemezdik&#8230;&#8221; *** Kendi varlığımız ile tüm varlığın hem “aynı” olduğunu hem de “ayrı” olduğunu kabul edebilmenin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em><a rel="attachment wp-att-5452" href="http://www.yorumsuzblog.org/allahin-yardimi/kemal-gokdogan-17"><img class="alignleft size-full wp-image-5452" src="http://www.yorumsuzblog.org/wp-content/uploads/2009/11/kemal-gokdogan261.jpg" alt="" width="72" height="100" /></a>&#8220;Septisizm bilimi, bilimsel düşünceyi ve bilimsel bilgeliği dâhil her şeyi ama her şeyi kıyasıya eleştirerek “inanç”ı sağlamlaştıran bir duygudur. “İnanç” melek ise septisizm “iblis”tir. İblis olmasaydı meleğin melek olduğunu anlayamazdık. Septiklik duygusunu da fıtraten getirmeseydik “inanç” gerçeğimizi asla fark edemezdik&#8230;&#8221;<span id="more-8920"></span><br />
***</em></p>
<p><strong><span style="font-size: large;">K</span></strong>endi varlığımız ile tüm varlığın hem “aynı” olduğunu hem de “ayrı” olduğunu kabul edebilmenin adı: &#8220;İnanç&#8221;tır.</p>
<p>&#8220;İnanç&#8221; göreceli ve kişiden kişiye değişken değildir. Göreceli olan ve kişiden kişiye değişken olan &#8220;inanç hakkındaki zanlarımız ve vehimlerimizdir”.</p>
<p>İnancın göreceli ve değişken olduğunu söylediğinizi duyar gibiyim… maalesef “bana göre” inancın “göreceli ve değişken” olması yanlıştır. Göreceli ve değişken olan “inanç” değildir, “inanç hakkındaki zanlarımız ve vehimlerimizdir”.</p>
<p>“İnanç” bir kişiden bir kişiye, bir kişiden bir topluma, bir kişiden tüm insanlığa aktarılmaz. Her birim “kendi inancı” ile yaşar ve çevresine kendi inancı hakkındaki vehimlerini ve zanlarını “yansıtır”.</p>
<p>Kişiden kişiye, toplumdan topluma ve zamandan zamana değişen “inanç” değildir… Değişenler, “inanç hakkındaki toplumsal zanlar ve toplumsal vehimlerdir”.</p>
<p>Geçmişten, atalarımızdan, “İnançlı kişiler”den bize aktarılan ve miras kalan “inanç” değildir; “inanç hakkındaki zanları ve vehimleridir”.  Bizler “inanç” hakkındaki eskilerin zanlarını ve vehimlerini “kutsal emanetler” olarak kucaklayıp kafamıza sokarız ve kalbimizle inanmaya çalışırız. Hâlbuki “inanç” devralınamaz, her birimin kendi orijinal yapısı kendi orijinal “inancını” üretir.</p>
<p>“İnanç”ın devralınabilmesi ancak inancını aynen istediğimiz bir insanın beyni ile birlikte kalbinin çıkarılıp bedenimize montajı ile mümkün olacaktır&#8221; demek isterdim ama yine maalesef bu yolla da inanç devralınamaz. Bedenimizdeki her bir hücre yeni nakledilen beyin ve kalbin orijinal inanç programını anında formatlar ve “kaldırır” ve akabinde kendi orijinal inanç programını yükler. Bedenimiz her hücresiyle birlikte kendi inancıyla doğar, kendi inancıyla yaşar ve kendi inancıyla ölür ve kendi inancıyla dirilir.</p>
<p>Bedenlerimizin her hücresinin kendi orijinal inancının adı: “İslâm”dır&#8230; Bu bağlamda İslâm “İnanç”tır. İnanç ise: Kendi varlığımız ile tüm varlığın hem “aynı” olduğunu hem de “ayrı” olduğunu kabul edebilmektir&#8230; İki denizi birbirine salmak ve aynı denizi aynı denizden biçilmiş bir perde ile ayırmaktır.</p>
<p>“İslâm” olarak doğan birimlerde annesinin, babasının ve çevresinin değiştirdiği “İslâm” yani “inanç” değildir. Birimlerde değişen “İslâm”ın yani “inanç”ın “Yahudilik”, “Hıristiyanlık”, “Müslümanlık”, “Putperestlik”, “Ateşperestlik”, “Ateistlik”, “Budistlik” ve benzeri din ve felsefelerden doğan zanlar ve vehimlerdir.</p>
<p>Tüm varlığı var eden başka bir varlık var mı yok mu bilgisini sağlayacak olan &#8220;Bilim&#8221;dir.</p>
<p>Bilime dileyenler: “Varlığı var eden bir varlık vardır ve onun adı Tanrıdır” dedirtmekte, dileyenler: “Varlığı var eden bir varlık yoktur, varlık kendiliğinden vardır” dedirtmektedirler.</p>
<p>“Bilim” “bana göre” görecelidir ve kişiden kişiye değişir, diyorum.. Ve bilimsel düşüncenin bu görüşü kabul etmeyeceğini biliyorum. Neden mi?&#8230; Açıklamaya çalışayım.</p>
<p>“1+1” “bilimsel kabul”e göre; “2”dir. Benim “inançsal kabul”üme göre ise “1+1” her zaman “1”dir. Çünkü iki tane bir yoktur ki birbiri ile toplanınca “2” etsin. Bu nedenle “bilim göreceli ve değişkendir” diyorum. Bilimsel düşünce ise “1”in yanında bir tane daha “1”in var olduğunu zan ve vehmeder ve “1” ile zannındaki ve vehmindeki “1”i toplar ve “2” yanılgısına ulaşır. Tüm evreni bu yanılgı üzerine inşâ eden “bilim” ve “bilimsel düşünce”den doğacak “inanç”a ne kadar güvenebilirim? İnancımı göreceli ve değişken bilim üzerine nasıl oturtabilirim?</p>
<p>Hâlen “kargadan başka kuş, bilim ve bilimsel düşünceden başka gerçek tanımam” diyorsanız, antik çağ Yunan septiklerinden biraz ders almanızı öneririm. Ayrıca İmam Gazali’nin el-Munkızu Mine’d-Dallâl’ (Dalâletten Hidayete) isimli kısa bir kitabı, İslâm tasavvufunda septik yöntemden nasıl yararlanacağımızı çok güzel izah etmektedir. (Kitap sade çevirileriyle çeşitli kitapevlerince basılmıştır.)</p>
<p>“Bilim” bir kişiden bir kişiye, bir kişiden bir topluma, bir kişiden tüm insanlığa tüm göreceliliği ve tüm değişkenliği ve tüm yanlışları ile aktarılır. Örneğin; “1+1=2” yanlışı sürekli aktarılan sürekli bir yanlıştır. Yanlışı herkes kabul edince yanlışın adı: “Doğru” olur. A’mak-ı Hayal’de Aynalı Baba’nın dostu Raci’yi tımarhaneye düşüren bu hesap; hatasını fark edebilmiş olmasıydı.</p>
<p>Septisizm bilimi, bilimsel düşünceyi ve bilimsel bilgeliği dâhil her şeyi ama her şeyi kıyasıya eleştirerek “inanç”ı sağlamlaştıran bir duygudur. “İnanç” melek ise septisizm “iblis”tir. İblis olmasaydı meleğin melek olduğunu anlayamazdık. Septiklik duygusunu da fıtraten getirmeseydik “inanç” gerçeğimizi asla fark edemezdik.</p>
<p><em>Bakara/2-) Zalikel Kitab’u lâ raybe fiyh, hüden lil müttekıyn;</em></p>
<p><em>İşte O (yani, Hakkani Vücud) KİTAB (ı; OKUnması gereken), kendisinde şüphe-kuşku olmayan (Hakk olduğu şüphe götürmeyen) dır&#8230; HÜDA (hidayet kaynağı, gerçeği gösterici, rehber) dır O, muttakıyler (korunmak isteyenler, korunanlar) için. (B Meal/H.Güler)</em></p>
<p>Bu âyeti okuyarak: “Kuran bana yeter, şüphecilikle nereye varabiliriz? diyen düşünceye şunu soruyorum: “Evet Kuran’da şüphe -kuşku yok ama sen Kuran mısın yoksa insan mısın?”</p>
<p>Hz. Âdem’i/Havva’yı cennet ortamı duygusundan dünya ortamı duygusuna taşıyarak dünya ve cennet arasındaki farkı fark ettiren “şüphe”dir. Eğer atamız Âdem/Havva şüpheye düşmeseydi bizler hâlen atamız Âdem/Havva ile birlikte cennet ortamı duygusunda cenneti fark etmeden yaşayıp giden ve hayâ organlarından utanmayan çıplak primatlar olarak kalırdık.</p>
<p>En büyük şüphenin Ay’ı, Güneş’i ve yıldızların da tanrı olup olamayacağı olasılığını korkmadan inceleyerek Allah inancına ulaşan Hz. İbrahim gibi en muazzam beyinlerden doğduğuna ve en muazzam inanca götürdüğüne inanıyorum.</p>
<p>Hz. Muhammed a.s. dahi ilk vahiyden sonra olayın cinnî bir etki ile oluşan “tanrıdan mesaj almak anlamında peygamberlik mi” yoksa melekî bir açılım ile “Allah hakikatinden vahiy almak ile gerçekleşen Risalet mi” olduğu hakkında kendisini şüphe yöntemiyle test etmiştir.</p>
<p>Şimdiye kadar hiçbir bitkide ve hiçbir hayvanda “şüphe nimeti” olduğunu duymadığımı da ilâve edeyim…</p>
<p>Kendimizi, bilimi, bilimselliği, bilimsel düşünce hayranlığımızı ve her şeyi ama her şeyi yeniden sorgulayıp “kendimizi” yeniden yapılandırmak dileğiyle “Septisizm” hakkında kısa bir alıntı ile yazımı tamamlıyorum.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: left;"><strong><em>Septisizm:</em></strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Septisizm (septisizm, şüphecilik veya kuşkuculuk olarak da adlandırılır) her tür bilgi savını kuşkuyla karşılayan, bunların temellerini, etkilerini ve kesinliklerini irdeleyen, ayrıca aklın kesin bir bilgi elde edemeyeceğini, hakikate erişilse dahi sürekli ve tam bir şüphe içinde kalınacağını, mutlak`a ulaşmanın mümkün olmadığını savunan felsefi görüştür. Septisizm felsefe tarihi açısından çok önemli bir yere sahiptir; zira felsefe tarihi boyunca yerleşik kanılar ve inançları sarsmış, felsefe, bilim ve özellikle din konusunda birçok anlayışın değişmesine ortam hazırlamıştır. Septisizm (şüphecilik) dogmatizmin (inakçılık) karşıtıdır.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong><em>Tarihsel Süreçte Septisizm:</em></strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Felsefenin babası sayılan <strong>Thales</strong>’ten beri ortaya atılan felsefi açıklamaların çokluğu ve çeşitliliği doğal olarak eleştiriyi ve şüpheyi gerektirmiştir. Antik çağ Yunan bilgiciliğinin kurucusu <strong>Protagoras</strong> tarihte ilk şüphelenen, şüpheci (septik) düşünürdür. Protagoras (M.Ö. 481 &#8211; ö. M.Ö. 420) “Her şeyin ölçüsü insandır. Her şey bana nasıl görünürse benim için öyledir. Üşüyen için rüzgâr soğuk, üşümeyen için soğuk değildir. Her şey için birbirine tümüyle karşıt iki söz söylenebilir” diyerek tümel (külli) bir hakikatin var olmadığını, her insanın kendine ait kanaat ve düşünceleri olabileceğini belirtmiştir. Buna göre Protagoras’ın şüpheciliği göreli şüphecilik olarak tanımlanır. Bilgi sorununu sistematik olarak inceleyen ilk şüpheci filozof ise<strong> Pyrrhon</strong>&#8216;dur. Pyrrhon ile birlikte şüphecilik görüşü okullaşmıştır.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Bir başka şüpheci filozof da <strong>Descartes</strong>&#8216;tır. Descartes&#8217;ın şüpheciliğine yöntemli şüphe adı verilir. Zira Descartes&#8217;ın şüpheciliği kesin bilgiyi bulana kadar tüm bilgileri gözden geçirme anlamındadır. Ona göre kesin bilgi mevcuttur, şüphecilik ise bir yöntem mahiyetindedir.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Pyrrhon&#8217;un şüpheciliğinin kökeni belki de <strong>Platon</strong> ve <strong>Aristoteles</strong> okulları arasındaki karşıtlığı sezmesi ve bu karşıtlığın daha sonra Stoa ve Epiküros okullarında derinleşmesini gözlemlemiş olmasıdır. Bu tür gözlemleri Pyrrhon’un felsefi öğretilere karşı olan güveninin sarsılması ve bunun sonucu olarak da şüphe etmesinin temelini oluşturmuştur.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Pyrrhon’un şüpheciliğine göre mutluluğa giden yol şöyledir:</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Nesnelerin gerçek yasası kavranamaz.<br />
Öyleyse nesnelere karşı tutumumuz yargıdan kaçınma olmalıdır.<br />
Ancak bu tutumla ruhsal dinginliğe ulaşılabilir.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;">(<a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Septisizm">Wikipedia.org</a>’dan alınmıştır)</p>
<p>Kendi inançlarından şüphelenen veya şüphelenmeyen tüm dostlara selam ve saygılarımla.</p>
<p style="text-align: right;"><strong>Kemal Gökdoğan<br />
</strong><a href="http://www.yorumsuzblog.org/">www.yorumsuzblog.org</a><br />
<a href="mailto:kemalgokdogan@gmail.com">kemalgokdogan@gmail.com</a></p>
<div class="sexy-bookmarks sexy-bookmarks-expand sexy-bookmarks-center"><ul class="socials"><li class="sexy-facebook"><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.yorumsuzblog.org/inancta-ve-bilimde-septisizm&amp;t=%C4%B0nan%C3%A7ta+Ve+Bilimde+Septisizm" rel="nofollow" class="external" title="Facebook da Paylaş">Facebook da Paylaş</a></li><li class="sexy-twitter"><a href="http://twitter.com/home?status=%C4%B0nan%C3%A7ta+Ve+Bilimde+Septisizm+-+http://www.yorumsuzblog.org/inancta-ve-bilimde-septisizm" rel="nofollow" class="external" title="Tweet le!">Tweet le!</a></li><li class="sexy-friendfeed"><a href="http://www.friendfeed.com/share?title=%C4%B0nan%C3%A7ta+Ve+Bilimde+Septisizm&amp;link=http://www.yorumsuzblog.org/inancta-ve-bilimde-septisizm" rel="nofollow" class="external" title="FriendFeed de Paylaş!">FriendFeed de Paylaş!</a></li><li class="sexy-myspace"><a href="http://www.myspace.com/Modules/PostTo/Pages/?u=http://www.yorumsuzblog.org/inancta-ve-bilimde-septisizm&amp;t=%C4%B0nan%C3%A7ta+Ve+Bilimde+Septisizm" rel="nofollow" class="external" title="MySpace Sayfama Gönder!">MySpace Sayfama Gönder!</a></li><li class="sexy-linkedin"><a href="http://www.linkedin.com/shareArticle?mini=true&amp;url=http://www.yorumsuzblog.org/inancta-ve-bilimde-septisizm&amp;title=%C4%B0nan%C3%A7ta+Ve+Bilimde+Septisizm&amp;summary=%22Septisizm%20bilimi%2C%20bilimsel%20d%C3%BC%C5%9F%C3%BCnceyi%20ve%20bilimsel%20bilgeli%C4%9Fi%20d%C3%A2hil%20her%20%C5%9Feyi%20ama%20her%20%C5%9Feyi%20k%C4%B1yas%C4%B1ya%20ele%C5%9Ftirerek%20%E2%80%9Cinan%C3%A7%E2%80%9D%C4%B1%20sa%C4%9Flamla%C5%9Ft%C4%B1ran%20bir%20duygudur.%20%E2%80%9C%C4%B0nan%C3%A7%E2%80%9D%20melek%20ise%20septisizm%20%E2%80%9Ciblis%E2%80%9Dtir.%20%C4%B0blis%20olmasayd%C4%B1%20mele%C4%9Fin%20melek%20oldu%C4%9Funu%20anlayamazd%C4%B1k.%20Septiklik%20duygusunu%20da%20f%C4%B1&amp;source=Yo®umsuz Blog" rel="nofollow" class="external" title="Linkedin de Paylaş!">Linkedin de Paylaş!</a></li><li class="sexy-technorati"><a href="http://technorati.com/faves?add=http://www.yorumsuzblog.org/inancta-ve-bilimde-septisizm" rel="nofollow" class="external" title="Technorati de Paylaş!">Technorati de Paylaş!</a></li><li class="sexy-delicious"><a href="http://del.icio.us/post?url=http://www.yorumsuzblog.org/inancta-ve-bilimde-septisizm&amp;title=%C4%B0nan%C3%A7ta+Ve+Bilimde+Septisizm" rel="nofollow" class="external" title="del.icio.us da Paylaş!">del.icio.us da Paylaş!</a></li><li class="sexy-digg"><a href="http://digg.com/submit?phase=2&amp;url=http://www.yorumsuzblog.org/inancta-ve-bilimde-septisizm&amp;title=%C4%B0nan%C3%A7ta+Ve+Bilimde+Septisizm" rel="nofollow" class="external" title="Digg le bunu!">Digg le bunu!</a></li><li class="sexy-yahoobuzz"><a href="http://buzz.yahoo.com/submit/?submitUrl=http://www.yorumsuzblog.org/inancta-ve-bilimde-septisizm&amp;submitHeadline=%C4%B0nan%C3%A7ta+Ve+Bilimde+Septisizm&amp;submitSummary=%22Septisizm%20bilimi%2C%20bilimsel%20d%C3%BC%C5%9F%C3%BCnceyi%20ve%20bilimsel%20bilgeli%C4%9Fi%20d%C3%A2hil%20her%20%C5%9Feyi%20ama%20her%20%C5%9Feyi%20k%C4%B1yas%C4%B1ya%20ele%C5%9Ftirerek%20%E2%80%9Cinan%C3%A7%E2%80%9D%C4%B1%20sa%C4%9Flamla%C5%9Ft%C4%B1ran%20bir%20duygudur.%20%E2%80%9C%C4%B0nan%C3%A7%E2%80%9D%20melek%20ise%20septisizm%20%E2%80%9Ciblis%E2%80%9Dtir.%20%C4%B0blis%20olmasayd%C4%B1%20mele%C4%9Fin%20melek%20oldu%C4%9Funu%20anlayamazd%C4%B1k.%20Septiklik%20duygusunu%20da%20f%C4%B1&amp;submitCategory=science&amp;submitAssetType=text" rel="nofollow" class="external" title="Buzz up!">Buzz up!</a></li><li class="sexy-google"><a href="http://www.google.com/bookmarks/mark?op=add&amp;bkmk=http://www.yorumsuzblog.org/inancta-ve-bilimde-septisizm&amp;title=%C4%B0nan%C3%A7ta+Ve+Bilimde+Septisizm" rel="nofollow" class="external" title="Google Bookmarks a ekle">Google Bookmarks a ekle</a></li></ul><div style="clear:both;"></div></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yorumsuzblog.org/inancta-ve-bilimde-septisizm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bilim Tapınakları</title>
		<link>http://www.yorumsuzblog.org/bilim-tapinaklari</link>
		<comments>http://www.yorumsuzblog.org/bilim-tapinaklari#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 17 May 2010 04:08:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kemal Gökdoğan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kemal Gökdoğan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yorumsuzblog.org/?p=8777</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;&#8230;Bilim, yaklaşık olarak yüz yıldan beri “bilim güdümünde inançlar” doğurarak intikam alıyor&#8230; &#8230;Bir zamanlar “inancın güdümündeki bilim” şimdi “bilimin güdümünde bilimsel inançlar, bilimsel felsefeler” doğuruyor&#8230; &#8230;Bir de… İnancı bilim ile ve bilimi inanç ile anlamaya çalışırken kendimizi, kendimizin oluşturacağı bilimsel bilgi engizisyonuna mahkûm etmekten çekiniyorum. Bilimin içimizden gelen bu içsel tehditi, dışsal tehditten daha tehlikeli [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em><a rel="attachment wp-att-5452" href="http://www.yorumsuzblog.org/allahin-yardimi/kemal-gokdogan-17"><img class="alignleft size-full wp-image-5452" src="http://www.yorumsuzblog.org/wp-content/uploads/2009/11/kemal-gokdogan261.jpg" alt="" width="72" height="100" /></a>&#8220;&#8230;Bilim, yaklaşık olarak yüz yıldan beri “<strong>bilim güdümünde inançlar</strong>” doğurarak intikam alıyor&#8230;</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>&#8230;Bir zamanlar “inancın güdümündeki bilim” şimdi “<strong>bilimin güdümünde <span style="text-decoration: underline;">bilimsel inançlar</span></strong>, bilimsel felsefeler” doğuruyor&#8230;</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>&#8230;Bir de… İnancı bilim ile ve bilimi inanç ile anlamaya çalışırken kendimizi, kendimizin oluşturacağı <strong>bilimsel bilgi engizisyonuna</strong> mahkûm etmekten çekiniyorum. Bilimin içimizden gelen bu içsel tehditi, dışsal tehditten daha tehlikeli olan <strong>bilimsel efsane bataklıklarında boğulma</strong> riskleri taşımaktadır&#8230;&#8221;<span id="more-8777"></span><br />
***</em></p>
<p>“<strong><span style="font-size: x-large;">İ</span></strong>nanç ve bilim” birbiriyle hiç barışamayan fakat hiç de küs duramayan tek beyinli yapışık ikiz kardeşler gibidir. İkisi de “yaşam, insan, evren ve sonsuzluk” sorunu hakkında sürekli cevaplar aramaktadırlar.</p>
<p>İsâ’dan sonra inancın evrenselleştirilmeye başlamasıyla birlikte “inanç” Roma İmparatorluk tahtına oturarak insanlığa “inanç” adına yön vermede baskın konuma yükselmiştir. O dönemdeki mevcut bilim henüz “bilim insanlık ve barış içindir” olgunluğuna ulaşmadığından inanca hemen boyun eğmiştir. Ve tüm gücünü inancın kutsallığına adamıştır. Tüm enerjisini inancın yayılmasına hizmet eden üretim ve savaş teknolojisini hazırlamaya sarf etmiştir. İnancın yeryüzüne zorla kabul ettirilmesi için askeri araç-gereç ve silahların gelişmesini sağlayan ve askeri güçleri besleyecek olan tarım, hayvancılık, ulaşım ve her çeşit üretim tekniğinin sürekli hazırlanmasına âlet olan bilim böylece kutsallaşmıştır.</p>
<p>Tahttaki inanç bir gün resmen “dünya dönmüyor” hükmünü verince bilim de ister istemez dünyanın dönmediğine inanmak zorunda kalmış… Dünya dönüyor mu dönmüyor mu tartışmasını inancın kutsal koltuğundan “gözlem ve deney” masasına taşıyamamıştır.</p>
