<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
		>
<channel>
	<title>Yo®umsuz Blog için yorumlar</title>
	<atom:link href="http://www.yorumsuzblog.org/comments/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.yorumsuzblog.org</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Fri, 31 Jul 2009 16:51:18 +0200</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.5</generator>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
		<item>
		<title>Anlaşılıyor musunuz? yazısına sıla tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://www.yorumsuzblog.org/anlasiliyor-musunuz/comment-page-1/#comment-2779</link>
		<dc:creator>sıla</dc:creator>
		<pubDate>Fri, 31 Jul 2009 16:51:18 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorumsuzblog.org/?p=3844#comment-2779</guid>
		<description>En fazla yaşayan yüz yaşına kadar yaşar gel de  bu rüyayı hayra yor. Gönül mevlam iki kanat vermiş uçamıyoruz yoksa gördüklerimiz rüya mı yoksa gerçek mi? Allah sizin bilmediklerinizi bildiğinizle anlatıyorum, diyor. Bizim bildiğimiz, gördüğümüz, anladığımız, yaşadığımız her şey burada, bilmediğimiz ne veya nerede, bizde mi? Yahudi papaz misali yaşıyoruz. Bu bilmediklerimiz aslında bildiğimiz mi? Bence bilmediklerimiz bildiğimizin ta kendisi yoksa peygamber efendimiz yaşamadığı hiç bir şeyi  anlatmazdı. Anlattıkları arasında cennet de vardı cehennem de vardı melek te vardı şeytan da vb. Bütün bu gördüklerimizi burada anlayabilirsek bilmediğimiz bildiğimiz olur. Aslında Yahudiyle papazın anlaşamaması öyle hikmetli ki, anlamamak öyle hikmetli ki anlamak için, yaşamak için yazmak için hz. Musa anlayışı hz. İsa anlayışı öyle öyle hikmetli ki hz. Muhammed anlayışı için bu anlayışların bir olması dileğiyle sevgiler selamlar.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>En fazla yaşayan yüz yaşına kadar yaşar gel de  bu rüyayı hayra yor. Gönül mevlam iki kanat vermiş uçamıyoruz yoksa gördüklerimiz rüya mı yoksa gerçek mi? Allah sizin bilmediklerinizi bildiğinizle anlatıyorum, diyor. Bizim bildiğimiz, gördüğümüz, anladığımız, yaşadığımız her şey burada, bilmediğimiz ne veya nerede, bizde mi? Yahudi papaz misali yaşıyoruz. Bu bilmediklerimiz aslında bildiğimiz mi? Bence bilmediklerimiz bildiğimizin ta kendisi yoksa peygamber efendimiz yaşamadığı hiç bir şeyi  anlatmazdı. Anlattıkları arasında cennet de vardı cehennem de vardı melek te vardı şeytan da vb. Bütün bu gördüklerimizi burada anlayabilirsek bilmediğimiz bildiğimiz olur. Aslında Yahudiyle papazın anlaşamaması öyle hikmetli ki, anlamamak öyle hikmetli ki anlamak için, yaşamak için yazmak için hz. Musa anlayışı hz. İsa anlayışı öyle öyle hikmetli ki hz. Muhammed anlayışı için bu anlayışların bir olması dileğiyle sevgiler selamlar.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Anlaşılıyor musunuz? yazısına Pelin Tüfekçi tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://www.yorumsuzblog.org/anlasiliyor-musunuz/comment-page-1/#comment-2777</link>
		<dc:creator>Pelin Tüfekçi</dc:creator>
		<pubDate>Fri, 31 Jul 2009 09:10:36 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorumsuzblog.org/?p=3844#comment-2777</guid>
		<description>Bu hikayeyi okuduğumda YANSITMA için mükemmel bir örnek olduğunu düşündüm.
Çoğumuzun karşı tarafı dinlerken anladığımız şey kendi düşüncelerimizdir.  Mesela birisine bir söz söylersiniz; hiçbir art niyet gütmeden söylersiniz, karşınızdaki birden celallenir; sen beni neyle itham ediyorsun, diye çıkışır. Söylediğiniz şey onda hesaplaşamadığı bir noktaya temas etmiş ve onun bu konudaki &quot;kendi&quot; düşüncelerini ayaklandırmıştır. &quot;Kendi&quot; düşüncelerini dillendiren sizmişsiniz gibi çıkışır size, belki küser. 
İnsanlar çoğu zaman düşüncelerini bu şekilde yansıtır. Bence papazın yaptığı da bu. Papaz aslında Yahudiden daha çok Musevi:) Öyle olmasa onun her hareketini adeta kendisi de bir Museviimişçesine  yorumlamazdı.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Bu hikayeyi okuduğumda YANSITMA için mükemmel bir örnek olduğunu düşündüm.<br />
Çoğumuzun karşı tarafı dinlerken anladığımız şey kendi düşüncelerimizdir.  Mesela birisine bir söz söylersiniz; hiçbir art niyet gütmeden söylersiniz, karşınızdaki birden celallenir; sen beni neyle itham ediyorsun, diye çıkışır. Söylediğiniz şey onda hesaplaşamadığı bir noktaya temas etmiş ve onun bu konudaki &#8220;kendi&#8221; düşüncelerini ayaklandırmıştır. &#8220;Kendi&#8221; düşüncelerini dillendiren sizmişsiniz gibi çıkışır size, belki küser.<br />
İnsanlar çoğu zaman düşüncelerini bu şekilde yansıtır. Bence papazın yaptığı da bu. Papaz aslında Yahudiden daha çok Musevi:) Öyle olmasa onun her hareketini adeta kendisi de bir Museviimişçesine  yorumlamazdı.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Anlaşılıyor musunuz? yazısına KGökdoğan tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://www.yorumsuzblog.org/anlasiliyor-musunuz/comment-page-1/#comment-2776</link>
		<dc:creator>KGökdoğan</dc:creator>
		<pubDate>Fri, 31 Jul 2009 08:55:59 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorumsuzblog.org/?p=3844#comment-2776</guid>
		<description>HACİVAT-KARAGÖZ

Anlatılan “anladığım”dır. 

Anladığım asla “anlatılan değildir”.

Yaşam dediğimiz belki de bu nedenle ezelden ebede hiç bitmeyecek bir “Hacivat Karagöz” oyunudur.

İşbu “Hayal Perdesi”nde kimi eğlenir kimi düşünür.

Hem düşünmeyi hem eğlenmeyi “bir”leştirmek nasıl olur?

“İlâhî zevk-ü sefâ” dedikleri “âlemleri” anlatıldığı gibi değil de anladığımız gibi” seyreylemek midir?

???

Not: Değerli “Karaköle”nin  özlediğimiz yorumları gibi yazmaya çalıştım...  affola.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>HACİVAT-KARAGÖZ</p>
<p>Anlatılan “anladığım”dır. </p>
<p>Anladığım asla “anlatılan değildir”.</p>
<p>Yaşam dediğimiz belki de bu nedenle ezelden ebede hiç bitmeyecek bir “Hacivat Karagöz” oyunudur.</p>
<p>İşbu “Hayal Perdesi”nde kimi eğlenir kimi düşünür.</p>
<p>Hem düşünmeyi hem eğlenmeyi “bir”leştirmek nasıl olur?</p>
<p>“İlâhî zevk-ü sefâ” dedikleri “âlemleri” anlatıldığı gibi değil de anladığımız gibi” seyreylemek midir?</p>
<p>???</p>
<p>Not: Değerli “Karaköle”nin  özlediğimiz yorumları gibi yazmaya çalıştım&#8230;  affola.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>YORUMSUZ BLOG&#8217;DA SİSTEM DEĞİŞİMİ yazısına KGökdoğan tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://www.yorumsuzblog.org/yorumsuz-blogda-sistem-degisimi/comment-page-1/#comment-2775</link>
		<dc:creator>KGökdoğan</dc:creator>
		<pubDate>Fri, 31 Jul 2009 07:48:19 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorumsuzblog.org/?p=3672#comment-2775</guid>
		<description>DEMİR ALMAK GÜNÜ

Niyet hayır, akıbet hayır olur inşallah…

Yorumsuz Blog teknesinin güvertesinde geçtiğimiz yollar ve geçeceğimiz yollar hakkında olumlu-olumsuz çok şeyler söyledik ve yazdık... ama her yolculuğumuzun rotasının &quot;selamet sahilleri&quot; olduğunu da biliyoruz. Bu yolculuğumuz da elbette yine aynı sahilin değişik manzaralı bir koyuna doğrudur elbette.

