Bilimsel Felsefe ile sokak felsefesi, Bilimsel Tasavvuf ile popüler tarikat yaşantısı, Allah’ın her yerde kullanmamız için emanet ettiği “İnsanî Akıl” ile terk etmemizi emrettiği “Hayvansal Akıl” birbirine karıştırılmaktadır. Özellikle “İman” “İnsanî Akıl”ı dahi terk ettirecek bir “Allah Emri” imiş gibi zannedilmektedir. Halbuki terki gereken “akıl” “İnsanî Akıl” değil “Hayvansal Akıl”dır. İnsanı “İnsanlığın Zirvesi”ne gidenyolda bırakan “akıl” “İnsanî Akıl” değildir, “Hayvansal Akıl”dır.
“Akıl“a, “iman”a, “felsefe”ye, “tasavvuf”a gerçek haklarını vermek için bir an “sokak felsefesi“nden “Bilimsel Felsefe” kulesine tırmanalım. “Zahidizm“e dönüşmüş günlük tasavvuf yaşamından “Bilimsel Tasavvuf” minaresine çıkalım… bazı kelime ve kavramları kuş bakışı inceleyelim.
* * *
Akıl; iki ayrı somut veya soyutu kıyaslama yöntemiyle birbirine bağlayarak yeni değer yargıları çıkarma yeteneğidir.
Aklın evrensel ilkeleri nedir?
1. Özdeşlik İlkesi:
‘a’ ‘a’dır. Yâni bir şey hem kendisi hem de başkası olamaz. Meselâ ‘tanrı tanrıdır’ tanrı hem tanrı hem İsâ olamaz. Hıristiyan ilâhiyatçıları bu konuyu… Tanrı’nın hem ‘tanrı’ hem İsâ olması konusunu iki bin yıldan beri tartışmaktadırlar ve hâlâ sonuçlandıramamışlardır. İslâm ilâhiyatında böyle bir sorun olmamasına rağmen İslâmTasavuf Düşüncesi de baştan sona “özdeşlik ilkesi”nin tartışılması üzerine kurulmuştur. Hallac-ı Mansur’a mâledilen “enel hak/ben hakkım” düşüncesi en belirgin örnektir. “Bizim tarikatta böyle bir sorun yok. Biz Allah’a ibadet eder, haramlardan kaçınır helalleri işleriz. Lâf üretmez amel yaparız…” diyen düşüncenin yolu “sûfizm yolu” değildir “zühd yolu”dur. Tasavvufu akıl ile yorumlamadan “Şeyh ne emrederse onu yapmak” sistemi “sufizm” değildir, “aklı devre dışı bırakarak dindarca yaşamak/zühd tercihidir”. “Sûfizm” ve “zâhidlik” eskiden ayrı ayrı anlaşılırdı ama günümüzde birbirine karıştırılmaktadır.
2. Çelişmezlik İlkesi:
Bir şey tek konum halindedir. Meselâ ‘insan’ aynı anda hem var hem yok olamaz. ‘İnsan’ ya vardır ya da yoktur. Ali ya oturur ya da yürür. Ali aynı anda hem oturup hem de yürümez. “Ali otururken yürüyordu” ifadesi “çelişik”tir. Hıristiyan ilâhiyatına göre ‘tanrı’ hem göklerde oturmakta hem de aynı anda ‘İsâ‘ olarak insanlık arasında yürümektedir. Kilisenin aklın ikinci ilkesiyle çelişen bu yargısına inanmak aklın sorunu değildir, akıl devre dışı bırakılır ve akıl kullanılmadan “iman” edilir. Çelişmezlik ilkesi İslâm ilâhiyatında “Allah” ve “insan“ın özü hakkında tartışma konusu haline gelmemiştir ama “kader” ve “insan” ilişkisinde henüz tüm çelişkiler çözülememiştir. “Allah’ın yazdığı” ile “insanın fiileri” arasında yüzde yüz paralellik olduğu zaman “akıl ve irade” devre dışı kalmakta fiiller “günah” “sevap” kapsamından çıkmaktadır. “Yazılan ve oynanan“ insan akıl ve iradesince değiştirildiğinde “günah ve sevap” kavramı oluşmakta fakat bu sefer “yazan makam” devre dışı bırakılmaktadır. Kader/Kaza konusundaki çelişkiler on dört asırdan beri tartışılmakta ve hâlâ sonuçlandırılamamaktadır.
İslâm Tasavvuf Düşüncesi’nde çelişmezlik ilkesi velîlerin aynı anda hem yerinde durması hem de başka bir yerde müridini bir tehlikeden/bir günahtan kurtarması şeklinde tartışılmaktadır.
3. Üçüncü Hâlin Olanaksızlığı İlkesi:
Bir şey için iki seçenek vardır, üçüncü seçenek olanaksızdır. Meselâ bir insan ya imanlıdır yada imansızdır. “Biraz imanlı biraz imansız olmak” üçüncü seçenektir ama üçüncü seçenek aklın evrensel ilkeleriyle çelişir. Kilise İsa doğmadan önce ölen insanların ve vaftiz olmadan ölen bebeklerin/çocukların cennete mi cehenneme mi gideceğini tartışmışlar ve iki seçenek az gelince üçüncü seçeneği yaratmışlardır. Üçüncü seçenek hem cenneti hem cehennemi görebilecekleri “limbo” denilen ara bir bölgedir. Limbodakilerin ancak İsa’nın inayeti doğrultusunda cennete alınabileceklerine inanılır. İslâm ilâhiyatında aynı sorun reşid olmadan ölen gayri müslim bebekleri, deliler ve sevaplarıyla günahları eşit ağırlıkta olan müslümanlar için tartışılmıştır ve onların “Araf” denilen cennet cehennem arasındaki yüksek tepeye konulmasına karar verilmiştir.
İslâm Tasavvuf Düşüncesi’nde “Üçüncü Hâlin Olanaksızlığı İlkesi” genellikle mürşide teslimiyet sorunu olarak karşımıza çıkar.
Mürid mürşide ya teslim olmuştur yada teslim olmamıştır üçüncü bir şık yoktur.
Mürşide “Tasavvufi Teslimiyet” aklın ve iradenin mürşidin akıl ve iradesinde yok olması anlamında değildir. Mürşid ne düşünürse, neye nasıl iman ederse… öyle düşünmek ve öyle iman etmek hiç değildir. “Tasavvufî teslimiyet” aklın ve iradenin terkini gerektirmez ve ”akılsız iradesiz“ bir mürid modeli oluşturmaz.
“Fenâ fişşeyh yada mürşide teslimiyet” populer tasavvufda “aklın ve iradenin terki” anlamında kullanılmaktadır. Ve yine zahidlikdeki teslimiyet ile gerçek sufizmdeki teslimiyet karıştırılmaktadır.
Zahid’e şeyhi “namaz kıl” der zahid “namaz kılar” başka şey düşünmez… elli yıl namaz kılar. Namazın bâtınını araştırmaz. Ya da Zâhide şeyhi “dağdan aşağı atla ve uç” der zavallı zâhid uçmak ümidiyle hemen atlar. Halbuki o şeyhin emrini yerine getirmek “uçmak kesin olsa bile” teslimiyet değildir “Allah’ın sistemi”ne isyandır. Gerçek şeyh/gerçek yol gösterici Allah’ın Sistemi’ne muhalif emir veremez.
“Gerçek Tasavvuf”daki teslimiyet “Yol Gösterici”nin örnek yaşamını, varlık ve yokluk hakkındaki düşüncelerini kendi “akıl” ve “irade” süzgecimizden geçirerek kendi yolumuzu kendimizin çizmesidir.
4. Yeter-Neden İlkesi:
Evrendeki her şeyin bir nedeni vardır. “Her şey”in nedeni bir “ilk neden”de son bulmak zorundadır. “Şey”deki veya “şeyler”deki değişim “ilk neden”deki değişimin sonucudur. “İlk neden” değişmezse son nedenler de değişmez.
“İlk neden” ilâhiyatta “tanrı“dır.
Materyalizmde “ilk neden” yoktur evren “ilk nedensiz” sonsuz zaman önceden sonsuz zaman sonraya uzanan bir eylemler karmaşasıdır.
Aklın “Yeter-Neden” evrensel ilkesiyle “deizm/tanrıya imancılık” uyuşurken “ateizm/tanrı varlığını inkârcılık” çelişmektedir.
İlk İslâm filozofu el-Kindî (801?-866?) ateizmin sonsuz zaman düşüncesini şu örnek ile eleştirmektedir:
“Sonsuz zaman önce Yemen’den yola çıkan bir atlının Bağdat’a hiç bir zaman gelemeyeceği gibi sonsuz zaman önce hiç başlamamış olan kâinatın ‘şimdiki zaman”da şu ana ulaşması ve burada mevcut olması akla uygun değildir”.
Yeter-Neden ilkesinde Hıristiyan ve İslâm ilâhiyatçıları ve “populer tasavvuf düşüncesi ve zahidizm” hemfikirdir.
“Gerçek Tasavvuf Düşüncesi” ise Yeter-Neden ilkesinin “ilk neden” önerisini İbni Arabî’den itibaren sistematik olarak “Dehr”, “Tek An”, “Ayan-ı Sâbite”, “Ahadiyet” “Varlık Mertebeleri” vb. kavramlarla incelemektedir.
* * *
Aklın evrensel ilkeleri aslında “Tek/Ahad Varlık”ın “Tekilliğinin/Ahadiyeti”nin (bölünmezliği, yansımazlığı, tecelli etmezliği, ikinci varlık oluşturmazlığı gerçeğinin) “Evrensel Bilimsel Felsefî Düşünce ve Evrensel Bilimsel Tasavvuf Düşüncesi”nde açıklığa kavuşturulmasından başka bir şey değildir.
Nasılki “Evrensel Gerçek Tasavvuf” ile {“Populer Tasavvuf” inançları ve “zahidizm”} çok çok ayrı ve hiç ilgisiz iki alan ise… “Evrensel Bilimsel Felsefe” ile argoca “Laf Salatası” anlamında kullanılan “felsefe” de ilgisiz iki ayrı gerçektir.
“Laf salatası yapmak”a halkımız kısa yoldan “felsefe yapmak” der. “Laf salatası felsefe yapmak” ile “bilimsel felsefe” kapsamındaki düşünce ürünleri aynı masaya alınıp birlikte servis yapılmamalıdır. Bir bilim dalında uzmanlaşmış ve o bilimin verileriyle bir düşünce evreni oluşturmuş kişiye Filozof denir. Hiç bir bilimle ilgisi olmayan yada ilgilendiği bilimden varlıkla ilgili düşünceler üretmeyen kişi bilim insanıdır fakat filozof değildir. Halkın gözündeki filozof ise hiç bir konuda uzmanlığı olmadığı halde her konuda laf salatası yapan kişidir. Felsefe alanında eğitim almış fakat felsefeden başka bir bilim dalında uzmanlaşmamış kişilere “felsefe tarihçisi” yada “felsefe öğretmeni” denilir. Felsefe alanında (alanı diyorum çünkü felsefe bir bilim değildir bilimleri doğurmuş olan bir alandır) eğitim alan felsefe tarihçileri/felsefe öğretmenleri “gerçek filozof” yada “lafsalatacısı filozof” ünvanı almaz… “Filozof” olmak isteyen sosyal yada fen bilimlerinden birinde/birkaçında uzmanlaşmak zorundadır. Meselâ Einstein fizik bilim dalında uzmanlaşmış bir filozoftur.
“Tasavvuf” günümüzde bir bilim dalıdır ve İlâhiyat fakultelerinde bir bölümdür. Tasavvuf biliminde uzmanlaşmış kişi tasavvuf biliminden elde ettiği verilerle kendine özgü bir düşünce evreni oluşturursa “filozof” sıfatı alır.
“Tasavvuf Bilim Dalı”nda akademik ortamda (üniversite ortamında) doktora ve üstündeki eğitimi almayan kişiler “tasavvuf alanı”nı her ortamda sade vatandaş sıfatıyla araştırıp elde ettiği verilerle tasavvuf hakkında genel bilgi sahibi olmaya çalışıyorsa ona “tasavvuf araştırmacısı” denilir.
* * *
Zekâ aklın çalışma hızıdır.
Her canlı türünün kendine özgü bir akıl gücü ve aklın çalışma hızı/zekâsı vardır.
Meselâ yol ortasında duran bir insana bir sürücü klakson çalarsa “insan aklı” bir saniyeden kısa bir zaman içinde süratle: “Taşıt, yol, ben, çekilmek, kaza, yaralanmak, ölüm, hastane…” gibi pek çok soyut ve somut olay ve kavramları birbirine bağlar ve yoldan çekilmek yargısına ulaşır. Aynı durumda bir inek düşünelim. Yolun ortasına yatmış olan ineğe sürücü klakson çalınca… inek bir dakika veya bir kaç dakika içinde hiç bir tepki vermez. Tekrar tekrar klakson çalıp üzerine doğru hafifçe manevra yapılınca “inek aklı” beynindeki hafıza ve hayal bölümlerini uyarır. “Üzerine gelen yabancı bir cisim, çarpmak, canı yanmak” gibi somut ve soyut bilgi kayıtlarını bir kaç dakika içinde hafızasından anı olarak çıkarır “bu cisim bana çarpar, canım yanar” gibi çok basit bir anısını hayal eder ve ilk çalınan klaksondan bir-birkaç dakika sonra yoldan kaçar.
“İnsan aklı”nın bir saniyede ulaştığı yargıya “inek aklı” üç dakikada ulaşıyor. Bu hesaba göre insan inekten daha akıllı ve daha zekî diyoruz.
Yapay zekânın (bilgisayar sisteminin) çalışma hızı saniye veya salise içinde yaptığı işlem sayısıyla ölçülüyor… aynı biyolojik/doğal zekâda olduğu gibi. Yapay zekâ bir saniye içinde milyonlar-milyarlar sayıda işlem yapabilmesine rağmen en basit canlı organizma kadar “akıllı ve zeki” olarak kabul edilmiyor.
“İnsanî akıl”ın çalışma hızı olan zekâ ilgilenilen konu üzerinde düşünme, konuşma, yazma ve tartışma egzersizleriyle hız kazanır.
* * *
“İnsanî akıl” ve “hayvansal akıl” ayrımı niçin yapılır?
Felsefe ve tasavvuf kaynaklarında “akıl” ve “zekâ” ayrı ayrı tanımlanır. Aklın “yargılama/karşılaştırma kuvvesi” zekânın “çevre uyum yeteneği” olduğu da tanımlar arasında yer alır. Akıl ve zekâya aşağıdan değil de yükseltiden (kule ve minareden) bakarsak ikisini de tek bir kuvvenin (yeteneğin) iki özelliği olarak görürüz. Yine aynı yükseltiden “insan aklı” ve “hayvan aklı”na bakarsak aşağılarda iki ayrı akıl türü gibi görünenin tek bir akıl olduğu gerçeğini anlarız.