<p>Bilim özetle… inancın; “yaşamın, insanın, evrenin ve sonsuzluğun anahtarı benim elimdedir”  iddiasının savunmasını ve kanıtlanmasını yapmak zorunda kalmıştır&#8230; tâ ki 19. ve 20. yüzyıllar boyunca bağımsızlaşıp devletlerin yönetim felsefelerini ele geçirene kadar. Buhar gücünün ilk defa insan ve hayvan kas kuvveti yerine üretim araçlarına uygulanmasıyla başlayan.. petrol, elektrik ve nükleer güç ile devam eden bu süreç 21. yüzyılı “bilim ve bilgi” çağı olarak damgalamıştır.</p>
<p style="padding-left: 30px;">Eski çağlardan beri insanlar; “Ben inançlıyım” diyerek toplumda kendisine prestij sağlıyordu. Yüz yıldan beri bu prestij sarsılmaya başladı ve son zamanlarda ise “ben inançlıyım” yerine;<br />
“İnançlıyım ama bilimsel düşünürüm”,<br />
“inançlıyım ama bilime de inanırım”,<br />
“bilim ile uyumlu dini inançtayım”,<br />
“Bilimsel sûfiyim”,<br />
“Bilimsel evrensel mistiğim”,<br />
“Bilimsel aydınlanmışım”,<br />
“Bilimsel Ruhsalcıyım”<br />
“Bilimselim ve tüm inançları kuşatanım”&#8230; demek hem toplumsal prestijin hem de kişinin kendisine olan özgüveninin olmazsa olmazı haline geldi.</p>
<p>Salt anlamda “ben inançlıyım” diyebilmek niçin utanılacak-çekinilecek bir söylem konumuna düştü?</p>
<p>Bu sorunun en doğru cevabı …bana göre… “bilim”in ikiz kardeşi “inanç”dan binlerce yıllık intikamını alma vaktinin gelmiş olmasıdır.</p>
<p>Bilim inanç karşısında ikinci sınıf olmanın binlerce yıllık ezilmişliğinin ve aşağılanmışlığının aynısını 21. yüzyılın ilk çeyreğinde inanca yaparak almaya kararlı görünüyor.</p>
<p>İnanç bilime ne yapmıştı? Tekrar edelim.</p>
<p>Binlerce yıldan beri inanç bilimi “bilime göre” hiç bir kanıta dayanmayan kendi kutsal dogmalarını bilimsel çalışmalar ve bilimsel düşünceler ile kanıtlama ve desteklemeye zorlamıştır. Ve bilim bu kutsal zorlamayı yakın tarihe kadar iştahla yerine getirmiştir.</p>
<p>Bilim bu kutsal görevine devam ederken; 17. yüzyılda “İnanç adına yemin ederim ki dünya dönmüyor” diyerek idam cezasından kurtulduğunda ve sessizce “<em>Eppur si muove</em>&#8221; (Ama dünya yine de dönüyor)” dediğinde batı “bilim ve bilgi çağı”nın kapısını ilk defa aralamış oldu.</p>
<p>O zamanlardan beri bilim ne yapıyor, inançtan intikamını nasıl alıyor?</p>
<p>Soruya önce kısa ve öz bir cevap vereyim&#8230;</p>
<p>Bilim yaklaşık olarak yüz yıldan beri “bilim güdümünde inançlar” doğurarak intikam alıyor.</p>
<p>Bu cevabımı biraz açmaya çalışayım&#8230;</p>
<p>Bilim “yaşam, insan, evren ve sonsuzluk” anahtarlarını inancın elinden alıp onları kutsal sır olmaktan çıkarıp mikro ve makro boyutlarda matematiksel, fiziksel ve kimyasal değerlere dönüştürdü ve inanca tekrar geri verdi.</p>
<p>Bilim biliyordu ki;<br />
“evrim”,<br />
“Big Bang”<br />
“genişleyen evren”<br />
“sonsuz makro evren”<br />
“sonsuz mikro evren”<br />
“genel izafiyet teorisi”,<br />
“özel izafiyet teorisi”,<br />
“string teorisi”,<br />
“varlığın hologramik yapısı”,<br />
“pozitif-negatif enerji dengesi”,<br />
“dünya dışı yaşam olasılığı”,<br />
“yapay zekâ”,<br />
ve benzeri bilimsel veriler, bilimsel teoriler ve bilimsel fantaziler “inanç pazarları”nda mutlaka alıcı bulacaktı. Öyle de oldu.</p>
<p>Bir zamanlar “inancın güdümündeki bilim” şimdi “bilimin güdümünde bilimsel inançlar, bilimsel felsefeler” doğuruyor.</p>
<p>Bilim.. Ortadoğu kökenli “tek tanrı” inancını “bilimsel gerçek”e dönüştürmek istiyor.</p>
<p>Bilim.. Hind, Çin, Tibet, Japon kökenli mistik felsefeyi “bilimsel gerçek”e dönüştürmek istiyor.</p>
<p>Ve dönüşümler başladı neredeyse bitmek üzere.</p>
<p>“Eski Çağ”ların “bilgin ve bilgeleri”nin “yaşam, insan, evren ve sonsuzluk” inançlarına şimdiki “Yeni Çağ”ın üç-beş yaşındaki çocukları dahi “bilim adına” gülüp geçiyor artık. Fakat&#8230;</p>
<p>Bilim eski çağ inanç efsanelerine eşdeğer “çağdaş bilim ve bilgi çağı efsaneleri”ni gizliden gizliye üreterek ikizi olan inançtan asıl amacı olan intikamını almaktan da geri kalmıyor.</p>
<p>Çağdaş bilimsel efsanelere bir kaç örnek..</p>
<p>Tek tanrılı dinlerin ortak inancındaki peygamberlerin tanrı ile konuşması dogmasına insanlık tarihi boyunca ses çıkaramayan bilim son çağda önce bu “kutsal iletişim”i bilimsel düşünce dışı ilân etti. Sonra inancın tanrı dediği gücü uzaylı zekâ ilân ederek ve uzaylı zekânın kendisini tanrı olarak yutturup peygamberlere mesaj gönderdiği efsanesini piyasaya sürdü. Bu sürüm tuttu da. Peygamberlerle birlikte Mevlâna gibi öze ermişleri mesaj alma yetisine sahip medyumlar kabul etti. Bilimin bu bilimsel efsane üretimi günümüzde her inançtan ve her toplumdan uzaylılarla veya ruhlarla iletişim kuran bilimsel medyumlar yarattı.</p>
<p>Dünyadaki yaşam göktaşı çarpması, foton kuşağından geçiş periyodu, güneşin döngüsel &#8220;manyetik &#8211; ışınsal &#8211; parçacık&#8221; etkileri ve dünyanın iç dinamizmi ile sürekli tehdit edilmektedir. Bilimsel bulgular her 25.000 ya da her 100.000 ya da her 1.000.000 yılda yaşamın bu tehditlerce %90 veya %99 oranında yok edildiğini ve yaşamın yeniden çeşitlendiğini tahmin etmektedir. Bilim bu doğal döngülerin doğal izlerinden de bilimsel efsaneler yaratmaktadır.  Meselâ… Dünyaya çarpacağına inanılan kuyruklu yıldızlardan önce dünya dışı üstün varlıklarca kurtarılmayı bekleyenler… 2012’de foton kuşağının dünyasal teknolojiyi ve insanlık bilincini sıfırlamasından korkarak çeşitli felsefelerle bilinç sıçraması yapmayı bekleyenler… evrenin tümel evriminde en üst “akıl &#8211; zekâ &#8211; bilinç &#8211; bilgi &#8211; bilim yeni çağ”ı boyutuna girmek üzere olduğuna inanarak kozmik bilgelikten dışlanmamak ve bütünleşmek amacıyla tüm inançları kucaklamak felsefesiyle meditasyon yapanlar&#8230; doğuştan “üst-tümel-evrensel zekâ ve akıl sahibi” olduğuna inanarak bilim ve inancı ancak kendilerinin yeniden yaratacağına inananlar&#8230; en bilinen örneklerdendir.</p>
<p>Bir örnek daha…</p>
<p>Bilim “tanrı” olarak iman edilen “hikmetinden sual olunmaz” gücü Müslümanlar arasında eserleri taklit olunamaz bir “başmühendis” tanrıya dönüştürmeye çalışmaktadır.</p>
<p>Bilim bir yandan bilim ve inanç adına “bilimsel efsaneler” üretirken diğer yandan da tüm inançları ve tüm bilimsel efsaneleri yine bilim adına reddettirdiği &#8220;din adamı sınıfı&#8221;na mukabil bir “bilim insanı sınıfı” icat etmiştir. Bilim taş devrinden itibaren inanç adına inşâ edilen tüm tapınakları, tüm inanç liderlerini ve tüm inanç şeriatlarını bu “bilim insanı sınıfı”nın bilimsel düşünce balyozuyla teorik olarak yıktığını varsaymaktadır.</p>
<p>İnsanların “inançsız” yaşayamayacağını çok iyi hesap eden bilim;<br />
teorikte yıkılan tüm inanç tapınakları yerine “okul”ları pratikte bilim tapınaklarına,<br />
teorikte yıkılan tüm inanç liderleri yerine “bilim insan”larını pratikte bilim idollerine,<br />
teorikte yıkılan tüm inanç şeriatları yerine “gözlem, deney ve ispat” teslisini pratikte bilim şeriatlarına dönüştürmeye iştahlanmaktadır.</p>
<p>Bu gidişle… Eskimiş çağların “inanç engizisyonu”nun yerini yeni başladığımız bilim ve bilgi çağlarının “bilim engizisyonu”nun alacağını zannediyorum. Bilimin bu hamlesi bilinçlerimize yönelen oldukça önemli bir dışsal tehdittir.</p>
<p>Bir de&#8230; İnancı bilim ile ve bilimi inanç ile anlamaya çalışırken kendimizi kendimizin oluşturacağı bilimsel bilgi engizisyonuna mahkûm etmekten çekiniyorum. Bilimin içimizden gelen bu içsel tehditi dışsal tehditten daha tehlikeli olan bilimsel efsane bataklıklarında boğulma riskleri taşımaktadır.</p>
<p>İnanç ve bilimin dışımızdaki ve içimizdeki çatışma döngüsünden doğan her türlü inanç efsaneleri engizisyonundan ve bilim efsaneleri engizisyonundan “Tek Hakikat” olan “Allah”ın bizleri korumasını diliyorum.</p>
<p style="text-align: right;"><strong>Kemal Gökdoğan<br />
</strong><a href="http://www.yorumsuzblog.org/">www.yorumsuzblog.org</a><br />
<a href="mailto:kemalgokdogan@gmail.com">kemalgokdogan@gmail.com</a></p>
<div class="sexy-bookmarks sexy-bookmarks-expand sexy-bookmarks-center"><ul class="socials"><li class="sexy-facebook"><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.yorumsuzblog.org/bilim-tapinaklari&amp;t=Bilim+Tap%C4%B1naklar%C4%B1" rel="nofollow" class="external" title="Facebook da Paylaş">Facebook da Paylaş</a></li><li class="sexy-twitter"><a href="http://twitter.com/home?status=Bilim+Tap%C4%B1naklar%C4%B1+-+http://www.yorumsuzblog.org/bilim-tapinaklari" rel="nofollow" class="external" title="Tweet le!">Tweet le!</a></li><li class="sexy-friendfeed"><a href="http://www.friendfeed.com/share?title=Bilim+Tap%C4%B1naklar%C4%B1&amp;link=http://www.yorumsuzblog.org/bilim-tapinaklari" rel="nofollow" class="external" title="FriendFeed de Paylaş!">FriendFeed de Paylaş!</a></li><li class="sexy-myspace"><a href="http://www.myspace.com/Modules/PostTo/Pages/?u=http://www.yorumsuzblog.org/bilim-tapinaklari&amp;t=Bilim+Tap%C4%B1naklar%C4%B1" rel="nofollow" class="external" title="MySpace Sayfama Gönder!">MySpace Sayfama Gönder!</a></li><li class="sexy-linkedin"><a href="http://www.linkedin.com/shareArticle?mini=true&amp;url=http://www.yorumsuzblog.org/bilim-tapinaklari&amp;title=Bilim+Tap%C4%B1naklar%C4%B1&amp;summary=%22...Bilim%2C%20yakla%C5%9F%C4%B1k%20olarak%20y%C3%BCz%20y%C4%B1ldan%20beri%20%E2%80%9Cbilim%20g%C3%BCd%C3%BCm%C3%BCnde%20inan%C3%A7lar%E2%80%9D%20do%C4%9Furarak%20intikam%20al%C4%B1yor...%0D%0A...Bir%20zamanlar%20%E2%80%9Cinanc%C4%B1n%20g%C3%BCd%C3%BCm%C3%BCndeki%20bilim%E2%80%9D%20%C5%9Fimdi%20%E2%80%9Cbilimin%20g%C3%BCd%C3%BCm%C3%BCnde%20bilimsel%20inan%C3%A7lar%2C%20bilimsel%20felsefeler%E2%80%9D%20do%C4%9Furuyor...%0D%0A...Bir%20de%E2%80%A6%20%C4%B0nanc%C4%B1%20bilim%20ile%20ve%20bilimi%20inan&amp;source=Yo®umsuz Blog" rel="nofollow" class="external" title="Linkedin de Paylaş!">Linkedin de Paylaş!</a></li><li class="sexy-technorati"><a href="http://technorati.com/faves?add=http://www.yorumsuzblog.org/bilim-tapinaklari" rel="nofollow" class="external" title="Technorati de Paylaş!">Technorati de Paylaş!</a></li><li class="sexy-delicious"><a href="http://del.icio.us/post?url=http://www.yorumsuzblog.org/bilim-tapinaklari&amp;title=Bilim+Tap%C4%B1naklar%C4%B1" rel="nofollow" class="external" title="del.icio.us da Paylaş!">del.icio.us da Paylaş!</a></li><li class="sexy-digg"><a href="http://digg.com/submit?phase=2&amp;url=http://www.yorumsuzblog.org/bilim-tapinaklari&amp;title=Bilim+Tap%C4%B1naklar%C4%B1" rel="nofollow" class="external" title="Digg le bunu!">Digg le bunu!</a></li><li class="sexy-yahoobuzz"><a href="http://buzz.yahoo.com/submit/?submitUrl=http://www.yorumsuzblog.org/bilim-tapinaklari&amp;submitHeadline=Bilim+Tap%C4%B1naklar%C4%B1&amp;submitSummary=%22...Bilim%2C%20yakla%C5%9F%C4%B1k%20olarak%20y%C3%BCz%20y%C4%B1ldan%20beri%20%E2%80%9Cbilim%20g%C3%BCd%C3%BCm%C3%BCnde%20inan%C3%A7lar%E2%80%9D%20do%C4%9Furarak%20intikam%20al%C4%B1yor...%0D%0A...Bir%20zamanlar%20%E2%80%9Cinanc%C4%B1n%20g%C3%BCd%C3%BCm%C3%BCndeki%20bilim%E2%80%9D%20%C5%9Fimdi%20%E2%80%9Cbilimin%20g%C3%BCd%C3%BCm%C3%BCnde%20bilimsel%20inan%C3%A7lar%2C%20bilimsel%20felsefeler%E2%80%9D%20do%C4%9Furuyor...%0D%0A...Bir%20de%E2%80%A6%20%C4%B0nanc%C4%B1%20bilim%20ile%20ve%20bilimi%20inan&amp;submitCategory=science&amp;submitAssetType=text" rel="nofollow" class="external" title="Buzz up!">Buzz up!</a></li><li class="sexy-google"><a href="http://www.google.com/bookmarks/mark?op=add&amp;bkmk=http://www.yorumsuzblog.org/bilim-tapinaklari&amp;title=Bilim+Tap%C4%B1naklar%C4%B1" rel="nofollow" class="external" title="Google Bookmarks a ekle">Google Bookmarks a ekle</a></li></ul><div style="clear:both;"></div></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yorumsuzblog.org/bilim-tapinaklari/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Monoteizmin Gölgesinde Kalan “Vahiy Ve Risalet”</title>
		<link>http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-vahiy-ve-risalet</link>
		<comments>http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-vahiy-ve-risalet#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 04 May 2010 04:42:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kemal Gökdoğan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kemal Gökdoğan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yorumsuzblog.org/?p=8631</guid>
		<description><![CDATA[Gerçek Rasul’ün ağzından çıkan her söz ve beyninden çıkan her düşünce sonsuz sınırsız mikro ve makro evrenin sonsuz sınırsız sistem ve düzenini vahiy hakikatinde aynı sistem ve orantılılıkta yansıtır. Bu nedenle; Gerçek Rasul, vahyi beyan ederken şiir yazar gibi kendisini matematiksel oranlara, kafiyelere, vezinlere zorlamasına gerek yoktur. *** Önbilgiler: Vahiy: Vahiy (Arapça: وحي), buyruk veya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><a rel="attachment wp-att-5452" href="http://www.yorumsuzblog.org/allahin-yardimi/kemal-gokdogan-17"><img class="alignleft size-full wp-image-5452" src="http://www.yorumsuzblog.org/wp-content/uploads/2009/11/kemal-gokdogan261.jpg" alt="" width="72" height="100" /></a><em>Gerçek Rasul’ün ağzından çıkan her söz ve beyninden çıkan her düşünce sonsuz sınırsız mikro ve makro evrenin sonsuz sınırsız sistem ve düzenini vahiy hakikatinde aynı sistem ve orantılılıkta yansıtır. Bu nedenle; Gerçek Rasul, vahyi beyan ederken şiir yazar gibi kendisini matematiksel oranlara, kafiyelere, vezinlere zorlamasına gerek yoktur.<span id="more-8631"></span><br />
***</em></p>
<p><strong>Önbilgiler:</strong></p>
<p><strong>Vahiy:</strong></p>
<p>Vahiy (Arapça: وحي), buyruk veya düşüncelerin Allah tarafından peygamberlere bildirilmesi eylemine veya bu bildirinin kendisine denir.</p>
<p>Vahiy, bir buyruk veya düşüncenin Allah tarafından bildirilmesidir.</p>
<p>İslamiyet&#8217;e göre vahiy, peygamberlere Cebrail aracılığıyla iner. Allah&#8217;ın insanlara vahiy göndermesinin bir takım nedenleri bulunmaktadır, bu nedenlerin en önemlisi Allah&#8217;ın insanları uyarmak istemesidir. Allah Kuran&#8217;ın bir öğüt olduğunu ve anlaşılmak için indirildiğini belirtmektedir. Özet olarak vahiy, insanlığa gerçek inanç esasları, iyi, doğru ve güzel olanı öğretmek için gönderilmiştir.</p>
<p>(<a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Vahiy">Wikipedia</a> &#8216; dan alınmıştır)</p>
<p>***</p>
<p>Sözlükte gizli konuşmak, emretmek, ilham etmek, îma ve işâret etmek, seslenmek, fısıldamak, mektup yazmak ve göndermek anlamlarına gelen vahiy, dini bir terim olarak, Allah’ın Peygamberlerine iletmek istediği mesajlarını, doğrudan doğruya veya Cebrail vasıtasıyla bildirmesine denir.</p>
<p>Vahiy nedir, çeşitleri nelerdir?;</p>
<p>Kur’ân ve diğer kutsal kitaplar, vahiy ürünüdür. Vahiy, ilâhi ve gayr-i ilâhi olmak üzere iki kısma ayrılır. İlâhi vahiy, Allah’ın vahyi demek olup 5 çeşittir:</p>
<p>1- Cebrail’e (Necm, 53/10) ve diğer meleklere vahyi. (Enfâl, 8/12)</p>
<p>2- Cansız varlıklardan yeryüzüne (Zilzâl, 99/4-5) ve gökyüzüne (Fussilet, 41/12) vahyi. Bu vahiy, “emretmek” anlamındadır.</p>
<p>3- Canlılardan bal arısına vahyi. (Nahl, 16/68-69)  Bu vahiy, ilham, içgüdü anlamındadır.</p>
<p>4- İnsanlardan Hz Musa (a s)’ın annesine (Kasas, 28/7) ve Hz  İsâ (a s)’ın havarilerine (Mâide, 5/111) vahyi.  Bu vahiy, fıtrî ilham, îma, emir anlamındadır.</p>
<p>5- Peygamberlere vahiy. (Nisâ, 4/162 A’râf, 7/117, 160) Bu vahiy, ıstılâhî anlamdaki gerçek vahiydir. Vahiy denince ilk akla gelen bu vahiydir. Bu vahiy, sözlü, sözsüz ve Cebrail vasıtasıyla olur.  Sözlü vahiy, Allah’ın perde arkasından Peygamberine hitap etmesidir.  Sözsüz vahiy; rüyada veya uyanık iken vahyin Peygamberin kalbine ilkası şeklinde olur.</p>
<p>Cebrail vasıtasıyla vahiy;</p>
<p>a) Peygamber uyanık veya uykuda iken vahyi Peygamberin kalbine ilkası ile,</p>
<p>b) Cebrail’in melek veya insan suretinde vahiy getirmesi ile,</p>
<p>c) Cebrail görünmeden vahyin çıngırak sesi şeklinde gelmesi ile olur.</p>
<p>Vahyin geliş şekillerinden bir kısmı, Şûrâ suresinin 51. âyetinde bildirilmiştir. Vahiy, Allah ile Peygamber arasında bir sırdır.  Mahiyetini insanların tam anlaması imkânsızdır. Vahiy geldiği anda Peygamber titrer, rengi değişir, alnı terler ve nefesi sıkışırdı.  Hz Muhammed (a s ) gelen vahyi aynen hafızasına alır (Kıyamet, 75/16-19), sonra vahiy kâtiplerine yazdırırdı.  Her sene Ramazan ayında inen âyetleri ve sûreleri Cebrail’e okuyup arz ederdi.  [Vahiy hakkında daha geniş bilgi için Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır tefsiri Şûrâ Sûresi 51. âyet açıklamasına bakılabilir. Bu bilgiler yazının hacmini kabartmamak için alınmamıştır. K.Gökdoğan]</p>
<p>Gayr-i ilâhi vahy yani ilâhi olmayan vahy ise, cin ve insanlar arasında cereyan eden vahye denir.  Zekeriya (a s)’ın kavmine vahyi gibi (Meryem, 19/11), bu vahiy, imâ ve işâret etmek anlamındadır.  Şeytanın şeytana vahyi gibi (En’âm, 6/121); bu vahiy, fısıldamak ve gizli konuşmak anlamındadır</p>
<p>(<a href="http://www.mumsema.com/peygamberlere-iman/12449-vahiy-nedir-cesitleri-nelerdir.html">Mumsema </a>&#8216; dan alınmıştır)</p>
<p>***</p>
<p><strong>Peygamber:</strong></p>
<p>Peygamber (Farsça: پیامبر), Tanrı tarafından bir dini yaymakla özel olarak görevlendirildiğine inanılan kişi. Herhangi bir dine inanan insanlar, peygamberlerin yaratıcıdan bir mesajla, haberle geldiğine inanırlar. Peygamberlerin büyük bir kısmına vahiy geldiğine inanılır.</p>
<p>Sözcüğün kökeni;</p>
<p>Peygamber sözcüğü Türkçe&#8217;ye Farsça&#8217;dan gelmiştir. Arapça temsilci demek olan resul&#8217;un Farsça karşılığıdır. Kökeni olan peyam, haber anlamına gelmektedir. Dolayısıyla peygamber, &#8220;haberci&#8221; anlamını taşır. Benzer bir anlama gelen Arapça&#8217;daki &#8220;Nebi&#8221; (نبي) sözcüğü, yine haber demek olan &#8220;nebe&#8221; kökeninden türemiş bir sözcüktür. &#8220;Resul&#8221; ise ( رسول: Risalet eden/edici) &#8220;Elçi&#8221; demektir.</p>
<p>Yahudilik&#8217;te peygamberler;</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;da, Kitab-ı Mukaddes&#8217;te ve diğer Yahudi dini metinlerinde bahsi geçen ve İslam&#8217;a göre peygamber kabul edilen dini şahısların büyük kısmı Yahudilik tarafından peygamber kabul edilmez, din büyüğü olarak anılır. İsa ve Muhammed Yahudiliğe göre peygamber değillerdir.</p>
<p>Hristiyanlık&#8217;ta peygamberler;</p>
<p>Yahudilik gibi Hıristiyanlık&#8217;ta da Kur&#8217;an ve Kitab-ı Mukaddes&#8217;teki şahısların çoğu sadece din büyüğü olarak anılır. Hristiyanlığa göre Muhammed peygamber değildir.</p>