&quot;Yolculuk&quot; ve &quot;ayrılık&quot; denilince &quot;alışıldık&quot; her şeyden ayrılmanın bir hüznü çöküyor gönlümüze ve hemen Yahyâ Kemal&#039;in şiirini anımsıyoruz:

***

&lt;em&gt;Sessiz Gemi

Artık demir almak günü gelmişse zamandan
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli,

Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
Bilinmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.

Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden.&lt;/em&gt;

YAHYA KEMAL BEYATLI</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>DEMİR ALMAK GÜNÜ</p>
<p>Niyet hayır, akıbet hayır olur inşallah…</p>
<p>Yorumsuz Blog teknesinin güvertesinde geçtiğimiz yollar ve geçeceğimiz yollar hakkında olumlu-olumsuz çok şeyler söyledik ve yazdık&#8230; ama her yolculuğumuzun rotasının &#8220;selamet sahilleri&#8221; olduğunu da biliyoruz. Bu yolculuğumuz da elbette yine aynı sahilin değişik manzaralı bir koyuna doğrudur elbette.</p>
<p>&#8220;Yolculuk&#8221; ve &#8220;ayrılık&#8221; denilince &#8220;alışıldık&#8221; her şeyden ayrılmanın bir hüznü çöküyor gönlümüze ve hemen Yahyâ Kemal&#8217;in şiirini anımsıyoruz:</p>
<p>***</p>
<p><em>Sessiz Gemi</p>
<p>Artık demir almak günü gelmişse zamandan<br />
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.</p>
<p>Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;<br />
Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol.</p>
<p>Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,<br />
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli,</p>
<p>Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!<br />
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.</p>
<p>Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;<br />
Bilinmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.</p>
<p>Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden,<br />
Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden.</em></p>
<p>YAHYA KEMAL BEYATLI</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Neden Bazı Şeyler Gizlenmek Zorunda? yazısına KGökdoğan tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://www.yorumsuzblog.org/neden-bazi-seyler-gizlenmek-zorunda/comment-page-1/#comment-2774</link>
		<dc:creator>KGökdoğan</dc:creator>
		<pubDate>Fri, 31 Jul 2009 07:34:55 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorumsuzblog.org/?p=3650#comment-2774</guid>
		<description>FINDIK KABUĞU SÖZLERLE DOLMAZ

Şuunâta (şeylere, olaylara ve olgulara... örneğin merhamet/merhametsizlik kavramına) insana, insanlara ve diğer canlı-cansız tüm varlık türlerine GÖRE açıklamalar getirmek CEVAPLAMAK değildir. Sistemde SORU ve SORULAR yok ki CEVAP ve CEVAPLAR olsun!!!

Soru ve soruların olmadığı sistemde cevap olmadığı halde ısrarla cevap isteniliyorsa verilecek en güzel cevap: cevaplayamıYORUM.

Sistem deşifrecilerinin (sanki şifreli sistem var?) izahatları bizlere cevaplar gibi gelse de aslında yapılan işlem: “Tek bir nokta olan ilmin” cahillerin (sistemi –şifresizliği- sorgulamayan bilincin) anlaması için  “çoğaltılması”dır. (&lt;em&gt;İlim tek bir nokta idi onu cahiller çoğalttı&lt;/em&gt;... Hz. Âli k.v.)

***

Âmâk-ı Hayal Yorumlu Özeti 8. Bölüm’den bir alıntı:

...

&lt;em&gt;Azâmet Deryası’ndan daha fazla aklı donduran bir manzarayla karşılaştık. Sonsuz su duvarının tam ortasından yüz kulaç genişliğinde ‘Tecelli Şelalesi’ fışkırıyordu. Şelale yere doğru inceliyor ve kuru bir fındıkkabuğunun içine doluyordu. Eğilip kabuğun içine baktım, kupkuruydu. Tek damla su yoktu.

Bilge hayretimi anlamıştı. Akıl almaz olayı anlattı.

“Azâmet Deryası’nın suyu sonsuz geçmişten beri Tecelli Şelalesi ile Ululuk Girdabı olan fındıkkabuğuna dökülür. Şimdiye kadar ne Azâmet Deryası’nın suyundan bir damla eksildi ne de Ululuk Girdabı’nın kabuğu doldu. Ezelden ebede böyledir.

Ululuk Girdabı ile Tecelli Şelalesi’nin yanında birkaç yıl kaldık. İlk günlerdeki akıl donukluğum, hayretim azalmıştı. Hatta son günlerde akla hayale sığmayan manzaralar basit gelip hiç ilgimi ve dikkatimi çekmez oldu. Buralara boşuna gelmişim diye düşünmeye başladım.

Rehberimize “Şu sonsuz derya sonsuz zamandan beri şu fındık kabuğuna akıyor. Fındık kabuğu dolmuyor. Bu ne anlama geliyor. Bize ne anlatmak istiyor?” dedim.

“Gördüğün şey gördüğündür. Hiçbir şeye işaret etmez. Bu sonsuz deryadır, bu fındık kabuğudur bu da bir şelaledir. Sen ne arıyorsun, anlayamadım” dedi.

Bu boyutta her şey sonsuz ve sınırsızdı. Fakat olaylar ve sözler tek anlamlıydı, anlam içinde anlamlar yoktu. İnsanların mantık yapılarında bir olaydan ya da sözden anlam çıkarmak yoktu. Doğmak, ölmek, var olmak, yok olmak, mutluluk, mutsuzluk gibi olaylar ve kavramlar yoktu. Aksakallı bilgenin bilgisinin bize göre çok yüzeysel olduğunu fark ettim.

Belki de “İlim” onlar için “tek bir nokta” halinde tecelli ediyordu.

Bizim boyutta olaylar ve kavramlar zıtlarıyla mevcut olduğu için işaretlerle, mecazlarla “çoğaltmış” olabilirdik.

Kafam karışık halde iken dünyada asla duyamayacağım şiddette gürültü meydana geldi. Sesin sonsuz şiddetinden bayılmışız. Ayıldığımız zaman tek olan vücut organlarımızın iki olduğunu fark ettik. Sevinçten birbirimize sarıldık.&lt;/em&gt;
...
***

Hikâyedeki aksakallı bilgenin bilgisi aslında bizim bilgi zannettiğimiz bilgi yığınından daha doğrudur. Sistemde “ne oluyorsa o oluyordur”... başkaca ne anlamı ne anlamsızlığı vardır.

Yine de Allah bizlere sorular ürettirmeyi ve sorulara cevaplar verdiğimizi zannettirmeyi dâim eylesin. Ve sorular-cevaplarla sistemde “herhangi bir eksik ve fazlanın olmadığını” idrak edelim.