“İnsan aklı” ve “hayvan aklı” diye iki ayrı akıl türü yoktur. “İnsanda akıl vardır” “hayvanda/hayvanlarda akıl yoktur” hükümleri; insanın tanrının gözbebeği, hayvanların ise değersiz et yığını olması yanılgısına göre yapılmış tanımlar ve kabullerdir. Her canlı türü aynı dünyanın aynı atmosferindeki aynı havayı kendi beden yapısına göre en mükemmel sistemle soluyup değerlendirdiği gibi her canlı türü aynı aklı (küllî-ilâhî aklı) kendi beden-beyin yapısına göre en mükemmel sistemle kullanıp değerlendirir. İnsanın ve hayvanın ayrı atmosferleri olmadığı gibi ayrı akılları da yoktur.
Tek aklı önce iki ayrı kavramla tanımladık ki tek aklı daha iyi idrak edebilelim…
İnsanın terk etmesi gerektiğini vurguladığımız ve sık sık vurgulayacağımız “terk edilesi hayvansal akıl”dan kastımız insanın “küllî aklı-ilâhî aklı kendisine, sosyal ve fiziksel çevresine zararlı olarak kullanma yöntemi”dir.
Hiç bir hayvan aklı ile eko sistemde kendisine, sürüsüne ve çevresine dışarısından denge bozucu etki almadan zarar vermez. Ama insan… üzerine oturduğu dalı kesen “Gerçek Halk Filozofu Nasreddin Hoca” gibi üzerinde yaşadığı dünyanın altını üstünü (ozon tabakasını) delmiş, gezegeninin çevresini gaz ile donatarak “dev bir sera” yapmıştır. İşte insanın “terk etmesi gereken akıl” kendi zihinsel, ruhsal, biyolojik yapısını ve çevresini “zehirleyici ateş/cinnî fiiler” ile cehenneme çevirmemesidir.
* * *
İman nedir?
İman; aklın gözüyle göremediği, kulağı ile duyamadığı, eli ile dokunamadığı, burnu ile koklayamadığı, dili ile tadamadığı… beş duyu deneyimi haricinde kalan soyut-somut değerlerin varlığına ya da yokluğuna deneysiz olarak “inanmak-inanmamak isteğidir”.
İman; beş duyu dışında aklın da kendi kendine ulaşamadığı soyut varlıklar-değerler (ruh, ahiret, melek, yaratıcı, cin, sevap, günah vb.) hakkında bir üst aklın (Rasul-Nebî-Velî) varlığından haber verdiği değerlerin varlığına “aklî muhakeme yapmadan” “ inanmak-inanmamak” isteğidir.
Felsefe; Eski Yunan dilinde “bilgiyi sevmek” anlamında bir kelimedir.
Fakat Antik Yunan tapınaklarındaki kâhinlerin “evren, tanrı, ruh, insan” hakkında verdikleri “bilgiyi sevmek onların verdikleri bilgiye körü körüne iman etmek” anlamında bir sevgiyi ifade etmez. Beş duyu deneylerinden doğan aklın bilgisini ve aklın evrensel doğrularından doğan ilkelerin bilgisini sevmek anlamındadır.
Tapınak kâhinleri dünyanın ve dünya merkezli devasa tepsi boyutlu kırk yıl yürüyüşle sonuna ulaşılan evren modeli bilgisi sunmuşlardır. Evrenin Zeus’un tükürüğünden yaratıldığı gibi “kesin bilgiler(???)” keşfetmişlerdir. “İnançlı Yunan vatandaşları” şeksiz şüphesiz bu bilgiyi sevmiş ve iman etmişlerdir. Kâhinler bu bilgiye nasıl ulaşmıştır? Uyuşturucu otlar içerek kendilerinden geçerek vecd halinde yüce tanrı Zeus’dan direk olarak bu bilgileri almışlar(???) ve bilgiler tapınak çıkarlarına uygun Zeus emirleri olarak dinleşmiştir.
Tapınağa göre “imansız, inançsız akılla hareket eden” Pisagor, Öklit, Demokritos, Aristo, Hipokrat gibi “deneyci” filozoflar;
Ay’ın ve Güneş’in dünyaya uzaklığını matematiksel/geometrik bağıntılarla günümüze saçma gelebilecek rakamlarla da olsa ölçmüşler,
tıp alanında cinlerden-ruhlardan-tanrı ve tanrılardan yardım istemeden ilk tedavilere başlamışlar,
evrenin (şimdiye göre yanlış da olsa) “bölünemez/atom”dan var olduğunu
yada
evrenin sayılardan yâni sayısal bir düzenden var olduğunu
yada
evrenin ateşten yâni enerjiden – sudan yani plazmik özden- havadan yani yokluktan var olduğunu düşünmüşler.
Düşüncelerini o zamanın akıl ve deney anlayışıyla araştırmaya çalışmışlardır. Bu düşünce ürünlerinden dolayı onlar tapınak zihniyeti tarafından “imansız, teslimiyetsiz, kalpsiz, şaşırmış kâfir filozof” ilan edilmişlerdir.
Ay’ın Dünya’ya uzaklığına yüz kilometre diyebilen bir Eski Yunan filozofunun sunduğu “akla deneye ve hesaba” dayanan bilgisi insanlık için tapınak kâhininin “Ay tanrının yazlık konağıdır” “doğru keşfi(???)”nden daha değerlidir.
Sonuç olarak “felsefe tanrıların sunduğu hazır bilgi paketini sevmek değildir… yanlış da olsa insanî akıldan doğan bilgiyi sevmektir”.
Gerçek Nebîler/Rasuller/Velîler felsefe yapmış mıdır?
Gerçek Nebîler/Rasuller/Velîler’in tümü “insanî akla dayanmayan sokak felsefesi yapmamışlardır”. Bazıları “insanî akla ve deneye dayanan” bilgi sunmuştur. Meselâ… Hz. İdris astronomi ve astroloji, Hz. Nuh denizcilik ve gemi mühendisliği, Hz. Lokman tıp, Hz. Zülkarneyn maden ve inşaatçılık üzerine insanlara bilgi kazandırmışlardır. Onların bu bilgileri o çağlarda “mucize” niteliğinde idi… şimdi “bilim” sayılıyor. Hz. Muhammed a.s.’ın bizlere sunduğu Kur’an çok çeşitli tartışmalar yaratsa da “sayısal bir sistem” içermektedir. Sayısal sistemi şimdilik açıklayamadığımız için “mucize” diyoruz… ileride Rasulullah a.s.’ın aklının sayısal zekâsı belki de “taklit olunamayacak bir bilim” olarak karşımıza çıkacaktır.
Rasulullah a.s.’ın koruyucu tıp, psikoloji (ruhbilim/insan idaresi), sosyoloji (toplumbilim/toplum idaresi), ekonomi bilimi (ticaret, vergi, üretim, zekat, sadaka, bireysel veya örgütsel ticari faaliyetler vs. gibi alanlar), pedagoji (eğitimbilim), askerlik (savunma, taarruz, soğuk ve sıcak savaş), ruh ve beden disiplinleri (bedendeki nefs/şakra/enerji noktalarını çalıştırma ve kontrol etme) ve burada sayamayacağımız kadar çok “bilim alanı”nda uzman olduğunu “aklını kullanmaya gerek kalmadan Allah bedavadan öğretti” yanılgısından kurtulursak anlayabiliriz.
Gerçek Nebîler/Rasuller/Velîler’in tümü bedensel-ruhsal kontrole, evrensel insanî akıla ve ilâhî küllî akıla ve maddenin-enerjinin evrensel doğasına uygun pratik veya teorik yaşam tarzı sergilemişlerdir. Onların bu tutum ve davranışlarına “akla dayanan bilgiyi sevmek” ya da “akla dayanan bilimsel felsefe yapmak” diyebiliriz.
Gerçek Nebîlerin/Rasullerin (burada Rasul ve Nebî olmayan Velîler kapsam dışıdır) beşerî/dışsal aklî eğitim almadan direk Allah’dan aldıkları “ilim” akıldan doğan bilim/bilgi değildir. Bahsedilen ilim çok çok açık olan fakat milyarlarla milyarlar insanın dışsal eğitim almadan ulaşamayacakları “Allah var tanrı yok” ilmidir ve o ilim “varlık kitabı”nda yazılıdır ve Gerçek Rasul o ilmi “küllî aklının/Cebrâil’in sıkmasıyla” “direk okur”. Gerçek olmayan rasule ve gerçek olmayan velîye ise “oku”mayı “uçan bir melek” yada “bizzat tanrının kendisi” ikram eder(???).
Sahabe evreni/varlığı bilimsel felsefe ile mi anlıyordu? Yoksa Kur’an’a teslim olmuş ve evrenle ilgilenmiyor muydu?
Kendi içinde geçersiz, tutarsız ve mantıksal hata içeren bir soru. Her dönemin akıl-bilim-inanç yapısı farklıdır. O dönemde “Uzay teleskopları, dünyanın yörüngesinde haberleşme ve bilim uyduları, masalarda bilgisayar vardı da sahabe mi kullanmadı? Maddenin yapısını inceleyen elektron mikroskopları vardı da sahabe ‘Bunlar gâvur icadı biz el sürmeyiz’ diyerek ‘bilimsel felsefe’ mi yapmadı? “
Bir sahabe günümüze gelse “Kur’an’ın teklif ettiği iman”ı “insânî aklı”nı günümüze göre de kullanarak çağımızın sunduğu bilim ve teknik verileriyle de gerçekleştirmek istemez miydi? Yoksa “boş verin bunlara Allah’a iman edin yeter”mi derdi?
O dönemde ve çöl kültüründe “vahşet, dehşet, gaddarlık, yağma savaşı” çirkinlikleri ve “söz söyleme sanatı, ticaret, seyahat, hayvancılık, ziraat” gibi güzellikler vardı. Sahabe günlük yaşamındaki bu güzelliklere göre Kur’an’ı anladı ve yorumladı. Sahabeler çirkinliklerden güzelliklere dönüş yaptı ve Kur’an’ı dönemin güzellikleriyle yaşama dönüştürdü.
Kur’an hiç kimseye “bana teslim ol ve aklını kullanma” mesajını vermiyor sanki “zamanınızdaki güzellikleri bendeki güzelliklerle bütünle ve tüm güzellikleri var eden gerçeğe aklın ile teslim ol” mesajını veriyor.
Zamanımızdaki bilim ve teknoloji barış amaçlı yönüyle güzelliktir ve bu güzelliklten doğacak olan “bilimsel felsefî düşünce” ile “bilimsel tasavvufî düşünce” birleşerek gerçeğe “insanî akıl” aracılığıyla “iman” edecektir.
Akıl ve Felsefe yolda bırakıyorsa… nasıl yolda bırakır?
Eski Yunan tapınak kâhinlerinin beğenmediğimiz-eleştirdiğimiz “tanrılar” inancı dahi insan aklının “insanın kendi sonsuzluğunu” kendinden başka hayali varlıklara yansıtarak aramasıdır. Bir müslümana saçma sapan gelen politeist (çok tanrılı) iman Zeus’la, Ra’yla, Ehrimen’le veya bir fetişle “ikili tekillik” oluşturarak sonsuzluğa sıçramak ümidini yansıtır.
Politeizmin taklidi iman ile ulaşmaya çalıştığı “sonsuzluk” inancına Akıl ve felsefe “eşyanın hakikatini” analiz ederek, bulgularıyla yeni sentezlere dayanarak ulaşmak ister. Maddeyi mikro ve makro düzeyde sonsuz ölçü ve hesaplara taşır. Eski Yunan dehalarının sınırlı evrenini önce “sınırsız evren” modeline kadar yükseltir. Görünen algılanılabilen evrenin çapını “ışık yılı” ile ölçer. Onbeş-yirmi milyar ışık yılında durur ve sonrasını “sayısal” olarak göremez ve yine sonsuz evrenin sonuna yani “büyük patlama” kabulü anına ulaşır. “Büyük patlama”dan öncesi evrenin sonudur yâni başıdır… son baştadır. Bu noktaya ulaşan “bilgiyi seven kişi” yâni “filozof” tanrıya inanıyorsa evreni aşıp tanrıya daha doğrusu ümit ettiği sonsuzluğa ulaştığını hayal eder. Eğer filozof tanrıya inanmıyorsa “aklı ve felsefesi” onu sonsuzluk yolunda yolda bırakır. Evrene sonsuzluk verir, evrende evrensel düzenlilik olasılıklarıyla varolmuş kişisel tesadüfi birimselliğine “toprak gibi yok olmak” sonucunu verir.
İman ve Tasavvuf yolda bırakmıyorsa… nasıl yolda bırakmaz?
Akıl ve Felsefe ile evrenin (maddenin ve enerjinin) sonsuz döngüsünü kabullenmiş fakat kendine sonsuz bir ahiret bedeni ve sonsuz bir ahiret ruhu kabullenememiş olan “filozof” istese de “yok” olmayacaktır. Onu felsefesi yolda bıraksa da evrensel gerçekler (Allah’ın sistemi) onu da kapsayacak (Allah’ın rahmeti onu da kapsayacak) ve sonsuz yola devam edecektir… ama cennetİNde ama cehennemİNde… orası bizi ilgilendirmez.
Gerçek Rasul’ün İlâhî küllî aklından doğan cüzî aklından çıkış yaparak bize (insanlığa) ulaşan “vahiy” özetle şunu sunuyor: “Lâ ilâhe illâ Allah/ Allah var tanrı yok”.
Bu sunumun gerisini araştırmak insanın “insanî aklı”na kalmıştır.
Araştırır veya araştırmaz.
Aklını kullanır veya kullanmaz.
Kur’an aklını kullananı överken aklını kullanmayanı ise kullanmaya teşvik amacıyla bazı örnekler vermektedir. (Yunus Sûresi 100. âyet incelenebilir.)
Rasul’ün aklı ve kalbi ile gördüğünü (idrakini) aklımızla görmek ( bilimsel felsefi düşünceler) veya kalbimizle yaşamak (tasavvufî tefekürler) çalışması yaparız veya yapmayız.
Tasavvufî ve/veya felsefî çalışma yapmadan… sadece “Allah Rasul’üne Rasul de bize söylemiş” kapsamındaki zerre kadar “B”siz “iman”ımız bizi otomatik olarak (bir flozof gibi) sonsuzluğa taşır… yolda bırakmaz.