<p>Hristiyanlığa göre İsa mesihtir ve tanrıyı oluşturan, baba, oğul ve kutsal ruh üçlemesindeki `oğul`dur. Katolik mezhebine göre ise İsa&#8217;dan sonraki en önemli dini şahsiyet İsa&#8217;nın annesi Meryem&#8217;dir.</p>
<p>İslam&#8217;da peygamberler;</p>
<p>İslam peygamberleri&#8230;</p>
<p>İslam&#8217;da peygamberler, Allah&#8217;ın dünyadaki elçisi kabul edilir. Kur&#8217;an&#8217;da bahsi geçen İslam&#8217;a göre peygamber kabul edilen kişilikler 124.000&#8242;dir.Kuran&#8217;da 25 peygamberin ismi geçer&#8230; İslam peygamberlerinin büyük bir kısmı Yahudilik ve Hıristiyanlıkta peygamber kabul edilmez, sadece din büyüğü olarak anılırlar. İsa, Yahudilik tarafından, Muhammed her iki din tarafından da peygamber kabul edilmez.</p>
<p>Muhammed, İslam&#8217;a göre Hatemül Enbiya (son peygamber) kabul edilir. İslam&#8217;da peygamberlere geldiğine inanılan 4 büyük kitap vardır: Zebur, Tevrat, İncil, Kur&#8217;an. Hıristiyanlığın kutsal kitabı Kitabı Mukaddes, Tevrat ile İncil&#8217;lerin dördünü kapsar. Yahudilik ve Hristiyanlığa göre Zebur (Mezmurlar), Davud veya Süleyman tarafından yazılmış şiirlerdir.</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;da birçok peygamberin dünyaya gönderilmiş olduğu belirtilir:</p>
<p>&#8220;Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir.&#8221; (Al-i İmran Suresi, &#8220;buna rağmen daha önceki toplumlara da nice peygamberler göndermiştik.&#8221; Zuhruf Suresi, 6)</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;a göre peygamberlerin gönderiliş gayeleri;</p>
<p>Kulluk<br />
Tebliğ<br />
Güzel örnek<br />
Dünya ve ahiret dengesini temin<br />
İtiraz kapısını kapatmak..</p>
<p>Diğer dinlerde peygamberler;</p>
<p>Hinduizm ve Budizm&#8217;in bilgeleri Krişna ve Buda, İran&#8217;da doğmuş Zend Avesta&#8217;nın peygamberi Zerdüşt&#8217;ün de peygamberlerden olduklarına dair iddialar mevcuttur.</p>
<p>(<a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Peygamber">Wikipedia</a> &#8216; dan alınmıştır)</p>
<p>***<br />
Hristiyanlıkta ve İslamiyet&#8217;te peygamberlik kavramı:</p>
<p>Hristiyan inancındaki &#8220;peygamber&#8221; kavramını da bu başlık altında kısaca açıklamak ve İslam inancındaki &#8220;peygamberlik&#8221; kavramı ile karşılaştırmak gerekir:</p>
<p>Hristiyan inancında peygamber sözcüğü &#8220;Tanrı adına konuşan&#8221; veya &#8220;Tanrı&#8217;dan haber getiren&#8221; anlamlarını taşır ve bu anlamsal boyutta İslam inancındaki peygamber (nebi) sözcüğü ile benzerlikler içerir. Buna karşılık, İslam dininde &#8220;peygamber&#8221; sözcüğü, Tanrı tarafından belirli bir kavme yol göstermesi amacıyla seçilmiş ve görevlendirilmiş kişiyi tanımlamak için kullanılan en önemli sıfat durumundadır ve kavimdekilerin kurtulması için söz konusu kişinin peygamber olduğuna iman etmeleri şarttır. Bu nedenle, Kur&#8217;an&#8217;daki anlatımlarda Eski Antlaşma&#8217;da adı geçen nerdeyse her erkeğin (Nuh&#8217;un, Eyüp&#8217;ün, Davut&#8217;un, Süleyman&#8217;ın ve hatta Lut&#8217;un) peygamber olduğu söylenmiştir. Hristiyan inancında ve Kutsal Kitap&#8217;ta ise bu tür bir genelleme söz konusu değildir. Kutsal Kitap&#8217;ın ilk kitabında evrenin yaratılışından Yahudilerin Mısır&#8217;dan çıkışına kadar geçen sürede olanlar anlatılır ve bu bölümde ilk yaratılan insanın ve Tanrı tarafından çağrı alan kişilerin peygamber olmalarından çok &#8220;ata&#8221; (patrik) olmaları ön plandadır<br />
&#8230;<br />
İslam inancına ve Kur&#8217;an&#8217;a göre, her kavme kendi içinden bir peygamber gönderilmiştir ve tüm bu farklı peygamberler kendi kavimlerine tek gerçek dini anlatmakla görevlendirilmişlerdir. Bu öğretiler Yahudilik ve Hıristiyanlık inancına terstir; çünkü Kutsal Kitap yeryüzündeki her kavme bir peygamber gönderildiği iddiasını tanımaz.</p>
<p>Kutsal Kitap&#8217;a göre, Tanrı önce tek bir insan çiftinden (Adem ve Havva) insan ırkını yaratmıştır. İnsanlık, Adem ve Havva&#8217;nın günahının sonuçlarından etkilenmiş ve Tanrısal lütuflardan mahrum kalmıştır. Buna rağmen Tanrı, insanları kurtarma planına uygun olarak yeryüzünden seçtiği bazı kişiler aracılığıyla insan ırkıyla konuşmayı sürdürmüştür. Nuh zamanında, Nuh&#8217;un ailesi dışındaki herkesin tufan aracılığıyla yok edilmesi aslında günahın kötülüğüne ve ölümcül sonuçlarına işaret etmiştir. Zaten ruhsal olarak ölü olan insanlık, günahlar yüzünden Tanrı&#8217;nın gazabına uğramış ve bedenen de ölmüştür.</p>
<p>Nuh aracılığıyla yeni bir dönem başlar ve Tanrı&#8217;nın yine tek bir kişiden insan ırkı yaratma planı gerçekleşmiş olur.<br />
&#8230;<br />
Musa&#8217;nın doğumu ile yeni bir dönem başlar ve Tanrı&#8217;nın bilgeliği uyarınca daha yeni doğmuş bir bebekken seçilen Musa aracılığıyla, Yakup soyu Mısır&#8217;daki kölelikten kurtulup yüzlerce yıl önce ata Abraham&#8217;ın gittiği vaat edilmiş topraklara (Kenan diyarı) ulaşır.</p>
<p>Musa&#8217;dan sonra Kenan diyarına Yeşu önderliğinde giren Yakup soyu, zaferler kazanarak ve bazı mucizeler aracılığıyla bu bölgenin pek çok yerini ele geçirir. Hâkimler döneminin sonunda halkın bir kral istemesi üzerine peygamber Samuel, çekingen bir kişi olan Saul&#8217;u kral ilan eder.</p>
<p>Ne yazık ki, Saul&#8217;un krallık görevi geçicidir ve aslında Davut&#8217;un tanınmasına aracılık edecektir. Saul hata üstüne hata yapınca, Tanrı peygamber Samuel&#8217;den Davut&#8217;u yeni kral olarak mesh etmesini ister. Saul, kıskançlık ve öfke sonucunda Davut&#8217;un krallığını tanımaz ve ona düşman olur. Tanrısal emirlere itaat etmediği için Tanrı&#8217;nın bilgeliğinden ve lütfundan mahrum kalan Saul, çok büyük bir hata yaparak girdiği bir savaşta öldürülür.<br />
&#8230;<br />
İsrail&#8217;deki çeşitli krallıkların başına gelen kişiler genelde putperestliğe bulaşırlar ve günah işlemeye devam ederler. Bu nedenle, günahlı yaşamın devam etmesi ve Tanrı&#8217;nın çeşitli peygamberler aracılığıyla verdiği emirlere itaatsizlik edilmesi sonucunda İsrail, yabancı ülkelerin eline düşer ve halkın büyük bir bölümü Babil&#8217;e sürgüne gönderilir. Bu dönemde yaşayan peygamberler Tanrı&#8217;nın kurtuluş vaadini sık sık yenilerler ve Mesih&#8217;in gelişi hakkında kehanetlerde bulunurlar. Kurtarıcı Mesih gelecek ve Rabbin lütuf yılını ilan edecektir.</p>
<p>Eski Antlaşma&#8217;nın son peygamberi olan Yahya&#8217;nın çölde ortaya çıkması ve insanları Ürdün nehrinde vaftiz etmesi ile Mesih&#8217;in döneminin başlamak üzere olduğu duyurulur. İşte İsrail&#8217;in Roma işgali altında olduğu dönemde Kurtarıcı Mesih, Beytlehem kasabasında doğar ve 30 yaşlarında iken görevine başlar.<br />
&#8230;<br />
Ne yazık ki, İsrail halkının büyük bir çoğunluğu Mesih&#8217;i reddettmişler ve Tanrısal lütfulardan mahrum kalmayı seçmişlerdir. İsrail halkından, Yeshua&#8217;nın seçtiği kişiler (havariler) ve Yeshua&#8217;ya inanmayı seçen kişiler ise kurtuluş müjdesini tüm uluslara yaymışlar ve bu sayede kurtuluşun herkese dağıtılmasına aracılık etmişlerdir. Kısacası, Tanrı&#8217;nın kurtuluşu tüm insanlığa yine İsrail aracılığıyla gelmiştir ve tek bir millete gönderilen Kurtarıcı aracılığıyla tüm ulustan iman edenler kutsanmış ve kurtarılmıştır.</p>
<p>Kutsal Kitap&#8217;ta yabancı bir ulusa gönderilmiş tek bir peygamber vardır: Yunus. Yunus&#8217;un hikayesi ise Tanrı&#8217;nın İsrail&#8217;i seçmesine rağmen, gelecekte İsrail&#8217;den çıkacak olan Mesih aracılığıyla tüm ulusları kutsayacağına işaret etmektedir.</p>
<p>(Hıristiyanlık inancının tanıtıldığı bir misyonerlik “<a href="http://www.hristiyanforum.com/forum/peygamberler-f597/hristiyanlikta-ve-islamiyette-t320884.html">hristiyanforum</a>” forumundan kısımlar halinde alınmıştır)</p>
<p>***</p>
<p><strong>Cebrail (Gabriel):</strong></p>
<p>Hem Hristiyanlıkta hem de Müslümanlıkta, Cebrail peygamberin dünyaya gelişini haber verir. Müslümanlar Cebrail’in, Kuran indirilirken Allah ile peygamber arasında aracı görevi üstlendiğine ve imanın altı şartından biri olduğuna inanır. Hristiyanlık inancına baktığımızda, Cebrail, Yeni Ahit’te sadece iki defa geçiyor; ‘Tanrı’nın önündeki benim, Cebrail (Gabriel) ’ (Luke 1: 19). Bu da, her ne kadar Cebrail’in daha yüksek sıralarda olması gerektiğini düşündürse de, dokuz baş melek arasında sadece sekizinci sırada yer alıyor.</p>
<p>(Bir bilgi paylaşım “<a href="http://www.msxlabs.org/forum/din-ilahiyat/261950-9-gizemli-melek.html">msxlabs.org</a>” forumundan alınmıştır)</p>
<p>***<br />
İlahi söz demek olan vahiy, Allah&#8217;ın insanlara gönderdiği emir, yasak ve tüm haberleri içeriyor. Peygamberler aracılığı ile iletilen bu emir ve yasaklar farklı yollarla geliyor. Dinlere göre de değişik işleniyor. İşte Yahudilik&#8217;te vahiy anlayışı&#8230;</p>
<p>Yahudilikte vahiy anlayışına geçmeden önce bu kavramın ne anlama geldiğini aktaralım. Vahiy, Allah&#8217;ın, peygamberleri aracılığı ile insanlara mesaj iletmesi anlamına geliyor. Bu suretle Allah, bütün varlıklara, yaratılış düzenine uygun hareket tarzlarını bildiriyor. Bu kavramın tam tarifi ise şöyle yapılıyor:</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ın, genel olarak varlıklara hareket tarzlarını bildirmesi, özel olarak da insanlara ulaştırmak istediği ilahi emir, yasak ve haberlerin tümünü aracılı (vasıtalı) ya da aracısız (vasıtasız) bir tarzda, gizli ve hızlı bir yolla peygamberlerine iletmesidir.&#8221;</p>
<p>Bu tarif ışığında, Yahudilik&#8217;te vahiy anlayışını ele almak için, önce bu dinin peygamberlik anlayışına bakmak gerekiyor. Geçmişi birkaç bin yıl gerilere giden bu dinin başta gelen özelliklerinden biri, İsrailoğulları ile Tanrı arasındaki &#8220;ahde&#8221; (sözleşmeye-antlaşmaya) kutsal kitaplarında geniş yer ayrılmasıdır. Bundan dolayı bu din, &#8220;ahit&#8221; dini olarak da bilinir.</p>
<p>Yahudiliğe göre peygamberler Tanrı&#8217;nın isteği ile seçilmişlerdir. Yani onları insanların içinden peygamber olarak seçip kutsal bir fonksiyon yükleyen Tanrı&#8217;dır. Mesela İsrailoğulları&#8217;nın büyük peygamberlerinden Samuel, henüz çocukken Tanrı&#8217;nın kendisine hitap ettiğini duymuştur. O bu çağrıyı şöyle anlatır:</p>
<p>&#8220;Ben peygamber değildim, peygamber oğlu da değildim; ancak ben sığır çobanı idim ve ceviz ağaçları tımar ederdim ve Rab beni sürünün arkasından aldı ve Rab bana dedi: Git kavmin İsrail&#8217;e peygamberlik et ve şimdi Rabbin sözünü dinle..&#8221; (Kitab-ı Mukaddes, Amos, 7/14-16)</p>
<p>Kitab-ı Mukaddes&#8217;te (Petrus&#8217;un Birinci mektubu, 1/21 vd) peygamberler, insanla gizli, görünmez kudret arasında irtibat sağlayan, temsilcilik ve aracılık görevini üstlenen kişiler olarak tanımlanır. Onlar sadece sözcüdürler, temasa geçtikleri üstün kudretin sözlerini insanlara naklederler. Üstün varlıkla temasa geçtiklerinde kendi varlıkları silinir, kendi benliklerinden uzaklaşır ve ilahi kudret ile dolarlar. Yani peygamberler, kendilerine vahyeden Rab Yahve&#8217;nin mutlak iradesine tabidirler, ondan aldıkları ilahi mesajları insanlara tebliğ etmekle yükümlüdürler. (Yahudililerin kutsal kitabında Allah&#8217;ın adı Rab,Yahve ya da Yehova olarak geçer. Başlangıçta sadece Ulusal Tanrı olan Yahve, daha sonra tek Tanrı&#8217;nın adı olarak kabul edilmiştir.)</p>
<p>Tevrat&#8217;ta peygamberliğin temel yasası şöyle ortaya konur:</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ın Rab, senin için aranızdan kardeşlerinden benim gibi bir peygamber çıkaracak; onu dinleyeceksin&#8221; (Kitab-ı Mukaddes, Tesniye, 18/15)</p>
<p>&#8220;Ancak bir peygamber, kendisine söylemeyi emrettiğim bir sözü küstahça benim ismimle söyler yahut başka ilahların ismiyle söylerse, o peygamber ölecektir. Ve Rabbin söylemediği sözü nasıl bilelim? diye yüreğinden dersen; peygamber Rabbin ismiyle söylediği zaman, o şey olmaz ve çıkmazsa, Rabbin söylemediği şey odur; peygamber küstahlıkla söylemiştir, ondan yılmayacaksın&#8221; (Kitab-ı Mukaddes, Tesniye, 18/20-22)</p>
<p>Bu sözlerden anlaşıldığına göre, Tanrı&#8217;dan aldıkları bilgilerin dışında şeyler nakledenler peygamber sayılmamaktadır. Yahudilik&#8217;te peygamberlerin görevi, sadece ilahi emirleri almak değil, aynı zamanda Rab Yahve&#8217;nin söz ve emirlerini insanlara bildirmektir.</p>
<p>Yahudi geleneğine göre, vahyin kaynağı Rab Yahve, muhatabı insanlar, aracısı ise peygamberlerdir. Rab Yahve&#8217;nin emir ve isteklerini, onun iradesi doğrultusunda, İsrailoğulları&#8217;na ileten peygamberlerin bilgi vasıtaları da vahiydir. Mesela Tevrat, Babil esareti sonrasından başlamak üzere kelime kelime Rab Yahve tarafından Hz. Musa&#8217;ya vahyedilmiştir. 7704 kelimeden oluşan Tevrat&#8217;ın Çıkış kitabında, Yahve&#8217;nin, buyruklarını taşıyan taş levhalarını vermek için Musa&#8217;yı yanına çağırdığı ve ona iki levha verdiği, ancak kavminin puta tapmasına kızan Musa&#8217;nın levhaları yere atıp kırdığı yazılıdır. (Çıkış, 24/12-14)</p>
<p>Her ne kadar Yahudilik&#8217;te Rab Yahve&#8217;den aldıkları emirleri insanlara ulaştıranların peygamberler olduğu belirtiliyorsa da bunlardan başka bazı insanların da Tanrı&#8217;dan vahiy aldıkları kabul edilmektedir. Mesela Yahudilere göre kral sayılan Davud ve Süleyman da peygamber olmadığı halde vahiy almıştır.</p>
<p>Yahudiler vahyin, peygamberlere bazı yollarla geldiğine inanırlar. Bunları şöyle sıralamak mümkün:</p>
<p>1. Teofani: Hiçbir aracı olmaksızın Rab Yahve ile doğrudan bağlantı kurarak vahiy almak demektir. Yahudilere göre böyle bir vahiy şekli sadece Hz. Musa&#8217;ya bahşedilmiştir. (Sayılar, 12/6-8) (İslam da bu tür bir vahiyden sözetmekle birlikte, bunun sadece Hz. Musa&#8217;ya verilen bir vahiy tarzı olmadığını, aynı şekilde Hz. Muhammed&#8217;in de Miraç&#8217;ta bu tür bir vahye mazhar olduğunu kabul eder.)</p>
<p>2. Rüya: İlahi bilgiye ulaşmanın yollarından biri de rüyadır. Ahd-i Atik, bu yolla bir vahyi ancak, Tanrı&#8217;nın kendilerinden hoşnut olduğu bazı şahısların alabileceğine haber verir. Mesela Hz. Yakup&#8217;un peygamberliği rüya yoluyla tasdik edilmiş, Hz. Yusuf&#8217;a geleceği rüyada bildirilmiş ve Hz. Süleyman bu yolla Rab Yahve&#8217;den vahiy almıştır. (Tekvin 28/11-14; 37/5; I. Krallar 3/4-15). Ancak bu tür bir rüya peygamberlere mahsustur. Bu nedenle her rüya gören kişinin rüyası makbul sayılmaz. Genellikle sahte peygamberler bu yolla kendilerine vahiy geldiğini iddia ederler.</p>
<p>3. Rabbin İzzetinin Tecellisi: Ahd-i Atik&#8217;te Rab Yahve&#8217;nin sadece peygamberlere değil, bütün insanlara izzetiyle tecelli ettiği belirtilerek bunun iki şekilde gerçekleştiği vurgulanır.</p>
<p>Birisi, Rabbin izzetinin bütün yeryüzünü doldurmasıdır ki burada Rab Yahve&#8217;nin yüce izzeti, yaratma olayında ve olaylara müdahale etmesinde ortaya çıkar. (İşaya, 40/4; 42/7; 48/10)</p>
<p>Diğeri ise Rab Yahve&#8217;nin yüce izzetinin dolaylı olarak değil de doğrudan belirmesidir. Hz. Musa, Rabbinin izzetini görmek istediğinde ona, Rabbin yüzünü görme izni verilmemiştir. Çünkü Rab Yahve &#8220;İnsan beni görüp de yaşayamaz&#8221; buyurmuştur. (Çıkış 33/20) (Bu olay, Kuran&#8217;da Araf suresi 143. ayette de anlatılır:</p>
<p>&#8220;Musa, bizimle sözleştiği yere gelip Rabbi de kendisiyle konuşunca şöyle yakardı: &#8216;Rabbim göster bana kendini, göreyim seni.&#8217; Dedi: &#8216;Asla göremezsin beni. Ama şu dağa bak. Eğer o yerinde durabilirse sen de beni göreceksin.&#8217; Rabbi dağa tecelli edince onu parça parça etti. Ve Musa baygın vaziyette yere yığıldı. Kendine gelince şöyle yakardı: &#8216;Tespih ederim o yüce varlığını, tövbe edip sana yöneldim. İman edenlerin ilkiyim ben.&#8217;&#8221;)</p>
<p>4. Tanrı&#8217;nın kelamı (sözü): Doğrudan Tanrı&#8217;nın sesiyle yapılan bir vahiy şeklidir. Aslında bu, bütün halka yöneliktir. Ancak Yahve halka hitap etmek için aracılar ve sözcüler kullanmıştır. Kelamın aracıları ve sözcüleri ise peygamberlerdir. (Tesniye, 4/10-13) Bu tarz vahiy için &#8220;Yahve dedi, konuştu&#8221; ifadesi yerine &#8220;Rabbin sözü falana geldi&#8221; kalıbı kullanılır. (Yeremya 1/2, 4, 11, 13; Hezekiel 3/16; Zekarya 4/8). Ancak Rab Yahve&#8217;nin kelamı, sadece peygamberlere gelmemiş, Hz. Adem, Kabil, Hz. Nuh ile kral olarak kabul edilen Hz. Davud ve Süleyman&#8217;a da gelmiştir.</p>
<p>5. İlahi Ruh: Burada sözü edilen ruh, vahyin gelişinde vasıta olan Yahve&#8217;nin ruhu, Kutsal Ruh&#8217;tur. Hz. Musa&#8217;yı hem peygamber hem de kanun koyucu olarak yönlendiren bu Ruh&#8217;tur. (Sayılar 11/25-27; Tesniye 34/9; İşaya 43/11) Rab Yahve, İsrailoğulları&#8217;na gerek şeriatını gerekse sözlerini bu Ruh&#8217;un vasıtasıyla göndermiştir. (Zekarya 7/12) Kısaca peygamberler hep bu Ruh ile harekete geçirilmişlerdir.</p>
<p>(Bir bilgi paylaşım “<a href="http://www.geldik.com/yahudilik/51777-yahudilikte-vahiy-anlayisi-yahudilikte-vahiy-anlayisi-hakkinda-bilgiler.html">geldik.com</a>” forumundan alınmıştır)</p>
<p>***<br />
**<br />
*</p>
<p><strong>Ön not:</strong></p>
<p>1- Bu yazı “<a href="http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-tevhid-inanci">Monoteizmin Gölgesinde Kalan Tevhid İnancı</a>” isimli yazıda başladığım A.N.’nin mesajlarına cevapların devamı mahiyetindedir.</p>
<p>2- Monoteizm ve benzeri teolojik kavramların açıklaması ilk yazıda verilmiştir.</p>
<p>3- Yazılarda “monoteist din” anlayışını anlatırken; “Allah Hakikati” yerine “Tanrı”,  “Ahad Allah” yerine “Tek tanrı”, “Rasul/ Nebî” yerine “Peygamber”,  “Allah Rasulü” yerine “Tebliğ Memuru”, “Allah Kelâmı” yerine “Kutsal Metinler”,  “Vahiy” yerine “Tanrısal Mesaj” gibi kavramları yazmayı tercih ediyorum.</p>
<p>***<br />
**<br />
*</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">A. N. ismi ile e-postama gelen mesajdan alıntı:</span></strong></p>
<p style="padding-left: 30px;">Hz. Muhammed A.S. IN HOCASI CEBRAİL A.S. DEĞİLDİ.</p>
<p style="padding-left: 30px;">Diyorlar ki, Rahmet ve selam üzerine olsun Hz. Muhammed’in mürşidi Cebrail A.S. dı. Yani yaratanla haberleşmek için ona ihtiyacı vardı..</p>
<p style="padding-left: 30px;">Biliyoruz ki, vahiyleri kimi zaman geceleri rüyasında alıyordu. Demek ki Hz. Resulullah’ın mürşidi Cebrail A.S. değil rüyalardı!</p>
<p style="padding-left: 30px;">Ama yine biliyoruz ki, vahiyler derin düşünceye daldığı uyanık kaldığı zamanlarda oluyordu. Demek ki Hz. Resulullah’ın mürşidi sessizlikti!</p>
