İSÂ KELİMESİNDEKİ YÜKSELTİLMEK HİKMETİNİN ÖZÜ (6)
UYARI…Tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…
Tabiat (doğa) olarak kabul edilen madde ve enerji boyutu Hakk’ın tüm esmâsının (sonsuz mânâlarının) ve sıfatlarının (sonsuz özelliklerinin) görünüş ve olaylar şeklinde açığa çıkma yeridir..
Dünyâ “ dûn” kökünden türetilmiş bir isimdir. “Dûn”; alçak, alçaltılmış anlamındadır. Dünyâ da daha üstün mekân olan ahirete göre değeri daha düşük seviyede bir yer olarak tanımlanmıştır. Halbuki dünya (tabiat/doğa) her zerresinde tüm üst boyutların sonsuz mânâlarını ve özelliklerini taşıyan bir fırsatlar mekânıdır.
İnsanın kendisini ve aradığı her şeyi bulabilme şansı sadece dünyadaki kısa yaşamına bağlıdır. Bu nedenle dünyâ (tabiat/doğa) özünde taşıdığı değerlerle çok “mükemmel” bir boyuttur. Sonsuzluğun sonlu görünüş altındaki bir çekirdeğidir.
***
Dünyâ Allah’ın sonsuz mânâlarının ilâhî nefes ile (hayat sıfatı ile) isimlerin (mânâların) görünüşe geldiği yerdir.
Dünyâ (madde/enerji/tabiat) Ulûhiyetin (Allah’ın mânâlarını seyir boyutunun) dış görünüşüdür. Dünyada Allah’ın sonsuz mânâlarını açığa çıkaran dört kuvvet (dört rahmani nefes) vardır.
1. Ateş… ilâhî sevginin ısısıdır.
2. Hava… İlâhî sevginin her zerreyi kapsamasıdır.
3. Toprak… İlâhî sevginin her zerreyi koruyup geliştirmesidir.
4. Su… İlâhî sevginin ilâhî ilmi her zerreye ulaştırmasıdır.
Bu dört unsur olmasaydı hayat olmazdı. Hayat olmasaydı Allah’ın mânâlarının meydana çıkması ve kendini göstermesi mümkün olmazdı.
Hayatı oluşturan ise Allah’ın kendi hakikatine âşık olmasıdır. Bu sır bir şiirde şöyle dile getirilmiştir:
Gözün aç var mı ey gâfil cihânda olmayan âşık
Kuruldı aşkile âlem zemin ü âsumân âşık
Nedir bu hâl-i hayret-bahş pîr âşık cevân âşık
Kim âşıktır kime âşık niçin eyler figân âşık
Hudâ âşık Resûl âşık bütün kevn ü mekan âşık
( Abdülbâki Baykara Dede )
***
Nefes-i Rahmânî (Rahmân ismindeki sonsuz mânâların var oluş boyutunu oluşturması) dâima etken haldedir. Ve dünyâ (tabiat/doğa) Rahmân’ın nefesinin bu kesintisiz etkisi ile sürekli bir takım sûretler üretir (tekvin eder/var eder/yaratır). Bu var ediş sisteminin durması, durdurulması ve ya var edişe ara verilmesi gibi bir durum yoktur.
Bu gerçeği ifade etmek amacıyla İlâhî isimlerin kesintisiz etkenliği “erkek doğası”na, isimlerin etkisiyle sûretleri yüklenerek açığa çıkaran “tabiat” da “dişil doğa”ya benzetilmiştir.
Sınırsız sonsuz varlık boyutlarında hâlen mevcûd olan birimlerin ve bilinçlerin geldiği yer “Rahmân’ın nefesi”dir. (Esmâ boyutundan gelmektedir).
***
Mezopotamya, Mısır ve Ege gibi eski dünyâ uygarlıklarından “atomun keşfine” kadarki süreçte varlığın dört unsurdan (anasır-ı erbaa) oluştuğu tezi geçerli olmuştur. Bu dört unsur; ateş, hava, toprak ve sudur. Bazı kaynaklarda varoluşun dört unsuru; harâret(sıcaklık), bürûdet (soğukluk), yubûset (kuruluk) ve rutûbet(nem/ıslaklık) olarak da işlenmiştir.