Tasavvufi ve/veya felsefî çalışmalar yaparak “Ey iman edenler ‘B’ sırrı ile yeniden Allah’a iman edin” tavsiyesine uyarsak çağımızın akıl-bilim-felsefe bulgularını “Allah var tanrı yok” vahiy mesajına göre yeniden yorumlamamız gerekir… bu durumda…
“Allah Rasul’üne Rasul de bize söylemiş” cümlesinden “Allah Rasul’üne söylemiş” kelimelerini kaldırmamız gerekiyor. Çünkü “gerçek tasavvuf” ve “gerçek felsefe” başka bir kişinin kişisel deneyimlerini kanıt olarak kullanamaz. Ama “popüler tasavvuf” ve “bilimsel olmayan felsefe” başkalarının kişisel deneyimlerine “kesin delil” nazarıyla bakar. Aradaki farkı “kendi akıl kanıtlarından kalb gerçeğine yükselen” bir kaç meşhur isim ile örnekleyerek belirginleştirmeye çalışalım.
Muhyiddin Arabî (1165-1239(?)) çocuk yaşta klasik tekke eğitimi ve ilmi almıştır. Henüz o yaşta aldığı “tasavvufî ilimler” aklını tatmin etmemiş, akıl tatmin olmayınca kalbi sükûnete ulaşamamış ve Endülüslü İslâm Filozofu İbni Rüşd (1126-1198)’den özel ders almıştır. İbni Rüşd evrenin (eşyânın) hakikatini Eski Yunan filozoflarının eserlerini Arapçaya çevirerek/çevirttirerek incelemiş, İslâmi yorum getirmiş bir düşünürdür. İbni Rüşd’ün çevirdiği/çevirttiği Eski Yunan eserleri Endülüs’den Avrupa ülkelerinin kilise üniversitelerine intikal ederek Hristiyanlık ilâhiyatının da temellerini oluşturmuştur. İbni Arabî’yi Kur’an’ı Fütuhat-ı Mekkiye, Füsûsu’l-Hikem ve beş yüze yakın eserinde eşsiz bir yoruma tetikleyen sebep İbni Rüşd felsefesi ile tanışmasıdır.
İmam Gazalî (1058-1111) gençlik döneminde “medrese” eğitimi almış tasavvufdan uzak bir zâhir âlimidir. Medreselerde dini ilimlerden başka temel derslerden birisi de “Hikmet” ders grubudur. “Hikmet” ders grubunun bu günkü karşılığı “Felsefe Ders Grubu”dur. Dil, mantık, matematik, geometri, simya/(kimyanın o dönemdeki içeriği), astronomi, astroloji, siyaset, tıp, mühendislik ve benzeri tüm derslerin hepsi orta çağda “Hikmet Ders Grubu”na dahildir yâni Felsefe dersidir. İmam Gazalî medresede felsefe derslerini önemsememiş, gayri İslâmi görmüş ağırlığını dinin zahirini öğrenmeye vermiştir. Orta yaşlarında zamanın en büyük zahir din âlimi olmuştur. “İman yeter” inancı zamanla aklını ve kalbini rahatsız etmiş tekrar felsefe bilimlerini diğer din bilimleriyle birlikte derinden incelemiştir. Aklı ile evrenin sonsuzluğuna ulaşmış ve kendi sonsuzluğunu inkar derecesine gelen bir filozofa dönüşmüştür. Aklı ve kalbi ağır yara almış kurtuluş için önce “popüler tasavvuf”dan medet ummuş ama derdi iyice artmıştır. Sonra “gerçek tasavvuf”a yönelerek “bilimsel felsefe”yi sonsuzluğu idrakte kullandığı bir araca dönüştürmüştür. İmam Gazalî zamanının felsefe eğitimini almasaydı “gerçek tasavvuf”dan da tatmin olmayacak İbni Arabî gibi bir yapıya sahiptir. İmam Gazalî kendi ilmini tamamladıktan sonra yolda bırakan felsefeye karşı Tehafüt el-Felâsife (Felsefenin Tahribi veya Filozofların Tutarsızlığı) isimli eserini yazmıştır. Bu eserden sonra günümüze kadar felsefenin her türü lânetli zannedilmiş ve hiç kimse açıktan felsefe ile ilgilenememiştir. İbni Rüşd’ün Gazalî’nin eserine karşı reddiye niteliğinde yazdığı Tehâfüt-ül Tehâfüt (Çelişkilerin Çelişkileri) kitabı ise akademik seviyede kalmış ve populer düşünce dünyasında iz bırakamamıştır.
Mevlâna Celâleddin Rûmî’nin eserleri akademik seviyede incelendiği zaman tasavvuf ve felsefenin halkın anlayışına sûfizm lisanıyla sunulmuş olduğu görülür. Mevlâna ve Şemseddin Tebrizî hem tekke eğitimi almıştır hem de dönemlerinin en meşhur “Hakîmlerinden/filozoflarından” “Hikmet/Felsefe” dersleri almışlardır. İbn Arabî’den sonra tekkelilerin tekke dışından (medreseden) özel felsefe dersleri almaları gelenekselleşmiştir. Tabii ki o dönemlerde şimdide olduğu gibi “Felsefe”yi ezberindeki taklidi bilgiden dolayı lânetli sayanlar yok değildi hatta çoğunluktaydı. Toplumun ezberine ters düşmek istemeyen pek çok âlim ve velî zât açıktan beyan etmese de kendilerini dini ilimler yanında felsefi derslerle de tamamlamıştır. (Bunlardan bazı isimler: A.Kadir Geylânî, M.B. Nakşibendî, İmam Rabbanî, A.K. Ceylî)
Tekkede yetişen Yunus Emre gibi zâtlar dahi tekke içinde veya dışında mutlaka “Hikmet/Felsefe” dersi almışlardır. Günümüzde ilâhiyat fakültelerinde felsefe dersleri ağırlıklı olarak verilmektedir. Fakat öğrenciler İmam Gazali’nin gençlikte yaptığı gibi felsefe derslerini anlamsız-gereksiz bulmaktalar ve “akıl-iman” bütünlüğü gerçeğini dikkate almamaktadırlar. Yakın dönemde vefat etmiş meşhur tarikat şeyhlerinin talebelik hayatlarını incelediğimde yine felsefe/hikmet alanından bazı dersler aldıklarını görüyorum.
Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi “A’mak-ı Hayal” isimli eserinde filozofun akıl evreni ile sûfînin kalp dünyasını cem etmiş Osmanlı üniversitesinde Felsefe dersi vermiş bir düşünürdür.
Bediüzzaman Sâid Nursî Osmanlı’nın son dönem tekke ve medrese sisteminden eğitim almış bir zâttır. Medrese eğitiminde “Hikmet/Felsefe” kökenli dersler bulunmaktadır. Gençlik döneminde kendisi özel olarak felsefe çalışmış ve ruhunun derin yaralar aldığını ve yaralardan iman hakikatleriyle kurtulduğunu eserlerinde söylemektedir. Eğer felsefî bilgiye sahip olmasaydı yolda bırakan felsefenin açtığı düşünce rahatsızlıklarına yakalanmış çağının evren-bilim-dil ve mantık yapısıyla yaşayan insanına hitap edemezdi.
Necip Fâzıl Kısakürek Avrupa’da bir dönem felsefe tahsili yapmış nâdir düşünürlerden birisidir. Abdul Hakim Arvasî Necip Fâzıl’ın Avrupa’dan aldığı felsefe eğitiminden doğan kafasındaki tüm aklî sorulara cevap verebilecek kudrette felsefi eğitime sahip bir “Yol Gösterici”dir.
Bilimsel Felsefe ve çağdaş sufizm:
Eski Yunan filozoflarının bilim felsefesi şimdi bize “bilimsel” gelmiyor ama tapınak kâhinlerinin yanında hakkı yenilemez düşünce değerindedirler. İkibinli yılların bilim ve felsefesi de iki bin yıl sonra (hatta elli yıl sonra dahi) Eski Yunan felsefesi kadar basit duruma düşecektir.
“Bilimsel felsefe” ya da “bilimsel felsefî düşünce” çağın bilim-teknik düzeyiyle kopuk olmayan varlık hakkındaki aklî çıkarımlarıdır. Çağımız bilimi son yüz yıl içinde “maddenin ve enerjinin” yâni “evrenin”… (eski tâbirle “eşyânın/esmâ şuunatının”) tek bir yapının algılama araçlarına göre çokluk gibi göründüğünü açıklama sürecine girmiştir. Bu açıklamalar “akıldan doğan deneysel ve teorik bilim”lerin verileridir. Çağdaş sûfîzm vahye dayanan “Allah Ahad”dır “ilmî öz”ü çağdaş bilimsel verilere göre düşünerek bir nevi “bilimsel felsefe” yapmaktadır… akıl ve imanı İbn Arabî, İmam Gazalî, Mevlâna, Sadrettin Konevî, Abdul Hakim Arvasî, Bediüzzaman Said Nursî, Necip Fâzıl Kısakürek ve daha niceleri gibi “cem” etmektedir.
“Aklın ve imanın” ya da “tasavvuf ve felsefenin” cem’i “Rasul’ün söyledikleri”nin (Kur’an ve Hadislerin) her çağın anlayışıyla yeniden yorumlanmasıdır.
(“Allah’ın söyledikleri”nin yorumlanması diyemeyiz çünkü Hz. Muhammed a.s.’ın vefatından sonra “Allah’ın Rasul’e söylemesi” insanî aklın deney alanı ve kalbin keşif alanı dışında kalmıştır. Bu nedenle “alan dışı” konuşmak, yazmak, keşifler kerametler türetmek abesle iştigalden öteye gidemez.)
Şimdi de yazı başlığında çok anlamsız gibi duran “aloe vera” sözcüğünü konumuza bağlayalım.
On yıl önce 2000’li yılların başında “Aloevera” bitkisinden güyâ ölüm hâriç “her derde devâ(???)” bir ilaç keşfedilmişti. Neredeyse tıp bilimi ve eczacılık sanayii bu ilaç nedeniyle çökecekti(???).
Kanser mi oldun? Aloevera kullan… kanseri yen.
Kısır mısın? Aloevera kullan… ikiz çocuğun olsun.
Grip misin? Aloevera kullan… bir günde ayağa kalk.
Şizofren misin? Aloevera kullan… aklını geri getir.
Diyabetli misin? Aloevera kullan… şekere kesin çözüm.
Şişman mısın? Aloevera kullan… zayıfla.
Zayıf mısın? Aloevera kullan… kilo al.
İshal misin? Aloevera kullan… kurtul.
Kabız mısın? Aloevera kullan… kurtul…
ve neler neler.
Daha ağzından “benim şu derdim var” cümlesi çıkmadan pazarlamacı, takılmış plak gibi “Aloevera kullan” demeye başlıyordu.
Tıp ve eczacılık bilimi tarihe karışmadı ama aloevera demogojisi unutuldu tarih oldu.
İlacın hiç bir işe yaramadığı “her şeye iyi gelir” pazarlama tekniğinden anlaşılıyordu. Belki bitkinin bir kaç faydası vardır… ona bakarsan faydasız bitki yok ama her derde deva olacak süper bir bitki-ilaç ancak “işporta tezgâhı”nda temiz kalpli saf vatandaşlara yutturulabilir.
“Felsefe ve akıl” her zaman kalbi öldüren zehir değildir… “insanî aklı” kullanılmayacak zanneden “popüler tasavvuf” da aloevera gibi her derde deva değildir.
Rasulullah’ın dilinden bize ulaşan ilim ve hikmet hakkında bir kelime konuşmak isteyen ya da bir cümle yazmak isteyen henüz dilini veya kalemini oynatmadan aloevera pazarlamacısı üslubu misalince;
“Önce hâl lâzım, kuru bilgi lazım değil”,
“Bu iş kullanılmayan bilgiye bakmaz hâle bakar”,
“Sen iman et gerisini Allah’a bırak”,
“Teslim ol ve sus”,
“İlmi yaşayan susar ilmi olmayan boş konuşur”
“Kur’an ve bizim efendi varken senin düşünmene, düşündüğünü konuşmana, konuştuğunu yazmana gerek yok… ”
gibi kalıpsallaşmış sözlerle karşılaşıyor ve…
“insanî akıl”ın kullanılmasından doğan varlıkla ilgili düşüncelere “tasavvufi yaşam değil felsefe” itirazları yapılıyor… itirazları normal karşılıyorum. Çünkü bir zamanlar felsefe tarihi, İslâm Düşünce Tarihi ve klasik-modern mantık tahsili yaparken popüler tasavvuf bilgilerime dayanarak “akıl ve iman”ı cem eden bir düşünce ürünü gördüğüm zaman “tasavvufi yaşam değil din felsefesi” demekte oldukça iştahlı ve ustaydım.
Şimdi ise “popüler tasavvuf” ezberlerimi “tasavvuf bilimi”ni akademi ortamı dışından amatörce araştırarak bozmaya çalışıyorum.
Kemal GÖKDOĞAN
www.yorumsuzblog.org
kemalgokdogan@gmail.com




















































İsa-tanrı olabilir mi? Eğer bizler kadın isek anne, erkek isek baba olurken aynı anda evlat rolü, kardeş rolü, eş rolü, dost, arkadaş vb. aynı anda hepsini yaşayabiliyorsak, bunları yaşarken daha kurmadığımız hayallere de imkan olabiliyorsak İsa’nın tanrı oluşu da belki bu niyetle veya düşünce ile söylenmiş fakat anlatılamamış veya açıklanamamış veya sonrasında şaşırılıp kalınmış bir olgu olabilir.
Aloe vera her şeye iyi gelir mi? Her şeye iyi gelen hiç ayırım yapmayan (hayvan da içer, insan da, bitkiler de sulanır) başlıca içeceğimiz sudan yola çıkmış olduklarını düşündüğümde güzel hayal kurmuşlar ama aynı etkiyi yaratamamışlar diye düşünüyorum. Yola çıkış sözleri yanlış değil, hayatın var olan bir tanımı her şeye iyi gelen içeceğimiz su, h2o. Aloe vera aynı etkiyi yaratamamış sadece. Büyük iddiası sınanmış o kadar.
Özetle tüm bu açıklama, yazılar, paylaşımlar hayatı birbirimize daha yaşanılır ve kolaylaştırıcı niyetle yazılır veya çeşitlilik dolayısıyla zorlaştıran veya basitleştiren şeklinde de aynı anda görülebilir.
Akıl-iman konusunda ise söyleyecek sözüm yok.
Kemal Bey, belki Üstada [Bediüzzaman'a] genel kültür anlamında yabancı değilsiniz ve illa ki malumat sahibisiniz. Aynı zamanda çok nazik ve kültürlü birisisiniz. Ancak Bediüzzaman’ı sıradan bir molla gibi zikredivermeniz, O’nu derinliğine neredeyse hiç tanımamış olmanızla izah edilebilir. Bu da gayet doğaldır. Yıllardır Üstad’ı okuyan birisi olarak nedense burkuldum…
Bediüzzaman, ruhu yaralanmış birisi olmaktan ziyade, vahye dayanmayan felsefenin kalp ve ruhta yaralar oluşturacağını söyler ve her olumsuzlukta nefsini ittiham eder. Olacakları olmuş gibi, nefsinde yaşamış gibi izah eder. O, asi, günahkar bir abdim de der, siz O böyle dedi diye gördünüz mü, kendisi söylüyor, asiymiş, günahkarmış diyemezsiniz.