<p style="padding-left: 30px;">Hayır, hayır mürşidi sessizlikte olamaz çünkü biliyoruz ki, bazen de vahiyler sebebsiz, perdesiz yaratandan direkt geliyordu.  O halde demek ki, Hz. Resulullah’ın mürşidi acaba sebebsizlik olabilir mi?</p>
<p style="padding-left: 30px;">Bir insanın bir mürşidi olacağına göre bu çok yönlü ilişki neden?</p>
<p style="padding-left: 30px;">Tabi ki vahiylerin ulaşımındaki bu zenginlik mürşidin sadece Allah olduğunu insanoğluna bildirmek içindi.  Allah, eğer kuluna sebeblerle ulaşsaydı sebebler mürşid olacaktı yok sebebsizlikle sadece ulaşsaydı sebebsizlik olacaktı. Her yönden ya da yönsüz olarak ulaşıyor ki tek mürşid tek sahib tek rab benim diyor Allah.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">A.N.’nin Mesajına Cevabım:</span></strong></p>
<p>Monoteist inancın “Mesaj Gönderen Tek Tanrısı” her yönden ya da yönsüz olarak mesaj alıcısı “tebliğ memuru”na hep tek yönlü mesaj gönderir. Tek yönlü mesaj “sırf hayır”dır. “Tebliğ memuru” da aldığı mesajları insan kulağının duyum eşiğine göre ayarlayarak dünya kelâmına transfer eder ve “kutsal metinler” böylece oluşur. Bu tanımlama&#8230;</p>
<p>Tek tanrılı dinlerin, göksel dinlerin, semâvî dinlerin, monoteist dinlerin  her ne isim verirsek verelim ortak (???) vahiy (???) tanımıdır&#8230;</p>
<p>“İslâm”ı da monoteist dinlere katıştırıp Hz. Muhammed a.s.’ın “vahiy hakikati”ni bu kadar kısır bir tanımlamaya dahil edebilir miyiz? Edemez miyiz? A.N. dâhil etmiş ki vahyi bir tanrı ile bir insan arasında geçen mesajlaşma gibi kabul ederek mantıksal çıkarımında kanıt olarak kullanmaya karar vermiş.</p>
<p>A.N.’nin Allah, Cebrâil, sebepler, vahiy, vahyi alan/peygamber kavramlarıyla yaptığı mantıksal çıkarımın amacı “vahiy ve Risalet” konusunu açıklamak değil, tarikat ortamındaki “mürid-mürşid-irşad”  ilişkisinin bâtıl olduğunu kanıtlamak ve  “nakavt” etmektir. Tarikatsal kabullere anti tarikatçılarca yöneltilen “nakavt” niyetine karşı “gard/savunma duruşu” almayı düşünmüyorum. Bin yıldan beri süren tarikat ve tarikat karşıtı kısır kavgaya karışmak istemiyorum&#8230; aralarında halletsinler.</p>
<p>A.N. mesajlarının devamında geçen “mürşid, rabıta, velayet, şefaat” vb. kavramlarını nasip olursa yakın veya uzak bir zaman dilimi içinde “Gerçek Tasavvuf Düşüncesi”nden anladığım kişisel çıkarımlarıma göre yorumlamaya çalışacağım. Bu bölümde “monoteist din felsefesi”nin tanrısal mesaj anlayışı ile “Gerçek Tasavvuf Düşüncesi”nin “İslâm Hakikati”ndeki “Vahiy” gerçeğine bakışını mukayeseli olarak anlatmayı deneyeceğim&#8230;</p>
<p>***</p>
<p>Can ve mal emniyetinin “sıfır” olduğu ortaçağın karanlık ve vahşi çöl şehri Mekke’de “Allah Hakikati”nin “vahiy” gerçeğine ulaşan “Allah Rasulü” Hz. Muhammed Mustafa s.a.v. can güvenliğini göze alarak “Allah-vahiy-Risalet” gerçeklerini zamanındaki insanların akıl sevilerine ve mevcut dil ve mantık yapısının tek tanrılı din kavramlarına göre açıkladı.</p>
<p>O’nu ilk defa dinleyen âlime bir kadın olan Hz. Hatice ile Tevrat ve İncil kutsal metinlerini okuyan yaşlı bilge Varaka duydukları karşısında sarsılmış olmalılar ki hemen “Allah-vahiy-Risalet” hakikatini tasdik ettiler. Tasdik ettiler çünkü&#8230;</p>
<p>O’nun anlattığı “Allah- Cebrail-vahiy-Risalet” monoteist Yahudilik ve monoteist Hıristiyanlık ve monoteist “eski Arap şirk inancı”ndaki evreni yaratan tek tanrı felsefesine dayanmayan bir gerçekti.</p>
<p>“Rasul” olduğunu beyan edenin Rasullüğü eski kutsal metinlerin (Kitab-ı Mukaddes’in) “süper güçlerle donanmış tanrı elçileri”ne dönüştürdüğü Mûsâ ve İsâ’nın peygamberlik imajlarına hiç benzemiyordu. O’nun Rasullüğü mesaj gönderenin mesajını alan bir Rasullük değil “Allah ve Vahiy Hakikati”ne fıtrî yapısının müsâitliği neticesinde ve tefekkür gücü ile ulaşan bir Rasullük idi. Hâlbuki eski kutsal metinlere ve monoteist mantığa göre tanrı, vasıflı ya da vasıfsız herhangi birisini “alıcı” olarak atar, mesaj gönderir ve her şeyi pat diye hallediverirdi. Hz. Muhammed a.s. Mekke’nin tanıdığı “Hanif”lerden birisiydi ve Risaletinden evvelki yaşamında tek tanrılı (monoteist) inançların “Peygamberlik” kavramına “hanif pencereden” bakıyor olmalıydı.</p>
<p>İnsanların aklına her zaman şu sual gelir. Hz. Muhammed a.s. peygamber olmadan önce peygamber olacağını biliyor muydu? Her kafadan bir cevap gelir. Kimisi biliyordu der kimisi de bilmiyordu der. Kimisi de O doğduğu anda parmağını kaldırıp kelime-i şahadet getirdiğini naklederek, Cebrâil’in kucağına bindirilip tüm evreni gezdirildiği ve “işte sizin peygamberiniz” diye tanıtıldığını da ekler. Her neyse&#8230; yorum yok. Bu tür rivayetlere gülüp gülmeme kararını okuyuculara bırakıyorum.</p>
<p>“Hanif”ler “Allah Hakikati”nde mesajlaşmak, çetleşmek, çevrim içi-çevrim dışı bağlantı oluşturmak gibi “peygamberlik” ve posta işlerini kabul etmeyenlerdir. Peygamberliği ve postacılığı kabul etmeyen bir Hanif.. peygamber olmadan evvel nasıl olur da peygamber olacağının yada olmayacağının dokümantasyonunu yapar?</p>
<p>Hz. Muhammed a.s.’ın anlattığı “Rasullük” her çağda hiç değişmeden kalan monoteist inancın tanrısının tebliğ memurluğu ile hiç alâkasız olmalı ki Hz. Hatice ve Varaka derin bir endişeye kapıldılar. Nasıl ki Hz. İbrahim yerel bir puthanede küçük putları kırınca kendisini tanrı ile özdeş (yani fenâfil tanrı) varsayan “Nemrut”a savaş ilan etmiş oldu ise Hz. Muhammed a.s. da Hz. İbrâhim’in bırakmış olduğu “en büyük putu” yani monoteizmin yaratıcı tek tanrı inancını evrensel anlamda baltalayınca;<br />
1- “tanrı”,<br />
2-“tanrı peygamberi”,<br />
3-“tanrı kulları” teslisine/üçlemeciliğine inanan o zamanın ve geleceğin “Ebû Cehilizm”ine ve “monoteizm”ine “ilmî cihad/hakikatin ilim ile tespitine çağrı” ilan etmiş oluyordu. Hz. Hatice ve Varaka’yı endişelendiren gerçek bu idi.</p>
<p>Bu ilmî cihad insan kitlelerinin zahiri yaşam telaşında belki kısmen sona erdi fakat düşünmek isteyen beyinlerdeki “beyin fırtınası meydanlarında” hâlen devam ediyor.</p>
<p>Hz. Muhammed a.s.’ın tek mürşidi monoteist inancın kanatlı veya kanatsız meleği Cebrâil miydi? Hz. Muhammed a.s.’ın tek mürşidi monoteist inancın “Tanrı” anlamında söyledikleri “Allah” mıydı?.. sorularına cevap aramadan önce “vahiy, risalet ve irşad” kavramlarını da monoteizmin gölgesinden kurtularak anlamamız gerekiyor.</p>
<p>Hz. Muhamed a.s.’ın vahiy, Cebrâil ve Risalet açıklamalarını&#8230;</p>
<p><em>&#8220;— Ne var, kardeş oğlu? diye sorunca Resulûllah, gördüğü şeyleri kendisine haber verdi. Bunun üzerine Varaka dedi ki:<br />
— Bu gördüğün Allahü Teâlâ&#8217;nın Musa&#8217;ya gönderdiği Namus-u Ekber&#8217;dir. Yâni sırrı vahiy sahibidir. Ah, keşke senin dâvet günlerinde genç olaydım. Kav-minin seni yurdundan çıkaracağı zaman keşke hayatta bulunsaydım.<br />
Resulûllah:<br />
— Onlar beni yurdumdan çıkaracaklar mı? diye sordu. Oda:<br />
— Evet, dedi, zira senin gibi bir şey getirmiş, vahiy gelmiş bir kimse yoktur ki, düşmanlığa uğramasın. Şayet senin dâvet günlerine yetişirsem sana son derece yardım ederim</em>&#8221; konuşmalarıyla&#8230;</p>
<p>dikkatle dinleyen Varaka Hz. Muhammed’in monoteist anlamda peygamberlik ve mesaj almadığını anladı. Hz. Muhammed a.s. vahiy olayını Mûsâ’nın vahiy ve Cebrâil hakikatine ulaşması gibi anlatıyordu. Ve Varaka bu hakikatleri en büyük tek tanrıya Kâbe’deki putlar aracılığıyla tapınan eski Arap müşriklerinin ve tek tanrılı din fanatizminin duyması halinde ortalığın karışacağını haber verdi.</p>
<p>Şimdi dahi pek çok demokratik ülkede monoteizmin “Tanrı”sına hakaret kanunlarla suç sayılmaktadır. Tanrıya hakaret edenler toplumun cezalandırmasından devletin cezalandırma güvencesine sığınarak kurtulabiliyor. Orta çağda monoteizmin tanrı varsayımının “Lâ ilahe illâ Allah” (Tanrı ve tanrılık diye bir şey yoktur ancak Allah) bildirisiyle düzeltilme gayretinin (Risalet görevinin) toplumsal cezası da “toplumsal linç hareketi” idi. Koruyucu bir devlet yapısı da yoktu. “Rasul”ün koruyucusu sadece Ebû Tâlib ve müminlerin kendileri idi fakat bu engelleri de her kabileden bir suikastçı seçerek kimvurduya (toplumsal linç) götürmek istediler. Çünkü&#8230;</p>
<p>Onlara göre&#8230; (Hz.) Muhammed (a.s.) isimli şahsın “Allah-vahiy-Risalet” hakikatleri “Tanrı-mesaj-peygamber” ezberlerine denk düşmüyordu. Hatta inkâr ettiğine hükmetmişlerdi. Hakikat bilgisini inançlarına saldırı olarak algılayan toplum hemen karşıt kaba kuvvet yöntemine başvurdu&#8230;</p>
<p>O dönemde “Allah-vahiy-Risalet” vb. hakikatler monoteist veya politeist insanların kullandığı aynı kelime ve cümle kalıplarıyla beyan edildi. Fakat kelime ve cümle kalıplarının özü hiç de aynı değildi. Eğer aynı olsaydı bir kaç test ve sorgu sualden sonra Hz. Muhammed a.s.’ın Risaleti de, vahyi de, vahyi gönderen Rabbi Allah da monoteizm tarafından hemen kabul edilirdi.  Müşriklerin kaba kuvvet uygulamasına da gerek kalmazdı. Kabul edilmedi&#8230; çünkü..</p>
<p>Rasulullah a.s.’ın anlatırken kullandığı kelimeler ve cümlelerin ifade ettiği öz “Allah Hakikati” odaklıydı ve hedef kitlesi de “monoteist tanrı inançlı şirk” inanış modeli idi. Bu nedenle O’nun “tevhid inancı” ile monoteist Arap şirki başta olmak üzere tüm dünyanın monoteist ve politeist inanç modellerinin şirki karşı karşıya geldi.</p>
<p>“Peygamberin tek eğitmeni, tek yaratıcı sahip tanrısı, tanrı idi” anlamında aradaki ince farkı fark edemeden;</p>
<p style="padding-left: 30px;">&#8220;Tabi ki vahiylerin ulaşımındaki bu zenginlik mürşidin sadece Allah olduğunu insanoğluna bildirmek içindi.  Allah, eğer kuluna sebeblerle ulaşsaydı sebebler mürşid olacaktı yok sebebsizlikle sadece ulaşsaydı sebebsizlik olacaktı. Her yönden ya da yönsüz olarak ulaşıyor ki tek mürşid tek sahib tek rab benim diyor Allah.&#8221;  (A.N.)</p>
<p>diyen aynı monoteist inancın günümüz düşünürleri, yazarları, profesörleri ve heyecanlı taraftarları toplumsal görevlerinin “tanrıyı inkâr ile itham” versiyonunu günümüz “gerçek tasavvuf düşüncesi ve düşünürleri” için hâlâ kullanmaktadırlar.</p>
<p>Ayrıntıya girmeden kısaca değineyim&#8230; İbni Arabî’yi de toplumsal linç cezasına çarptıranlar monoteist tanrı ve monoteist peygamber inançlı şeriatçı âlim (?) ulema takımı idi. Çünkü İbn Arabî de Hz. Muhammed a.s. gibi monoteizmin damarına basan “eli baltalı İbrâhim” nâdiratındandı. Hatta “gerçek tasavvuf düşüncesi”ni katı şeriatçılığa dönüştüren çağımız tarikat felsefesinin bir kısmı dahi İbni Arabî karşıtıdırlar. İbni Arabî’nin “her şey tanrıdır” dediğini zannederek hayallerindeki monoteist tanrıyı tenzih derdindedirler.</p>
<p>Mesajdaki “tek mürşid, tek Rab, tek Allah” kavramına dönelim&#8230;</p>
<p>Hz. Muhammed a.s.’ın eğitmeni, hocası, mürşidi, rabbi&#8230; medrese mollası gibi karşısında eli sopalı oturan ya da üniversite profesörü gibi “bilimi ben yarattım” edasıyla koltuğunda kasılan anlamda bir mürşid, bir rab bir tanrı değildir.</p>
<p>“Allah Hakikati” “Rasul”ünü aracılı veya aracısız eğitime tabi tutmaz. Allah’ın eğitimi (terbiyesi, Rububiyeti, Rabliği, irşadı, mürşidliği) her canlı birim için ilk nefesle başlayıp son nefesle biten yaşamın her anında tattığı tüm olayların toplamıdır. Allah Rasulü Muhammed Mustafa a.s.’da senin gibi benim gibi canlı bir birim idi.. ben de sizin gibi bir beşerim diyordu. O’nun Allah’dan aldığı eğitim senin de benim de her canlı birimin de doğduğu anda başlayıp ölünceye kadar kesintisiz alacağı tüm bir yaşam eğitimi idi.</p>
<p>Peki, Hz. Muhammed a.s.’ın Allah’dan aldığı vahiy nasıldı?</p>
<p>Nasıl olduğunu bilmeme ve bilmemize imkân ve ihtimal yoktur. Ancak O’nun aklımızın alacağı tarzda anlattıklarına göre fikir yürütebiliriz ve yürüttüğümüz fikir vahyin hakikatini tanımlamak amacı gütmez. O’nun açıklamalarına dayanarak vahyin hakikatinin nasıl olduğunu bilemeyiz ama vahyin monoteist inancın tanrısından alınan karşılıklı mesajlaşma olmadığını ortaçağın müşrik Arapları kadar anlayabiliriz. Müşrik Araplar ve çağdaşları monoteist din mensupları vahyin mesajlaşma olmadığını anladıkları için Rasul’ün Rasullüğünü ve vahyin hakikatini ezberlerine ters düştüğü için şiddetle “inkâr” etmişlerdi.</p>
<p>Müşrikler çok muazzam bir meleğin getireceği sayfaları ya da kulakları sağır eden tanrısal sesin vahiy olacağını bekliyor ve bu tür şeylerin görünür olmasını istiyordu. Zamanla monoteist Müslümanlar.. hatta çok derin (???) âlimler.. vahyin sesinin çok şidetli olduğunu ama sadece peygamber kulağı o sese dayanabileceği için yüce tanrının sadece peygamber kulaklarına duyurduğu “fikrini yürüttüler”&#8230; güyâ monoteizm şirkine böylece cevap vermiş oldular. Ne diyebilirim ki? Fikir fikirdir. Benim vahiy hakkında söyleyeceklerim de hakikat olamayacağına göre ya da hakikati temsil edemeyeceğine göre yine sadece bir fikir olarak kalmak zorundadır. Eski düşünürlerin fikirlerini “saçma” kendi fikirlerimi “mantıklı” bulmam anlamsız, saçma ve aynı hata olur çünkü vahyin hakikatini hiç bir fikir temsil edemeyeceğine göre&#8230; benim açıklamalarım daha doğrudur deme hakkım olmaz.</p>
<p><em>İsrâ/36- &#8220;Hakkında (B sırrınca) ilmin olmayan şeyin ardına düşme/izleme!&#8230; Muhakkak ki sem’ (işitme kuvvesi), basar (görme kuvvesi) ve fuad (gönül), işte onların her biri ondan mes’ul’dur (ilimsiz, bu melekeler koza örebilir)&#8221;.</em> (B Meal/H.Güler)</p>
<p>Hakikatini bilmediğimiz konular hakkında tartışmak fikir yürütmek&#8230; vallahi doğrudur tasdik ediyorum&#8230; vallahi doğru değildir inkâr ediyorum demek arasında hiç bir fark yoktur. Kişi bilmediğini nasıl tasdik eder? Kişi bilmediğini nasıl inkâr eder?</p>
<p>Bizden kitaplara, meleklere, rasullere ve bunlarla oluşan vahye iman etmemiz tavsiye ediliyor. Bizden hakikatini bilmediğimiz bir şeye mi iman etmemiz isteniyor?</p>
<p>Allah Rasulü bizden körü körüne böyle bir tasdik isteyip “alkış alkış aferim” der mi? Demez&#8230; Demeyeceğini biliyoruz ve İsrâ/36. âyeti düşünmeden inanın olarak da anlamıyoruz ve “vahiy” hakkında fikir yürütme hakkımızı kullanmaya devam ediyoruz&#8230;</p>
<p><em>“Allah, gerçeği açıklamak için bir sivrisineği, hatta onun ötesinde olan bir şeyi misal getirmekten çekinmez. İman edenler onun Rablerinden gelen gerçek olduğunu bilirler. Kâfirler ise “Allah böyle misal vermekle ne kastediyor?” derler. Allah bu misal ile birçoklarını şaşırtır, yine onunla birçoklarını yola getirir; ancak bununla fâsıklardan başkasını şaşırtmaz.”(</em>Bakara, 2/26).</p>
<p>Monoteizmin tanrısı sivrisinekten misal vermeye tenezzül etmeyecek kadar “ulu bir tanrı” iken Hz. Muhammed a.s.’ın beyanındaki “Allah Hakikati”nin vahyi niçin sivrisinekten misal getirmekten çekinmeyen “Ekber Allah vahyi”dir? Çünkü&#8230;</p>
<p>Sivrisinek yaşamın bütünlüğündedir, yaşamın bütünlüğü de sivrisinektedir. Yaşam her şeydedir, her şey yaşamdadır. İster sivrisineği düşünelim istersek bir galaksiyi düşünelim&#8230; zerredeki gerçek ile evrensel bütünlükteki gerçek aynıdır. Monoteist felsefe “Allah Ahadiyetini” bir başka ifadeyle “hologramik bütünlüğü” fark edemediği için tek yönlü yani hep doğaüstü mucizeleri ve hep sırf iyiyi örnekleyerek “Allah İlmi”nden uzak kalmıştır.</p>
<p><em>&#8220;Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün art arda gelişinde temiz akıl sahipleri için gerçekten ayetler vardır. Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah&#8217;ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) &#8216;Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek Yücesin, bizi ateşin azabından koru&#8217;.</em> &#8220;(Al-i İmran Suresi, 190-191)</p>
<p>Peygambere tanrısı tek yönlü mesaj gönderirken&#8230;</p>
<p><em>&#8220;Eğer Arz’da ağaç olarak bulunan şeyler kalem olsa ve deniz de (mürekkeb olsa), ondan sonra yedi deniz de ona imdad etse (o denize yardım etse), Allah’ın kelimeleri tükenmez&#8230; Muhakkak ki Allah Aziyz’dir, Hakiym’dir.&#8221;</em>(Lokman Suresi,27) gereğince&#8230;</p>
<p>“Gerçek Rasul” ezelden ebede kadar hiç kesintisiz devam eden “yönsüz ve sonsuz” vahiyden yani “Allah Ahadiyeti”nden altı binden biraz fazla âyeti okuyandır. Bu durumda..</p>
<p>Vahiy yaşamın bütünü, yaşam da vahyin bütünü ise bizim söylediklerimiz niçin vahiy sayılmıyor? Câhilin zırvalamasından ârifin târifine, arının vızıltısından kapının gıcırtısına kadar.. evrendeki her şeyin ve her sesin vahiy olması gerekmiyor mu?</p>
<p>Evrendeki her şey, her ses, her bilgi vahiy değildir. Sınırsız ve sonsuz “Allah Hakikati”nin muhakkak ki her an yeni bir iş ve oluşudur fakat vahiy özel anlamını temsil etmez. Çünkü&#8230;</p>
<p>Öylesine darbelerle gıcırdatılan tellerin sesi sadece bir gıcırtı iken usta müzisyen Vivaldi’nin kemanının tellerinden çıkan gıcırtı sesi Vivaldi’nin bilincinin denetiminden geçince muhteşem bir melodiye dönüşmektedir. Melodi ile gıcırtıya bu durumda “aynı” diyebilir miyiz?</p>
<p>Benim senin gibi insanların ses tellerinden çıkan sesler sadece emmare nefs bilincimizin denetiminden geçtiği için sadece öylesine sesler iken Hz. Muhammed a.s.’ın ses tellerinden çıkan sesler Muhammedî bilincin saliha ve kâmile nefs denetiminden geçtiği için “vahiy” adını almaktadır.</p>
<p>Gıcırtıyı da melodiyi de tecelli ettiren “Hak”tır. Öylesine konuşmayı da “vahyi” de tecelli ettiren “Hak”tır ama arada yine de fark vardır. Aradaki fark birimsel nefsin denetiminden geçen akort farkıdır. Gerçek tasavvuf düşüncesinin ısrarla nefsinizi “Muhammedî Yol” üzere akort/seyri süluk edin demesinin nedeni budur. Gerçi nefs ne kadar akort edilirse edilsin hiç bir zaman “vahye” ulaşamaz&#8230; Vahiy için kâmil bir nefs ile birlikte bedenin de evrenin bütünselliğiyle akortlu ve senkronize olması gereklidir. Hz. Muhammed a.s.’dan sonra evren bir beşer bedeninde tam anlamıyla yansıma pozisyonunu yitirdiği içindir ki Muhammedî anlamda vahiy hakikati hiç bir nefs ve bedende bir daha gerçekleşmeyecektir.</p>
<p>Vedâ hutbesinde geçen;</p>
<p><em>“Zaman, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı gün gibi aynı duruma döndü”</em></p>
<p>işaretinde evrensel yapının zirve olgunluktan dağılmaya bozulmaya doğru bir eğilime girdiğine dâir bir hatırlatma vardır. Hz. Muhammed a.s. evrenin en mükemmel yapısal pozisyonuna ulaştığı anda doğmuştur ve O’nun doğumundan sonra evrenin makro yapısı (burçlar sistemi) bir daha hiç bir insan üzerine Allah’ın en mükemmel tesirini yansıtamayacaktır.</p>