... &lt;em&gt;bu gün sizin için diyninizi ikmal ettim, üzerinizdeki ni’metimi tamamladım ve sizin için diyn olarak İSLAM’a razı oldum&lt;/em&gt;... Mâide/3. âyetten bir kısım

&lt;em&gt;Semavat’ı yedi tabaka (halinde) yaratan O’dur... Rahman’ın halkında hiçbir tefavüt (ihtilaf, uyumsuzluk, uygunsuzluk, aykırılık, düzensizlik, kaos) göremezsin... Hadi basar’ı (bakışını) döndür (gözünü tekrar çevir) de bak... Bir futur (çatlak, kopukluk, uyuşmazlık) görüyor musun?. &lt;/em&gt;Mülk/3

&lt;em&gt;Sonra basarı (gözünü, bakışını) iki kerre daha döndür de bak!.. Basar’ın (gözün, bakışın), yorgunluğun en ileri derecesine ulaşmış (aradığını bulamamış), hor-hakir olarak sana inkılab eder (döner). &lt;/em&gt;Mülk/4

Allah bizlere sistemde yine de merhamet ve merhametsizlik gibi tezatların var olduğunu var kabul ettirsin ve bizler de hem nefsimize hem de âlemlere “nizâm-ı âlem”(?) hizmeti vermeye devam edelim. Aynen... Rasulullah’ın ilminin hizmetinde olan niceleri gibi.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>FINDIK KABUĞU SÖZLERLE DOLMAZ</p>
<p>Şuunâta (şeylere, olaylara ve olgulara&#8230; örneğin merhamet/merhametsizlik kavramına) insana, insanlara ve diğer canlı-cansız tüm varlık türlerine GÖRE açıklamalar getirmek CEVAPLAMAK değildir. Sistemde SORU ve SORULAR yok ki CEVAP ve CEVAPLAR olsun!!!</p>
<p>Soru ve soruların olmadığı sistemde cevap olmadığı halde ısrarla cevap isteniliyorsa verilecek en güzel cevap: cevaplayamıYORUM.</p>
<p>Sistem deşifrecilerinin (sanki şifreli sistem var?) izahatları bizlere cevaplar gibi gelse de aslında yapılan işlem: “Tek bir nokta olan ilmin” cahillerin (sistemi –şifresizliği- sorgulamayan bilincin) anlaması için  “çoğaltılması”dır. (<em>İlim tek bir nokta idi onu cahiller çoğalttı</em>&#8230; Hz. Âli k.v.)</p>
<p>***</p>
<p>Âmâk-ı Hayal Yorumlu Özeti 8. Bölüm’den bir alıntı:</p>
<p>&#8230;</p>
<p><em>Azâmet Deryası’ndan daha fazla aklı donduran bir manzarayla karşılaştık. Sonsuz su duvarının tam ortasından yüz kulaç genişliğinde ‘Tecelli Şelalesi’ fışkırıyordu. Şelale yere doğru inceliyor ve kuru bir fındıkkabuğunun içine doluyordu. Eğilip kabuğun içine baktım, kupkuruydu. Tek damla su yoktu.</p>
<p>Bilge hayretimi anlamıştı. Akıl almaz olayı anlattı.</p>
<p>“Azâmet Deryası’nın suyu sonsuz geçmişten beri Tecelli Şelalesi ile Ululuk Girdabı olan fındıkkabuğuna dökülür. Şimdiye kadar ne Azâmet Deryası’nın suyundan bir damla eksildi ne de Ululuk Girdabı’nın kabuğu doldu. Ezelden ebede böyledir.</p>
<p>Ululuk Girdabı ile Tecelli Şelalesi’nin yanında birkaç yıl kaldık. İlk günlerdeki akıl donukluğum, hayretim azalmıştı. Hatta son günlerde akla hayale sığmayan manzaralar basit gelip hiç ilgimi ve dikkatimi çekmez oldu. Buralara boşuna gelmişim diye düşünmeye başladım.</p>
<p>Rehberimize “Şu sonsuz derya sonsuz zamandan beri şu fındık kabuğuna akıyor. Fındık kabuğu dolmuyor. Bu ne anlama geliyor. Bize ne anlatmak istiyor?” dedim.</p>
<p>“Gördüğün şey gördüğündür. Hiçbir şeye işaret etmez. Bu sonsuz deryadır, bu fındık kabuğudur bu da bir şelaledir. Sen ne arıyorsun, anlayamadım” dedi.</p>
<p>Bu boyutta her şey sonsuz ve sınırsızdı. Fakat olaylar ve sözler tek anlamlıydı, anlam içinde anlamlar yoktu. İnsanların mantık yapılarında bir olaydan ya da sözden anlam çıkarmak yoktu. Doğmak, ölmek, var olmak, yok olmak, mutluluk, mutsuzluk gibi olaylar ve kavramlar yoktu. Aksakallı bilgenin bilgisinin bize göre çok yüzeysel olduğunu fark ettim.</p>
<p>Belki de “İlim” onlar için “tek bir nokta” halinde tecelli ediyordu.</p>
<p>Bizim boyutta olaylar ve kavramlar zıtlarıyla mevcut olduğu için işaretlerle, mecazlarla “çoğaltmış” olabilirdik.</p>
<p>Kafam karışık halde iken dünyada asla duyamayacağım şiddette gürültü meydana geldi. Sesin sonsuz şiddetinden bayılmışız. Ayıldığımız zaman tek olan vücut organlarımızın iki olduğunu fark ettik. Sevinçten birbirimize sarıldık.</em><br />
&#8230;<br />
***</p>
<p>Hikâyedeki aksakallı bilgenin bilgisi aslında bizim bilgi zannettiğimiz bilgi yığınından daha doğrudur. Sistemde “ne oluyorsa o oluyordur”&#8230; başkaca ne anlamı ne anlamsızlığı vardır.</p>
<p>Yine de Allah bizlere sorular ürettirmeyi ve sorulara cevaplar verdiğimizi zannettirmeyi dâim eylesin. Ve sorular-cevaplarla sistemde “herhangi bir eksik ve fazlanın olmadığını” idrak edelim.</p>
<p>&#8230; <em>bu gün sizin için diyninizi ikmal ettim, üzerinizdeki ni’metimi tamamladım ve sizin için diyn olarak İSLAM’a razı oldum</em>&#8230; Mâide/3. âyetten bir kısım</p>
<p><em>Semavat’ı yedi tabaka (halinde) yaratan O’dur&#8230; Rahman’ın halkında hiçbir tefavüt (ihtilaf, uyumsuzluk, uygunsuzluk, aykırılık, düzensizlik, kaos) göremezsin&#8230; Hadi basar’ı (bakışını) döndür (gözünü tekrar çevir) de bak&#8230; Bir futur (çatlak, kopukluk, uyuşmazlık) görüyor musun?. </em>Mülk/3</p>
<p><em>Sonra basarı (gözünü, bakışını) iki kerre daha döndür de bak!.. Basar’ın (gözün, bakışın), yorgunluğun en ileri derecesine ulaşmış (aradığını bulamamış), hor-hakir olarak sana inkılab eder (döner). </em>Mülk/4</p>
<p>Allah bizlere sistemde yine de merhamet ve merhametsizlik gibi tezatların var olduğunu var kabul ettirsin ve bizler de hem nefsimize hem de âlemlere “nizâm-ı âlem”(?) hizmeti vermeye devam edelim. Aynen&#8230; Rasulullah’ın ilminin hizmetinde olan niceleri gibi.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Korkuyordu Ölesiye… yazısına Pelin Tüfekçi tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://www.yorumsuzblog.org/korkuyordu-olesiye%e2%80%a6/comment-page-1/#comment-2773</link>
		<dc:creator>Pelin Tüfekçi</dc:creator>
		<pubDate>Fri, 31 Jul 2009 07:31:35 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorumsuzblog.org/?p=2142#comment-2773</guid>
		<description>Birkaç zamandır ısrarla duyguların ne kadar önemli olduğunu anlatmaya çalışıyorum kendimce.Duygular kadar önemli olan bir başka şey ise &quot;ifade etmek&quot;.
Çoğumuz &quot;başkasını kırmamak&quot;,&quot;üzmemek&quot;,&quot;hayır diyememek&quot; gibi kılıfların arkasına sığınıp duygularımızı ifade etmiyoruz.İfade edersek eskisi gibi sevilmeyeceğimizi,dışlanacağımızı,dostlarımızı kaybedeceğimizi düşünüyoruz.Kendimize ve diğerlerine karşı dürüst olmaktan uzaklaşıyoruz.Unutmayalım ki kendimize dürüst olmamak Allah&#039;a karşı da dürüst olmamaktır.Kendimizden uzaklaşıyor ,kendimizi &quot;kurban&quot; olarak görmeye başlıyoruz.Öfke burada başlıyor , ifade etmediğimiz,hayır demediğimiz her yerde öfke yeşeriyor.Dilek hanım&#039;ın da belirttiği gibi bu başkalarına sandığımız öfke aslında kendimize yönelik.Ancak egomuz o kadar büyük ki kendi gerçekliğimizle yüzleşip,kabuğumuzdan çıkamamayı ,yazarın deyimiyle oluşacak yeni duygularla başedememeyi başkalarını kırmamak,üzmemek kisvesi altında meşrulaştırıyoruz kendimizce.Sanki biz olmadan hayat sürmeyecek,sanki biz hayır dediğimizde ,tepki gösterdiğimizde herşey bitecek.Ne ego !!
İfade etmek sanıldığı kadar zor değil.Kimseyi kırmadan da &quot;hayır&quot; diyebilir , tepki gösterebiliriz.Sadece ve sadece dürüstçe   ne hissettiğimizi  söylememiz yeterli.Kimse bizi hislerimizden dolayı eleştirme hakkına sahip değil.Aksi takdirde gerçekten olduğumuz ile dışardan görünen yanımızın çatışması bizi ancak ve ancak yoracak ve kazanacağımız güzelliklere ulaşmamızı engelleyecektir.Ne demiş Hz.Mevlana :&quot;ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.&quot;</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Birkaç zamandır ısrarla duyguların ne kadar önemli olduğunu anlatmaya çalışıyorum kendimce.Duygular kadar önemli olan bir başka şey ise &#8220;ifade etmek&#8221;.<br />
Çoğumuz &#8220;başkasını kırmamak&#8221;,&#8221;üzmemek&#8221;,&#8221;hayır diyememek&#8221; gibi kılıfların arkasına sığınıp duygularımızı ifade etmiyoruz.İfade edersek eskisi gibi sevilmeyeceğimizi,dışlanacağımızı,dostlarımızı kaybedeceğimizi düşünüyoruz.Kendimize ve diğerlerine karşı dürüst olmaktan uzaklaşıyoruz.Unutmayalım ki kendimize dürüst olmamak Allah&#8217;a karşı da dürüst olmamaktır.Kendimizden uzaklaşıyor ,kendimizi &#8220;kurban&#8221; olarak görmeye başlıyoruz.Öfke burada başlıyor , ifade etmediğimiz,hayır demediğimiz her yerde öfke yeşeriyor.Dilek hanım&#8217;ın da belirttiği gibi bu başkalarına sandığımız öfke aslında kendimize yönelik.Ancak egomuz o kadar büyük ki kendi gerçekliğimizle yüzleşip,kabuğumuzdan çıkamamayı ,yazarın deyimiyle oluşacak yeni duygularla başedememeyi başkalarını kırmamak,üzmemek kisvesi altında meşrulaştırıyoruz kendimizce.Sanki biz olmadan hayat sürmeyecek,sanki biz hayır dediğimizde ,tepki gösterdiğimizde herşey bitecek.Ne ego !!<br />
İfade etmek sanıldığı kadar zor değil.Kimseyi kırmadan da &#8220;hayır&#8221; diyebilir , tepki gösterebiliriz.Sadece ve sadece dürüstçe   ne hissettiğimizi  söylememiz yeterli.Kimse bizi hislerimizden dolayı eleştirme hakkına sahip değil.Aksi takdirde gerçekten olduğumuz ile dışardan görünen yanımızın çatışması bizi ancak ve ancak yoracak ve kazanacağımız güzelliklere ulaşmamızı engelleyecektir.Ne demiş Hz.Mevlana :&#8221;ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.&#8221;</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Neden Bazı Şeyler Gizlenmek Zorunda? yazısına Alp tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://www.yorumsuzblog.org/neden-bazi-seyler-gizlenmek-zorunda/comment-page-1/#comment-2771</link>
		<dc:creator>Alp</dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Jul 2009 13:47:45 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorumsuzblog.org/?p=3650#comment-2771</guid>
		<description>cevaplayamıYORUM…
&lt;em&gt;“Büyük balık küçük balığı yutar… sistemde acımaya yer yoktur.”&lt;/em&gt;