Ve dahi Osmanlı zamanında medrese eğitimi almış sıradan bir molla olsaydı, kıyamete kadar “Bediüzzaman” unvanını bihakkın taşıyamazdı. O’nu derinliksiz tanımak, genel kültür seviyesinde tanımak, çoğu zaman kendisinden istifadeye perde olur.
Eserlere bütüncül bir göz ile bakabilseniz, Üstad Hz.’ni gerçek şahsiyetiyle tanısanız, eminim çok şaşırırdınız. Risalelerin sıradan medrese mahsulü olmadığına şeksiz ve şüphesiz inanırdınız. Belki öyle de demiyorsunuz ama öyle bir hava vermişsiniz.
Bir ilim okyanusu olan Nurların belki tamamını değil, hiç değilse Birinci Şua’nın, hiç değilse “nur ayeti” kısmını, dikkatle ve her kelimesi üzerinde durarak okursanız, muhatabınız hakkında şaşırtıcı bilgiler edinebilirsiniz.
Ne olursunuz, Bediüzzaman’dan bahsetmek zorunda kalırsanız, O’nu sıradan bir molla gibi geçiştirivermeyin, içimizi burkmayın. O’nun hakkında konuşmak hakkı, O’nu derinliğine ve gerçekten tanıyanlara aittir. Ve aslında bu tüm büyük şahsiyetler için dahi böyledir.
Sevgi ve saygılarımla…
ÇAĞINI AŞAN DÜŞÜNÜRLER
(((…Bediüzzaman Sâid Nursî Osmanlı’nın son dönem tekke ve medrese sisteminden eğitim almış bir zâttır. Medrese eğitiminde “Hikmet/Felsefe” kökenli dersler bulunmaktadır. Gençlik döneminde kendisi özel olarak felsefe çalışmış ve ruhunun derin yaralar aldığını ve yaralardan iman hakikatleriyle kurtulduğunu eserlerinde söylemektedir. Eğer felsefî bilgiye sahip olmasaydı yolda bırakan felsefenin açtığı düşünce rahatsızlıklarına yakalanmış çağının evren-bilim-dil ve mantık yapısıyla yaşayan insanına hitap edemezdi. …) KGökdoğan
“nurtalebesi” rumuzlu değerli “Oku”r kardeşim.
Bu yazımızın anafikri “ilhama dayalı tasavvuf” değildir “bilime dayalı tasavvuf”dur.
Sadece Üstad Bediüzzaman değil daha bir kaç İnsan-ı Kâmil ve/ve ya âlim zevâtı da bu kapsamda bir kaç cümleyle zikrettim. Onların velâyet yönlerini anlatmadım.
Vahiy kaynağına (Kur’an ve Hadis nuruna/ilmine) dayanmayan salt felsefeyi dikkat ederseniz “yolda bırakan felsefe” ibaresiyle tanımladım. Ki bendeniz İslâm âlimi ve ârifi değilim hüküm veremem fakat bazı ehli sünnet âlim ve âriflerinin Eski Yunan filozofu “Platon/Eflâtun”un bazı evliyadan daha üst makamda cennette olduğu hükmünü ve keşfini de buradan nakledeyim. (Tartışmalı bir konudur… genellik ifade etmez.) Bediüzzaman da Platon gibi filozoflara ılımlı yaklaşmaktadır.
Üstad Bediüzzaman’ı yazımızın anafikri ile ilgili yönü kadar anlatabildik… kendi yazılarından okumuş olduğum “felsefe ile ilgisini” kısaca anlattım. Eserlerini tekrar okuma ve hazırlık çalışmalarım ilerledikçe “tasavvufu ilgilendiren” “hakikat görüşleri” hakında anladığım kadar yazmayı düşünüyorum.
“Osmanlı Medresesi ve Osmanlı tekkesi” eğitimi almış demem “Osmanlı Medrese ve Tekke ilmi”ni “Osmanlı” ismiyle referans göstermemdir. Aksini düşünseydim veya derinliksiz düşünseydim “bozulmuş medrese eğitimi ve yozlaşmış tekke eğitimi” der idim ki diyemem…Tarihçe-i Hayat’ı satır satır tahlil etmiş biri olarak buna dilim varmaz. Ama aynı zamanda…
Kalb ehli olduğuna inandığım hiç bir zâtı, kitaplarını, ilmini ve misyonunu “zamanımızın ve çağların tek ilacı” görüşüyle kabul edemediğim gibi tanıtamam da. O zâtın/zâtların insanlığa hîbe ettikleri ilmi ve eserleri okurum aklımın ve kalbimin yaralarını onlarla sarmaya çalışırım.
Üste yazdığım alıntı paragrafımı tekrar incelerseniz Üstad Bediüzzaman hakkındaki saygı ve edebimi farkedersiniz.
Üstad Bediüzzaman’ın “çağını aşan” ilim ve düşünce tahlillerinde buluşmak üzere selam ve saygılar…
Kemal bey, uzun uzun yazmışsınız, zahmet etmişsiniz, teşekkür ederiz. Ama biraz akademik bir yazı olmuş. Biz akademisyen değiliz, normal insanlarız. Bu yazı ancak akademik bir konferans için uygun olabilir, bu sitenin okurları için biraz ağır değil mi? Yazı çok uzun olduğu için ve akademik bir çalışma gibi olduğu için atlayarak okudum, çünkü sıkıldım. Bilmediğim ve daha önce işitmediğim bir şeyden de söz ediyor olsaydınız, belki ilgimi çekerdi yazınız ve atlayarak okumak zorunda kalmazdım. Merak ettiğim için affınıza sığınarak soruyorum. Yeni ve duyulmamış bir bakış açısı vermediğinize göre, bu uzun yazının amacı nedir? Ben akademik eğitim aldım, hepinizden akıllı ve üstümüm mü demek istiyorsunuz?
TASAVVUF EDEBİYATI VE FELSEFESİ
Sevgili Emre
Bir yazının “akademik” olması için “yazarı”nın isminin önünde üniversite eğitiminden sonra bir bilim dalında eğitimine devam ederek aldığı “akademik bir ünvan” olması gerekir. Aynı zamanda… ünvan da yeterli olmayabilir yazının “akademik değer ve akademik teknik” ifade etmesi gerekir.
Üniversiteyi normal süresi içinde tamamladım, yüksek lisans ve ilerisi eğitimi almadım. Bu nedenle hiç bir yazım “akademik” değildir ve “akademik değer ve akademik teknik”e de sahip değildir. Akademik dili de zâten kullanamam… eğitimim olmadığı için kullanmaya kalkışırsam ağzıma yüzüme bulaştırırım. Yazılarım dört yıllık İslâm Düşüncesi/Felsefesi Tarihi eğitimi üzerine bina edilmiş genel kültür ve birikimi ifade eder. Sadece doğrusuyla eğrisiyle bir paylaşımdır. Daha önceleri de ifade ettiğim gibi yazmak nedenim “size bir şeyler öğretmek değil, yazarak öğrenmeye devam etmek”tir. Ve yazımda belirttiğim gibi: (((… Şimdi ise “popüler tasavvuf” ezberlerimi “tasavvuf bilimi”ni akademi ortamı dışından amatörce araştırarak bozmaya çalışıyorum. …)))
Yorumsuz Blog’da yazma nedenim ise Yorumsuz Blog “Oku”r’unun “öğrenmek isteyenler”e eleştiri, yorum ve katkılarıyla “çok iyi bir öğretici” olmasıdır. İtiraf edeyim ki Yorumsuz Okur’a bir şeyler öğretmek niyetinde değilim Yorumsuz Blog ortamında daha çok şey öğrenmek fırsatını değerlendiriyorum… Bu niyetime “bencillik” diyebilirsiniz çünkü sizi değil “kendi öğrenim çıkarımı düşünüyorum”.
Yazıdaki bazı konuları anlayamama nedeniniz bazı felsefe ve İslâm felsefesi konularına haklı olarak yabancı olmanızdır. Biraz ilgi ve okumayla genel felsefe ile İslâm felsefesi kültürüne sahip olabilirsiniz ve yabancılık azalır. Tasavvuf da günümüzde bir bilim dalıdır fakat biraz ilgi ve okumayla genel tasavvuf kültürüne sahip olabiliyoruz… felsefe ve İslâm felsefesi de aynıdır.
İslâm sûfileri… yaşamış olduğunu tadmış olduğunu dile getirince… dile gelen anlatımına “tasavvuf edebiyatı ve tasavvuf felsefesi” denilir. Tasavvuf “anlatım dışı yaşanılan tadılan bir haldir”sözü tasavvufun “anlatımı yoktur yaşamı vardır”a ve söze gelen tasavvuf “edebiyat ve felsefe olur”a işaret eder.
Açık sözlü ve açık yürekli eleştirinize teşekkürler… Selam ve saygılarımla
“Akıl“a, “iman”a, “felsefe”ye, “tasavvuf”a gerçek haklarını vermek için bir an “sokak felsefesi“nden “Bilimsel Felsefe” kulesine tırmanalım. “Zahidizm“e dönüşmüş günlük tasavvuf yaşamından “Bilimsel Tasavvuf” minaresine çıkalım… bazı kelime ve kavramları kuş bakışı inceleyelim.” (K.GÖKDOĞAN)
Yazınızın konusunu, yazınızın amacınızı girişteki bu cümleler gayet güzel izah ediyor. Yazınızı okuyup değerlendirilme yapılarken bu amacı gözden kaçırılmamalıyız. Aksi halde konuyu dağıtmış, başka yerlere sürüklemiş, amacın dışına çıkarmış oluruz.
Yazınızda “Bilimsel Tasavvuf”a ait bazı kelime ve kavramları çok güzel izah etmişsiniz. Her şey değişiyor, dönüşüyorken; tasavvufun yerinde sayması beklenemez. Sadece belli bir gruba değil, tüm insanlara açık olan bu siteyle, insanları bilgilendiriyorsunuz.
Sadece yorum yazanlara değil, okuyup yorum yazmayanlara, onların bilgilendirdiklerine de hizmet vermiş oluyorsunuz. Bu konuları herkes tam manasıyla biliyor diyemeyiz, bilen bildiğini tazelemiş, bilmeyen de öğrenmiş oluyor.
Tarihten, insanlardan, bilgiden örnekler sunuyorsunuz. Böylelikle yazınız soyutta kalmıyor, somutlaşıyor. Gerçekten de geniş bir bilgi birikimi, güçlü bir gözlem, sağlam bir tahlil ve kocaman temiz bir yürek ürünü güzel bir yazı yazmışsınız. Bu yazınızla size ve bilginize olan saygımız, sevgimiz, güvenimiz daha da arttı.
Ben bu konularda sizin kadar bilgili değilim, tarihten, insanlardan, olaylardan kanıt oluşturarak böyle sağlam ve güzel bir yazı yazamam. Kişilere, olaylara, tarihe girmeden sizin vermeye çalıştığınız mesaja yakın mesaj verebilirim. Ama böyle bir yazım; sağlam, somut, gerçek dayanak oluşturmamış; zayıf, soyut, hayali şahsi bir yazı olarak kalır.
Aklını delil, kanıta, şehadete dayandırarak çalıştıran gerçekçiler nazarında benim şahsi yazım, “desteksiz laf salatası” olarak kalırdı. Ama sizin yazınız delilli gerçekçi bir yazı olmuş. Bu durumda olgun insan olarak ben size GIPTA ederim. Zamanını ve enerjisini benim için harcamış diye düşünerek size karşı SAYGIM, SEVGİM VE GÜVENİM ARTAR. Sözün özü; çoook teşekkürler…
Yazı hakkındaki benim gördüğüm eksiklikleri, eleştirilerimi daha sonra yazacağım, ki paylaşım amacına ulaşsın:)
Sayın Gökdoğan,
Benim çalıştığım firmada gördüğüm şey de, aslında tam da sizin anlatığınız şey gibi bir tarafta rutini bozmaktan rahatsız olan (eski) kişiler, diğer tarafta yeni teknik bilgileri ve teknolojik imkanları kullanarak bu firmanın daha verimli çalışacağını düşünen (yeni) insanlar.
Çalıştığım sektörde iki tip insanlarla da aynı dönemde çalışma imkanı buldum. Eskilerin büyük çoğunluğu yenileri tamamıyla faydasız ilan ederlerken yeniler, eskilerin bilgi tecrübelerini yok saymadan işin içinde daha fazla bilgi, takım ruhu, akıl, paylaşım, farklı perspektifler olmasının gerektiğini vurgulamaktalar.
Kullandığı makinayı yıllardır ezbere kullanan eski kişiye bu makinanın koordinat sistemine göre çalıştığını ve bu sistemi öğrenirseniz makinanın aslında sadece x, y düzleminde değil de z düzleminde de çalışacağını söyleyen yeni kişiye, eski kişi ezberini bozmasından rahatsız bir şekilde, nereden çıktı şimdi bu, karmakarışık şeyler anlatıp kafamı karıştırıyor, diye kızmakta.
Saygılarımla,
Zekâ nedir?
Zekâ aklın çalışma hızıdır.
Zekayı anlatan pek çok ifade okumuştum ama hiç biri bu kadar yerine oturmamıştı.
Halk arasında akıl daha sağ duyulu ve çok daha fazla düşünerek sonuca ulaşılan bir yol iken, zeka ise daha hızlı ve az düşünülerek verilen anlık kararlar olarak ifade ediliyor…
Bu arada güvenlik kodum hayrann :=)
Aklın evrensel ilkeleri nedir?
1. Özdeşlik İlkesi:
K.G: ‘a’ ‘a’dır. Yâni bir şey hem kendisi hem de başkası olamaz.
Alp:
Bu ilke “Tasavvufsuz materyalist bilim”in dar, katı bir ilkesidir. “Bilimsel Tasavvuf”ta ise; “a” hem “a”dır, hem de “a”yı oluşturan “nokta”lardır.
Daha bilimsel olması amacıyla bedenimizden misal verelim:) Maddeci bilimle yaklaşırsak bedenimiz maddedir. ”Tasavvufi/safi Bilim”le yaklaşırsak bedenimiz yani maddemiz sadece madde değildir, o aynı anda hücre… atom… enerji…dir de. “Tasavvufi Bilim” hem de bilimsel gerçeklerle, “Tasavvufsuz Bilim”in özdeşlik ilkesini yıkar geçer. ”Bilimsel Tasavvuf” diye bir kavram oluşturulacaksa “Tasavvuf” ifadesinin önündeki “Bilimsel” ifadesine ne kattığı, neyi değiştirdiği, yani farkı bilinip inşa edilmelidir.