<p>Mikro evrende de asla şaşmayan, sekmeyen, şaşırmayan “düzensizlik” gibi görünen varlığın özünde matematiksel ve geometrik orantıların oluşturduğu bir “düzen/sistem” vardır. Atomların, moleküllerin muazzam matematiksel ve muazzam geometrik düzeninde ne bir eksiklik ne de bir fazlalık vardır.</p>
<p><em>&#8220;Semavat’ı yedi tabaka (halinde) yaratan O’dur&#8230; Rahman’ın halkında hiçbir tefavüt (ihtilaf, uyumsuzluk, uygunsuzluk, aykırılık, düzensizlik, kaos) göremezsin&#8230; Hadi basar’ı (bakışını) döndür (gözünü tekrar çevir) de bak&#8230; Bir futur (çatlak, kopukluk, uyuşmazlık) görüyor musun?.</em> &#8220;(Mülk Suresi,3)</p>
<p>Gerçek Rasul’ün bedeni de nefsi gibi Rasul’ün bilincinin akordundan geçmekte ve o bedenden çıkan seslerin oluşturduğu “kitap’da/ilim’de” de aynı muazzam matematiksel ve geometrik düzen yansımaktadır.</p>
<p>Gerçek Rasul’ün ağzından çıkan her söz ve beyninden çıkan her düşünce sonsuz sınırsız mikro ve makro evrenin sonsuz sınırsız sistem ve düzenini vahiy hakikatinde aynı sistem ve orantılılıkta yansıtır. Bu nedenle.. Gerçek Rasul vahyi beyan ederken şiir yazar gibi kendisini matematiksel oranlara, kafiyelere, vezinlere zorlamasına gerek yoktur. Rasul’ün doğal seslenişi evrenin doğal düzeni gibidir. Evrende düzensizliğe yer yoktur. Rasul’ün seslenişinde de doğal olarak düzensizliğe yer yoktur. Kuran’daki matematik düzen ve orantılarda ben doğaüstülük/mucize aramıyorum&#8230; tam aksine Kuran’daki matematiksel düzen ve orantıda tam bir evrensel doğallık görüyorum.</p>
<p><em>Zira o, düşündü taşındı, ölçtü biçti. Canı çıkasıca ne biçim ölçtü biçti! Sonra, canı çıkasıca tekrar (ölçtü biçti); nasıl ölçtü biçtiyse! Sonra baktı. Sonra kaşlarını çattı, suratını astı. En sonunda kibirini yenemeyip sırt çevirdi de: Bu (Kur’an) dedi, olsa olsa sihirbazlardan öğrenilip) nakledilen bir sihirdir. Bu insan sözünden başka bir şey değildir (dedi) (</em>Müddesir Suresi, 18-25)</p>
<p>Evrenin muazzam matematiksel ve orantısal yapısını tamamıyla deşifre etmek nasıl imkânsız ise evrenin mikro yansıması olan Kuran’ın muazzam matematiğini ve orantılarını tamamıyla deşifre etmek de imkânsızdır. Kuran’daki evrensel sayısallığı farkeden matematik dahisi bir Arap müşrik yaptığı hesaplarla “Kuran beşer kelamı olamaz, tanrı kelamıdır” sonucuna ulaşmasına rağmen “Kuran bir sihirbazın büyülü sözleridir” diyerek gerçeği inkar etmiştir&#8230;</p>
<p>Gerçi o müşriğin gizlediği kişisel hükmü Kuran’ı ancak bir tanrının yazabileceği zannı idi. Bu nedenle o müşrikin inkârına ben üzülmüyorum. Kuran ise bir tanrının doğaüstü mucize kitabı değildir “Allah Hakikati”nin Muhammedî ölçeklerle yansıyan vahyidir.</p>
<p>Ben Kuran’a beşer kelamı veya tanrı kelamı demiyorum.. Kuran “Allah Hakikati”ne yükselmiş Hz. Muhammed a.s.’ın bilincinden yansıyan “mikro ve makro evrenin” yani sonsuz altı bin küsur ayete indirgenmiş hologramik bir yansımasıdır&#8230; Ayrıca şunu da ekliyorum. Kuran’da görünen doğallık evrensel doğallığın, Kuran’da görünen yüzeysel dağınıklık (?) evrende görünen yüzeysel dağınıklığın (?), Kuran’da görünen tevafuk evrendeki tevafukun, Kuran’da rastgele (?) gibi art arda sıralanan âyetlerin evrende rastgele gibi art arda gelişen olayların Hz. Muhammed aynasında olduğu gibi yansımasıdır.</p>
<p>“Allah-vahiy-Risalet” ile “tanrı-mesaj-peygamber” kavram grubunu alıntılar ve kişisel yorumlarımla karşılaştırmaya çalıştım. Değerli A.N.’nin mesajlarında asıl vurgulamak istediği tasavvufi konuların sorgulanmasına inşallah diğer yazılarımda başlayacağım.</p>
<p>Selam ve saygılarımla</p>
<p style="text-align: right;"><strong>Kemal Gökdoğan<br />
</strong><a href="http://www.yorumsuzblog.org/">www.yorumsuzblog.org</a><br />
<a href="mailto:kemalgokdogan@gmail.com">kemalgokdogan@gmail.com</a></p>
<div class="sexy-bookmarks sexy-bookmarks-expand sexy-bookmarks-center"><ul class="socials"><li class="sexy-facebook"><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-vahiy-ve-risalet&amp;t=Monoteizmin+G%C3%B6lgesinde+Kalan+%E2%80%9CVahiy+Ve+Risalet%E2%80%9D" rel="nofollow" class="external" title="Facebook da Paylaş">Facebook da Paylaş</a></li><li class="sexy-twitter"><a href="http://twitter.com/home?status=Monoteizmin+G%C3%B6lgesinde+Kalan+%E2%80%9CVahiy+Ve+Risalet%E2%80%9D+-+http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-vahiy-ve-risalet" rel="nofollow" class="external" title="Tweet le!">Tweet le!</a></li><li class="sexy-friendfeed"><a href="http://www.friendfeed.com/share?title=Monoteizmin+G%C3%B6lgesinde+Kalan+%E2%80%9CVahiy+Ve+Risalet%E2%80%9D&amp;link=http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-vahiy-ve-risalet" rel="nofollow" class="external" title="FriendFeed de Paylaş!">FriendFeed de Paylaş!</a></li><li class="sexy-myspace"><a href="http://www.myspace.com/Modules/PostTo/Pages/?u=http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-vahiy-ve-risalet&amp;t=Monoteizmin+G%C3%B6lgesinde+Kalan+%E2%80%9CVahiy+Ve+Risalet%E2%80%9D" rel="nofollow" class="external" title="MySpace Sayfama Gönder!">MySpace Sayfama Gönder!</a></li><li class="sexy-linkedin"><a href="http://www.linkedin.com/shareArticle?mini=true&amp;url=http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-vahiy-ve-risalet&amp;title=Monoteizmin+G%C3%B6lgesinde+Kalan+%E2%80%9CVahiy+Ve+Risalet%E2%80%9D&amp;summary=Ger%C3%A7ek%20Rasul%E2%80%99%C3%BCn%20a%C4%9Fz%C4%B1ndan%20%C3%A7%C4%B1kan%20her%20s%C3%B6z%20ve%20beyninden%20%C3%A7%C4%B1kan%20her%20d%C3%BC%C5%9F%C3%BCnce%20sonsuz%20s%C4%B1n%C4%B1rs%C4%B1z%20mikro%20ve%20makro%20evrenin%20sonsuz%20s%C4%B1n%C4%B1rs%C4%B1z%20sistem%20ve%20d%C3%BCzenini%20vahiy%20hakikatinde%20ayn%C4%B1%20sistem%20ve%20orant%C4%B1l%C4%B1l%C4%B1kta%20yans%C4%B1t%C4%B1r.%20Bu%20nedenle%3B%20Ger%C3%A7ek%20Rasul%2C%20vahyi%20beyan%20ederken%20%C5%9Fiir%20yazar%20gibi%20kendisin&amp;source=Yo®umsuz Blog" rel="nofollow" class="external" title="Linkedin de Paylaş!">Linkedin de Paylaş!</a></li><li class="sexy-technorati"><a href="http://technorati.com/faves?add=http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-vahiy-ve-risalet" rel="nofollow" class="external" title="Technorati de Paylaş!">Technorati de Paylaş!</a></li><li class="sexy-delicious"><a href="http://del.icio.us/post?url=http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-vahiy-ve-risalet&amp;title=Monoteizmin+G%C3%B6lgesinde+Kalan+%E2%80%9CVahiy+Ve+Risalet%E2%80%9D" rel="nofollow" class="external" title="del.icio.us da Paylaş!">del.icio.us da Paylaş!</a></li><li class="sexy-digg"><a href="http://digg.com/submit?phase=2&amp;url=http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-vahiy-ve-risalet&amp;title=Monoteizmin+G%C3%B6lgesinde+Kalan+%E2%80%9CVahiy+Ve+Risalet%E2%80%9D" rel="nofollow" class="external" title="Digg le bunu!">Digg le bunu!</a></li><li class="sexy-yahoobuzz"><a href="http://buzz.yahoo.com/submit/?submitUrl=http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-vahiy-ve-risalet&amp;submitHeadline=Monoteizmin+G%C3%B6lgesinde+Kalan+%E2%80%9CVahiy+Ve+Risalet%E2%80%9D&amp;submitSummary=Ger%C3%A7ek%20Rasul%E2%80%99%C3%BCn%20a%C4%9Fz%C4%B1ndan%20%C3%A7%C4%B1kan%20her%20s%C3%B6z%20ve%20beyninden%20%C3%A7%C4%B1kan%20her%20d%C3%BC%C5%9F%C3%BCnce%20sonsuz%20s%C4%B1n%C4%B1rs%C4%B1z%20mikro%20ve%20makro%20evrenin%20sonsuz%20s%C4%B1n%C4%B1rs%C4%B1z%20sistem%20ve%20d%C3%BCzenini%20vahiy%20hakikatinde%20ayn%C4%B1%20sistem%20ve%20orant%C4%B1l%C4%B1l%C4%B1kta%20yans%C4%B1t%C4%B1r.%20Bu%20nedenle%3B%20Ger%C3%A7ek%20Rasul%2C%20vahyi%20beyan%20ederken%20%C5%9Fiir%20yazar%20gibi%20kendisin&amp;submitCategory=science&amp;submitAssetType=text" rel="nofollow" class="external" title="Buzz up!">Buzz up!</a></li><li class="sexy-google"><a href="http://www.google.com/bookmarks/mark?op=add&amp;bkmk=http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-vahiy-ve-risalet&amp;title=Monoteizmin+G%C3%B6lgesinde+Kalan+%E2%80%9CVahiy+Ve+Risalet%E2%80%9D" rel="nofollow" class="external" title="Google Bookmarks a ekle">Google Bookmarks a ekle</a></li></ul><div style="clear:both;"></div></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-vahiy-ve-risalet/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Monoteizmin Gölgesinde Kalan Tevhid İnancı</title>
		<link>http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-tevhid-inanci</link>
		<comments>http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-tevhid-inanci#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 27 Apr 2010 03:51:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kemal Gökdoğan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kemal Gökdoğan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yorumsuzblog.org/?p=8482</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Hz. Muhammed a.s.’ın beyan ettiği “İslâm hakikati” monoteist/tek tanrılı bir din zannediliyor ve Müslümanların çoğunluğu (siz de dâhil) monoteizmin gölgesinde kalarak “gerçek tasavvuf düşüncesi”nin fark ettirmeye çalıştığı “Muhammedî yolun gerçek tevhit” bilgisinden mahrum kalıyor&#8230; Müslümanlar “İslâm hakikati”ni monoteist bir inanç gibi yaşarsa batılı araştırmacılar da “İslâm”ı tek tanrılı bir din olarak algılar ve anlatır.&#8221; *** [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><a href="../allahin-yardimi/kemal-gokdogan-17"><span style="color: #000080;"><img src="../wp-content/uploads/2009/11/kemal-gokdogan261.jpg" border="1" alt="" width="72" height="100" align="left" /></span></a>&#8220;<em>Hz. Muhammed a.s.’ın beyan ettiği “İslâm hakikati” monoteist/tek tanrılı bir din zannediliyor ve Müslümanların çoğunluğu (siz de dâhil) monoteizmin gölgesinde kalarak “gerçek tasavvuf düşüncesi”nin fark ettirmeye çalıştığı “Muhammedî yolun gerçek tevhit” bilgisinden mahrum kalıyor&#8230; Müslümanlar “İslâm hakikati”ni monoteist bir inanç gibi yaşarsa batılı araştırmacılar da “İslâm”ı tek tanrılı bir din olarak algılar ve anlatır</em>.&#8221;<br />
***<span id="more-8482"></span><img src="../wp-includes/js/tinymce/plugins/wordpress/img/trans.gif" border="0" alt="" width="2" height="2" align="bottom" /></p>
<p><span style="text-decoration: underline;"><strong>Önbilgiler:</strong></span></p>
<p><strong>Monoteizm:</strong></p>
<p>Monoteizm, Fransızca kökenli bir sözcüktür. Türkçede &#8220;tek tanrıcılık&#8221; olarak da adlandırılır. Yunanca μόνος (tek) ve θεός (Tanrı) sözcüklerinden türemiştir. Tek bir tanrıya inanma, tapınma manasındadır.</p>
<p>Zerdüştlük ve İran dinleri içerisinde, tek tanrı inanışına yer vermesi bakımından, en dikkat çekicisi Zerdüştilik &#8216;tir. Bu din, adını kurucusundan alır. Bu dine, dayandığı tek tanrı Ahura Mazda &#8216;ya nispeten “Mazdeizm” de denir.</p>
<p>Semavi dinler genel anlamda monoteist (inançlar) olarak tanımlanırlar.</p>
<p><strong>Monoteizmde Tanrı:</strong></p>
<p>Tanrının dünyadan ayrı ve tek olduğuna inanılır. En büyük tektanrıcı sistemler tanrıyı metafiziksel düşüncede vahiy otorite ya da inanç temeli üzerinde var olduğu kabul edilen, varlık ve değerin kaynağı olan mutlak, zorunlu, yüce varlık olarak kabul eder. Tanrı; doğanın bir parçası olmayan, ama doğanın yaratıcısı ya da nedeni olan, zaman ve mekân kavramlarının kendisine uygulanamayacağı, varlığa gelmiş olduğu düşünülemeyen, doğadan çok daha kudretli ve mutlak iyi olan doğaüstü, ezeli-ebedi ve sonsuz varlıktır.</p>
<p>Başta Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam olmakla birlikte pek çok dinde tektanrıcı öğelere rastlanır.</p>
<p>Tek tanrıcılığa dayalı bu üç dinde tanrı, birlik ve yalınlık(ezeli varlık olarak tanrı) özelliklerini taşır. Ayrıca sadakatin ve güvenirliğin ifadesidir. Panteizm’deki tanrı anlayışından farklı olarak tek tanrılıktaki tanrının kendi kişiselliği vardır. Kendi iradesiyle hem doğal hem de tinsel dünyalar yaratmıştır. Tanrı aynı zamanda en yüksek iyiliğin kaynağıdır.</p>
<p>İslam, Allah&#8217;ın insanlara Hz. Muhammed (sav) aracılığı ile gönderdiği son ilahi dindir. Arapçada seleme (Allah&#8217;a tamamen bağlanmak) kökünden gelen İslam sözcüğünün Türkçe anlamı &#8220;Allah&#8217;a ve onun buyruklarına kayıtsız şartsız inanan&#8221; demektir. Bu kelime aynı zamanda, Hz. Muhammed aracılığıyla ilkeleri bildirilen ve Müslüman adı verilen (Arapça İslamlığı kabul eden anlamına, Müslim’den) 600 milyon insanı bünyesinde toplamış büyük bir dinin de adıdır.</p>
<p>İbranice kutsal metinler, İsrail oğullarının öbür tanrıların varlığını yadsımaksızın bir tanrıya tapmış olduğunu gösterir. Hıristiyanlıkta ise üçlü “baba, oğul, kutsal ruh” üçlemesi vardır. Bunlar bu iki dini tektanrıcılıktan uzaklaştırmaktadır. Tektanrıcılık Hıristiyanlıkta ve Yahudilikte İslam’da olduğu kadar vurgulanmaz. İslam inancına göre Allah birdir, varlığının başlangıcı ve sonu yoktur, yaratılmış şeylerin hiç birine benzemez.</p>
<p>( <a href="http://www.turkcebilgi.com/monoteizm/ansiklopedi">Türkçebilgi</a> ’den alınmıştır)</p>
<p>***</p>
<p><strong>Politeizm veya Çoktanrıcılık:</strong></p>
<p>Birden çok tanrıya inanmak, tapınmaktır.</p>
<p>Sözcük, etimolojik açıdan, Yunanca poly (çok) ve theoi (tanrı) sözcüklerinden türemiştir.</p>
<p>Birçok antik din, geleneksel tanrıların toplandığı panteonlarla, politeistik bir yapıya sahipti. Bu panteonlar ve farklı tanrılar uzun bir zaman dilimi içerisinde kültürel değiş tokuş ve deneyimle yoğrularak gelişmiştir. Eski toplumların birçoğu politeistti. Politeizmdeki önemli bir nokta, birçok tanrıya tapınmanın her şeyi bilen ve her şeyden güçlü bir ilahi varlığa inancı da içerebileceğidir. Nitekim çoğu politeistik dinde, panteonun başında, her şeyden ve diğer tanrılar da dâhil herkesten güçlü ve bilge bir baş tanrı figürü bulunur.</p>
<p>Politeistik inanç sistemlerinde, tanrılar bireysel yetenek, ihtiyaç, hikâye, arzu ve özelliklere sahip karmaşık kişilikler olarak ortaya çıkar. Çoğu zaman bu tanrılar sınırsız güç ve bilgiye sahip değildir, bunun yerine, insan benzeri kişisel özelliklere sahip, ek olarak bazı bireysel (doğaüstü) güç, yetenek ve bilgiye sahip olarak tasvir edilirler.</p>
<p>Politeistik bir panteonda, tanrıların birden çok ismi olabilir ve her isim tanrının belirli bir rolüne veya hikâyesine gönderme yapıyor olabilir. Diğer bir deyişle de putperestliktir. Politeizm (putperestlik)in genel prensipleri şunlardır:</p>
<p>1-Tanrılarının sayıları belirsizdir.</p>
<p>2-Her tanrının ayrı bir görevi vardır birden çok şeyi yapamaz, örneğin güneş tanrısı sadece güneşle ilgili olayları yapar.</p>
<p>( <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%87oktanr%C4%B1c%C4%B1l%C4%B1k">Wikipedia</a> ’dan alınmıştır)</p>
<p>***</p>
<p><strong>Teizm, Tanrıcılık:</strong></p>
<p>İnsanlara din gönderen bir Tanrı inancı üzerine kurulu felsefe görüşüdür.</p>
<p>Tanrı&#8217;nın varlığını kabul eden diğer inanışlar Deizm , Panteizm ve Pan-enteizm&#8217;dir. Teizm&#8217;i bu inançlardan ayıran nokta, Tanrı&#8217;nın insanlara din gönderdiğine inanılmasıdır.</p>
<p>Teist görüşler, aşağıda sıralanan kuramlardan hareketle tanrı&#8217;nın varlığını ispat etmeyi amaçlarlar. Teizmi veya teist görüşleri benimseyenlere teist denir.</p>
<p><strong>Batı Felsefesinde Teist Kuramlar:</strong></p>
<p><strong>Tanrı Mükemmeldir (Ontolojik Kuram) :</strong> Tanrı&#8217;nın varlığını var olması ile açıklar. Tanrı&#8217;nın her bakımdan kusursuz olduğunu ifade eder. Diğer kuramların hepsini kapsar. İlk olarak 11. yüzyılda Aziz Anselmus tarafından proslogium adlı eserinde ortaya atılmıştır. 15. yüzyılda Dekart Meditasyonlar isimli eserinin ikinci bölümünü bu konuya ayırmıştır.</p>
<p><strong>Tanrı Yaratıcıdır ( Varlığın ortaya çıkması kuramı):</strong> Var olan her şey, mantıken onu yaratan bir varlığa muhtaçtır. Evren de zaman içinde sonradan meydana geldiğine göre, onu meydana getiren varlık Tanrı&#8217;dır.</p>
<p><strong>Tanrı sonsuz güçlüdür: </strong>Tanrı’nın gücü her şeye yeter, sınırsızdır. Dekart&#8217;a göre bu güç tamamen sınırsızdır, Aquinas gibi diğer bazı filozoflar ise bazı sınırları olduğunu belirtmiştir.</p>
<p><strong>Tanrı her şeyi bilir.<br />
Tanrı zaman ve mekândan bağımsızdır.<br />
Tanrı kendi kendine yeterlidir.<br />
Tanrı tarifsizdir.<br />
Tanrı duygulardan bağımsızdır.</strong></p>
<p>( <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Teizm">Wikipedia</a> ’dan alınmıştır)</p>
<p>***<br />
<strong>Deizm veya Yaratancılık:</strong></p>
<p>Evreni bir tanrının yarattığına inanmakla beraber yaratıcının evrene hiç bir müdahalesi olmadığını savunan görüştür. Tanrının evrene müdahalesi açısından &#8220;teizm&#8221; kavramından farklıdır.</p>
<p>Deistler genelde doğaüstü olayları (kehanet veya mucizeler), yaratanın dinlerle olan bağını, kutsal metinleri ve ortaya çıkmış bütün dinleri reddederler. Bunun yerine; deistler doğru dini inanışların insan mantığında ve doğal Dünya&#8217;nın kanunlarında görmeyi tercih ederler. Bu doğrultuda da; varolan tek bir tanrının varlığını kabul ederler.</p>
<p>( <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Deizm">Wikipedia</a> ’dan alınmıştır)</p>
<p>***</p>
<p><strong>Panteizm:</strong></p>
<p>Panteizm ya da Tümtanrıcılık (Doğatanrıcılık, Kamutanrıcılık) Evrenin bütününü Tanrı olarak kabul eden felsefi görüştür. Panteizm&#8217;de, pan-enteizm&#8217;den (kamusaltanrıcılık) farklı olarak her şey Tanrı&#8217;nın bir parçası olarak kabul edilir, Tanrı her şeydir ve her şey Tanrı&#8217;dır. Tanrı&#8217;nın evrenden ayrı ve bağımsız bir varlığı yoktur. Tanrı doğada, nesnelerde, insan dünyasında vardır.</p>
<p><strong>Pandeizm:</strong></p>
<p>Panteizmin deistik formudur.</p>
<p>Spinoza&#8217;nın ağırlıklı Panteizm algılayışına göre, Tanrı her şeydir ve her şey Tanrı&#8217;dır. Tanrı-evren-insan ayırımı yoktur, böyle bir ayrım aklın yanılsamasıdır. Tanrıbilimsel olarak; Tanrı, evren ve insan; birdir, aynıdır. Aşkın bir Tanrı var olmadığı gibi, herhangi bir yaratmadan da söz edilemez. Spinoza&#8217;nın bu görüşü, ailesinin göç ederek ayrıldığı Endülüs İspanya&#8217;sındaki ünlü mutasavvıf Muhiddin-i Arabî&#8217;nin etkisiyle oluşmuştur. Bilindiği gibi, Arabî&#8217;nin görüşü &#8220;Vahdet-i Vücut&#8221; olarak ileri sürülmüştü. Ancak birçoklarının sandığının aksine, Spinoza&#8217;nın Panteizmi ile Arabî&#8217;nin Vahdet-i Vücut anlayışı birbirinin aynı değildir. Spinoza&#8217;da, Tanrı evrendedir ve evren kadardır. Arabî&#8217;de ise Evren, Tanrı&#8217;dadır ve bu durum Tanrı &#8216;yı sınırlamamaktadır. [Spinoza Yahudi filozofudur fakat İslâm tasavvufuna daha çok uyan görüşleri nedeniyle Yahudi cemaatinden aforoz edilmiştir. İbni Arabî vahdet-i vücutçu değildir fakat düşünceleri batıda başka bir kavram ile ifade edilememektedir... K. Gökdoğan]</p>