Alp: Pekala, büyük balık yaratılıp ona rızık verilmeseydi, o zaman nasıl değerlendirme yapacaktınız? Rızıklar olmasaydı, varlık nasıl var olurdu, hayat nasıl devam ederdi? Rızık rızıklanana rahmet değil mi? Her birim öyle veya böyle ölümü tatmıyor mu, bunun bir yolu da rızıklanmak değil mi? Allah yarattığına acıdığı için, merhamet ettiği için rızıklandırmıyor mu? Asıl acımasızlık; bir şeyi yaratıp, rızkını yaratmayıp ya da onu rızıklandırmayıp, onu hiç yaşatmamak değil midir? Varlığı ve rızkını yaratmanın, her nefs için ölümü tadıp değişime uğramanın acımasızlık ile değil de merhamet ile bir ilgisi olmasın? Yoksa biz dünyayı besmele gözlüğü ile göremiyor muyuz? Yoksa biz; Besmelenin o derin manasında boğulduk da, herkese seslenen o genel manasını unuttuk mu? Bundan dolayı mı cevaplayamıYORUZ?

&lt;em&gt;“İnsan ise büyük küçük dinlemeden her şeyi yutar… sistemde acımaya yer yoktur.&lt;/em&gt;

&lt;em&gt;Bugüne kadar kaç tane kızarmış piliç yedik? Henüz ölmemiş yeşil sebzeleri diri diri haşlamıyor muyuz? Cap canlı meyveleri kıtır kıtır yemiyor muyuz? 
Sorulara basitçe cevap veriyoruz: “Allah onları insanın hizmetine vermiş. Besmele çeker hayırlısıyla yeriz. Şükrederiz ve yediklerimiz insan bedeninde insanlık makamına terakki eder…” 

Ne diyelim… Allah bizlere rahatlık versin.”&lt;/em&gt;

&lt;em&gt;“Eğer kulaklarımızın duyma eşiği bir Rasul veya bir Kâmil Velî gibi olsaydı ve haşladığımız sebzelerin bize yalvarışlarını duysaydık… bir hayvanı kesmeden bir kaç gün önceden bize yalvarmaya başladığını duysaydık ne yapardık? Günde kaç öğün yerdik? Karnımıza taş mı bağlardık?”&lt;/em&gt;