Atomun keşfi ile dört unsur tezi yıkılmış ve tüm evrenin temel element olan “hidrojen” atomundan oluştuğuna inanılmıştır. Atomun parçalanışına kadar bu inanış “bilim felsefesi” çevrelerince “değişmez gerçek” kabul edilmiştir.
Atomun parçalandığı, uzayda “hacim ve kütle” özelliği göstermeyen “parçacıkların” keşfedildiği günümüzde evrenin yapısı yeniden araştırılmaktadır. Şimdilik varılan sonuç; evrenin hacmi ve kütlesi olmayan enerji paketleri ve ya enerji dalgalarından oluştuğudur. Bu sonuç ile “esmâ boyutu” (Allah’ın sonsuz mânâları, sonsuz ilmi) ve “âyan-ı sâbite” (Allah’ın ilmindeki sanal varlık birim ve boyutları) gibi tasasvvufi tanımlar arasında bağlantılar kurabiliriz.
Binlerce yıl önce evrenin (varlığın) yapıtaşını dört unsur esasıyla yorumlayan insanlık düşüncesini yanlış olarak değil, o zamanların bilim anlayışına göre yapılan açıklamalar olarak değerlendirmek gerekir.
Dört unsurun aslında “tek bir şey” olduğuna inanılmakta idi. Temel unsur olarak “su” ve ya “ateş” kabul edilmekte ve diğer unsurların tek unsurun dönüşümü olduğu kabul görmekteydi.
Geçmişin kabulü ile günümüz bilimi arasında bağlantı kuralım… mesela “su”yu analiz ettiğimizde karşımıza “hidrojen” ve “oksijen” elementleri çıkmaktadır. Hidrojen atomu evrenin çoğunluğunu oluşturur. Diğer elementlerle kolayca bileşik yapar.
Her şeyin sudan var edilmesini ya da su ile yaşam bulmasını evrenin yapıtaşının atom boyutunda “hidrojen” olduğu şeklinde düşünebiliriz. Atomun alt boyutlarına inildikçe ulaşılabilen parçacık ve ya enerji alanlarına göre evrenin yapısı hakkında farklı teoriler oluşmaktadır.
***
Evren gök cisimleri (yıldızlar ve gezegenler) ve aralarında ışık yılı ile ölçülen boşluk olarak görünmektedir. Eski uygarlıkların çoğunluğu böyle düşünürken… İslâm düşünürleri, mutasavvıfları ve Hind-Çin düşüncesi evrende “boşluk” olmadığına inanmakta idi.
İslâm düşünürleri evrenin “esir” denilen şeffaf, gözle görülmez, ağırlığı olmayan zerrelerle ve zerrelerin oluşturduğu tümellikle “dolu” olduğunu söylemektedirler. Hind-Çin düşüncesi ise evrenin “pozitif-negatif/ iyi-kötü / ying-yang” güç ile dolu olduğuna inanmaktadır.
Modern bilim çağında evrenin önce enerji dalgalarıyla dolu olduğu keşfedildi. Hatta enerji, madde, kütle ve hacimin/uzayın tek bir yapının değişik görünüşleri olduğu kabul edildi.
Son zamanlarda ise teorik fizikçiler “anti madde ve ya karanlık madde”den bahsetmektedirler. Teoriye göre… evrende algıladığımız madde/enerji yanında algılayamadığımız eksi ağırlıklı ve eksi yüklü görünmeyen bir madde/enerji vardır. Evrenimiz sadece madde/enerji değil, madde/enerji ve antimadde/antienerji bütünlüğüdür. Herşeyin çift yaratılması… her şeyin zıttı ile var olabileceği şu âyetler ışığında düşünülebilir.
36-) subhanelleziy halekal ezvace külleha mimma tünbitül Ardu ve min enfüsihim ve mimma lâ yalemun;
Arz’ın inbat ettiği (bitirip büyüttüğü) şeylerden, nefslerinden ve daha bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Subhan’dır!.