<p>İngiliz düşünürü White Head&#8217;e göre, Tanrı&#8217;nın her türlü değişmenin ötesinde değişmez bir niteliği ve bunun yanında bir de değişen ve oluşan bir niteliği vardır. Tanrı değişmeyen yanıyla devinimi başlatmıştır ve evrenin bilincindedir. Ancak Tanrı bu konumda kalmış olsaydı; ilk devindirici, özgür, öncesiz ve yetkin olarak kalacak ama varoluşa katılmamış olacaktı. Diğer niteliği ile ise Tanrı, değişme ve oluşma sürecinin içinde ve bilincindedir. Bu nedenle Tanrı&#8217;nın evrende içkin (evrenin maddesine karışmış, evrenin içinde bulunan) olduğunu söylemek de doğrudur. Evrenin Tanrı&#8217;da içkin olduğunu söylemek, Tanrı-evren ilişkisinin karşılıklı olduğunun farkına varışın göstergesidir.</p>
<p>Süreç felsefesi olarak da ifade edilen ve White Head &#8216;le başlayan bu akıma Pan-enteizm ya da Diyalektik teizm denir. Pan-enteizme göre Tanrı, hem değişmeyen (mutlak), hem de değişen (göreli) dir. Hem zamanın içinde, hem dışında; hem sonlu, hem de sonsuzdur. Aynı zamanda hem tikel, hem tümel; hem neden, hem sonuçtur.</p>
<p>Hartshorne, Tanrı&#8217;nın bir soyut bir de somut iki yüzü olduğunu söyler. Soyut niteliğiyle Tanrı; mutlak, etkilenmez, erişilmez ve değişmezdir. Somut yanıyla ise etkilenir ve değişir. Tanrı bu iki niteliğinde de yetkindir. Ancak bu yetkinlik klasik Teizmdeki gibi değildir. Oradaki yetkinlik, değişmeyen donmuş bir yetkinliktir. Buradaki yetkinlik değişir, ancak bu değişme Tanrısal bir değişmedir. Yani yetkinliğe doğru değil, yetkinlik içinde bir değişmedir. Bu tanımla Pan-enteizm, hem Deizmden hem de Panteizmden ayrılır.</p>
<p>Özet olarak; Panteizm ile Pan-enteizm arasında önemli bir fark vardır. Panteizmde her şey tanrıdır. Pan-enteizmde ise, her şey Tanrı&#8217;dan sudur etmiştir (oluşmuştur). Ruhun tek amacı, oluştuğu Tanrı&#8217;ya dönmektir. Bunun da yolu tek evrensel yasa olan evrim/tekamül&#8217;den geçmektir.</p>
<p>( <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Panteizm">Wikipedia</a> ’dan alınmıştır)<br />
***</p>
<p>Pan-enteizm, panteizm&#8217;de olduğu gibi Evren&#8217;in kendisinin tanrı olduğunu kabul etmez, panteizm&#8217;den farklı olarak her şeyin tanrıdan oluştuğunu düşünen felsefi görüştür.[İmam Rabbanî'nin 'Her şey Allah'dan'dır' özetindeki düşünceleri batıda pan-enteizm kavramıyla ifade olunmaktadır... K.Gökdoğan]</p>
<p>( <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Pan-enteizm">Wikipedia</a> ’dan alınmıştır)</p>
<p>***<br />
**<br />
*<br />
<span style="text-decoration: underline;"><strong></strong></span></p>
<p><span style="text-decoration: underline;"><strong>A. N. ismi ile e-postama gelen mesajdan alıntı:</strong></span></p>
<p style="padding-left: 30px;">Tarikat ehlinin inancı, islamın tevhid inancıyla bağdaşmaz.</p>
<p style="padding-left: 30px;">Kuran, hedef kitle olarak en çok müşriklerden yani Allah’a ortak koşanlardan söz etmekte onların inancını şöyle anlatmaktadır.</p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong>And olsun ki, o Allah’a ortak koşanlara: “Şu gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, mutlak ve muhakkak Allah diyeceklerdir.  (Lokman, 25)</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong>And olsun ki, o Allah’a ortak koşanlara: “Şu gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, mutlak ve muhakkak Aziz ve Alim olan Allah diyeceklerdir.  (Zuhruf, 9)</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong>And olsun ki, o Allah’a ortak koşanlara: “Şu gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim buyruğu altına aldı?” diye sorsan mutlak ve muhakkak Allah diyeceklerdir.  (Ankebut, 61) </strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong>And olsun ki, o Allah’a ortak koşanlara: “Şu gökten kim su indirdi de onunla, cansız kalmasından sonra bu yeryüzüne hayat verdi?” diye sorsan mutlak ve muhakkak Allah diyeceklerdir. (Ankebut, 63) </strong></p>
<p style="padding-left: 30px;">Görüldüğü üzere Kuran&#8217;ın müşrik olarak vasıflandırdığı topluluklar da Allah’ı inkâr etmiyorlar ve O’nun yegâne yaratıcı olduğuna inanıyorlar. O halde müşrikler hangi inançlarından dolayı Allah’a ortak edinmiş oluyordu? İşte O’nu Kuran&#8217;ı Kerim şöyle anlatmaktadır:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong>Dikkat edin!.. Halis din sadece Allah’ındır. ALLAH İLE BERABER BİR TAKIM DOSTLAR EDİNENLER “BİZİ SIRF ALLAH’A İYİCE YAKLAŞTIRSINLAR DİYE ONLARA İBADET EDİYORUZ”  derler. O MÜŞRİKLER KENDİLERİNE BİR KUVVET VESİLESİ OLSUN DİYE ALLAH’LA BERABER İLAHLAR EDİNDİLER. Elbette Allah, onların hakkında ihtilaf ettikleri hususlarda aralarında hükmünü verecektir. Allah kafirlere ve yalancılara hidayet etmez. (Zümer Suresi, 03)</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong>O müşrikler, Allah’ın yanı sıra kendilerine zarar da veremeyen, fayda da sağlamayan putlara tapıyorlar ve “BU PUTLAR ALLAH KATINDA BİZİM ŞEFAATÇİMİZDİR!” diyorlar. (Yunus Suresi 18. Ayet)</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong>De ki: &#8220;Allah&#8217;ın ortağı olduğuna inandığınız ilahlarınızı çağırın çağırabildiğiniz kadar! Onlar ne sizin sıkıntınızı giderebilir, ne de onu başka yere çevirebilirler!&#8221; (İsra 56. Ayet)</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong>Müşriklere de ki: &#8220;Allah&#8217;la beraber edindiğiniz ilahlara istediğiniz kadar yalvarın. Onların ne gökte ne de yerde zerre miktarına güçleri yetmez. Onların, Allah’ın yanında bir ortaklığı da yoktur. O&#8217;nun da onlardan bir yardımcısı yoktur. ( Sebe, 22 )</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;">ŞÜPHESİZ ALLAH DOĞRU SÖYLEMİŞTİR.</p>
<p style="padding-left: 30px;">Müşrikler Allah’a ulaşmak için taştan, tahtadan yaptıkları putları aracı ediniyordu. Tarikat ehli de etten kemikten insanları&#8230; Zaman içerisinde putlar değişti ama kâfirlik ve müşriklik alabildiğine devam etti. Azınlık da TEVHİD inancını keşfedip, sadece ALLAHA MÜRİD OLMANIN, SADECE ALLAHA KUL OLMANIN HUZURUNU YAŞADI.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;"><strong>A.N.’nin Mesajına Cevabım:</strong></span></p>
<p><strong>Ve lein seeltehüm men halekas Semavati vel Arda leyekulünnAllah* kulilHamdü Lillah* bel ekseruhüm la ya`lemun;</strong></p>
<p>Yemin olsun ki eğer onlara: “Semavat’ı ve Arz’ı kim yarattı?” diye sorsan, elbette: “Allah” diyecekler&#8230; De ki: “El-Hamdu Lillah= Hamd, (tüm Esma ve sıfatın sahibi) Allah’a aittir!”&#8230; Hayır, onların ekseriyeti bilmezler. <strong>(Lokman, 25)<br />
</strong><br />
<strong>Ve lein seeltehüm men halekas Semavati vel Arda le yekulünne halekahünnel Aziyzül Aliym;</strong></p>
<p>Yemin olsun ki eğer onlara: “Semaları ve Arz’ı kim yarattı?” diye sorsan, elbette: “Onları, Aziyz ve Alim olan yarattı” diyecekler. (<strong>Zuhruf, 9)<br />
</strong><br />
<strong>Ve lein seeltehüm men halekas Semavati vel Arda ve sahhareş Şemse vel Kamere le yekulünnAllah* feenna yü`fekûn;</strong></p>
<p>Yemin olsun ki eğer onlara: “Semaları ve Arz’ı kim yarattı, Güneş’i ve Ay’ı kim musahhar kıldı (boyun eğdirdi) ?” diye sorsan, elbette: “Allah” diyecekler&#8230; Nasıl çevriliyorlar peki?. <strong>(Ankebut, 61)<br />
</strong><br />
<strong>Ve lein seeltehüm men nezzele mines Semai maen feahya Bihil Arda min ba`di mevtiha leyekulünnAllah* kulil Hamdü lillah* bel ekseruhüm la ya`kılun;</strong></p>
<p>Yemin olsun ki eğer onlara: “Sema’dan su’yu tenzil edip de, ölümünden sonra onunla (B sırrınca) Arz’ı kim diriltti?” diye sorsan, elbette: “Allah” diyecekler&#8230; De ki: “El-Hamdu lillah= Hamd, Allah’a aittir!”&#8230; Hayır, onların ekseriyeti akletmezler. <strong>(Ankebut, 63)</strong> (B. Meal/H.Güler)</p>
<p>Bu âyetlerde dikkatinizden kaçan bir özellik var. Önbilgileri dikkatlice okuyup tekrar tefekkür ederseniz ve esbabı nüzul (âyetlerin nâziline neden olan olaylar) ile âyet mânâlarını sınırlamazsanız Kuran’ın burada “eski Arap şirk inanış” modeli ile birlikte “teistik ve deistik” düşünceyi evrensel kriterlere göre eleştirdiğini göreceksiniz.</p>
<p>Kuran zannedildiği gibi<br />
“teistik ve deistik” anlamda<br />
ve<br />
eski Arap şirk inanışındaki yaratıcı tek tanrı inanışı ile<br />
Hz. Muhammed a.s.’ın beyanındaki<br />
“Allah hakikati”nin evreni kendi nurundan halk etmesini aynı kabul etmez.</p>
<p>Kuran’da evrenin “Allah Hakikati”nden var edilişi hakkındaki bazı âyetler şunlardır:</p>
<p><strong>HUvelleziy halaka leküm ma fiyl’Ardı cemiy’an sümmesteva ilesSemai fesevvahünne seb`a Semavatin, ve HUve Bikülli şey`in Aliym;</strong></p>
<p>O (Allah) ki, Arz’da olanların tümünü sizin için halketti&#8230; Sonra o ma’lum/tek Sema’ya yöneldi/istiva etti de onları yedi semavat olarak tesviye etti&#8230; O (Allah) Bi-külli şey’in (herşey’in kendisinde olarak) Aliym’dir. <strong>(Bakara, 29)</strong></p>
<p><strong>Kul eraeytüm şürekâekümülleziyne ted`une min dunillah* eruniy mazâ haleku minel Ardı em lehüm şirkün fiys Semavat* em ateynahüm Kitaben fehüm alâ beyyinetin minh* bel in yeıdüz zalimune ba`duhüm ba`dan illâ ğurura;</strong></p>
<p>De ki: “Allah’dan gayrı çağırdığınız/tapındığınız ortaklarınızı gördünüz mü?&#8230; Gösterin bana, Arz’dan ne yarattılar?”&#8230; Yoksa onların Semavat’ta bir şirki (ortaklığı) mı var?&#8230; Yoksa kendilerine bir kitab verdik de onlar Ondan bir beyyine (açık delil, sıfat) üzere midirler?&#8230; Bilakis zalimler birbirlerine ğurur (aldanış, aldatmak) dan başka bir şey va’d etmezler. <strong>(Fâtır, 40)</strong></p>
<p><strong>HalekAllahus Semavati vel Arda Bil Hakk* inne fiy zâlike leayeten lilmu`miniyn;</strong></p>
<p>Allah, Semaları ve Arz’ı Bil-Hakk (Hakk olarak) yarattı (hükümleri geçerlidir, hakları ihmal edilemez)&#8230; Muhakkak ki bunda mü’minler için elbette bir ayet vardır. <strong>(Ankebut, 44)</strong></p>
<p><strong>Ve ma halaknesSemavati vel Arda ve ma beynehüma illâ BilHakk* ve innes saate leatiyetün fasfahıssafhal cemiyl;</strong></p>
<p>Biz, Semavat’ı, Arz’ı ve ikisi arasındakileri ancak Bil-Hakk (Hakk olarak) yarattık&#8230; Muhakkak ki o saat elbette gelicidir&#8230; O halde güzel bir safh (af edicilik, hoş görü; Hakkani görüş) ile davran. <strong>(Hicr, 85)</strong></p>
<p><strong>Halekas Semavati vel Arda Bil Hakk* teala amma yüşrikûn;</strong></p>
<p>(O), Semavat’ı ve Arz’ı Bil-Hakk (Hakk olarak) yarattı&#8230; Onların ortak koştuklarından âlidir. <strong>(Nahl, 3)</strong></p>
<p><strong>Elem tera ennAllahe halekas Semavati vel Arda Bil Hakk* in yeşe` yüzhibküm ve ye`ti Bi halkın cediyd;</strong></p>
<p>Görmedin mi ki Allah Semavat’ı ve Arz’ı Bil-Hakk (Hakk olarak) yaratmıştır&#8230; Eğer dilerse (me’şiyyeti ile) sizi giderir ve (Bi-) halk-ı cediyd (yepyeni, orijinal bir yapı) olarak (B sırrı?) gelir/yeni bir halk getirir. <strong>(İbrahim, 19) </strong>(B Meal/H.Güler)</p>
<p>Evet gördüğünüz gibi “teistik ve deistik” düşünce ve şirk düşüncenin yaratıcı tanrı modeli nerede?</p>
<p>Kuran’ın;</p>
<p>“Halekas Semavati vel Arda Bil Hakk teala amma yüşrikûn;”&#8230;</p>
<p>“Allah, Semaları ve Arz’ı Bil-Hakk (Hakk olarak) yarattı (hükümleri geçerlidir, hakları ihmal edilemez)&#8230; Muhakkak ki bunda mü’minler için elbette bir ayet vardır.</p>
<p>Uyarısı nerede?</p>
<p>Değerli A.N. “Tarikat ehlinin inancı, islamın tevhid inancıyla bağdaşmaz” diyerek kendinizi “tevhid” kefesine koymaya çalışırken “teistik ve deistik” çizgiye fark etmeden kayıyorsunuz. Ve siz yine kendi tabirinizle “Tarikat ehli”ni şirk ile yargılarken şirkin içine yuvarlanıyorsunuz, lütfen kendinize dikkat edin.</p>
<p>“Tarikat ehli”nin inancını ben şirk ile itham etmem veya tevhiddir diyerek alkışlamam&#8230; bunlar üzerime vazife de değildir. Siz iyi niyetle veya üzerinize görev addederek uyarabilirsiniz, size de karışamam. Fakat bana değer verip beni de şirk içinde görerek e-postama iyi niyetle bir uyarı mesajı göndermişsiniz, ben de sizin düşünce yapınız hakkında iyi niyetli tahlillerde bulunmak isterim.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;"><strong>Diyorsunuz ki:</strong></span></p>
<p style="padding-left: 30px;">Görüldüğü üzere Kuran&#8217;ın müşrik olarak vasıflandırdığı topluluklar da Allah’ı inkâr etmiyorlar ve O’nun yegâne yaratıcı olduğuna inanıyorlar. O halde müşrikler hangi inançlarından dolayı Allah’a ortak edinmiş oluyordu? İşte O’nu Kuran&#8217;ı Kerim şöyle anlatmaktadır:</p>
<p style="padding-left: 30px;">[İkinci grup âyetler]</p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong>Dikkat edin!.. Halis din sadece Allah’ındır. ALLAH İLE BERABER BİR TAKIM DOSTLAR EDİNENLER “BİZİ SIRF ALLAH’A İYİCE YAKLAŞTIRSINLAR DİYE ONLARA İBADET EDİYORUZ.”  derler. O MÜŞRİKLER KENDİLERİNE BİR KUVVET VESİLESİ OLSUN DİYE ALLAHLA BERABER İLAHLAR EDİNDİLER. Elbette Allah, onların hakkında ihtilaf ettikleri hususlarda aralarında hükmünü verecektir. Allah kafirlere ve yalancılara hidayet etmez. (Zümer Suresi, 03)</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong>O müşrikler, Allah’ın yanı sıra kendilerine zarar da veremeyen fayda da sağlamayan putlara tapıyorlar ve “BU PUTLAR ALLAH KATINDA BİZİM ŞEFAATÇİMİZDİR!” diyorlar. (Yunus Suresi 18. Ayet)</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong>De ki: &#8220;Allah&#8217;ın ortağı olduğuna inandığınız ilahlarınızı çağırın çağırabildiğiniz kadar! Onlar ne sizin sıkıntınızı giderebilir, ne de onu başka yere çevirebilirler!&#8221; (İsra 56. Ayet)</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong>Müşriklere De ki: &#8220;Allah&#8217;la beraber edindiğiniz ilahlara istediğiniz kadar yalvarın. Onların ne gökte ne de yerde zerre miktarına güçleri yetmez. Onların, Allah’ın yanında bir ortaklığı da yoktur. O&#8217;nun da onlardan bir yardımcısı yoktur. ( Sebe, 22 )</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;">ŞÜPHESİZ ALLAH DOĞRU SÖYLEMİŞTİR.</p>
<p style="padding-left: 30px;">Müşrikler Allah’a ulaşmak için taştan tahtadan yaptıkları putları aracı ediniyordu. Tarikat ehli de etten kemikten insanları&#8230; Zaman içerisinde putlar değişti ama kafirlik ve müşriklik alabildiğine devam etti. Azınlık da TEVHİD inancını keşfedip sadece ALLAHA MÜRİD OLMANIN SADECE ALLAHA KUL OLMANIN HUZURUNU YAŞADI.}</p>
<p><span style="text-decoration: underline;"><strong>Diyorum ki:</strong></span></p>
<p>Evet müşrikler Hz. Muhammed a.s.’dan evvel atalarından miras aldıkları “teistik ve deistik” bir tanrı modeline inanıyorlardı. İsmine de aynen “Allah” diyorlardı. Müşrik Arapların inandıkları yaratıcı tek tanrı modelinin isminin “Allah” olması Muhammedî beyanın işaret ettiği “Allah hakikati” ile aynı anlamda olmasını gerektirmez. Müşriklerin “Allah” dediği “teizmin ve deizmin” “tanrı, deus, god, Ahura Mazda, Yahova, Baba” olarak nitelediği tanrı modeli ile aynı anlamdadır.</p>
<p>Hz. Muhammed a.s. “Allah” der iken onların “Allah” dediği ile aynı hakikati kastetmiş olsaydı müşrik inanç ve felsefe ile aralarında çatışma çıkmazdı. Müşrik Araplar Hz. Muhammed a.s.’ın “Allah hakikati”ni dikkatlice dinleyip incelediler ve gördüler ki, O, aynı “Allah” kavramından bahsetmiyor. Hatta “teistik ve deistik” felsefedeki yaratıcı tek tanrı modelini “Lâ ilâhe” ile  yani “Tanrı/İlah yoktur” hükmü ile nefyediyor (yok ilân ediyor). Hz. Muhammed a.s. bu nefyi ile müşrik Arapların ve o dönemin Hıristiyan ve Yahudi ruhbanlarının gözünde yaratıcı tek tanrı modelini inkâr eden bir “ateist” olarak damgalanıyor.</p>
<p>Verdiğiniz ikinci grup âyetlerde Kuran yine zannedildiği gibi insanları “teistik ve deistik” felsefedeki tek bir ilâh/tanrı modeli düşüncesine tapınmaya davet etmiyor. Bu düşünceyi yine eleştiriyor. Müşrikler “teistik ve deistik” modelde kafalarında tasarımladıkları ilaha/tanrıya salt olarak tapınmak yerine onunla aralarına putları koyuyorlardı. Kuran bu yapıyı eleştiriyor.</p>
<p>Müşrikler gibi siz de “teistik veya deistik” modelde bir tanrı düşünüyorsunuz ve o tanrıya tapınırken “tarikat ehli”nin aksine araya evliyaları koymamakla övünüyorsunuz. Efendim, kafanızda bir tanrı yaratıp o tanrı ile aranıza evliyaları koyarak tapınmışsınız ya da koymadan salt olarak tapınmışsınız ne fark eder ki? Önce neye tapındığınızı düşününüz. Hz. Muhammed a.s.’ın beyanındaki “Allah hakikati”ne mi kulluk/ibadet ediyorsunuz yoksa yaratıcı tek tanrı modeline salt olarak mı tapınıyorsunuz?</p>
<p>Hz. Muhammed a.s. eğer “teistik ve deistik” felsefedeki monoteist/tek tanrı inancıyla ibadet etseydi müşrikler ile aralarında yine problem çıkmazdı. Hatta önce müşrikler Rasulullah a.s.’ın bir tanrıya tapındığını zannettiler ve bir yıl biz senin tanrına tapınalım bir yıl da sen bizim tanrımıza tapın ya da senin de tanrını Kâbe’ye koyalım sen bizim tanrılarımıza dil uzatma biz de senin tanrına.. önerisini getirdiler. Fakat aldıkları cevap Kâfirun Sûresi oldu:</p>
<p><strong>1-) Kul ya eyyühel kafirun;</strong></p>
<p>De ki: “Ey kafirler (gerçeği reddedenler; ibadet gibi diyini işlerin maslahatından ve sistem’den perdeliler)!”.</p>
<p><strong>2-) La a`budu ma ta`budun;</strong></p>
<p>“Sizin kulluk/ibadet ettiğinize (hayalinizde yarattıklarınıza) ben kulluk/ibadet etmem”,</p>
<p><strong>3-) Ve la entüm abidune ma a`bud;</strong></p>
<p>“Siz de benim kulluk/ibadet ettiğime (bizi yaratan Rabbimize) abidler değilsiniz”.</p>
<p><strong>4-) Ve la ene abidün ma abedtüm;</strong></p>
<p>“Sizin (fıtraten) ibadet/kulluk ettiklerinize ben abid değilim”.</p>
<p><strong>5-) Ve la entüm abidune ma a`bud;</strong></p>
<p>“Siz de benim (fıtraten) kulluk/ibadet ettiğime abidler değilsiniz”.</p>
<p><strong>6-) Leküm diynüküm ve liye diyn;</strong></p>
<p>“(Çünkü) sizin dininiz size, benim dinim banadır”. (B Meal/H.Güler)</p>
<p>Değerli insan değerli düşünür A.N&#8230; tekrar düşünün, siz ibadetinizi “teistik veya deistik” felsefedeki monoteist bir anlayış üzerine mi kurdunuz yoksa Hz. Muhammed a.s.’ın Kuran ile bizlere anlatmaya çalıştığı “Allah hakikati”ne ibadet üzerine mi kurdunuz?</p>