Alp: Rasul ve Kamil veliler hiçbir şey yemeden mi yaşamışlar? Biz onlardan daha mı duyarlıyız ki bizim için yaratılan rızıklarımıza zulüm ettiğimizi düşünüyoruz? Yoksa biz, sistemdeki yerimizi ve önemimizi hazmedemiyor muyuz? Yoksa biz, rızıklandıklarımıza Allah’ın verdiği değerden daha fazla değer verip, onları insan gibi görme hatasına mı düşüyoruz? Yoksa biz Allah’tan daha mı rahmetliyiz, rahmetin manasını daha mı iyi biliyoruz? Bu rızıklanma işinde rızıklanılan şeyin dönüştüğü mahali yani insanı değersiz mi buluyoruz? Her rızıklandıkça, rızıklandığımız nebatı ve hayvanı insani yapıya taşıdığımızın bilincinde değil miyiz, onların bu şekilde evrimleştiklerini, mükafatlandıklarını göremiyor muyuz? Halbuki insan onlardan rızıklanmazsa, bünyesine katmazsa, manasına karıştırmazsa onlar bitki ve hayvan olarak sonunda ölüp, çürüyüp, amaçsız olarak yok olup gitmiş olmayacaklar mı? Sistemde her şey için işleyen bu asıl merhameti göremiyor muyuz? Yoksa ölümü bir yok oluş olarak mı düşünüyoruz, her şeyin ölümle tekamül şeklinde yükselerek dönüşüp hayatın devam ettiğini fark edemiyor muyuz? Rızklandıklarımızın sadece dünyasını yani görünen şu anını değerlendirip, ahretlerini yani sonraki andaki hallerini göremiyor muyuz, her şey dönüşüm halinde kemalata doğru yükseliyor, kainatı okuyamıyor muyuz? Allah bize rahatlık vermiş, ama biz bu rahatlığı görmeyip rahatsız olmak mı istiyoruz?Rahmetin, merhametin sınırları yarattığının özelliklerini bilen yaratıcı tarafından çizilmiş, bu sınırları nefsimiz uyup genişletemeyeceğimiz gibi kendi iyiliğimiz için daraltmamız gerektiğini bilmiyor muyuz?

Sağ gözümüzü kapatıp sol gözle etrafa bakınıp sonrasında sağ duyu ile yorum yapmaya çalışırsak; her taraf karanlık, zulumat olarak görükecektir, çünkü sağ gözü kapatıp sağ duyu ile değerlendirme yapılamaz:)

(Not: Sağ göz; ilerisini (AHİRet) gören bilinçli bakış. Sol göz; öncesinde (DÜNya) kalan bilinçsiz bakış.)</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>cevaplayamıYORUM…<br />
<em>“Büyük balık küçük balığı yutar… sistemde acımaya yer yoktur.”</em></p>
<p>Alp: Pekala, büyük balık yaratılıp ona rızık verilmeseydi, o zaman nasıl değerlendirme yapacaktınız? Rızıklar olmasaydı, varlık nasıl var olurdu, hayat nasıl devam ederdi? Rızık rızıklanana rahmet değil mi? Her birim öyle veya böyle ölümü tatmıyor mu, bunun bir yolu da rızıklanmak değil mi? Allah yarattığına acıdığı için, merhamet ettiği için rızıklandırmıyor mu? Asıl acımasızlık; bir şeyi yaratıp, rızkını yaratmayıp ya da onu rızıklandırmayıp, onu hiç yaşatmamak değil midir? Varlığı ve rızkını yaratmanın, her nefs için ölümü tadıp değişime uğramanın acımasızlık ile değil de merhamet ile bir ilgisi olmasın? Yoksa biz dünyayı besmele gözlüğü ile göremiyor muyuz? Yoksa biz; Besmelenin o derin manasında boğulduk da, herkese seslenen o genel manasını unuttuk mu? Bundan dolayı mı cevaplayamıYORUZ?</p>
<p><em>“İnsan ise büyük küçük dinlemeden her şeyi yutar… sistemde acımaya yer yoktur.</em></p>
<p><em>Bugüne kadar kaç tane kızarmış piliç yedik? Henüz ölmemiş yeşil sebzeleri diri diri haşlamıyor muyuz? Cap canlı meyveleri kıtır kıtır yemiyor muyuz?<br />
Sorulara basitçe cevap veriyoruz: “Allah onları insanın hizmetine vermiş. Besmele çeker hayırlısıyla yeriz. Şükrederiz ve yediklerimiz insan bedeninde insanlık makamına terakki eder…” </p>
<p>Ne diyelim… Allah bizlere rahatlık versin.”</em></p>
<p><em>“Eğer kulaklarımızın duyma eşiği bir Rasul veya bir Kâmil Velî gibi olsaydı ve haşladığımız sebzelerin bize yalvarışlarını duysaydık… bir hayvanı kesmeden bir kaç gün önceden bize yalvarmaya başladığını duysaydık ne yapardık? Günde kaç öğün yerdik? Karnımıza taş mı bağlardık?”</em></p>
<p>Alp: Rasul ve Kamil veliler hiçbir şey yemeden mi yaşamışlar? Biz onlardan daha mı duyarlıyız ki bizim için yaratılan rızıklarımıza zulüm ettiğimizi düşünüyoruz? Yoksa biz, sistemdeki yerimizi ve önemimizi hazmedemiyor muyuz? Yoksa biz, rızıklandıklarımıza Allah’ın verdiği değerden daha fazla değer verip, onları insan gibi görme hatasına mı düşüyoruz? Yoksa biz Allah’tan daha mı rahmetliyiz, rahmetin manasını daha mı iyi biliyoruz? Bu rızıklanma işinde rızıklanılan şeyin dönüştüğü mahali yani insanı değersiz mi buluyoruz? Her rızıklandıkça, rızıklandığımız nebatı ve hayvanı insani yapıya taşıdığımızın bilincinde değil miyiz, onların bu şekilde evrimleştiklerini, mükafatlandıklarını göremiyor muyuz? Halbuki insan onlardan rızıklanmazsa, bünyesine katmazsa, manasına karıştırmazsa onlar bitki ve hayvan olarak sonunda ölüp, çürüyüp, amaçsız olarak yok olup gitmiş olmayacaklar mı? Sistemde her şey için işleyen bu asıl merhameti göremiyor muyuz? Yoksa ölümü bir yok oluş olarak mı düşünüyoruz, her şeyin ölümle tekamül şeklinde yükselerek dönüşüp hayatın devam ettiğini fark edemiyor muyuz? Rızklandıklarımızın sadece dünyasını yani görünen şu anını değerlendirip, ahretlerini yani sonraki andaki hallerini göremiyor muyuz, her şey dönüşüm halinde kemalata doğru yükseliyor, kainatı okuyamıyor muyuz? Allah bize rahatlık vermiş, ama biz bu rahatlığı görmeyip rahatsız olmak mı istiyoruz?Rahmetin, merhametin sınırları yarattığının özelliklerini bilen yaratıcı tarafından çizilmiş, bu sınırları nefsimiz uyup genişletemeyeceğimiz gibi kendi iyiliğimiz için daraltmamız gerektiğini bilmiyor muyuz?</p>
<p>Sağ gözümüzü kapatıp sol gözle etrafa bakınıp sonrasında sağ duyu ile yorum yapmaya çalışırsak; her taraf karanlık, zulumat olarak görükecektir, çünkü sağ gözü kapatıp sağ duyu ile değerlendirme yapılamaz:)</p>
<p>(Not: Sağ göz; ilerisini (AHİRet) gören bilinçli bakış. Sol göz; öncesinde (DÜNya) kalan bilinçsiz bakış.)</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Neden Bazı Şeyler Gizlenmek Zorunda? yazısına Pelin Tüfekçi tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://www.yorumsuzblog.org/neden-bazi-seyler-gizlenmek-zorunda/comment-page-1/#comment-2769</link>
		<dc:creator>Pelin Tüfekçi</dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Jul 2009 10:48:29 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorumsuzblog.org/?p=3650#comment-2769</guid>
		<description>Sevgili &quot;Kalpgözü&quot;,
Cevap yazmakta geç kaldığım için kusura bakmayın, sanırım teknik bir sebebten dolayı son yorumları göremedim. Daha önce de belirttiğim gibi tasavvufa ilgim var, daha çok bilgi edinmeye çalışıyorum. Aşağıdaki alıntılarla ilgili düşüncelerimi sizinle paylaşmak isterim, değer verip öğrenmek istediğiniz için teşekkür ederim.