K.G: Meselâ ‘tanrı tanrıdır’ tanrı hem tanrı hem İsâ olamaz. Hıristiyan ilâhiyatçıları bu konuyu… Tanrı’nın hem ‘tanrı’ hem İsâ olması konusunu iki bin yıldan beri tartışmaktadırlar ve hâlâ sonuçlandıramamışlardır. İslâm ilâhiyatında böyle bir sorun olmamasına rağmen İslâm Tasavuf Düşüncesi de baştan sona “özdeşlik ilkesi”nin tartışılması üzerine kurulmuştur. Hallac-ı Mansur’a mâledilen “enel hak/ben hakkım” düşüncesi en belirgin örnektir.
Alp:
“Tasavvufsuz Bilim”e göre; ‘tanrı tanrıdır’ tanrı hem tanrı hem İsâ olamaz.
“Bilimsel Tasavvuf”a göre de ‘tanrı tanrıdır’ tanrı hem tanrı hem İsâ olamaz. Ama Allah’ın Rabb’liği “a” harfini oluşturan noktalar ve onun öncesinde mürekkep ve onun öncesinde okkalığındandır. Bu mana da ne Allah İsa’dan, ne de İsa Allah’tan ayrı değildir, aynı olmadığı gibi de.
Konuyu beden misalimizle pekiştirelim: Madde bedenimiz enerji dalgalarıyla oluşur, madde yapılı “Hallac” isminde bir kardeşimiz kendisini enerji boyutunda hissedip, madde bilincinden arınmış olarak “ben enerjiyim” diyebilir. Bunu diyen “ben bilinci” kendisini enerji varlık olarak hissediyordur ve HAKlıdır, dediği doğrudur. Hatta bu kişi madde varlık bilinci içindeyken de “ben maddeyim” de diyebilir, bu da bulunduğu bilinç dolayısıyla doğrudur. Bu misalde olduğu gibi Hallac-ı Mansur da “ben HAKkım” da diyebilir, “ben Mansur”um da diyebilir, mahsur görülmez.
“Bilimsel Tasavvuf”dan konuşacaksak bilime tasavvufi bir bakış açısı getirmeli, tasavvuf eskimiş bilgilerin/bilimin içine hapsedilmemeli. Bilimsel gelişmeler de zaten bilim-tasavvuf birleşmesini destekler mahiyettedir. Bilim artık “a” ya sadece “a” demiyor…Diye düşünüyorum, belki yanılıyorum, yazının gerisine yorumum devam edecek:)
Ya siz?
K.G:
2. Çelişmezlik İlkesi:
Bir şey tek konum halindedir. Meselâ ‘insan’ aynı anda hem var hem yok olamaz. ‘İnsan’ ya vardır ya da yoktur. Ali ya oturur ya da yürür. Ali aynı anda hem oturup hem de yürümez. “Ali otururken yürüyordu” ifadesi “çelişik”tir.
Alp:
Anlatması ve anlaşılması kolay olması amacıyla beden misali ile devam ediyorum: Bir şey tek konum halinde değildir. Madde aynı anda hem vardır hem de yoktur. Maddi boyutta vardır, dalga boyutunda yoktur. İnsan da hem vardır hem de yoktur. İnsan bilinci madde dünyasında oluşur, dalga aleminde insanın varlığı da bilinci de yoktur. (İNSAN SURESİ 1: Dehr`de “insanın anılmadığı” bir süreç yok muydu?/A.H) İnsanın anılmadığı/yok hükmünde olduğu bir süreç/boyut(u) da vardır. Öyleyse insan hem vardır hem de yoktur.
Ali aynı anda hem sabit hem de hareket ediyor olabilir. Beden misali ile devam edelim: Ali’nin bedeni maddesi itibarıyla sabit iken atomik veya dalgasal boyutta hareket ediyordur, hem de sürekli olarak.
K.G:
Hıristiyan ilâhiyatına göre ‘tanrı’ hem göklerde oturmakta hem de aynı anda ‘İsâ‘ olarak insanlık arasında yürümektedir. Kilisenin aklın ikinci ilkesiyle çelişen bu yargısına inanmak aklın sorunu değildir, akıl devre dışı bırakılır ve akıl kullanılmadan “iman” edilir. Çelişmezlik ilkesi İslâm ilâhiyatında “Allah” ve “insan“ın özü hakkında tartışma konusu haline gelmemiştir ama “kader” ve “insan” ilişkisinde henüz tüm çelişkiler çözülememiştir.
Alp:
Hıristiyan ve İslam ilahiyatı düzeyindeki tespitleriniz doğru gibi, ama yaşayan insanların arasında çok farklı düşüncelerin de olduğunu belirtmekte fayda var. Örneğin Hıristiyanların ve Müslümanların hepsi ilahiyatçıları gibi düşünmüyorlar, hatta tersini düşünenlerin sayısı da oldukça çok. Ayrıca Hıristiyanlar “Bilimsel Tasavvuf”un manasıyla paralel bir düşünceyle İsa’yı değerlendiriyorlarsa, kanımca sorun yok.
Allah Arş’ıyla esmalarını hem de esmalarından oluşturduğu İsa ve her şeyi kuşatmıştır (Bikülli şey’in Muhiyt). Misalen enerji hem dalgalarını dolayısıyla hem de maddeyi kontrolünde tutmaktadır. Allah da hem enerjinin hem de maddenin hakikati ve her boyutun kaynağı ve canlıları olarak yeni bir oluştadır. Okyanusla dalgası aynı şey olmadığı gibi ayrı şeylerde değildir, asılları sudur. Kader konusuna hiç girmeyeceğim, çünkü ben de dahil içinden bir türlü çıkamıyoruz.
Kendimce dikkatimi çeken eksiklikleri göstermeye çalışıyorum. Yoksa yazınız vermek istediğiniz mesajı doğru bir şekilde karşılıyor, dedikleriniz hayatta yaşanıyor, bazı insanlar yanlış bilgilenmekten hatalara düşebiliyor. Onları uyarmak ve bilgilendirmek bakımından güzel bir yazı. Fakat bunları bilen bazı insanlar da madalyonun öbür yüzüne bakarak ve dahi belkide kendileri için yazıldığını düşünerek, eksik ve hata var diye gözlem yapabileceklerdir, bu dahi normaldir.
Misalen siz birine bedenin yapısını öğretmeye çalışırken, biri çıkıp “senin söylediklerin eksik ve hatta yanlış“ dahi diyebilecektir. Çünkü siz organlar ile bedeni anlatırken o hücre, atom, elektron…a girip değerlendirme yapacaktır. Tıpkı benim yaptığım gibi. Ama, “Bilimsel Tasavvuf”tan bahsediyorsak öze yönelimli bir bakış açısı getirmeliyiz. Maddenin sınırlarında, bilimin yüzeyselliğinde sıkışıp kalmamalıyız, ki tasavvufta bunun tuzu biberi olsun, “Bilimsel Tasavvuf” afiyetle sindirilsin:)
Diye düşünüyorum… Ya siz?
Nedense “Akıl ve Mantık İlkeleri” ile hep bir uyumsuzluk problemim oldu yaşamda.
Benim felsefeyle ilgim sadece felsefeyi sevmemden kaynaklanıyor. Ben “bilgiyi sevmeyi” seven biriyim sanırım.
Üniversitede ilk dersimize giren doçent ;
“Karanlık bir odadaki, olmayan, kara bir kediyi arayan kör insanlarsınız,” burada kediyi bulmayı öğreneceksiniz, demişti. Olmayan kediyi ölene kadar arasak ve bulamasak da “kedi yoktur” diyemezmişiz. Kedi bize göre yokmuş. Çünkü biz zaten var olan kediyi bile göremeyecek kadar körmüşüz. Bölümüm felsefe değil “Fen Fakultesi-İstatistik” ti.
İlk dersimi almıştım ama susturamıyordum zeki ve isyankar beyin hücrelerimi.
“İyi de kedi zaten yoksa ben kör olsam ne, olmasam ne, mantıksız mantığınızı uzak tutun benden,” diye (bana özel çelişirlik ilkesine uygun) sessiz-çığlıklar attım bir süre. Tabi sonunda felsefe sevgimle bu felsefeyi de çok sevmeyi öğrendim. Eski çağlarda felsefe akademilerine matematik bilmeyeni almazlarmış. Caaanım matematiğim kediyi bulduracaktı bana. Fakat kağıt üzerinde hesap-kitap-abaküs yardımıyla bulduğum kedi hiçbir zaman bana miyavlamadı.
Yıllar sonra doğu mistizmi ve islam tasavvufu ile tanışıp sevmeye başladığımda farkettim ki
“Nur’un gözleri kamaştırdığı apaydınlık bir odada, var olan, nurdan bir kediyi arıyan, iki gören göz sahibi biriyim”
Bu sefer en azından kedi vardı, bunu bilmek rahatlatıyordu, işim kolaydı. Fakat var olduğuna inandığım kedi beni hiç tırmalamadı.
Ah Aristo ahh…
Kedi ya vardı, ya da yoktu…
Kedi ya siyahtı, ya da değildi…
Ben ya kördüm, ya da değildim…
Miyavlamayan kedi tırmalamazdı ya da tırmalamayan kedi miyavlamazdı…
Ya da…???
“Caaanım matematiğim”, “sevgili felsefem”, “aşk-ı tasavvufum” ve ne aydınlık ne karanlıkta “görmeyi beceremeyen gözlerim”le hangi kedinin hayalini okşadım geçen uzun yıllar boyu ?
Aklımın yolculuk hikayesini başka akıl fikir sahiplerinden “cuk” oturan araklamalarla bitireceğim.
Sıtkı Ataç demişki bir yazısında;
“Eğer akıl aydınlanmışsa, karanlık bir odada açık mavi bir gökyüzü vardır. Eğer düşünceler bulanıksa, günışığında bütüncül hayaletler vardır.”
Tao I Ching kitabında bilge Lao Tsu demişki; (“Aloevera” hakkında demiş galiba)
“Eğer yanlış kişi doğru usulleri kullanırsa,
Doğru usuller yanlış yolda çalışmaya başlar.”
Alev Alatlı “Hadi Baştan Alalım, Aklın yolu da bir değildir” kitabının son paragrafında demişki;
“Vatikan Hıristiyan ilahiyatını bilimle barıştırabilmek için var gücüyle çalışıyor. Kıskandım, İlahiyat fakültesine telefon ettim, biz de fizikten geçtim, kozmonoloji öğretiliyor mu acep diye? Telefona çıkan hanım gülmekten ölecekti: Bayan burası ilahiyat fakultesi fiziğin burda ne işi var!!! Öyle ya biz daha oralara gelmedik”
K.Gökdoğan demişki;
“Popüler tasavvuf” ezberlerimi “tasavvuf bilimi”ni akademi ortamı dışından amatörce araştırarak bozmaya çalışıyorum.
Yaşasın amatör alimler diyorum.
K.G:
3. Üçüncü Hâlin Olanaksızlığı İlkesi:
Bir şey için iki seçenek vardır, üçüncü seçenek olanaksızdır. Meselâ bir insan ya imanlıdır ya da imansızdır. “Biraz imanlı biraz imansız olmak,” üçüncü seçenektir ama üçüncü seçenek aklın evrensel ilkeleriyle çelişir.
Alp:
Gerçekte bir şey için iki seçenek de vardır, diye düşünüyorum. Konu madem bilim, misalimiz de ilimden/bilgiden olsun. Bilginin sonsuzluğunu hesaba kattığımızda; kimse tek başına tam bilgili veya tam cahil olamaz. Herkes bildikleri ölçüsünde alim, bilmedikleri ölçüsünde cahildir. Yani; herkes hem bilgili hem de cahildir, hem bildikleri vardır hem de bilmedikleri vardır. Her kişi hem bilgilidir hem de bilgisizdir.
İman da aynı mantıkla değerlendirilir. İmanın da temelini bilgi oluşturur. Bize bildirilenlerden bazılarını aklımıza yöneltir, imanımıza temel yaparız, yeni gelen bilgileri bu temele entegre etmeye çalışırız. Bu yeni bilgileri önce imanla alır, sonra akılla birleştiririz. Kainattaki ayetleri AKLEDER, Allah’ın varlığına iman ederiz. İman temelini aklımızla böyle oluştururuz. Her gelen bilgiyi iman ile içeri alır, bu temele entegre ederiz. İmanın temeli Allah olmasına rağmen, gelen bilgiler kadar edinilesi iman çeşitleri açığa çıkar. Her bilgi ayrı bir iman, genişlik, farklılık gerektirir, yoksa imanımızın darlığı o yeni gelen bilgiye kilit vurur, içeri almaz. Ve biz doğru olan bilgileri yanlış bir inanç/yaklaşım ile ya almayız, ya da yanlış alırız, o bilginin konusuna doğru iman etmemiş oluruz ki uygulamalarımız da eksik ve yanlış olur.
Sözün kısası; kişi aldığı bilgi kadar imanlı, alamadıkları kadar imansızdır. Çünkü ortada bilgi yoksa neye iman edilecektir. Ve iman konusu temelde Allah’a iman iken, ayrıntıda bilginin sonsuzluğu kadar çeşitlidir. Bu manada hiçbir kimse tam imanlı ya da hiçbir kimse tam imansız olamaz. Herkes bilgisine ulaşan kadar imanlı, bilgisine ulaşmayanlar kadar da imansızdır. Bu anlamda her kişi hem imanlı hem de imansızdır. Çünkü bilginin sonu yoktur ki ona inancı sağlayacak imanın sonu olsun.
Ayrıca bilgilerin hafızada unutulup zayıflaması gibi (ve bundan dolayı) iman da zaman zaman zayıflar, bilginin hatırlanması, güçlenmesi gibi de iman da zaman zaman da güçlenir. Ve hiçbir kimse tam bilgili olamadığı gibi (ve bundan dolayı) tam imanlı olamaz. Ve hiçbir kimse tam cahil olmadığı gibi tam imansız da olamaz.
Küfür örtmek demektir, demek ki örtünün altında bir şeyler var. Şirk, ortak koşmak demektir, demek ki ortak görülenlerin içinde biri var. Ateist, tanrı tanımaz demektir, demek ki tanrı bilgisine ulaşıp sonrasında tanımayanın beyninde bir tanrı düşüncesi var. Sözün kısası cehennemin sonsuz olduğu belirtilmesine rağmen azabın sonsuz olacağının belirtilmemesinin sebebini herkeste az da olsa bir bilginin, bir imanın olduğu gerçeğine dayandığını düşünmemiz, sanırım yanlış olmaz. Kimse tam cahil, tam imansız değildir. Ve insan girdiği ortama zamanla alışır, mukavemet kazanır, umursamaz, ne dersiniz deyin ve sonunda cehennem onu etkilemez olur.
diye düşünüyorum…
“4. Yeter-Neden İlkesi” ve “Zekâ nedir?” başlıklı bölümlere ekleyebileceğim bir yorumum yok. Bana göre güzel bir yorum yapmışsınız, bilgilendim, teşekkürler:)
“İnsanî akıl” ve “hayvansal akıl” ayrımı niçin yapılır?” başlıklı bölümde insanın kendisine ve çevresine verdiği tahribattan bahsetmiş, bu konuda hayvanın insana olan üstünlüğünü belirtmişsiniz, ki haklısınız, doğru.