<p>Eğer monoteist felsefede (yani düşünce ve inançta) iseniz tanrınız ile aranıza evliyaları ve diğer şefaatçi olarak yorumlananları sokmamakla övünürsünüz&#8230; ki övünüyorsunuz ve huzuru bulduğunuzu söylüyorsunuz. Bu düşünce yapınız ve itiraflarınız sizin monoteist bir insan olduğunuzu kanıtlıyor. Monoteist olmak yerine Muhammedî beyandaki monoteizm ve “Allah hakikati” arasındaki farkı fark ederseniz kafanızdaki yaratıcı tek tanrı modelinin karanlığından da kurtulursunuz. “Allah hakikati”nin aydınlığına ve nûruna ulaşırsınız.</p>
<p>“Allah hakikati” ile “Allah kulu” arasına “gerçek tasavvuf düşüncesi”nde bırakın bir evliyayı bir gerçek Rasul dahi aracı/torpilci olarak giremez.</p>
<p>“Gerçek dışı tasavvuf düşüncesi” zaten “teistik ve deistik”bir felsefe çizgisindedir ve “Allah hakikati”ni “yaratıcı tek tanrı” modeli olarak algılar ve araya yani tanrı ve insan arasına düzinelerle aracı/torpilci silsileler doldurur.</p>
<p>Bana göre siz de monoteist gölgede kaldıkça “tarikat ehli” olarak eleştirdiğiniz inanç modelinden hiç bir farkınız kalmaz ve sizin aracı/torpilci kabul etmeyen bir tanrınız olur. “Torpilci kabul eden bir tanrının kulu” olmayı zannetmekle “torpilci kabul etmeyen bir tanrının kulu&#8221; olmayı zannetmek arasında hiç bir fark yoktur. Atalarımız ne demiş; “Tencere dibin kara, seninki benden kara” demiş.</p>
<p>“Gerçek tasavvuf düşüncesi”nde tanrı kulluğu yoktur “Allah hakikatine kul olmak” bilgisi irdelenerek Hz. Muhammed a.s. gibi “Abdullah” olmaya gayret edilir.</p>
<p>İnsanları “Tarikat ehli” veya başka isimlerle yargılayıp ve şirk ile hüküm giydirip ebediyen cehenneme postalamak gibi yararsız işlerle meşgul olmamak gerekir. Kendimizdeki şirki hafi durumunu saptamak gibi yararlı işlerle meşgul olmak gerekir.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;"><strong>Diyorsunuz ki:</strong></span></p>
<p style="padding-left: 30px;">Müşrikler Allah’a ulaşmak için taştan tahtadan yaptıkları putları aracı ediniyordu.Tarikat ehli de etten kemikten insanları&#8230; Zaman içerisinde putlar değişti ama kâfirlik ve müşriklik alabildiğine devam etti. Azınlık da TEVHİD inancını keşfedip sadece ALLAHA MÜRİD OLMANIN SADECE ALLAHA KUL OLMANIN HUZURUNU YAŞADI.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;"><strong>Diyorum ki:</strong></span></p>
<p>Evet dediğiniz gibi şirk eskiden “teistik ve deistik” felsefenin yaratıcı tek tanrı modelinde taştan tahtadan yapılan putları aracı edinmek formunda idi, sonradan putların yerini etten kemikten insanlar aldı.</p>
<p>Çağdaş monoteist /tek tanrılı felsefede ve tek tanrılı iman modelinde “kâfirlik” yine tek yaratıcı tanrıyı inkâr etmek anlamında “ateizm” olarak devam etti.</p>
<p>Ben de monoteist felsefenin ve tek tanrılı iman modelinin tek yaratıcı tanrısını inkâr eden &#8220;bir ateist&#8221;im çok şükür&#8230;</p>
<p>Ve Hz. Muhammed a.s.’ın beyan ettiği “Allah hakikati”ni tasdik etmeye ve mümin olmaya gayret eden &#8220;bir Müslüman&#8221;ım elhamdülillah.</p>
<p>Ve kafamda “teistik ve deistik” yaratıcı tek tanrı halüsinasyonu/varsanımı oluşturmamaya gayret ederek &#8220;çağdaş şirk türlerinden sakınmaya çalışıyorum&#8221; inşallah.</p>
<p>***</p>
<p>Ön bilgideki alıntı yazılarda İslâm da monoteist bir din olarak yorumlanmış. Hem doğru yorumlanmış hem de yanlış yorumlanmış.</p>
<p>Doğru yorumlanmış çünkü&#8230;</p>
<p>Hz. Muhammed a.s.’ın beyan ettiği “İslâm hakikati” monoteist/tek tanrılı bir din zannediliyor ve Müslümanların çoğunluğu (siz de dâhil) monoteizmin gölgesinde kalarak “gerçek tasavvuf düşüncesi”nin fark ettirmeye çalıştığı “Muhammedî yolun gerçek tevhit” bilgisinden mahrum kalıyor&#8230; Müslümanlar “İslâm hakikati”ni monoteist bir inanç gibi yaşarsa batılı araştırmacılar da “İslâm”ı tek tanrılı bir din olarak algılar ve anlatır.</p>
<p>Yanlış yorumlanmış çünkü&#8230;</p>
<p>Hz. Muhammed a.s.’ın beyan ettiği “İslâm hakikati”<br />
monotesit/tek tanrılı bir din olmadığı gibi,<br />
politeist/çok tanrılı,<br />
teist/aktif tanrılı,<br />
deist/pasif tanrılı bir din de değildir. Hatta “İslâm hakikati” orta doğu kökenli dinler anlamında bir din dahi değildir. “İslâm hakikati” ezelden ebede değişmeden işleyen “Allah hakikati” sisteminin Muhammedî dil ile anlatılarak insanlara fark ettirilmeye çalışılmasının adıdır.</p>
<p>Yine klasik din anlamında Hz. Muhammed a.s. monoteist bir dinin tek tanrısının peygamberi/posta memuru değildir, “Allah Hakikati”ni ve “Allah sistemi”ni deşifre etmiş ve bu deşifre yöntemini de “Cebrâil vasıtasıyla ve Allah”dan direk vahiy almak” mecazlarıyla “açıkça” anlatmış bir “Gerçek Rasul”dür. Rasul (Resül-Rasül olarak da yazılıyor) “Allah hakikati”ni deşifre ederek insanlara bilgi olarak sunan anlamındadır.</p>
<p>Monoteizmin gölgesinde kalan Müslüman, Hıristiyan ve Yahudiler “senin peygamberin benim peygamberim&#8230; tanrı bizden yana mı sizden yana mı” tartışmasını sonsuza kadar sürdürürler. Fakat “İslâm Hakikati”ni Hz. Muhammed a.s.’ın beyanı olan Kuran’dan idrak etmeye çalışanlar toplumsal yapılarının kültür yapısı bütünlüğünde monoteist gibi görünmekle birlikte gereksiz ve yararsız tartışmalara girişmeyen “Allah yolunun garîb yolcuları”dır.</p>
<p>Buraya kadar yazdıklarım yaklaşık on bir sayfayı buldu. Sizi ve “Oku”rları daha fazla sıkmamak ve meşgul etmemek için şimdilik mesajlarınızın tahlilini burada noktalıyorum. Mesajlarınızın kalan kısımlarını da kısa ya da uzun bir zaman içinde nasip olursa cevaplamaya çalışacağım.</p>
<p>Mesajlarınızı benimle birlikte gönderdiğiniz dağıtım listenizdeki yazarların ve düşünürlerin ve okurların her birisinin “Gerçek Tasavvuf Düşüncesi” üzerine ürettikleri değerli bilgilerini insanlarla paylaşan ve “Allah hakikati”ni özlerinde arayan “Muhammedî Yol”un bireysel âşıkları olduğuna inancım tamdır. Yazımda sizi mesajınıza dayanarak monoteist gölgede kalmakla yorumladım fakat sizin tam bir tevhid ehli olabileceğinizi de düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum.</p>
<p>Selam ve selametle</p>
<p style="text-align: right;"><strong>Kemal Gökdoğan<br />
</strong><a href="../">www.yorumsuzblog.org</a><br />
<a href="mailto:kemalgokdogan@gmail.com">kemalgokdogan@gmail.com</a></p>
<div class="sexy-bookmarks sexy-bookmarks-expand sexy-bookmarks-center"><ul class="socials"><li class="sexy-facebook"><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-tevhid-inanci&amp;t=Monoteizmin+G%C3%B6lgesinde+Kalan+Tevhid+%C4%B0nanc%C4%B1" rel="nofollow" class="external" title="Facebook da Paylaş">Facebook da Paylaş</a></li><li class="sexy-twitter"><a href="http://twitter.com/home?status=Monoteizmin+G%C3%B6lgesinde+Kalan+Tevhid+%C4%B0nanc%C4%B1+-+http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-tevhid-inanci" rel="nofollow" class="external" title="Tweet le!">Tweet le!</a></li><li class="sexy-friendfeed"><a href="http://www.friendfeed.com/share?title=Monoteizmin+G%C3%B6lgesinde+Kalan+Tevhid+%C4%B0nanc%C4%B1&amp;link=http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-tevhid-inanci" rel="nofollow" class="external" title="FriendFeed de Paylaş!">FriendFeed de Paylaş!</a></li><li class="sexy-myspace"><a href="http://www.myspace.com/Modules/PostTo/Pages/?u=http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-tevhid-inanci&amp;t=Monoteizmin+G%C3%B6lgesinde+Kalan+Tevhid+%C4%B0nanc%C4%B1" rel="nofollow" class="external" title="MySpace Sayfama Gönder!">MySpace Sayfama Gönder!</a></li><li class="sexy-linkedin"><a href="http://www.linkedin.com/shareArticle?mini=true&amp;url=http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-tevhid-inanci&amp;title=Monoteizmin+G%C3%B6lgesinde+Kalan+Tevhid+%C4%B0nanc%C4%B1&amp;summary=%22Hz.%20Muhammed%20a.s.%E2%80%99%C4%B1n%20beyan%20etti%C4%9Fi%20%E2%80%9C%C4%B0sl%C3%A2m%20hakikati%E2%80%9D%20monoteist%2Ftek%20tanr%C4%B1l%C4%B1%20bir%20din%20zannediliyor%20ve%20M%C3%BCsl%C3%BCmanlar%C4%B1n%20%C3%A7o%C4%9Funlu%C4%9Fu%20%28siz%20de%20d%C3%A2hil%29%20monoteizmin%20g%C3%B6lgesinde%20kalarak%20%E2%80%9Cger%C3%A7ek%20tasavvuf%20d%C3%BC%C5%9F%C3%BCncesi%E2%80%9Dnin%20fark%20ettirmeye%20%C3%A7al%C4%B1%C5%9Ft%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20%E2%80%9CMuhammed%C3%AE%20yolun%20ger%C3%A7ek%20tevhit%E2%80%9D%20bilg&amp;source=Yo®umsuz Blog" rel="nofollow" class="external" title="Linkedin de Paylaş!">Linkedin de Paylaş!</a></li><li class="sexy-technorati"><a href="http://technorati.com/faves?add=http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-tevhid-inanci" rel="nofollow" class="external" title="Technorati de Paylaş!">Technorati de Paylaş!</a></li><li class="sexy-delicious"><a href="http://del.icio.us/post?url=http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-tevhid-inanci&amp;title=Monoteizmin+G%C3%B6lgesinde+Kalan+Tevhid+%C4%B0nanc%C4%B1" rel="nofollow" class="external" title="del.icio.us da Paylaş!">del.icio.us da Paylaş!</a></li><li class="sexy-digg"><a href="http://digg.com/submit?phase=2&amp;url=http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-tevhid-inanci&amp;title=Monoteizmin+G%C3%B6lgesinde+Kalan+Tevhid+%C4%B0nanc%C4%B1" rel="nofollow" class="external" title="Digg le bunu!">Digg le bunu!</a></li><li class="sexy-yahoobuzz"><a href="http://buzz.yahoo.com/submit/?submitUrl=http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-tevhid-inanci&amp;submitHeadline=Monoteizmin+G%C3%B6lgesinde+Kalan+Tevhid+%C4%B0nanc%C4%B1&amp;submitSummary=%22Hz.%20Muhammed%20a.s.%E2%80%99%C4%B1n%20beyan%20etti%C4%9Fi%20%E2%80%9C%C4%B0sl%C3%A2m%20hakikati%E2%80%9D%20monoteist%2Ftek%20tanr%C4%B1l%C4%B1%20bir%20din%20zannediliyor%20ve%20M%C3%BCsl%C3%BCmanlar%C4%B1n%20%C3%A7o%C4%9Funlu%C4%9Fu%20%28siz%20de%20d%C3%A2hil%29%20monoteizmin%20g%C3%B6lgesinde%20kalarak%20%E2%80%9Cger%C3%A7ek%20tasavvuf%20d%C3%BC%C5%9F%C3%BCncesi%E2%80%9Dnin%20fark%20ettirmeye%20%C3%A7al%C4%B1%C5%9Ft%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20%E2%80%9CMuhammed%C3%AE%20yolun%20ger%C3%A7ek%20tevhit%E2%80%9D%20bilg&amp;submitCategory=science&amp;submitAssetType=text" rel="nofollow" class="external" title="Buzz up!">Buzz up!</a></li><li class="sexy-google"><a href="http://www.google.com/bookmarks/mark?op=add&amp;bkmk=http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-tevhid-inanci&amp;title=Monoteizmin+G%C3%B6lgesinde+Kalan+Tevhid+%C4%B0nanc%C4%B1" rel="nofollow" class="external" title="Google Bookmarks a ekle">Google Bookmarks a ekle</a></li></ul><div style="clear:both;"></div></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-tevhid-inanci/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Homeostasis Nirvana Ve Kulluk</title>
		<link>http://www.yorumsuzblog.org/homeostasis-nirvana-ve-kulluk</link>
		<comments>http://www.yorumsuzblog.org/homeostasis-nirvana-ve-kulluk#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 31 Mar 2010 05:09:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kemal Gökdoğan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kemal Gökdoğan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yorumsuzblog.org/?p=7760</guid>
		<description><![CDATA[“Mutlak sükûnet” bence Kur’an’ın açıkladığı “Mutlak kulluk”tadır&#8230; Çünkü hem “homeostasis” hem de “nirvana” ancak “mutlak kulluk” gerçeği anlaşıldıktan sonra salt zihinsel boyutta üretilecek soyut yükseliş felsefeleridir. Belki de bu yükseliş dikey yükseliş değil &#8220;düşey yükseliştir(?)&#8221;. *** Gerçeğe “Allah’dan varlığa olan bakış açısıyla bakmak” bilinci mutlaka en idealidir fakat o bakışı yakalayacak yeterli ilim, yeterli bilgi, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em><a rel="attachment wp-att-5452" href="http://www.yorumsuzblog.org/allahin-yardimi/kemal-gokdogan-17"><img class="alignleft size-full wp-image-5452" title="Kemal Gökdoğan" src="http://www.yorumsuzblog.org/wp-content/uploads/2009/11/kemal-gokdogan261.jpg" alt="" width="72" height="100" /></a>“Mutlak sükûnet” bence Kur’an’ın açıkladığı “Mutlak kulluk”tadır&#8230; Çünkü hem “homeostasis” hem de “nirvana” ancak “mutlak kulluk” gerçeği anlaşıldıktan sonra salt zihinsel boyutta üretilecek soyut yükseliş felsefeleridir. Belki de bu yükseliş dikey yükseliş değil &#8220;düşey yükseliştir(?)&#8221;.</em><span id="more-7760"></span><br />
***</p>
<p>Gerçeğe “Allah’dan varlığa olan bakış açısıyla bakmak” bilinci mutlaka en idealidir fakat o bakışı yakalayacak yeterli ilim, yeterli bilgi, yeterli eğitim ve gereğince yaşam olmadığı takdirde gerçeğe “Beşerden Allah’a ve varlığa bakış açısı ile bakmak” ile yetinmekten başka çâre yoktur. Ama ümitsiz, karamsar ve bezgin olmamak da gerekir. Çünkü Allah’ın sonsuz rahmeti beşeriyet elbisesinden tamamen soyunmuş olan “<strong>çıplaklar</strong>”ı (öze ermişleri) tamamen örttüğü gibi gibi ebediyen beşeriyet örtüleriyle “<strong>örtülü</strong>” (avam) kalmaya mâhkûm olan biz “bilinci ve kalbi gaflet perdeleriyle örtülüler”e de ulaşır ve gerçeği bulanık, yetersiz, yalan yanlış da olsa az buçuk görebiliriz.  Böylece gerçeği tam doğru ve yeterli olarak hiç bir zaman göremiyorsak da yetersiz ve yalan-yanlış görmekten de mahrum kalmamış oluruz. Yetersiz ve yalan-yanlış hâlimize dahi şükrederek “<strong>mutlak huzur</strong>” ve “<strong>mutlak sükûnet</strong>” hakkında düşündüklerimden bir nebze bahsetmek istiyorum.</p>
<p>***</p>
<p>Beşer penceremden başka pencerem olmadığı için&#8230; beşeri bakışıma göre&#8230;</p>
<p>Huzur; insanın dışında “mekân”, içinde “hâl”dir.</p>
<p>“Huzur”un bir de bir gücün hükmettiği mekân ve etki alanı anlamları vardır. Meselâ; “Pâdişah’ın huzurunda bulunmak”, “Cumhurbaşkanı’nın huzuruna çıkmak”, “Mahkeme huzurunda hesap vermek” gibi deyimlerde “huzur”u sadece “mekân ve etki” anlamında kullanırız.</p>
<p>Mekân; her türlü sınırlı/sınırsız boyutuyla “uzay”dır.</p>
<p>Hâl; uzaydan (mekândan) algıladıklarımız ve algılayamadıklarımız etkilerle aklımızda ve ruhumuzda oluşan “huzur” ve “huzursuzluk” durumlarıdır.</p>
<p>“Allah”; her mekânı kudretiyle, her hâli ilmiyle kuşatmış “tek gerçek”tir.</p>
<p>İnsan; bedeniyle her an mekân (uzay) içindedir, aklı ve ruhu ile de her an hâlleri oluşturan dış etkenlerin etkisindedir. Bu durumda her insan için “Allah”ın huzurunda olmaktan ve O’nun rahmeti, ilmi ve kudreti tarafından kuşatılmışlıktan başka “<strong>hâl</strong>” seçeneği yoktur.</p>
<p>İnsan her hâlükârda tek gerçeği olan “Allah”ın mutlak huzurunda olmasına rağmen her hâl ve mekânda “huzurda sükûnet halinde olma bilincini arayan huzursuz/tedirgin bir varlıktır”.</p>
<p>“Huzur”un mekân ve hâl anlamı dışında da kullanılan bir anlamı daha vardır; “<strong>Sükûnet</strong>”.</p>
<p>Sükûnet; bir mekânda, bir hâlde, bir gücün koruması altında bulunmak.. basit anlamda o konumda bulunmak.. oturmaktır.</p>
<p>Sükûnet hâli; içinde bulunduğumuz mekândan ve etkisi altında olduğumuz güçten/güçlerden negatif etki aldığımız halde &#8220;<strong>şartlı refleks</strong>&#8221; türünden negatif tepki vermemek hâlidir. Bu hâle yüzeysel anlamda kısaca “huzurlu olmak” da diyebiliriz. Fakat “huzurlu olmak” hâli tasavvuf literatüründe sükûnet hâlinden farklı anlamlar taşır. Bu nedenle “huzurlu olmak” kavramı yerine “sükûnet” kavramını kullanmayı tercih edeceğim.</p>
<p>Tasavvufta “huzurlu olmak” Allah’ın her an huzurunda olmak bilincini kaybetmeden dışımızdan etki eden olaylara “hakkını” vermektir. Bir yanağa tokat atılınca “bu Allah’tan geldi diğer yanağımı da çevireyim” demek ya da “hakikatte” zannedildiği gibi “sıfır tepki” göstermek tasavvufta olaylara hakkını vermek anlamına gelmez. Tasavvufta tüm (iç ve) dış etkilerin Allah’tan geldiği bilinecek fakat hiç bilmiyormuş gibi (Tecahül-i arif sanatı uygulanarak) her şeye hakkı verilecektir. Hz. Muhammed a.s. gibi Ebu Cehil’e de Ebû Bekir’e de hakkınca muamele edilecektir.</p>
<p>Sükûnet kavramı tasavvufta “huzurda huzurlu olmak”tır fakat “vurdumduymazlık&#8221; derecesinde zulmete ve nûra duyarsız kalmak değildir. Bu ayrımı yaptıktan sonra “sükûnet”in İslâm’daki  &#8220;huzur&#8221; anlamını, bir miktar batı mistisizmindeki ve  biraz daha genişçe doğu ruhsalcılığındaki “tepkisizlik” anlamına gelen boyutunu yüzeysel olarak anlatmaya çalışalım.</p>
<p>***</p>
<p>Ay’da, Mars’da yaşamaya göre “Dünya”da yaşamak,<br />
fırtınalı bir çölde yaşamaya göre bir vahada yaşamak,<br />
kutuplarda yaşamak yerine ılıman bir ülkede yaşamak,<br />
terörün hâkim olduğu bölgeler yerine uygarlık ve barışın hüküm sürdüğü bölgelerde yaşamak,<br />
anlaşamadığımız insanlarla bir arada olmak yerine anlaşabildiklerimizle birlikte yaşamak,<br />
sevmediğimiz birisiyle saraylarda bulunmak yerine sevdiğimiz birisiyle samanlıkta seyran etmek&#8230; daha sükûnetlidir ve sükûnet hâlini yakalama imkânımız daha fazladır.</p>
<p>Çalkantılı bir okyanusta azgın dalgalarla boğuşan devasa ve ultra lüks bir gemide bir ay tatil yolculuğu yapmak yerine, sâkin bir gölcükte ölü yaprak gibi salınan bir salda, bir hafta sonu bir gün tembel tembel uyuklamak, daha sükûnetlidir ve sükûnet hâlini yakalama imkânımız daha fazladır.</p>
<p>Kaldırımlarda, parklarda, köprü altlarında sabaha kadar gecelemek, akşama kadar etrafta sürünmek yerine sevgi dolu bir ailenin sıcacık çatısı altında her türlü tehlike ve tehditten mahfuz (korunmuş) bir halde günler geçirmek ne kadar da sükûnetlidir ve sükûnet hâli ne kadar da kolay yakalanır&#8230; Tabii ki fazla“rahat” nedeniyle tatminsizliğe düşülmezse&#8230;</p>
<p>Mutlak sükûnet elbette bu örneklerdeki kadar dar ve basit anlamda değildir ki onun için dinler, kutsal kitaplar, Rasuller, velîler, üstadlar, bilgeler, filozoflar, yazarlar, çizerler, düşünürler, düşünmezler hepsi birlikte insanı içinde bulunduğu fiziksel ve sosyal mekân ne olursa olsun “mutlak sükûnet”e çağırmaktadırlar. Sükûnete ermenin içsel ve dışsal yollarını târif etmektedirler.</p>
<p>İnsanı sürekli çalkalayan, huzursuz ve tedirgin eden veya aşırı rahat fiziksel ve sosyal mekânın ezici gücünden, negatif etkilerinden, saptırıcı-aldatıcı tecellilerinden nasıl korunmamız gerektiğini her birisi kendi ilmi ve bilgisiyle anlatmaktadırlar.</p>
<p><strong>“Mutlak sükûnet”i;</strong></p>
<p><strong>Rasuller, velîler&#8230;</strong> Mutlak varlık olan “Allah”a “mutlak kulluk”da,</p>