37-) ve ayetün lehümülleyl neslehu minhünnehare feizahüm muzlimun;
Onlar için bir ayet te gece’dir… Ondan gündüzü (can nurunu) soyup-sıyırıp çekeriz de hemen onlar zulmet/karanlık içinde kalanlar olurlar.
Evrenin yapısı hakkındaki bu düşünce aşamalarını Kur’an âyetleri yardımı ile tekrar tefekkür edebiliriz.
11-) Sümmesteva ilesSemai ve hiye duhanün fekale leha ve lil Ardı
<
an ev kerha kaleta eteyna taiıyn;
Sonra duhan (duman, öz) halindeki Sema’ya istiva etti/yöneldi de ona (Sema’ya) ve Arz’a dedi ki: “Tav’an (isteyerek) yahut kerhen (zorunlu olarak) gelin ikiniz”… İkisi dediler ki: “İsteyerek/ (emrine) itaat ediciler (iki’den fazla, çoğul kipi ile?) olarak geldik”. (Fussılet, 41/11,B Meal)
Duhan ;duman, öz, esir, enerji dalgaları, anti madde, karanlık madde… olarak yorumlanabilir.
İsteyerek ve ya istemeyerek itaat etmek; enerji ve maddenin fizikteki dört temel kuvvet yasasına göre varlık boyutlarını oluşturması olabilir. Bu kuvvet yasalarında birbirini çekme (isteyerek gelmek) olduğu gibi itme (istemeyerek gelmek) özellikleri de mevcuttur.
Eski düşüncenin dört unsuru tek unsur olarak kabulü gibi modern bilim de dört temel kuvvetin tek bir kuvvet olduğunu kanıtlamaya çalışmaktadır.
Vahye dayalı kitaplarda da dört büyük melekten bahsedilmekte ve dört meleğin kuvvetinin sadece Allah’a ait olduğuna sık sık işaret edilmektedir.
***
Dünyâdaki bilinçlere etki eden ve dünyanın bir üst boyutunda yer alan ruhsal varlıklar vardır. Onlara “yüce ruhlar” (ervah-ı ulviyye)” denilir. Kendilerine has görünümleri olduğu için varlıklarını madde boyutundan kuvvetlerini ise Rahmani nefesten (Allah’ın Rahman esmâsı ile açığa çıkarış sisteminden) alırlar.
Yüce ruhlar kavramı uzay boşluğunda gezinen “mânevî varlıklar” şeklinde anlaşılmamalıdır. “Yüce” kelimesi ile “beş duyunun kavrayamadığı”na ve “ruh” kavramı ile de “bilinçli yapı”ya işaret edilmektedir.
Eski uygarlıklarda ve İbn Arabî dönemlerinde iç içe yedi kat gök boyutu (felekler/çoğulu; eflâk) düşünülmüş ve her boyut bir altın üstü ve üstünü kabul edilmiştir. En alt felek dünyâ boyutu en üst felek ise madde âleminin bittiği sonsuzluk olarak düşünülmüştür. Feleklerin (göksel boyutların) kendi merkezlerinde dönüşleri ve birbirlerine olan etkilerinin yaşamı oluşturması o dönem mantığı ve insanların anlayabileceği benzetmelerle ifade edilmiştir. Burçlar ve gezegenler felekler arasında taksim edilerek astrolojik etkileri sistematize edilerek araştırılmıştır.
Yirminci yüzyıla kadar bu inanış sürmüştür. Atomun bilimsel denklemlerle keşfi, uzayın süper teleskoplarla keşfi yeni bir varlık yapılandırması düşüncesini (varlık felsefesini) oluşturmuştur.
Yirminci yüzyılın ikinci yarısından sonra ve dijital bilgi döneminden sonra uzay araçlarının evrenin derinliklerine ve sonsuzluklarına olan yolculuğundan alınan verilerle varlık ve var oluş düşüncesi yine değişmiştir.