Madem konu akıl; ben de aklın ölüm ötesi hayatı düşünme, kabul ve gereğini yaşama yönüyle insanın hayvandan üstün yanına işaret ederek ekleyeyim.
Ve bazı hayvanların da yemek için değil güdüsel eğilimleriyle de can alabildiğine (köpek-kedi-fare), çeteleşmelerine, aç gözlülüklerine, doyumsuzluklarına… parmak basayım. Yani insanın dünyasında olanlar benzer şekilde onlarda da görülebilmektedir, gerek fiziksel gerek akılsal yetersizliklerinden dolayı çok şükür insan kadar tahribat oluşturamamaktadırlar:)
Eski Yunan filozofu “Platon/Eflâtun”un bazı evliyadan daha üst makamda cennette olduğu hükmünü ve keşfini de buradan nakledeyim.
-Denmis hayirdir bazi arkadaslar cennet, cehennem seyahat acentasi acmislar da bizim mi haberimiz yok!? ALLAH’in isini ALLAH’A birakin, hic kimse kendini yaratanin yerine koymaya kalkmasin yoksa hüsrana ugrar benden söylemesi!.. İnsani ilim degil iman kurtarir, yoksa seytan en imanli ve müslüman cin olurdu…
Sevgili BİROL… EFLATUN ve Cennet konuları ile ilgili daha fazla araştırma yapmanı öneririm… Örneğin;
- Bir zaman Musa, genç dostuna şöyle demişti, ”iki denizin birleştiği yere kadar hiç durmadan yürüyeceğim, yahut da seneler harcayacağım”… (Kehf: 60)
İşte bu su o sudur ki: Musa (a.s.) ile Hızır (a.s.) bunun kenarında buluştular… Musa’nın (a.s.) yanında pişmiş bir balık vardı, derken bu suyun dalgası balığa vurdu ve o balık CANLANDI….
Bir zaman oldu ki Zülkarneyn de o suya vardı. Çünkü Zülkarneyn Eflatun’un talebesiydi..
Eflatun bir gün, ”Kim o sudan içerse ölmez, demişti”…
Yine günlerden bir gün: Eflatun, Zülkarneyn (İskender) ve ordusu yola koyuldular… Aralarında Hızır (a.s.) da vardı. Taa ki o suyu bulalar!…
O su o kadar gizlideydi ki, ordu yanından geçti de gören olmadı. Lakin Hızır (a.s.) ilham aldı, o suyu buldu ve kana kana içti…
Ve Eflatun Hızır’a baktı da onun o hayat suyundan içtiğinden anladı!!…
Bil ki!.. Bu hayat gözesi; Zata bağlı hakikatın bu varlıkta zuhurundan ibarettir..
Yine bil ki!.. Daha önce de anlatıldığı gibi, Allah’u teala Hızır’ı;
”Ona Ruhumdan üfledim” (Sad: 72)
Manasına gelen ayetin hakikatından yarattı…
Böylece o (Hızır): Allah’ın Ruhudur… Dolayısıyla da kıyamete kadar yaşar…
————-
Semalar ve Yerler Hakkında.. Tuzlu deniz bölümü- İnsan-ı Kamil
BİRLİKTE FARKLI BAKIŞLAR
kaygusuz Yazmış:
30 Haziran 2009 17:41
(((…Çalıştığım sektörde iki tip insanlarla da aynı dönemde çalışma imkanı buldum. Eskilerin büyük çoğunluğu yenileri tamamıyla faydasız ilan ederlerken yeniler, eskilerin bilgi tecrübelerini yok saymadan işin içinde daha fazla bilgi, takım ruhu, akıl, paylaşım, farklı perspektifler olmasının gerektiğini vurgulamaktalar.))) “kaygusuz”
İlim ve bilgi mirasının özeti budur. Yeniler eski birikimi yok saymayacak eskiler de yenilerin yeniliğine açık olacak. Hz. Muhammed a.s. eski Arap örfünün tümünü yok saymamış, akla, imana uygun olan ve yapılıp yapılmaması önemli olmayan bazı davranışları devam ettirmiştir. Yine tevrat, Zebur ve İncil’i tümden yok saymamış onlardaki bilgilerin, hikayelerin ve misallerin bir kısmını tashih edercesine vahiy diliyle insanlığa tekrar etmiştir.
***
infinity Yazmış:
30 Haziran 2009 19:52
(((… [Zekâ nedir? Zekâ aklın çalışma hızıdır.] Zekayı anlatan pek çok ifade okumuştum ama hiç biri bu kadar yerine oturmamıştı. … ))) “infinity”
Zekânın (ve diğer akıl-iman-felsefe) tanımlarının özü hocam Prof. Dr. Nihat Keklik’e ait olup yeni bilgilerle karma yaparak ders notlarımdan aktardım.
(Prof.Dr. Nihat Keklik)-> http://felsefe.istanbul.edu.tr/node/60
***
Alp Yazmış:
30 Haziran 2009 17:31
(((… Ben bu konularda sizin kadar bilgili değilim, tarihten, insanlardan, olaylardan kanıt oluşturarak böyle sağlam ve güzel bir yazı yazamam. Kişilere, olaylara, tarihe girmeden sizin vermeye çalıştığınız mesaja yakın mesaj verebilirim. Ama böyle bir yazım; sağlam, somut, gerçek dayanak oluşturmamış; zayıf, soyut, hayali şahsi bir yazı olarak kalır.
Yazı hakkındaki benim gördüğüm eksiklikleri, eleştirilerimi daha sonra yazacağım, ki paylaşım amacına ulaşsın:) …))) “Alp”
İlim “hâl”ine sahip olan zâtlar ilimleriyle insanlara üstünlük taslamaz. Onların bu güzel “hâl”leri bizlere örnektir. Ki bizler burada “ilim hâlleri” hakkında değil “bilgi birikimi” hakkında yazıp-yorumluyoruz. İnsan için “bilgi birikimi” kitaplıktaki kitap birikimi veya hard diskteki bilgi kayıtları gibidir. “Benim kitabım senin kitabından daha çok”, “benim bilgisayarımdaki bilgi senin bilgisatyarından daha çok” diyerek kendimize üstünlük veremeyiz. Kitaplıklarımızdaki, hard disklerimizdeki ve beyinlerimizdeki “bilgi birikimleri” hakkındaki fikirlerimizi konuşup yazmamız bilgiyi ilme dönüştürmeye vesile oluyor.
Nâzik düşüncenize, tevazunuza ve bilgiye yönelik mâhirane eleştiri-katkılarınıza sonsuz teşekkürler.
***
Alp Yazmış:
30 Haziran 2009 20:06
(((… [Aklın evrensel ilkeleri nedir?
1. Özdeşlik İlkesi:] …
Maddeci bilimle yaklaşırsak bedenimiz maddedir. ”Tasavvufi/safi Bilim”le yaklaşırsak bedenimiz yani maddemiz sadece madde değildir, o aynı anda hücre… atom… enerji…dir de. “Tasavvufi Bilim” hem de bilimsel gerçeklerle, “Tasavvufsuz Bilim”in özdeşlik ilkesini yıkar geçer. …))) “Alp”
Eski çağların akla dayalı özdeşlik ilkesi “öz-cevher/bileşik olmayan” ve “araz-ilinek/bileşenler” anlayışı üzerine kurulmuştur. Meselâ… zihnimizdeki “saç” tasavvuru “öz”dür. Zihnimizdeki saç tasavvurunda “renk, ağırlık, hacim, şekil, koku, saçın maddesi, vs.” gibi arazlar-bileşikler yoktur. Fiziksel dünyadaki saçdan saçı oluşturan tüm arazları/bileşenlerini çıkarırsak geriye ne kalır? İşte zihinsel dünyada geriye kalan saç tasavvuruna saçın özü/cevheri diyoruz.
Saç renktir, saç maddedir, saç uzunluktur, saç kokudur… saç bunlarla özdeştir önermesi yanlıştır.
Saç saçtır, renk renktir, madde maddedir(basit anlamda), koku kokudur… önermesi doğrudur.
Saç cevheri/özü aynı anda hem saç hem koku vs. olamaz.
…Meselâ ‘tanrı tanrıdır’ tanrı hem tanrı hem İsâ olamaz. Hıristiyan ilâhiyatçıları bu konuyu… Tanrı’nın hem ‘tanrı’ hem İsâ olması konusunu iki bin yıldan beri tartışmaktadırlar ve hâlâ sonuçlandıramamışlardır. İslâm ilâhiyatında böyle bir sorun olmamasına rağmen İslâm Tasavuf Düşüncesi de baştan sona “özdeşlik ilkesi”nin tartışılması üzerine kurulmuştur. Hallac-ı Mansur’a mâledilen “enel hak/ben hakkım” düşüncesi en belirgin örnektir.
Teorik fiziğin izafiyet teorisine göre madde aynı anda hem maddedir hem de enerjidir. Fakat bu önerme “GÖZLEMLEYENİN O ANDAKİ GÖZLEM ARAÇLARINA GÖRE”dir. Mesela… Işık hem “taneciktir” hem “dalga”dır. Işığın “tanecik”mi olduğu “dalga” mı olduğu gözleyene ve gözlem aracına göre form sergiler. Demek ki ışık aynı anda hem “tanecik/foton-takyon” hem de “dalga”dır. Klasik aklın klasik ilkeleri burada (ve başka örneklerde) geçerliliğini yitirebiliyor.
Hıristiyanlığın BabaTanrı (öz/cevher/baba) ve Oğul İsâ (tanrının sıfatlarının bir beden olarak tecellisi) mantığındaki aynı özün iki aynı anda iki şey olması kalsik aklın klasik ilkelerine göre çelişkidir fakat çağdaş bilimlere dayalı ilkelere göre doğrudur. Hıristiyan ilahiyatçıları ikilik ve üçlük (şirk/aynı anda iki olmak ve teslis/aynı anda üç olmak) mantığını yeniden yapılandırmaya çalışmaktadırlar.
Aklın ilkelerini “tanrı özü” üzerine kurarsak ve çağdaş bilim verileriyle desteklersek Hıristiyanlığın “şirk ve teslis”i hem doğru hem yanlış olabilir.
Aklın ilkelerini “Allah Ahad”dır “ilmi” (biz bilgisiyle meşgulüz) üzerine kurarsak bilim ve felsefe üzerine kurulan “şirk ve teslis” çıkarımlarının her türü geçersiz olur.
Hallac-ı Mansur’un “ben Hak’kım” yargısı “tanrı özü” üzerine değil “Allah Ahad”dır temeli üzerine kurulmuş bir gerçeği ifade eder. Hallac’ın (ve kesretin) hiç var olmadığını var olanın hâlâ Hak olarak Hak olduğunu anlatır.
***
Alp Yazmış:
30 Haziran 2009 21:16
(((… 2. Çelişmezlik İlkesi:
Ali aynı anda hem sabit hem de hareket ediyor olabilir. Beden misali ile devam edelim: Ali’nin bedeni maddesi itibarıyla sabit iken atomik veya dalgasal boyutta hareket ediyordur, hem de sürekli olarak….))) “Alp”
Ali’yi öz/cevher olarak düşünürsek (klasik aklın ve klasik bilimin ve klasik din-tasavvuf-mistisisizm anlayışı konuyu öz/cevher boyutunda düşünür) Ali bir özdür. Ve aynı anda hem sâbit olup hem hareket edemez.
Çağdaş bilimsel düşüncenin din-bilim-tasavvuf-mistisizm anlayışını siz güzel ifade etmişsiniz. Ali’nin bedeni fiziksel dünyada bir bileşiktir ve bileşik beden gözlem boyutuna göre hem sâbit hem de atomik-enerjik boyutta hareketli olabilir.
Klasik düşünce çağlarında “atom ve atomaltı boyut” bilinemiyordu fakat onlar akıllarıyla maddenin “öz-cevher-tek yapı” olmadığını çözmüşlerdi. Mesela “beden”i öz-cevher olarak kabul etmiyorlar “hava-su-toprak-ateş” (anasır-ı erbaa/dört element(?)/dört öz) karışımından oluşan dört özlü (onlar şimdi öz/element değildir bileşiktir) et,kan, kemik bileşimli “mürekkeb varlık/biraraya gelmiş varlık” kabul ediyorlardı.
Klasik aklın ilkelerine göre düşünenler “bileşiklerin ayniyetini, çelişmezliğini” tartışmıyordu “öz”lerin hatta “tek öz”ün durumunu tartışıyordu. Ve “bir öz” ayn anda hem sâbit hem hareketli olabilir mi diye düşünüyorlardı.
Tanrının hem göklerde oturması hem de aşağılarda yürümesini klasisizm ve çağdaşlıkla dahi sınırlayamayacağımız “AHADİYET/TEKİLLİK” mantığına göre düşünelim. Göklerde oturan (oturmak=ezeli ebedi var oluş hali/kadîmlik) bir öz olmadığına göre aşağıda yürüyenin (yürümek=başlangıçlı ve sonlu varlık/hâdis-sonradan var oluş) varlığını soruşturmalıyız.
Bu durumda tanrı yoksa… ki yoktur (Allah vardır ve ahad’dır) aşağıda yürüyen tanrı değildir. Allah ahad olduğu için “bölünmez, parçalanmaz” ve yürüyen bir varlık tecelliyatı oluşturmaz. “Aşağıda yürüyen Allah’ın bir tecelliyatıdır” ifadesi tecelliyatın olmadığını anlatmak için çıkış noktasıdır. Orada kalırsak Baba-Oğul ikilemine (babanın oğul olarak tecelliyatı ikilemine) düşeriz. Geçersek…
Geçersek ne olur?
Geçersek sorunu bu işin üstâdı Muhyiddin İbni Arabî’nin Hak’kın varlık mertebeleri nazariyesine göre düşünmeye başlarız. Bu sefer de…
Tecelliyatı yâni tekillik kılıfına sokulmuş ikliği/şirki:
“Allah” ve “Allah”dan başka geçici varlıklar”(?) mı doğrudur
yoksa
“Allah”dan başka kalıcı/geçici varlık yoktur” mu doğrudur…
sorularının sorulduğu “Deli Dumrul”un geçidine yöneliriz.