<p><strong>filozoflar&#8230;</strong> “Homeostasis”de (iç ve dış / ruh ve beden dengesinin bilgi / bilim ile homojenleştirilmesinde),</p>
<p><strong>bilgeler, üstadlar&#8230;</strong> “Nirvana”da (birimselliği kaldırıp tümellik bilincine ulaşmada),</p>
<p><strong>yazarlar, çizerler, düşünürler, düşünmezler&#8230;</strong> Kendi bilgi birikimleriyle ulaşabildikleri “kişisel felsefe ve inançlar”da ararlar.</p>
<p>Ezbere cevabı ve aklında yıkılmaz surları olmayan “araştırıcı bilinç” için yukarıdaki yol ve reçetelerden hangisi tercihe şâyandır?</p>
<p>Birisi mi?</p>
<p>Bir kaçı mı?</p>
<p>Hepsi mi?</p>
<p>Henüz ezberini bozamamış ve aklını çevreleyen surları yıkamamış bilinçlerden bir bilinç olarak nâçizane benim tercihime göre; “mutlak sükûnet” “mutlak kulluk”tadır. Ve&#8230;</p>
<p><strong>“Mutlak sükûnet” “Homeostasis*” de değildir&#8230;</strong> Çünkü iç ve dış dengeyi en mükemmel hâliyle gerçekleştiren canlılar “hayvan dostlarımız” ve “bitkiler”dir. Hayvanlar ve bitkiler mutlak kul olduklarını düşünme boyutunu aşmış ve “homeostasis” hâliyle doğmuş “mutlak kullar”dır.  Sadece “birimsel varlık olmanın farkındalığını yaşama” nimetiyle donanmışlardır ve cennet boyutunda yaşamaktadırlar. Onun içindir ki hayvanlar ve bitkiler ölünce cennete girmez, toprak olur gider denilmiştir&#8230;  Bu deyişin sırrı “zaten cennette olan cennete girmez” olsa gerektir. Demek ki “homeostasis”e ulaşmak çok önemli bir şey değil. İnsanı homeostasis bilinç halinden çok daha zor bilinç boyutları beklemektedir.</p>
<p><em>(*) Homeostasis; homeostazi (denge), açık bir sistemin, bağlantılı kontrol mekanizmaları tarafından kontrol edilen dinamik eşitlikler aracılığıyla, kendi iç ortamını sabit bir hal sağlayabilmesidir. (Felsefe sözlüğü)</em></p>
<p><strong>“Mutlak sükûnet” “Nirvana*”da da değildir&#8230;</strong> Çünkü birimsellikten tümelliğe geçmişliği en mükemmel hâliyle temsil eden varlık türü taş, toprak, hava, su, bakır, demir, kükürt gibi elementler veya bileşikler olan “cansızlar/akıl ve ruh boyutu olmadığı kabul olunan cisimler”dir. Demek ki “nirvana” bilinç hali de özenilecek bir hâl değilmiş. İnsanı nirvana bilinç halinden çok daha zor bilinç ulaşımları beklemektedir.</p>
<p><em>(*) Nirvana; Hinduizm&#8217;de ve yoga felsefesinde nirvana kişinin yeryüzünde tekrar doğma ihtiyacından kurtulacak derecede gelişmiş, olgunlaşmış olması anlamında ele alınır.</em></p>
<p><em>Budizm&#8217;in temel ilkelerinden birini oluşturan nirvana, Gautama Buda&#8217;ya göre, Dünya&#8217;yı ilgilendiren karma yasasına (nedensellik kuralı) artık bağlı olmayacak derecede her şeyden arınmış olmak, tüm karmik telafilerini gidermiş olmaktır. Gautama Buda ıstıraplarınızın nedeni geçici olan dünyasal unsurlara bağlanmanız, maddi isteklerinizdir der. Bu bakımdan, nirvana arzuların, maddi isteklerin sönmesi ve dolayısıyla ıstırapların, acıların, nefretin sönmesi anlamına da gelir. Daha açık bir deyişle, Budist felsefeye göre, Dünya bir çile yeridir; insan iyilik yaparak yaşamalı, zulüm etmekten kaçınmalı, daha da önemlisi vicdanının sesini dinlemelidir.</em></p>
<p><em>Budist Asanga&#8217;ya göre, nirvana öte-aleme ait bir ödül olmayıp, insanların ruhsal gelişim sonucunda yeryüzünde erişebilecekleri bir haldir; bu, saf bilinçlilik halidir. (wikipedia.org)</em></p>
<p><strong>“Mutlak sükûnet” bence Kur’an’ın açıkladığı “Mutlak kulluk”tadır&#8230;</strong> Çünkü hem “homeostasis” hem de “nirvana” ancak “mutlak kulluk” gerçeği anlaşıldıktan sonra salt zihinsel boyutta üretilecek soyut yükseliş felsefeleridir. Belki de bu yükseliş dikey yükseliş değil &#8220;<strong>düşey yükseliştir(?)</strong>&#8220;.</p>
<p><strong>Düşey yükseliş</strong>; insanlık bilinç seviyesini temsil eden sosyal ve fiziksel çevrenin bitmeyen fikir ve beden çilesinden hayvanlar ve bitkilerin “fikir çilesiz bilinç&#8221; seviyelerine<strong> “iniştir”</strong>.</p>
<p>Tasavvuftaki “dikey yükseliş” de maalesef doğu ve batı felsefelerindeki “hiçlik, eylemsizlik, duygusuzluk, zıtların ebedî cem’i” gibi anlaşılmakta ve anlatılmaktadır. Halbuki tasavvuftaki dikey yükseliş her an zıtlar arasındaki “kontrast”ı artırmaktadır ve ebedî cihadı, ebedî ayrımı gerektirmektedir.</p>
<p>***</p>
<p>“Homeostasis” ve “nirvana”nın (tümelliğin) temeli <strong>“ataraksiya*”</strong> (eylemsizlik)” ve <strong>“apati**”</strong> (duygusuzluk) felsefesinde birleşerek varlığı “mutlak yokluk/hiçlik” olarak “var” sayar. Varlığı ve yokluğu zihin hâlleri olarak tanımlar. Yine bu felsefelere göre; Varlık, yokluk ve her hâl zihinde yansır ve yine zihinde yaşanır. Zihin ise tek ve sonsuz enerjinin parçalanmışlık (birimselleşmişlik) boyutu olup tekrar bütünlüğe (tümelliğe) doğru sürekli evrilen (reenkarnasyon hâli) evrensel özlerdir. Evrensel özler mutlak dengeye, mutlak yokluğa, mutlak hiçliğe ulaşıncaya kadar hâlden hâle geçecek ve en sonunda <strong>“aydınlanarak***”</strong> tümelliğini anımsayacaktır. Aydınlanmış ve birimselliğini yitirerek tümelleşmiş zihine batı ve doğu felsefelerinde en genel anlamlarıyla “filozof” ve <strong>“buddha****”</strong> (Buda) denilmektedir.</p>
<p><em>(*) Ataraksiya; hiçbir heyecan veya zihin etkisiyle uyarılmayan ruh dinginliği, acıya olduğu kadar kıvanca karşı da ilgisizlik. (türkçebilgi.com)</em></p>
<p><em>(**) Apati; çevre ile anormal derecede ilgisizlik, duygusuzluk, kayıtsızlık. (Tıp terimleri sözlüğü)</em></p>
<p><em>(***) Aydınlanma; Zen Budizmin temel amaçlarından biridir. Aslında Sakyamuni Buddha&#8217;nın Gaya&#8217;daki Bodhi ağacı&#8217;nın altında aydınlanması olayını anlatmak için kullanılan tam ve aşılamaz aydınlanma (Sanskrit: anuttara-samyak-sambodhi) kavramıyla eş anlamlıdır.</em></p>
<p><em>Diğer Budist okullar da aydınlanma yaşantısına büyük önem vermektedir. Ancak Zen Budizm satoriyi (Japonca’da aydınlanma) temel hedef olarak gösterir. Zazen ve koan gibi teknikleri izledikten sonra erişebilinen Satori, kişinin dünyaya bambaşka bir açıdan bakmasını sağlar. D. T. Suzuki&#8217;ye göre bu bakış açısı herşeyin özünü görmektir ve entellektüel ya da mantıksal anlayışın tersine sezgiseldir. Satoriye ulaşılmadan Zen gerçekliğine ulaşmak olası değildir. Zen, &#8220;satorinin açılmasıyla&#8221; başlar ve karmaşa içindeki dualistik akılla önceden algılanamayan yeni bir dünyanın belirlemesi olarak gerçekleşir. Satori Zen&#8217;ın varoluş nedenidir. Dolayısıyla Zen disiplini içindeki her oluşum ve çaba satoriye yöneliktir. (wikipedia.org)</em></p>
<p><em>(****) Buda ya da Buddha; Sanskrit dilinde “uyanmak, idrak etmek, bilinçlenmek” anlamına gelen “budh” fiilinin geçmiş zaman kipidir. &#8220;Uyanmış, idrak etmiş, bilinçlenmiş” anlamına gelir.</em></p>
<p><em>Siddhartha Gautama, tarihte “Buda” sözcüğünü hem kendisi için, hem de ona inanan ve bir yol göstericisi olmadan kendiliğinden “uyanan” herkes için kullanmıştır. Budizm&#8217;de “Buda” kavramıyla ifade edilen: kişinin ruhunun saflık, masumiyet ve mükemmelliğinin gücüne, kendiliğinden ulaşması ve böylece daha önce ortaya çıkarmadığı aydınlanmış (mükemmel) bilgeliğe ulaşmak (Prajna), ayrıca şefkat ve merhametten uzak sonsuz yaşamı sınırsızca geliştirmektir.</em></p>
<p><em>Buda, kendini dünyevi şeylere artık bağlı olmayacak derecede her şeyden arındırmayı başarmıştır (Nirvana). Böylece Budist inancına göre artık yeniden doğuş döngüsüne bağlı kalmamış olacaktır.Budizm, kişinin kendi beyniyle (aklıyla, zekâsıyla) konuşamayacağı için, ayrı bir varlık olarak “ego” düşüncesini reddetmiştir. (wikipedia.org)</em></p>
<p><strong>“Mutlak kulluk” bilinci ise&#8230;<br />
</strong>(bana göre) birimsel varlık olma bilincini (ego’yu/benlik’i) ebediyen kaybetmeden<br />
dışımızdan (evrenden/uzaydan) gelen<br />
ve şiddetlenerek ebediyen gelmeye devam edecek olan<br />
negatif ve pozitif etkileri olduğu gibi kabul ederken<br />
“negatif etkilerin ebediyen pozitif etkilerle birlikte yok olmayacağı” bilindiği halde<br />
“negatifliği yok etmeye” ebediyen “cihad” açmaktır. Ve..</p>
<p>Sonsuz negatifliği sonsuz pozitifliğe dönüştürmek için ruhta ve bedende, kişisel (tasavvufî/bâtınî) ve toplumsal (şeriatsal/zahirî) boyutta yaşanacak sonsuz pozitiflik mücadelesidir. Bu mücadelenin zirve önderi Hz. Rasul bu cihadı her birime;</p>
<p><em>“Enfal/39-) Ve katiluhüm hatta la tekûne fitnetün ve yekûned diynü küllühu Lillah* feinintehev feinnAllahe Bi ma ya`melune Basıyr;</em></p>
<p><em>Bir fitne (şirk, zulüm) kalmayıncaya ve diyn (yaşam sistemleri) bütünüyle Allah’ın oluncaya kadar onlarla mukatele edin (zira aslolan Allah ahlakının açığa çıkışıdır)&#8230; Eğer (tevhid’den, Sistem’den) vazgeçerler ise, muhakkak ki Allah onların yapmakta olduklarını (B sırrınca; onların hakikatı ve oluşturucusu olarak) Basiyr’dir.” (B Meal)</em></p>
<p>vahiy bilgisiyle duyurmuştur. Bu âyette nefisle mücadele anlamında olan “cihad” kavramı yerine bedensel mücadele anlamında olan “kıtal/savaş” kökenli sözcük kullanılmıştır. Kıtal kavramı “otorite/devlet” iradesiyle savaş anlamına geldiği gibi kişinin kendi bedeninin dengesiz isteklerini az yeme, az uyuma, az konuşma ve çok ibadetle dizginleme teknikleri (riyazet) olarak da anlaşılabilir&#8230; (Devlet iradesiyle gerçekleşmeyen kıtal/savaş İslâm&#8217;da cihad ve savaş değildir, nefis ve gurur-kibir için yapılan insanlık dışı kuralsız boğuşmadır.)</p>
<p><strong>“Din”</strong>i Allah’ın indirdiği Müslümanlık dini olarak anlayan Müslümanlar bu anlayışlarının gereğini orta ve yeniçağ boyunca “arazi fethi” ile yerine getirmeye çalışmışlardır.</p>
<p>Bilgi çağı (çağımız) Müslümanlarının yine çoğunluğu “din”i Allah’ın indirdiği Müslümanlık dini olarak anlamakta ve dini hâkim kılmayı da yine “arazi fethi” olarak tefsir etmektedir. Fakat Müslümanlık dinini yaşayan toplumlar bilgide ve teknolojide “taklit” ile yetinmek zorunda oldukları için “arazi fetihleri” yerine ufak tefek terör eylemleriyle tatmin olmaya çalışmaktadırlar. Hâlbuki çağımızda “din”i yaymak sadece “arazi fethi” ile değil ayrıca bilgi ve teknolojide önder olmakla mümkündür.</p>
<p>Çağımızda negatifliğe (zulme ve zulmete) karşı “din”i hâkim kılmanın tek yolu kişisel boyutta bilgi, ilim ve çağdaş tebliğle olmak zorundadır.</p>
<p>(Vatan savunması, millet özgürlüğü, din ve mukaddes değerler adına yapılan savaşlar hakkında yorum yapmıyorum&#8230; O konuda milletin iradesini temsil eden devletin iradesine tabi olmak en doğru yoldur.)</p>
<p>***</p>
<p>“Mutlak kulluk” yolunda kötülüğü hem enfüsde (içte/bilinçlerde) hem de âfakta (dışta/sosyal boyutta) engellemek iyiliği yaymak/emretmek gibi prensipler zannedildiği gibi soyut din ve tasavvuf söylevleri değil tamamen somut eylemlerdir.</p>
<p>“Mutlak kulluk”ta amaç somut eylemlerle “mutlak sükûnet”e ulaşmak değildir. Çünkü “mutlak sükûnet” ile özdeş anlamda olan “<strong>mutlak pasiflik</strong>” “Allah’ın zâtında”, “Evrenin doğasında”, “insanın özünde” kesinlikle mevcut değildir. Sistem zıtların (ying ve yang’ın, nur ve zulmetin&#8230; vb.) zihinde çarpışarak gerçeği oluşturması üzerine kurulmuş ve “seyredilesi” gibi görünmesine rağmen hakikatte insanın pozitifi destekleyen cihadı üzerine oturtulmuştur. Ve insan her mekânda ve her hâlde “Nur”un, “Işığın”, “Aydınlığın”, Hakikatin”, kısaca pozitifin yanında olacaktır ki sonsuz yaşamın sonsuz arınması sonsuzca devam etsin. “Ben erdim, oldum, ulaştım, arındım, tümelleştim, hiçleştim, aydınlandım, buddha oldum, evrensel ben/süper ego oldum vs. ” gibi pasiflik tuzaklarına düşerek “huzurdan kovulmasın”.</p>
<p>“Homeostasis” ve “nirvana”ya ulaşmaya çalışmak ya da ulaştığını zannetmek yanlış olmamakla birlikte,  “olmayan sona ulaşmaya çalışmak” kadar yorucu bir zihin gayretinden öteye geçemez.</p>
<p>Gerçek Rasullerin tarif ettiği “mutlak kulluk” yolunun götüreceği “mutlak sükûnet”, dış etkilerin dürtüklemesinden “bilgi birikimi” ve “birimsel beyin dalgalarını evrensel titreşimle eşitleyerek muaf olmak” zannı değildir. “Rabbim ilmimi artır” duası (yani beden ve ruh eylemi), birimin dışsal etkileri hissetmekte iyice hassaslaşmasıdır. Hz. Muhammed a.s. bu hassasiyet artışını kendisinin bizden kırk kat fazla ağrı, acı ve elem çekmekte ve yine bizden kırk kat fazla sükûnet, haz, zevk algılamakta olmasıyla ifade etmeye çalışmıştır.</p>
<p>“Mutlak kulluk”;<br />
sonsuzca devam edecek olan “nur ve zulmet” çatışmasını<br />
sonsuzca sağlıklı bir beden ve<br />
sağlıklı bir akıl ve<br />
sağlıklı bir bilinç ve<br />
sağlıklı bir kalp ile her an hassaslaşarak algılamaya devam etmek ve<br />
“pozitif”i/Nûr’u  “negatif’e/zulmet’e karşı savunmaktır&#8230;</p>
<p>“Mutlak kulluk” anlayışında<br />
“Ying ve Yang”ı, “Pozitif’i ve Negatif”i, “Hak’kı ve Bâtıl”ı<br />
“dış”ta veya “iç”te barıştırmak, cem etmek düşüncesi yoktur&#8230; Çünkü;</p>
<p><em>İsrâ/81-) Ve kul cael Hakku ve zehekal batıl* innel batıle kâne zehuka;</em></p>
<p><em>De ki: “Hakk geldi, batıl silindi/yok oldu/can çekişerek gitti&#8230; Muhakkak ki batıl yok olmaya çok mahkûmdur”. (B Meal)</em></p>
<p>Bâtıl’ı yok etmek bâtıl’ın da Hak’kın tecellisi olduğu bilincine ulaşmak değildir&#8230; Belki de bâtıl; bâtılın da Hak olduğunu zannetmektir.</p>
<p>Bâtıl’ı bâtıl bilmek ve Hak’kı Hak bilmek, bâtıldan kaçmak, Hak’kı icrâ etmek; “atın önündeki eti ite, itin önündeki otu ata vermek”tir ve bu eylem bâtılın zâil olması, Hak’kın gelmesidir.</p>
<p><strong>&#8220;Bâtıl&#8221;</strong> hem bu dünyada hem öteki dünyada <strong>“birimsel benlik”in ruh ve beden boyutuyla devam edip gitmemesidir</strong>&#8230; Bu benim inanmak istemediğimdir ve olmasını da istemediğimdir.</p>
<p><strong>“Hak”</strong> hem bu dünyada hem öteki dünyada <strong>“birimsel benlik”in ruh ve  beden boyutuyla devam edip gitmesidir</strong>&#8230; Bu benim inancımdır ve olmasını istediğim şeydir.</p>
<p><strong>“Hak”</strong> benim keyfî arzu ve isteklerime göre değildir ama isteklerim ve arzularım ve inançlarım duadır, “dua edin kabul edeyim” diyene böyle dua ediyorum.</p>
<p><strong>Duam; zıtların “Furkan” ile “tefriki” üzerine kurulu “Ebedî Kulluk”tur.</strong></p>
<p style="text-align: right;"><strong>Kemal Gökdoğan<br />
</strong><a href="http://www.yorumsuzblog.org/">www.yorumsuzblog.org</a><br />
<a href="mailto:kemalgokdogan@gmail.com">kemalgokdogan@gmail.com</a></p>
<div class="sexy-bookmarks sexy-bookmarks-expand sexy-bookmarks-center"><ul class="socials"><li class="sexy-facebook"><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.yorumsuzblog.org/homeostasis-nirvana-ve-kulluk&amp;t=Homeostasis+Nirvana+Ve+Kulluk" rel="nofollow" class="external" title="Facebook da Paylaş">Facebook da Paylaş</a></li><li class="sexy-twitter"><a href="http://twitter.com/home?status=Homeostasis+Nirvana+Ve+Kulluk+-+http://www.yorumsuzblog.org/homeostasis-nirvana-ve-kulluk" rel="nofollow" class="external" title="Tweet le!">Tweet le!</a></li><li class="sexy-friendfeed"><a href="http://www.friendfeed.com/share?title=Homeostasis+Nirvana+Ve+Kulluk&amp;link=http://www.yorumsuzblog.org/homeostasis-nirvana-ve-kulluk" rel="nofollow" class="external" title="FriendFeed de Paylaş!">FriendFeed de Paylaş!</a></li><li class="sexy-myspace"><a href="http://www.myspace.com/Modules/PostTo/Pages/?u=http://www.yorumsuzblog.org/homeostasis-nirvana-ve-kulluk&amp;t=Homeostasis+Nirvana+Ve+Kulluk" rel="nofollow" class="external" title="MySpace Sayfama Gönder!">MySpace Sayfama Gönder!</a></li><li class="sexy-linkedin"><a href="http://www.linkedin.com/shareArticle?mini=true&amp;url=http://www.yorumsuzblog.org/homeostasis-nirvana-ve-kulluk&amp;title=Homeostasis+Nirvana+Ve+Kulluk&amp;summary=%E2%80%9CMutlak%20s%C3%BCk%C3%BBnet%E2%80%9D%20bence%20Kur%E2%80%99an%E2%80%99%C4%B1n%20a%C3%A7%C4%B1klad%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20%E2%80%9CMutlak%20kulluk%E2%80%9Dtad%C4%B1r...%20%C3%87%C3%BCnk%C3%BC%20hem%20%E2%80%9Chomeostasis%E2%80%9D%20hem%20de%20%E2%80%9Cnirvana%E2%80%9D%20ancak%20%E2%80%9Cmutlak%20kulluk%E2%80%9D%20ger%C3%A7e%C4%9Fi%20anla%C5%9F%C4%B1ld%C4%B1ktan%20sonra%20salt%20zihinsel%20boyutta%20%C3%BCretilecek%20soyut%20y%C3%BCkseli%C5%9F%20felsefeleridir.%20Belki%20de%20bu%20y%C3%BCkseli%C5%9F%20dikey%20y%C3%BCk&amp;source=Yo®umsuz Blog" rel="nofollow" class="external" title="Linkedin de Paylaş!">Linkedin de Paylaş!</a></li><li class="sexy-technorati"><a href="http://technorati.com/faves?add=http://www.yorumsuzblog.org/homeostasis-nirvana-ve-kulluk" rel="nofollow" class="external" title="Technorati de Paylaş!">Technorati de Paylaş!</a></li><li class="sexy-delicious"><a href="http://del.icio.us/post?url=http://www.yorumsuzblog.org/homeostasis-nirvana-ve-kulluk&amp;title=Homeostasis+Nirvana+Ve+Kulluk" rel="nofollow" class="external" title="del.icio.us da Paylaş!">del.icio.us da Paylaş!</a></li><li class="sexy-digg"><a href="http://digg.com/submit?phase=2&amp;url=http://www.yorumsuzblog.org/homeostasis-nirvana-ve-kulluk&amp;title=Homeostasis+Nirvana+Ve+Kulluk" rel="nofollow" class="external" title="Digg le bunu!">Digg le bunu!</a></li><li class="sexy-yahoobuzz"><a href="http://buzz.yahoo.com/submit/?submitUrl=http://www.yorumsuzblog.org/homeostasis-nirvana-ve-kulluk&amp;submitHeadline=Homeostasis+Nirvana+Ve+Kulluk&amp;submitSummary=%E2%80%9CMutlak%20s%C3%BCk%C3%BBnet%E2%80%9D%20bence%20Kur%E2%80%99an%E2%80%99%C4%B1n%20a%C3%A7%C4%B1klad%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20%E2%80%9CMutlak%20kulluk%E2%80%9Dtad%C4%B1r...%20%C3%87%C3%BCnk%C3%BC%20hem%20%E2%80%9Chomeostasis%E2%80%9D%20hem%20de%20%E2%80%9Cnirvana%E2%80%9D%20ancak%20%E2%80%9Cmutlak%20kulluk%E2%80%9D%20ger%C3%A7e%C4%9Fi%20anla%C5%9F%C4%B1ld%C4%B1ktan%20sonra%20salt%20zihinsel%20boyutta%20%C3%BCretilecek%20soyut%20y%C3%BCkseli%C5%9F%20felsefeleridir.%20Belki%20de%20bu%20y%C3%BCkseli%C5%9F%20dikey%20y%C3%BCk&amp;submitCategory=science&amp;submitAssetType=text" rel="nofollow" class="external" title="Buzz up!">Buzz up!</a></li><li class="sexy-google"><a href="http://www.google.com/bookmarks/mark?op=add&amp;bkmk=http://www.yorumsuzblog.org/homeostasis-nirvana-ve-kulluk&amp;title=Homeostasis+Nirvana+Ve+Kulluk" rel="nofollow" class="external" title="Google Bookmarks a ekle">Google Bookmarks a ekle</a></li></ul><div style="clear:both;"></div></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yorumsuzblog.org/homeostasis-nirvana-ve-kulluk/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