Aslında yavaş yavaş değişen bazan da (son çeyrek asırda olduğu gibi) aniden değişen varlık ve var oluş yorumundaki değişim “göze göre/zâhirî” olandır. Öz ve özün ifadesi en temelde neredeyse değişmeden kalmaktadır.
Meselâ birimlerin cansız, bitki, hayvan, cin, insan, melek olarak sınıflanması ve insanın en dipten (esfel’den) en yükseğe (alâ’ya) kadar her boyutu kapsaması değişmeyen öz düşüncedir.
Her şeyin tek şeyde tek şeyin her şeyde aynı olması… evrenin büyültülmüş insan, insanın küçültülmüş evren olması… gibi tanımlamalar da değişmeyen öz düşüncelerdendir.
Geçmişte İbn Arabî ve diğer âlimler ve sûfîler insanın, dünyanın ve dünyayı çevreleyen feleklerin ruhundan bahsedilmekte idi. Yirminci yüzyıl ortalarında Ahmed Avni Konuk gibi bilimsel düşünebilen sûfîler “ruh” kavramını atomdan galaksi yapısına kadar genişleterek anlattılar.
Daha sonra… Atomun alt parçacıklarına inildikdi. Bir atomun kendi alt parçacıkları yanında dev bir galaksi gibi olduğu anlaşıldı. Daha derine inildikçe, zamanın ve mekânın yok olduğu hız tünellerinde ışık hızına yakın çarpıştırılan atomlarla-parçacıklarla “deneylenince”… Maddeye, enerjiye ve uzaya bilim “tek bir yapı” olarak bakmaya başlamıştır. Ve var oluş düşüncesi atom ve galaksi sınırını aşarak yeniden anlatılmıştır.
***
“Üst madde” düşünce tekniği ile şöyle bir sıralama yaparak ve hayalimizi kullanarak “yüce ruhlar” kavramını anlayabiliriz.
Evrende ağırlığı ve hacmi olmayan fakat etkisi hissedilen bir parçacık (kuant) bir “birim ve yapıdır”. Kuant’a özgü bir bilinç (kendi varlığını bilmek) durumu vardır. Kuantlar birleşerek “atom” topluluğunu yâni elektronu, protonu ve nötronu oluşturur.
Bir kuant (parçacık/güç-kuvvet alanı) kendisinin kuant olduğunu bilir fakat trilyonlarca kuanttan oluşan bir nötronu, bir protonu bilmez. Kendi algılama sistemine göre kendisinin bir üst boyutu olan nötronu, protonu zahiren göremez. Proton (ve diğer birimler) kuanta göre “yüce ruh”tur / “bir üst bilinç birim”dir.
Proton kendisinin proton olduğunu bilir. Bir alt boyutu olan kuantları da bilir. Kuantları kendi algılamasına göre görebilir.
Proton ve diğer birimler “atom” üst birimini oluşturur. Atom kendisinin atom olduğunu bilir. Atom; protonu (ve diğer alt birimleri) ile birlikte kuantları da bilir ve görür. Atom alt birimlerine göre “yüce ruh”dur.
(Ara basamakları insana kadar atlıyoruz)
Trilyonlarca atom bir “insan”ı oluşturur. İnsan kendisinin insan olduğunu bilir. Varlığını oluşturan… kendi alt birimleri/boyutları olan atomları ve kuantları bilir ve görür. İnsan atoma göre “yüce ruh”dur.
(Ara basamakları dünyaya kadar atlıyoruz)
Trilyonlarca (üstlü sayılarla ifade edilebilecek miktarda) birim “dünyâ”yı oluşturur. Dünyâ kendisinin dünyâ olduğunu bilir. Varlığını oluşturan alt birimleri (insanı, atomları, kuantları) de bilir ve kendi yapısına göre olan algılaması ile “görür”. Dünyâ insana ve daha alt birimlere göre “yüce ruh”dur. Bazı tasavvuf menkıbelerinde dünyâ ile konuşan, dünyâ ile aldatılmaya çalışılan ve ya “güzel bir kadın” sûretinde tecelli eden dünyanın bilincine aldanmayan sûfîlerden bahsedilmektedir.