“Sistem ve düzeni sadece insana göre, insanca ve insan gözünden degerlendirip, yorumlarda bulunuyoruz en büyük yanlisi da burada yapiyoruz. Duygusalliktan arinalim elimizden geldigince. Neymis efendim sevelim sevilelimmis, her yanda O varmis bu nedenle kibar, hos görülü, alcak gönüllü olmak gerekliymis…”

Yukarıda da bahsedildiği gibi İNSANIZ, sistemi ve düzeni de İNSAN  gözüyle, bize verilenler  (duygu, düşünce, sezgi, öğrenme ve anlama kabiliyeti) aracılığıyla yorumlamamız çok normal değil mi? Haşa hepimiz birden eriverdik de haberimiz mi olmadı? Nedir bu duygusallık korkusu anlamıyorum? Sanırım duygusalfobik bir toplumuz, duygu deyince acizlik, ağlamak, acımak gibi şeyler geliyor aklımıza. Kıskançlık, nefret, korku, merhamet, mutluluk, iyilik tüm bunlar duygularımız. 
Bunları olumlu ve olumsuz olarak birbirine zıt iki kısma ayırıyoruz. 
Allah evrende gereksiz hiçbirşey yaratmamıştır, bunu evrenin düzenine, kendi vücut sistemimizin düzenine bakarak da görebiliriz. Dışsal yani 5 duyumuzla algıladığımız şeyler bize normal ve gerekli gelirken, ruhumuzu geliştirecek içsel şeyler yani duygular neden gereksiz olsun ve neden onlardan arınalım? Hoşgörülü olmanın, affedici olmanın, sevecen olmanın, mütevazi olmanın  karşımızdaki kadar kendimize de  yararı var aslında. Amaç nefsimizi terbiye edip Allah’a yaklaşmak ise duygulardan ala kılavuz olabilir mi? Allah bu duyguları ve nefsi iyisi ve kötüsüyle birlikte  bizim bu terbiyeyi edinip hakikati yani O’nu bulmamız için vermedi mi? Hz. Mevlana‘nın dediği gibi; cilalanmadan nasıl ayna olabiliriz?

Sevmeyelim, affetmeyelim, hoşgörmeyelim, merhamet etmeyelim, tevazu göstermeyelim o zaman, etrafımıza karşı çok katı ve sevgisiz oluruz. 
Katı bir kalple neye ulaşabiliriz peki? Allah affeden, yarattığı kulları seven gözeten, şefaat edense eğer kendindeki bu özelliklerden bizde de olması normal değil mi? Bunu doğru kullanmak/kullanamamak ayrı bir konu, o bizim farkındalığımızla ilgili, ancak bir önceki fikrimde ısrar ediyorum; var olan bir şeyi her reddedişimiz, onunla ilgili korktuğumuz ne ise onu hayatımıza kuvvetle çekecektir. Ancak ve ancak bize verilmiş duygu denilen nimetleri kullanarak nefis mertebelerini geçebiliriz, ondan sonrası ölmeden ölmek ve yaradanla bir olmak ise zaten orada başka bir şeye daha gerek yoktur. 

Bizler egonun ya da nefsin hapishanesinde duygularımızla yüzleşmekten korkuyor ve kaçıyoruz. Bana göre bunun nedeni aslında gerçekten nefsimizle mücadele etmek istemeyişimiz. Kolayca zorlanmadan savaşmadan bir üst mertebelere geçmek istiyoruz. Çünkü gerçek değişimden korkuyoruz, çünkü nefis bu kadar güçlü! Tasavvufla ilgilenmemin sebeplerinden biri, bizi önce İNSAN olmaya zorlaması, önce içimizi temizlemekten söz etmesi. 

İçinde kendisiyle barışık olmayan içini düzeltememiş, içinin farkında olmayan bir insan, dışında ne olduğunu iddia ederse etsin TAM olmamıştır. O yüzden duygularımız lazım bize, tam olmak için. 

&lt;em&gt;“Tasavvuf ismi altinda dillenen ilimden amac; iyi ahlakli olmak, sevmek sevilmek, kimseleri kirmamak, (herkesi) ve (herseyi) hos görmek, kibar davranmak, gönül kirmamak degildir !!
Kemoterapi gören hastada hastalikli hücreler yakilirken bunun yaninda yanan saglikli hücerelere de acinmiyor. Amerikali ismi altindaki “O”, Irakli ismi altindaki “O”yu kesip bicince, tecavüz edince nasil bir durum ortaya cikiyor? Orada Vechullah yok mu oluyor bir anda? Evrensel sistem ve düzen insani duygalara göre islemiyor. Acima, hos görme, affetme gibi duygular insana göredir ve insancadir. Yasamda bu duygulara yer olmadigini görmek icin cevrenize bakin göreceksiniz zaten.”&lt;/em&gt;

Elbette tasavvuf denen ilim altında çok daha derin bir amaç yatmaktadır. Ancak yukarıda sayılan şeylerin ne zararı olabilir? Şahsım olarak, iyilik yap iyilik bul felsefesini benimsediğimden başka insanların nefislerine kapılıp yaptıkları kötülüklere bakıp, kendi davranış biçimimizi değiştirmenin yanlış olduğunu düşünüyorum. Başka insanlar bizim gibi davranmıyor olabilir, zulum yapabilir, bundan biz de nasibimizi alabiliriz ancak uğradığımız haksızlığın acısını kendimizi başka insanlara kapayarak, hoşgörüsüz, merhametsiz, affetmez bir tutum takınarak çıkarmamız onları da gereksiz yere cezalandırmak olacaktır, haksızlık yapmak olacaktır ki &quot;Vehim&quot; rumuzlu arkadaşımızın söylediklerine katılıyorum. Burada işe şeytan karışıyor. Bizim gayemiz iyilik üzerinden ders çıkarmak ve bunu davranışlarımıza yansıtmak olmalı, bu yansıma başkalarına da sirayet eder de onlar da yanlışlarını görürse ne mutlu bize.