(Deli Dumrul isimli bir zorba kuru dere üzerine köprü kurmuş, geçenden bir akça geçmeyenden döve döve iki akça alıyormuş… Dede Korkut hikâyelerinden)
Tecelliyat/iklik/üçlük var mıdır? sorusuna “tecelliyat yoktur” demeyi, dayağa rağmen köprüden geçmemeyi ve “iki akça” vermeyi denediğim yazı.
http://www.yorumsuzblog.org/sorular-cevaplar-8/
***
NullMoon Yazmış:
30 Haziran 2009 21:57
…(((…Nedense “Akıl ve Mantık İlkeleri” ile hep bir uyumsuzluk problemim oldu yaşamda.
…
Eski çağlarda felsefe akademilerine matematik bilmeyeni almazlarmış. …))) “NullMoon”
Klasik akıl anlayışının akıl ve mantık ilkeleri bireysel ve toplumsal bilinç altlarında devam etmektedir. Çağdaş akıl ve çağdaş akıl mantık ilkelerini tanımamız için önce klasik aklı ve ilkelerini en azından genel kültür bazında tanımalıyız. Bu yazımın amacı klasik aklın ilkelerinin genel-geçer olduğunu ilan değildir, tanımak ve yeni değerlere açılabilmektir.
Eski çağlardaki felsefeyi güzel ifade etmişsiniz… önce matematik ve sonra diğer bilimler idi felsefenin olmazsa olmazı. Şimdi de en az bir adet çağdaş bilim dalında uzmanlık ve sonra felsefe… Bu nedenle ben de “bilimsel felsefe” yapamam sadece felsefe tarihi ile ilgili bilgi yığınımı dile getirebilirim.
***
Alp Yazmış:
30 Haziran 2009 22:21
(((… 3. Üçüncü Hâlin Olanaksızlığı İlkesi:
Gerçekte bir şey için iki seçenek de vardır, diye düşünüyorum.Konu madem bilim misalimiz de ilimden/bilgiden olsun.Bilginin sonsuzluğunu hesaba kattığımızda; kimse tek başına tam bilgili veya tam cahil olamaz.Herkes bildikleri ölçüsünde alim, bilmedikleri ölçüsünde cahildir.Yani; herkes hem bilgili hem de cahildir, hem bildikleri vardır hem de bilmedikleri vardır.Her kişi hem bilgilidir hem de bilgisizdir. …))) “Alp”
Yorumun devamı oldukça bilgilendirici devam ediyor.
Bu ilkeyi iman aşamasından sonra “ikan” bilgisi boyutunda “Hak”kın ve “kul”un varlığı aynı ayrı mı sorusuna bağlarsak sorgulama bizi çok daha farklı KARARSIZLIKLARA götürür.
***
Alp Yazmış:
30 Haziran 2009 22:55
(((… “4. Yeter-Neden İlkesi” ve “Zekâ nedir?” başlıklı bölümlere ekleyebileceğim bir yorumum yok. Bana göre güzel bir yorum yapmışsınız, bilgilendim, teşekkürler:) …))) “Alp”
Nedensiz varlık…
Nedensiz var oluş…
Nedensiz teklik…
ENBİYA/23-) La yüs`elu amma yef`alu ve hüm yüs`elun;
(O) yaptığından sual edilmez… Onlar sual edilirler.
“Onlar”(???)
***
BIROL Yazmış:
1 Temmuz 2009 05:22
(((… [Eski Yunan filozofu “Platon/Eflâtun”un bazı evliyadan daha üst makamda cennette olduğu hükmünü ve keşfini de buradan nakledeyim.]
-Denmis hayirdir bazi arkadaslar cennet, cehennem seyahat acentasi acmislar da bizim mi haberimiz yok!? ALLAH’in isini ALLAH’A birakin, hic kimse kendini yaratanin yerine koymaya kalkmasin yoksa hüsrana ugrar benden söylemesi!.. İnsani ilim degil iman kurtarir, yoksa seytan en imanli ve müslüman cin olurdu… …)))
Sevgili BİROL
Elçiye zeval olmazmış.
Gerçi Platon’u “fetret devri ehli(*)” kabul ederek…
bizim gibi takliden değil …
“aklı ile Hak’kın/yaratanın varlığını döneminin imkanı ölçüsünde düşünebilmiş”tir hükmüyle cennet kapısını açanların resmî elçisi değilim.
Sadece onların eserlerinde gördüğüm “çok cesurca” bir bilgiyi naklettim.
O zâtların isimlerini tek tek vermek istemiyorum dileyenler kendi imkânlarıyla araştırsınlar.
Platon’un yerine kendimi koyuyorum da destan kahramanlarına tapınılan bir çağda;
“acaba onun kadar yaratıcı bir varlık” fikri ortaya koyabilir miydim? annemden, babamdan ve çevremden kalan ‘hazır iman’ mirası üzerine konmasaydım?
diye düşünüyorum.
(*) Fetret Devri Ehli: Risalet/Nübüvvet kaynaklı vahiy tebliği ulaşmayan yerdeki-zamandaki-kişi.
Fetret kavramını kullanmadan nakilde bulunmam bir eksiklik olmuş, espiritüel bir eleştiri ile hatırlatmış oldunuz… eyvallah dostum.
***
“AYNI KONUYU BİRLİKTE FARKLI YÖNLERİYLE DÜŞÜNEBİLEN TÜM KATILIMCILARA ŞÜKRANLARIMI ARZ EDİYORUM”.
KGökdoğan
Uzay-Zaman ve Zihin Bilmecesi yazısına değerli AHHA’nın yaptığı yorumdan bir alıntı.
(((… Biliyoruz ki, aynı kaynaktan çıkmış ve birbirinden çok uzaklara gönderilen iki atom altı parçacıktan birisine yapacağımız etki AN’ında diğerini de etkilemektedir (Hâlbuki klasik fizikte bu etkinin milyonlarca yıl sonra diğerine ulaşması lazım). Çünkü iç boyutlarda maddi bir “uzam”, dolayısıyla “zaman” olmadığından, bizim kendi 3D dünya âleminde gördüğümüz her zerre iç boyutlarda BÖLÜNMEZ, YEKPARE BÜTÜN’ün KENDİ olarak mevcuttur. …)))
Ne İçindeyim Zamanın
Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpâre geniş bir ânın
Parçalanmaz akışında.
Bir garip rüyâ rengiyle
Uyuşmuş gibi her şekil,
Rüzgarda uçan tüy bile
Benim kadar hafif değil.
Başım sükûtu öğüten
Uçsuz bucaksız değirmen;
İçim muradına ermiş
Abasız, postsuz bir derviş.
Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim,
Mavi, masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim.
(A.HamdiTanpınar)
Yaz sıcağında… yorulan zihinlerimizi dinlendirmek için serin bir esinti niyetiyle çok sevdiğim bir şiir:
Felsefe beyin jimnastiğidir, bana göre. Bunu söylerken aşağılamak için söylemiyorum, bilakis amiyane kısa ve öz ifade ediyorum. Beyinin işlevsel olasılıksal bir ürünüdür. Yani beyinlerinin akıl ve hayal (derinliksiz olursa akıl yerine zeka girebilir) işlevlerinin kullanımının sonucunda gerçekle örtüşme olasılığı olabilen bir bilgi ortaya çıkar. Ben buna felsefe yapmak diyorum.
İnsanın kendine yön çizmesi için gerekli bir uygulamadır. AMA işin içine duygu ve diğer özellikler de girmeli. En önemlisi de İMAN girmeli. Çünki felsefe sonunda ortaya çıkan bilgi veya somutlaştırılmış fikir gerçekle ne kadar örtüşürse tabi bunu test etmek çok uzun, zor, her olasılık incelenmeli ancak ondan sonra evrensel gerçeklik normlarını taşıyabilir.
İMAN ise birimlerin ulaşamayacakları kesin bir gerçekliğin yaratıcısı ve uygulayıcısının ortaya koyduğu ve hazır olarak verilmiş test etmeye gerek olmayan (tabi inanalar için bu böyledir) bilgilerdir. Yani harita çizilmiş, yönler belirlenmiş, ayrıntılar tam olarak gösterilmiştir. Bu bilgileri bir insanın test etmesi doğrulaması bir ömürde mümkün değildir. Belki ömürler geçse ancak, o da ne kadar noksan olacagı tartışılmaz.
Bana göre felsefe denilen işlev ancak kesin gerçekliklerin (Kuran’ın, hadislerin v.b.) bizim fikir ve iç dünyamızdaki bazı kavranılamıyacak bilgileri tasvirleri bize göre soyut gerçeklikleri somutlaştırarak kavrayabilmemiz ve yaşantımızı tamamen bu kavradığımız gerçekliklere göre (tabi kader dahilinde) yönlendirmemiz için kullanılmalıdır. Eski tabirle ruhsuz felsefe değil belki hayattar ve gerçeklerin fikir aynamızda yansıyan parlak nuru olan evrensel, kesin ve gerçek saadet ve huzuru kazandıran, mutluluk veren bir bilgi açığa çıkmalı, meyve vermelidir. Yoksa kötümserlik aşılayan, sonu çıkmaz derin bir karanlık kuyu olan ve o ucube fikirlerin toplandığı bir mezbele olmamalıdır.
Tabii ki konu çok geniş yönü çok fazladır. Nasıl nereden baktığınıza göre değişir. Bazen alet olur bazen zorunluluktur bazen de gerçekleri veya bizim gerçeklerimizin (zannımızın inşası için) tesbit edilmesi ve algılanmasını sağlayan bir minyatür olur. OLUR DA OLUR…
SONUÇ ÖNEMLİ, YA BOĞULMAK YA SAHİLİ SELAMETE ÇIKMAK, BAŞKA SEÇENEK YOK…
Bedendeki bir hücre gözüyle, beyinsel fonksiyonlarıyla bütün insanı belki evreni algılamaya çalışmak ne kadar zor bir düşünmek lazım. AMA YARATICI ulaşılması ve elde edilmesi gereken noktayı ve meyveyi göstermiş ve önümüze koymuş. O sonucu vermeyen her beyinsel faaliyet çıkmaz bir yol ve boğulmaktır. Başlangıç ile son nokta bize hazır verilmiş (tabi inananlara) arasındaki yollar tarzlar boyutlar kişilerin bireysen özelliklerine ve seçimine kalmış. Test etmek kolay. YOKSA KARANLIKTA NERESİ OLDUĞUNU VE NEREYE ÇIKTIĞINI BİLMEDİĞİN BİR YOLDA TÜRLÜ TEHLİKELERLE BAŞBAŞA NEREYE ULAŞACAĞIMIZI ZANNEDİYORUZ Kİ. BU BİR OYUN DEĞİL BANA GÖRE…
Gerçekler ortada, anlamak kendimizde bulmak ve değerlendirmek iman nuru ile olursa ben varım öbür türlü bu hayat ve zaman tecrübeleri sınamakla test ile harcanacak kadar basit ve değersiz değil.
İŞTE O BÜYÜK NURLU İMAN SAHİBİ AKILLAR BU GERÇEKLERE ULAŞMAK İÇİN O YOLUN ZORLUĞUNU VE TEHLİKESİNİ GÖRMÜŞ VE YAŞAMIŞLAR. BİZİ UYARIYORLAR DAHA NE Kİ BİZE, TEMELDEN BAŞLAYACAGIZ SAĞLAMASINI YAPACAGIZ?
BİRŞEYDE FAYDA VE ZARAR EŞİT OLURSA O İYİ DENİR BİR FAZLASINA HAMLEDİLİR. DEMEKKİ SONU VE EKSER ÇOĞUNLUĞU FENA Kİ UYARI YAPILMIŞ O YOL KARANLIK… AYDINLIK OLMASAYDI HA O ZAMAN DENEYELİM, TAMAM AMA VAR. NURLU BİR YOL VE BÜTÜN AZALARIMIZ İMTİZAÇ ETMİŞ BİR HALDE ŞEVKLE MUTLULUK İÇİNDE GİTMEK VARKEN BİZE GÖSTERİLİRKEN GÖRMEK LAZIM GİTMEK LAZIM….
KONU ÇOK UZUN…
“Aklın evrensel ilkeleri aslında “Tek/Ahad Varlık”ın “Tekilliğinin/Ahadiyeti”nin (bölünmezliği, yansımazlığı, tecelli etmezliği, ikinci varlık oluşturmazlığı gerçeğinin) “Evrensel Bilimsel Felsefî Düşünce ve Evrensel Bilimsel Tasavvuf Düşüncesi”nde açıklığa kavuşturulmasından başka bir şey değildir.(K.Gökdoğan)”
Bu cümle yazınızda “Aklın evrensel ilkeleri” bölümünün üzerinde yer alsaysı, bu ilkeleri yanlış değerlendirip eleştirmezdim diye düşünüyorum. Halbuki bu ilkeler “Tek/Ahad Varlık”ın “Tekilliğinin/Ahadiyeti”ni açıklığa kavuşturuyormuş. Bense bu ilkeleri sizin açıklamanızda verdiğiniz “göresel, beşeri…” örneklere takılı kalarak “yaratılmışlar” üzerinde değerlendirdim. Meğer siz örneklerle/misallerle bizi bir yere taşımak istiyormuşsunuz. Anladım ki misale değil gerçeğe yönelmemiz gerekiyormuş:)
“Tek/Ahad Varlık”ın “Tekilliğinin/Ahadiyeti”ne dönük olarak tekrar bu “aklın evrensel ilkeleri”ni kapasitem yettiği kadar yorumlamaya çalışayım. Bu sefer eleştiri değil, anlatmak istediğinizden anladığımı; sizin eksiğinizi değil, kendi eksiğimi dile getiriyor, tamamlamaya çalışıyorum:)
Aklın evrensel ilkeleri:
1. Özdeşlik İlkesi:
‘a’ ‘a’dır. Yâni bir şey hem kendisi hem de başkası olamaz.
Alp:
Varlık(Allah) Ahad(Allah)tır.(örneğinizdeki “a” baş harflerle aynı:)
Ahad olan varlık hem Ahad, hem de bir başkası olmaz. Ahad Ahad’dır, Ahad bir başkası olmaz, Ahad varlık İsa olarak var olmaz. Öyleyse İsa’ya ve Hallacı Mansura yokluk yolu gözüktü demektir:)Mevcudat varlık kokusu dahi almamıştır, gerçek manada var olmamıştır.
2. Çelişmezlik İlkesi:
Bir şey tek konum halindedir.
Alp:
Ahad olan varlık değişmez halde tek konumda iken, aynı anda İsa olup hareket halinde olmaz.Ahad olan gerçek varlık değişmez halde iken, değişime dönük varlık/varlıklar olmaz.Değişmez Ahad varlık değişime uğramaz. Bu sefer de “Ali”ye yol görüktü, ilginç o da “a” ile başlıyor:)Mevcudat varlık kokusu dahi almamıştır, gerçek manada var olmamıştır.