Burada aklımıza şu soru gelebilir. Dünya insana göre “yüce ruh” ise bizim dünyayı gözümüzle göremiyor olmamız gerekmez mi?
Soruya tutarlı bir cevap verebilmemiz için önce bu soruyu doğuran mantığın tutarlı olup olmadığını incelememiz gerekir.
İnsan dünyadan “ayrı” bir “ruh” ve “birim” değildir. İnsanın dünyadan ayrı bir bedeni, ruhu ve görmesi yoktur. Bu durumda dünya (yanlış olacak ama “biz”i mecburen yazıyoruz) bizim gözümüzle kendisini görmektedir. Dünyayı gören biz değiliz, bizim görmemiz dünyanın kendi görme halidir.
Dünyaya göre dünyayı görebilecek bir alt birim yoktur. “Biz” dünyanın alt birimi değiliz, “dünyayız”. Fakat her birim yanlış şartlanmalar nedeniyle kendisini “ayrı” kendi tümelliği olan dünyayı “ayrı” zannetmektedir/vehmetmektedir.
Bu zannı tersine çevirerek de düşünebiliriz. “Dünyasal Bilinç” kendi tümelliğini “ayrı” kendi tümelliğinin bir boyutu olan insanı “ayrı” olarak zannetmekte ve var saymaktadır.
Dünya kendisini “bilmek” istediği zaman bir insan vücudunda ve bilincinde “özünü tanır”. Ve tanımanın gerçekleştiği ilk anda “insan ve dünya” ikiliği sona erer ve geriye sadece “dünyâ” kalır. Bu bilinç halinden sonra “biz dünyayı nasıl görüyoruz?” sorusuna “dünyâ tümelliği” açısından çok farklı bir cevap vermek zorunda kalırız.
(Varlık yapılanmasına kaldığımız yerden devam ediyoruz…)
Dünya ve diğer gezegenler ve sınırları belirli bir uzay alanındaki tüm gök cisimcikleri (göktaşları, uydular, gaz ve toz kümeleri) ile bir yıldız (güneşimiz) “güneş sistemi”ni oluşturur. Güneş sistemi kendisinin güneş sistemi olduğunu bilir ve görür. Ve dünyaya (alt birimlerine) göre “yüce ruh”tur.
Güneş sistemleri birleşerek bir “galaksi”yi oluşturur. Galaksi bizim kendimizi bildiğimiz gibi… kendi boyutunun algılamasına göre kendisinin galaksi olduğunu bilir ve tüm alt birimlerini de bilir ve kendine göre “görür”.
Galaksiler birleşerek süper galaksiyi (galaksiler topluluğunu) oluşturur. Süper galaksiler kendini ve alt birimlerini bilir…
Süper galaksi topluluklarının tümü evren denilen “tek yapı”yı oluşturur. Evren kendisinin evren olduğunu ve tüm alt birimlerini bilir, görür, algılar…
Buraya özetleyerek sıraladığımız her yapı bir öncekine göre “yüce ruh”tur.
Bu sıralamayı kuant yapısından daha alt boyutlara ve daha üst boyutlara sonsuza kadar sürdürebiliriz. Durmamız gereken mekansal bir son oluşmamasına rağmen bilinçte ismi “hiçlik/yokluk”, “teklik/ahadiyet” ve ya “âmâ/karanlık/ilmin ve bilginin olmama hâli” ile anlatılan mertebede “durmak” zorunluluğu oluşur.
En alt boyuttan en üst boyutuna kadar tüm evreni beş duyusu ve beş duyusunun ulaşamadığı yerde yardımcı âletlerle (mikroskop, teleskop, uzay araçları, bilgisyar… vs.) görmeye ve algılamaya çalışan yine “evrenin/varlığın” kendisi olan “insan”dır. İnsan evreni gözetlememekte ve araştırmamaktadır. Evren kendisini gözetlemekte ve araştırmaktadır.
Sonsuz evrenin/varlığın kendisini “sonsuz-sınırsız olarak bilmesi” ancak “İnsan-ı Kâmil”de gerçekleşir. Bir İnsan-ı Kâmil bu nedenle “sonsuz-sınırsız evren ve varlığın kendisidir”.