İnsanların, yaptıklarıyla cenneti ve cehennemi bu dünyada yaşadıklarına inanıyorum. Yaşadığımız her olay, tanıdığımız her insan bize nefsimizi tanıtacak, öğrenmemizi ve ders almamızı sağlayacak tecrübelerdir. Bu tecrübelerle ilk etapta nefsimizi silemeyiz belki ama  nefsimizi bilebiliriz. Nefsi bilmek çok önemli ve duygusuz bir tutum nefsi silmeyi ve bilmeyi bir yana bırakın, nefsi kuvvetlendirecektir.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Sevgili &#8220;Kalpgözü&#8221;,<br />
Cevap yazmakta geç kaldığım için kusura bakmayın, sanırım teknik bir sebebten dolayı son yorumları göremedim. Daha önce de belirttiğim gibi tasavvufa ilgim var, daha çok bilgi edinmeye çalışıyorum. Aşağıdaki alıntılarla ilgili düşüncelerimi sizinle paylaşmak isterim, değer verip öğrenmek istediğiniz için teşekkür ederim.</p>
<p>“Sistem ve düzeni sadece insana göre, insanca ve insan gözünden degerlendirip, yorumlarda bulunuyoruz en büyük yanlisi da burada yapiyoruz. Duygusalliktan arinalim elimizden geldigince. Neymis efendim sevelim sevilelimmis, her yanda O varmis bu nedenle kibar, hos görülü, alcak gönüllü olmak gerekliymis…”</p>
<p>Yukarıda da bahsedildiği gibi İNSANIZ, sistemi ve düzeni de İNSAN  gözüyle, bize verilenler  (duygu, düşünce, sezgi, öğrenme ve anlama kabiliyeti) aracılığıyla yorumlamamız çok normal değil mi? Haşa hepimiz birden eriverdik de haberimiz mi olmadı? Nedir bu duygusallık korkusu anlamıyorum? Sanırım duygusalfobik bir toplumuz, duygu deyince acizlik, ağlamak, acımak gibi şeyler geliyor aklımıza. Kıskançlık, nefret, korku, merhamet, mutluluk, iyilik tüm bunlar duygularımız.<br />
Bunları olumlu ve olumsuz olarak birbirine zıt iki kısma ayırıyoruz.<br />
Allah evrende gereksiz hiçbirşey yaratmamıştır, bunu evrenin düzenine, kendi vücut sistemimizin düzenine bakarak da görebiliriz. Dışsal yani 5 duyumuzla algıladığımız şeyler bize normal ve gerekli gelirken, ruhumuzu geliştirecek içsel şeyler yani duygular neden gereksiz olsun ve neden onlardan arınalım? Hoşgörülü olmanın, affedici olmanın, sevecen olmanın, mütevazi olmanın  karşımızdaki kadar kendimize de  yararı var aslında. Amaç nefsimizi terbiye edip Allah’a yaklaşmak ise duygulardan ala kılavuz olabilir mi? Allah bu duyguları ve nefsi iyisi ve kötüsüyle birlikte  bizim bu terbiyeyi edinip hakikati yani O’nu bulmamız için vermedi mi? Hz. Mevlana‘nın dediği gibi; cilalanmadan nasıl ayna olabiliriz?</p>
<p>Sevmeyelim, affetmeyelim, hoşgörmeyelim, merhamet etmeyelim, tevazu göstermeyelim o zaman, etrafımıza karşı çok katı ve sevgisiz oluruz.<br />
Katı bir kalple neye ulaşabiliriz peki? Allah affeden, yarattığı kulları seven gözeten, şefaat edense eğer kendindeki bu özelliklerden bizde de olması normal değil mi? Bunu doğru kullanmak/kullanamamak ayrı bir konu, o bizim farkındalığımızla ilgili, ancak bir önceki fikrimde ısrar ediyorum; var olan bir şeyi her reddedişimiz, onunla ilgili korktuğumuz ne ise onu hayatımıza kuvvetle çekecektir. Ancak ve ancak bize verilmiş duygu denilen nimetleri kullanarak nefis mertebelerini geçebiliriz, ondan sonrası ölmeden ölmek ve yaradanla bir olmak ise zaten orada başka bir şeye daha gerek yoktur. </p>
<p>Bizler egonun ya da nefsin hapishanesinde duygularımızla yüzleşmekten korkuyor ve kaçıyoruz. Bana göre bunun nedeni aslında gerçekten nefsimizle mücadele etmek istemeyişimiz. Kolayca zorlanmadan savaşmadan bir üst mertebelere geçmek istiyoruz. Çünkü gerçek değişimden korkuyoruz, çünkü nefis bu kadar güçlü! Tasavvufla ilgilenmemin sebeplerinden biri, bizi önce İNSAN olmaya zorlaması, önce içimizi temizlemekten söz etmesi. </p>
<p>İçinde kendisiyle barışık olmayan içini düzeltememiş, içinin farkında olmayan bir insan, dışında ne olduğunu iddia ederse etsin TAM olmamıştır. O yüzden duygularımız lazım bize, tam olmak için. </p>
<p><em>“Tasavvuf ismi altinda dillenen ilimden amac; iyi ahlakli olmak, sevmek sevilmek, kimseleri kirmamak, (herkesi) ve (herseyi) hos görmek, kibar davranmak, gönül kirmamak degildir !!<br />
Kemoterapi gören hastada hastalikli hücreler yakilirken bunun yaninda yanan saglikli hücerelere de acinmiyor. Amerikali ismi altindaki “O”, Irakli ismi altindaki “O”yu kesip bicince, tecavüz edince nasil bir durum ortaya cikiyor? Orada Vechullah yok mu oluyor bir anda? Evrensel sistem ve düzen insani duygalara göre islemiyor. Acima, hos görme, affetme gibi duygular insana göredir ve insancadir. Yasamda bu duygulara yer olmadigini görmek icin cevrenize bakin göreceksiniz zaten.”</em></p>
<p>Elbette tasavvuf denen ilim altında çok daha derin bir amaç yatmaktadır. Ancak yukarıda sayılan şeylerin ne zararı olabilir? Şahsım olarak, iyilik yap iyilik bul felsefesini benimsediğimden başka insanların nefislerine kapılıp yaptıkları kötülüklere bakıp, kendi davranış biçimimizi değiştirmenin yanlış olduğunu düşünüyorum. Başka insanlar bizim gibi davranmıyor olabilir, zulum yapabilir, bundan biz de nasibimizi alabiliriz ancak uğradığımız haksızlığın acısını kendimizi başka insanlara kapayarak, hoşgörüsüz, merhametsiz, affetmez bir tutum takınarak çıkarmamız onları da gereksiz yere cezalandırmak olacaktır, haksızlık yapmak olacaktır ki &#8220;Vehim&#8221; rumuzlu arkadaşımızın söylediklerine katılıyorum. Burada işe şeytan karışıyor. Bizim gayemiz iyilik üzerinden ders çıkarmak ve bunu davranışlarımıza yansıtmak olmalı, bu yansıma başkalarına da sirayet eder de onlar da yanlışlarını görürse ne mutlu bize.</p>
<p>İnsanların, yaptıklarıyla cenneti ve cehennemi bu dünyada yaşadıklarına inanıyorum. Yaşadığımız her olay, tanıdığımız her insan bize nefsimizi tanıtacak, öğrenmemizi ve ders almamızı sağlayacak tecrübelerdir. Bu tecrübelerle ilk etapta nefsimizi silemeyiz belki ama  nefsimizi bilebiliriz. Nefsi bilmek çok önemli ve duygusuz bir tutum nefsi silmeyi ve bilmeyi bir yana bırakın, nefsi kuvvetlendirecektir.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Neden Bazı Şeyler Gizlenmek Zorunda? yazısına KGökdoğan tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://www.yorumsuzblog.org/neden-bazi-seyler-gizlenmek-zorunda/comment-page-1/#comment-2764</link>
		<dc:creator>KGökdoğan</dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Jul 2009 07:28:12 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorumsuzblog.org/?p=3650#comment-2764</guid>
		<description>cevaplayamıYORUM...

Büyük balık küçük balığı yutar... sistemde acımaya yer yoktur.

İnsan ise büyük küçük dinlemeden her şeyi yutar... sistemde acımaya yer yoktur. 

Bugüne kadar kaç tane kızarmış piliç yedik? Henüz ölmemiş yeşil sebzeleri diri diri haşlamıyor muyuz? Cap canlı meyveleri kıtır kıtır yemiyor muyuz? 

Sorulara basitçe cevap veriyoruz: “Allah onları insanın hizmetine vermiş. Besmele çeker hayırlısıyla yeriz. Şükrederiz ve yediklerimiz insan bedeninde insanlık makamına terakki eder...” 

Ne diyelim... Allah bizlere rahatlık versin.