3. Üçüncü Hâlin Olanaksızlığı İlkesi:
Bir şey için iki seçenek vardır, üçüncü seçenek olanaksızdır.
Alp:
Varlık ya Ahad’dır(sınırsız-tek), ya da sınırlı-çokluktur.Üçüncü seçenek olarak hem Ahad hem de çokluk olamaz, üçüncü seçenek olanaksızdır.Varlık Ahad olduğuna göre(artık bilimde kendi lisanıyla bunu diyor:) çokluk var olamaz.Yine hepimize yokluk yolu görüktü:) Mevcudat varlık kokusu dahi almamıştır, gerçek manada var olmamıştır.
4. Yeter-Neden İlkesi:
Evrendeki her şeyin bir nedeni vardır.
Alp:
Bunun cevabı da sizden yaptığım alıntı olsun.
“Gerçek Tasavvuf Düşüncesi” ise Yeter-Neden ilkesinin “ilk neden” önerisini İbni Arabî’den itibaren sistematik olarak “Dehr”, “Tek An”, “Ayan-ı Sâbite”, “Ahadiyet” “Varlık Mertebeleri” vb. kavramlarla incelemektedir.”
Çünkü “onlar sual edilirler” ve kendilerine yöneltilen yaratılışla ilgili suallere “varlık mertebeleri” oluşturarak cevaplamaya çalışırlar:)
O ise;
“yaptığından sual edilmez.” Yani; O nedensiz tekliktir, nedensiz varlıktır, nedensiz var eder, nedene tabi değildir.Benim anladıklarım şimdilik bu kadar. Ama sizde eminim daha fazlası vardır.Zamanını ve enerjisini bu işlere ayırmanızdan biliyorum ki, bencil değil, mütevazi, değerli, paylaşımcı, bilgiye, soruya, eleştiriye, öğrenmeye açık saygın emektar bir insansınız. Yorumumu tamamlamanız ve düzeltmeniz dileğiyle:)
EVREN, SAYI VE KURAN
“Aklın ilkeleri” insan aklının matematiksel hesaplara göre işleme yöntemini anlatır. Aklın ilkeleri her çağın “bilim-teknik” düzeyine göre yeniden yorumlanır. Yine her çağın “din,tasavvuf ve mistisizm” anlayışı aklın ilkelerini kendi “iman ve inanç”ına göre kullanır.
Pisagor ya da Pythagoras (Yunancada: Πυθαγόρας) , M.Ö. 580 – M.Ö. 500 yılında matematik ve aklın ilkelerini birleştirerek “varlığın özü”nü “sayı” ile anlatmayı denemiştir. Bâtıl olan ruh göçüne inanması gibi mistik eğilimleri olsa da sayılarla evreni/varlığı çok güzel izah eder;
(((… “Bir sayısı temel sayıdır. Tek ve çift sayıları meydana getirendir. Sayıların ve varlıkların sonsuz dizisi Bir’den çıkar. İki türlü Bir vardır. İlki, bütün sayılar (varlıklar) zincirinin içinden çıktığı ve sonuç olarak da onları içeren, kuşatan, özetleyen, karşıtı olmayan Mutlak Bir’dir. Bütün varlıkların değişmez ilkesi ve ebedî kaynağı, sarsılmaz ilkesidir.” …)))
(Wikipedia/Pisagor) Geniş Bilgi -> http://tr.wikipedia.org/wiki/Pisagor
Ve Pisagor’dan iki bin beş yüz yıl sonra “çağdaş bilim” evreni ve varlığı “matematik, fizik, kimya” sayısallığıyla zihinlerimizde yeniden inşa etmeye başladı.
(Evrenin, varlığın ve insanın tanıtım kitabı olan Kur’an’ın sayısal sistemi de muhteşemdir… daha keşfedilecekleri tahmin bile edemeyiz.)
***
Değerli Alp aklın ilkelerini önceki yorumlarınızda “yanlış” yorumlamadınız. Tarihsel gelişimi içinde “nasıl anlaşıldığını eleştirerek bir nevi doğruyu izah” etmiş oldunuz. Son yorumunuzda da günümüz bilim-teknik düzeyine göre din-tasavvuf ve mistisizm açısından “çok özgün bir mantıkla” tekrar değerlendirdiniz.
K.Gökdoğan:
“Klasik akıl anlayışının akıl ve mantık ilkeleri bireysel ve toplumsal bilinç altlarında devam etmektedir. Çağdaş akıl ve çağdaş akıl mantık ilkelerini tanımamız için önce klasik aklı ve ilkelerini en azından genel kültür bazında tanımalıyız. Bu yazımın amacı klasik aklın ilkelerinin genel-geçer olduğunu ilan değildir, tanımak ve yeni değerlere açılabilmektir.”
“Klasik akıl-mantık anlayışı bilinç altlarında devam etmektedir” derken; şartlanmalarımızda devam etmektedir demek istiyorsunuz gibi algıladım.
Doğu mistizminden Zen Budizmi ve Taoculuğun felsefesi kesinlikle Aristo mantığının dışında olup, Buda, Konfiçyus ve Lao Tsu gibi doğu mistikleri Aristo’dan birkaç asır önce yaşamışlardır. Batı Aristo’nun ve bilimin dünyasında gerçeği aramaya çabalarken burun büktükleri doğu felsefesi hakikate daha yaklaşmış, deyim yerindeyse nirvanaya ulaşmışlar. Japonya, Çin gibi teknolojinin babaları olanların Aristo’dan haberleri bile yok. Klasik Aristo düşünce sisteminin gerçeklerine karşın doğu mistizminin hakikati var. Hakikat tektir, gerçek ise kişiye göre şekillenen çokluktur, görecedir. Taoizm ve ZenBudizm her zaman yenilenmeyi ve değişimi savunmuş zıtlıklarla yol bulmuşlar ve Tek’e ulaşmayı amaç edinmişlerdir.
İlk bilgisayar ve makine sistemleri “a” “a” dır diyen 0-1, ya/ya da mantığı üzerine kurulmuşken, şimdi IQ ları insanınkinden yüksek akıllı tasarımlarla yapılan makineler, “computur”lar, yapay zekalar da çağdaş bilimin ortaya koyduğu değişkenlik, hem-hem/ hem de tarzı mantıkla üretilmekte. Aristo’nun siyah beyaz dünyası yok oldu. Artık gerçek “0 ya da 1” değil. Gerçek 0 ile 1 arasında bir yerde 0 ≤ ∞ ≤ 1 gibi bir denkleme dönüştü üstelik; 0 ≠ yok (denklem tamamen tarafımdan uydurulmuştur)
Şahsi düşüncem şu ki bilinç altlarımızda yer etmiş olan şartlanmalardan arınıp klasik akıl-mantık ilkelerinden yakamızı kurtaramazsak IQ’ları bizi zaten sollamış olan kendi imalatımız bilgi teknolojisi ürünlerine karşı terminatör savaşlarını yapmak zorunda kalacağız.
KG: “Pisagor ya da Pythagoras (Yunancada: Πυθαγόρας) , M.Ö. 580 – M.Ö. 500 yılında matematik ve aklın ilkelerini birleştirerek “varlığın özü”nü “sayı” ile anlatmayı denemiştir. Bâtıl olan ruh göçüne inanması gibi mistik eğilimleri olsa da sayılarla evreni/varlığı çok güzel izah eder;”
Felsefe tarihini çok iyi bilmiyorum ama verdiğiniz tarihle sanırım Pisagor da Aristo öncesi Buda dönemlerinde yaşamış. Ve mistik görüş anlamında da benzerdirler.
Pisagor ekolünde; anlamak ve öğrenmekten çok, arınmak, bilgi yoluyla saflaşarak, evren’in ruhuyla bütünleşmek önceliklidir. Bedenin yok olduğunda asıl gerçeklik olan ruh, bedenden bağımsız bir varlığa sahip ve ölümsüzdür. Ruhun bedenle olan ilişkisi, onun asıl özünü kirletir. Ruhun tek hedefi vardır; arınmak ve tanrısal kata yücelmek. Felsefesinde doğu mistizmi gibi Tek ve mutlak yaratıcı öz inancındadır. Ancak reankarnasyona varan; ruhun tekamüle erene kadar tekrar tekrar bedenlenmesi görüşündedir.
Pisagor’un Aristo gibi aklın ilkeleri ile bir yakınlığı olduğunu sanmıyorum. O “sayıların ilkeleri” üzerinde durmuştur. Doğadaki tüm karşıtlıkların kökü, bir ile çokluk arasındaki çelişkiden gelmektedir. Oysa “mutlak bir”, ne tek, ne de çifttir. Bir başka deyişle “mutlak bir”, teklikle çiftliğin birlikteliğidir. İlk varlık olan bir, noktadır.
Pisagor ekolü I1I= (.) Aklın ilkelerine aykırıdır.
Klasik aklın ilkelerinde;
Özdeşlik ilkesi: “1” “1” dir.
Çelişmezlik ilkesi “1” ya da “(.)”
Üçüncü halin olanaksızlığı ilkesi “1” ya tektir ya çifttir.
Nokta hareket ederek çizgi, çizgi devinerek düzey, düzey hareketle cismi oluşturur. Şu halde her cisim, bir başka sayının karşılığıdır. Hatta sayıları 1= monad: tek, 2= diyad: zıtların birliği, triad, tetrad diye devam eder ama diğerlerinin anlamını hatırlamıyorum.
Matematiğe çocukluğumdan beri gönül vermiş biri olarak matematikte sevdiğim bir şey, aynı klasik ve kuantum fiziğindeki gibi; bir klasik matematik, bir de 2+2 nin 4 etmediği farklı koordinat sistemleri olmasıdır.
Matematik hiçbir zaman Aristo mantığı ve klasik akıl ilkeleri ile örtüşmez. Evdeki hesabın çarşıya uymaması gibi. Einstein daha iddialı bir söylemle “Matematik kanunları gerçeği yansıttıkları sürece kesin değildirler. Kesin olduklarında gerçeği yansıtmazlar” demiş…
Sanırım biz hakikate ulaşamadıkça evrenin ve Kuran’ın değişmez sistemini ve ilkelerini kendi gerçekliklerimize %100 uyarlayamayacağız.
K.G: “Aklın ilkeleri her çağın “bilim-teknik” düzeyine göre yeniden yorumlanır. Yine her çağın “din, tasavvuf ve mistisizm” anlayışı aklın ilkelerini kendi “iman ve inanç”ına göre kullanır.”
Açıkçası bu yazıyı yazarken akıl ilkelerinde Aristoculuk neden klasik olmuş merak ettim. Aristo’dan (MÖ. 400 civarı olsa gerek) önce (Pisagor, Buda Konfiçyus MÖ. 600-500 aralığı) zıtlıkların, değişim ve yenilenmelerin, göreceliğin olduğu düşünce akımları üretilmişken, son 80-90 senedir tekrar eskiye rağbetle bilime nur yağdırıyoruz. Arada 2300 sene Aristo’nun kaprislerine boyun eğmişiz gibi geliyor nedense:)
Klasik akıl-mantık-zeka ilkeleri genel-geçer mi bilmem ama genel kültür olarak kalsalar da, aklı mantık süzgecinden geçirip zeka ile yoğurup “Evrensel ŞUUR ilkeleri” ni oluştursak biz de.
Sevgili Alp, son yorumunuzda Akıl ve mantık ilkelerini tasavvufi bir zemine çok güzel oturtmuşsunuz. Klasik akıl ilkelerine muhalefetimde sizin bu yorumunuzu dışarıda tutuyorum.
SAYISALLIK VE DUYGUSALLIK
Eski Yunan, Orta Çağ İslâm, Yeni Çağ Batı medeniyetlerinin en belirgin özelliği ‘kendi çağlarına göre-bilimsel düşünce’yi dinden bağımsız matematiksel sayısal dil ile ifade etmeleridir. Hatta o çağlarda “bilimsel felsefe”nin temsil ettiği akademi sayısallığı ile “tapınak,kilise ve şeriatçı medrese”nin temsil ettiği dinsel duygusallık sürekli çatışmıştır.
Belki de Eski Yunan’dan daha köklü ve daha eski olan “Doğu Felsefesi”nin dili matematiksel ve sayısal değildir.
Eski Yunan, Orta Çağ İslâm ve Yeni Çağ Batı dünyasının bilgin/bilge/filozof takımı evreni bilime dayanan akıl ile tanımlarken Doğu Felsefesi evreni duyguya dayanan mistisisizm ile tanımlamıştır. Bu nedenle batı ilk sistematik, sayısal, akla dayalı bilimi Aristo ile başlatır… Doğuda şimdiki bilim anlayışına uygun Aristo benzeri bir dönüm noktası tespit edilemiyor.
Felsefe ile lise yıllarımda ilgilenmeye başladım… bilimi Eski Yunan filozoflarının başlattığı tezini ve kanıtlarını otuz yılda ancak duygusallığım dışına çıkarak yeni yeni düşünmeye çalışıyorum.
Aristo’nun ve diğer filozofların her düşüncesi harfi harfine doğrudur ya da tümü toptan yanlıştır gibi bir yaklaşım bilimsel düşünce değildir. Bilimsel düşünce “sempati ve antipati” dışında çalışabiliyorsa bilimsel düşüncedir.
Günümüzdeki modern mantık-modern matematik önerileri (p-q’lar, Ve-Veya-İse-Ancakveancak, 1-0) tüm versiyonuyla birlikte Aristo’nun klasik mantığı üzerine kurulmuştur. Dijital elektronik beyinde (yapay zekada) “Ve” önermesiyle birlikte “hem öyle hem böyle olabilir” anlamındaki “Veya” önermesi de kullanılmaktadır. (Diğer öneriler de program dilinde ve yapay zekanın fiziksel yapısında mevcuttur.)
Rakamların sonu yok. Şimdi bu tanıma mantık katarsak, bir yerde takılıp kalacak darlık olmadığını düşünerek yola çıkıp gelişimimizi tamamlama yolunda oluruz. Rakamların sonu yok tanımına, şimdi de duygu katalım.
Tek bir nokta tatmini yaşanmışsa istenildiği kadar sonsuzluk olsun, benim tek hedefime hizmet eder ancak o sonsuzluk der duygu ile gelişimimize devam ederiz. Her iki yolu tutarlı izlemek kalıyor tek, sistemin çarklarında ezilmemek için. 10 veya 11vs.. tanımlamaları ne Aristo’ya özgü ne sanal zekaya özgü ne de bir başkasına, diye düşünüyorum. Ruh katabilene, ruh okuyabilene herşey hoş gelse gerek.. Yine de sağlıklı düşündüğümüzü iddia ettiğimiz anlarımızda bile ayırım yaparak öğrenebilme şeklini benimsiyoruz nedense. (siyah, beyaz, iyi, kötü, melek, şeytan, karanlık, aydınlık, çokluk, teklik vs.)