Eğer kulaklarımızın duyma eşiği bir Rasul veya bir Kâmil Velî gibi olsaydı ve  haşladığımız sebzelerin bize yalvarışlarını duysaydık... bir hayvanı kesmeden bir kaç gün önceden bize yalvarmaya başladığını duysaydık ne yapardık? Günde kaç öğün yerdik? Karnımıza taş mı bağlardık?

İçtiğimiz suyun bedenimizde kimyasal değişimler geçirirken enerji dengelerinin bozulmasıyla ne kadar ızdırap çektiğini biliyor muyuz?

Soluduğumuz havadaki gaz elementlerin beden bataklığındaki katı elementlerle kavgasındaki çığlıkları duyuyor muyuz?

Duysaydık... doğal kaynak suyu içemiyoruz, temiz hava soluyamıyoruz diye feryât eder miydik?

Attığımız her adımda bastığımız zemindeki mikro âlemlerin ve sonsuz mikro yaşam boyutlarının kıyametini kopardığımızı, sistemlerini çökerttiğimizi biliyor muyuz? Bilmiyoruz... bilseydik yürümeye devam eder miydik?

Bir şehire atılan bomba yüz binleri öldürürken, işgal edilen bir ülkede yüz binler inim inim inlerken... tek bir yalanın ve tek bir gıybetin ruh ve beden ülkemizde yaşayan canlı birimler üzerinde bomba ve işgalden yüz binlerce kat daha fazla tahribat açtığını biliyor muyuz?

“Sormayın dostlar derdim dünyadan büyük” diyen tasavvuf ehline ne denir? 

Ne denecek ki... denilse denilse “kendi derdine düşmüş bencil bir derviş... dünya umurunda değil” denilir... bu arada anti parantez belirtelim. Tâcı tahtı terk edip de kendi derdine düşen İbrahim Ethem Hz.leri... hani denize attığı iğneyi balıkların geri getirdiği zât var ya işte o &quot;derviş&quot; Kudüs&#039;ü düşmanlara karşı elinde yalın kılıç savunurken denizde şehit olduğu söylenir.

SoruYORUM kendime...

&lt;strong&gt;Sistemde mi acımaya yer yok?&lt;/strong&gt; Yoksa &lt;strong&gt;“ben”de mi acımaya yer yok?&lt;/strong&gt;
 
Ve kendi sorumu kendim cevaplayamıYORUM!!!

La ilahe illa ente subhaneke inni küntü minezzalimin.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>cevaplayamıYORUM&#8230;</p>
<p>Büyük balık küçük balığı yutar&#8230; sistemde acımaya yer yoktur.</p>
<p>İnsan ise büyük küçük dinlemeden her şeyi yutar&#8230; sistemde acımaya yer yoktur. </p>
<p>Bugüne kadar kaç tane kızarmış piliç yedik? Henüz ölmemiş yeşil sebzeleri diri diri haşlamıyor muyuz? Cap canlı meyveleri kıtır kıtır yemiyor muyuz? </p>
<p>Sorulara basitçe cevap veriyoruz: “Allah onları insanın hizmetine vermiş. Besmele çeker hayırlısıyla yeriz. Şükrederiz ve yediklerimiz insan bedeninde insanlık makamına terakki eder&#8230;” </p>
<p>Ne diyelim&#8230; Allah bizlere rahatlık versin.</p>
<p>Eğer kulaklarımızın duyma eşiği bir Rasul veya bir Kâmil Velî gibi olsaydı ve  haşladığımız sebzelerin bize yalvarışlarını duysaydık&#8230; bir hayvanı kesmeden bir kaç gün önceden bize yalvarmaya başladığını duysaydık ne yapardık? Günde kaç öğün yerdik? Karnımıza taş mı bağlardık?</p>
<p>İçtiğimiz suyun bedenimizde kimyasal değişimler geçirirken enerji dengelerinin bozulmasıyla ne kadar ızdırap çektiğini biliyor muyuz?</p>
<p>Soluduğumuz havadaki gaz elementlerin beden bataklığındaki katı elementlerle kavgasındaki çığlıkları duyuyor muyuz?</p>
<p>Duysaydık&#8230; doğal kaynak suyu içemiyoruz, temiz hava soluyamıyoruz diye feryât eder miydik?</p>
<p>Attığımız her adımda bastığımız zemindeki mikro âlemlerin ve sonsuz mikro yaşam boyutlarının kıyametini kopardığımızı, sistemlerini çökerttiğimizi biliyor muyuz? Bilmiyoruz&#8230; bilseydik yürümeye devam eder miydik?</p>
<p>Bir şehire atılan bomba yüz binleri öldürürken, işgal edilen bir ülkede yüz binler inim inim inlerken&#8230; tek bir yalanın ve tek bir gıybetin ruh ve beden ülkemizde yaşayan canlı birimler üzerinde bomba ve işgalden yüz binlerce kat daha fazla tahribat açtığını biliyor muyuz?</p>
<p>“Sormayın dostlar derdim dünyadan büyük” diyen tasavvuf ehline ne denir? </p>
<p>Ne denecek ki&#8230; denilse denilse “kendi derdine düşmüş bencil bir derviş&#8230; dünya umurunda değil” denilir&#8230; bu arada anti parantez belirtelim. Tâcı tahtı terk edip de kendi derdine düşen İbrahim Ethem Hz.leri&#8230; hani denize attığı iğneyi balıkların geri getirdiği zât var ya işte o &#8220;derviş&#8221; Kudüs&#8217;ü düşmanlara karşı elinde yalın kılıç savunurken denizde şehit olduğu söylenir.</p>
<p>SoruYORUM kendime&#8230;</p>
<p><strong>Sistemde mi acımaya yer yok?</strong> Yoksa <strong>“ben”de mi acımaya yer yok?</strong></p>
<p>Ve kendi sorumu kendim cevaplayamıYORUM!!!</p>
<p>La ilahe illa ente subhaneke inni küntü minezzalimin.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Neden Bazı Şeyler Gizlenmek Zorunda? yazısına soruYORUM tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://www.yorumsuzblog.org/neden-bazi-seyler-gizlenmek-zorunda/comment-page-1/#comment-2761</link>
		<dc:creator>soruYORUM</dc:creator>
		<pubDate>Wed, 29 Jul 2009 20:11:16 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorumsuzblog.org/?p=3650#comment-2761</guid>
		<description>Değerli okurlar:
Yorumsuz Blog&#039;un yazımı yayımlaması ve sizin yaklaşımlarınızı okumak çok yararlı oldu. Cüretimi affedin; yukarıdaki &quot;Kalpgözü&quot;nün yorumunda alınıtılananlar size açık açık söylenebildiği halde gıkınızı çıkarmadan seyrediyor ve &quot;aman vehim olur&quot;, &quot;yanlış birşey görmemem lazım&quot; kaygılarıyla şüphe etmekten çekiniyorsanız... Size ne yapıldığı konusunda hiç bir sonuç çıkaramıyor musunuz?</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Değerli okurlar:<br />
Yorumsuz Blog&#8217;un yazımı yayımlaması ve sizin yaklaşımlarınızı okumak çok yararlı oldu. Cüretimi affedin; yukarıdaki &#8220;Kalpgözü&#8221;nün yorumunda alınıtılananlar size açık açık söylenebildiği halde gıkınızı çıkarmadan seyrediyor ve &#8220;aman vehim olur&#8221;, &#8220;yanlış birşey görmemem lazım&#8221; kaygılarıyla şüphe etmekten çekiniyorsanız&#8230; Size ne yapıldığı konusunda hiç bir sonuç çıkaramıyor musunuz?</p>
]]></content:encoded>
	</item>
</channel>
</rss>