Kur’an’da ve hadislerde geçen her kelime ve her cümle “sonsuzluğun ve sınırsızlığın” “en yüce ruh” ve “en yüce İnsan-ı Kâmil” olan “Hz. Muhammed” a.s.’ın dilinden seslenişinden başka nedir?
***
“Melek” kuvvet anlamındadır. Kur’an’da ve hadislerde anlatılan temel kavramlardan biridir. “Melek” Kur’an’dan önce de kullanılan ve varlığına inanılan bir şeydi. Hz. Muhammed a.s. “melek” kelimesine yeni bir tanım getirdi. Son Nebî’nin tanımlamasını derinlemesine araştıran ehli kitab din bilginleri meleğin havada kuş misali kanatlarıyla uçan bir şey olmadığının anlatıldığını gördüler. Akıl kapasiteleri doğal olarak Muhammedî tanımı hazmedemedi ve inkâr etti. Hazmedebilen çok çok az ehli kitap hahamları, papazları iman etti.
Meryem, İsâ ve kanatlı Cebrâil “kutsal resimlerindeki” melek modelinin “geçersiz” olduğunu anlayan fakat bu bilginin Hz. Muhammed’den çıkışını hazmedemeyenler Hz. Muhammed a.s.’ı “akıllı bir filozof fakat tanrıyı ve melekleri inkâr eden bir ateist” ilan ettiler.
Cebrâil’in ve diğer meleklerin tanrı tarafından sadece bir ırkı korumak üzere yaratılmamış olduğunu anlayan… tüm varlığı oluşturan güç ve kuvveler olduğunu anlayan ve bu bilginin Hz. Muhammed’den çıkışını hazmedemeyenler onun Son Nebî olduğunu inkâr ederek son nebînin kendilerinden çıkmasını beklemeye devam ettiler.
Meleklere iman esası müslümanlar arasında… kanatlı değil, erkek değil, dişi değil, o değil, bu değil… ne olduğunu biz bilmeyiz Allah bilir sansürüne uğrayarak bir iman esası haline dönüşmüştür.. (Diğer her temel kavram da ‘biz bilmeyiz Allah bilir’ genel kuralı haline getirilmiştir…)
Diğer temel kavramlarda olduğu gibi “melek” kavramı da İbn Arabî ile açıkça ilk defâ “kuvvet” tanımlamasıyla Muhammedî ilme döndürülmüştür. Ve şiddetli itirazlarla karşılaşmıştır.
Günümüzde her kavramı Muhammedî ilme döndüreni tenkit ve dinsizlikle suçlama… günümüz “din bilginleri (???)” ve din bilginlerini kendi yerlerine “düşünür/bilir” kabul edenler tarafından hâlâ aynı şiddetle sürdürülmektedir.
***
Nefes-i Rahmâni aslında bir kez ve tümel olarak kendisindeki sonsuz mânâları açığa çıkarmıştır. “Allah bir kez tecelli etmiştir ve sonsuz tecellilyat ilk ve son tecellide gizlidir”.
Her çağ, her toplum ve her insan bu tek tecellideki sonsuz mânâları kendi penceresinden seyretmekte ve yorumlamaktadır. Çünkü her çağın, her toplumun ve her insanın gelişmişlik seviyesi farklıdır. Birbirine benzeyen ve ya birbirini yanlışlıkla suçlayan görüşlerin de nedeni “seviye farklarıdır”.
Geçmişte Nefes-i Rahmani’den açığa çıkan varlık dört unsur (ateş, hava, su, toprak) inancı ile açıklanıyordu. Günümüzde süper sicim teorisi ile açıklanmaya çalışılıyor.
(((… Süpersicim Teorisi
Boşluğun anlaşılmasında karşılaşılan problemi çözme adına atılan adımlardan biri, “süper sicim teorisi”dir. Sicimler öyle bir küçüklüğü ifade ediyor ki, atom bir gezegenin yanında ne kadar kalıyorsa, sicim de bir atomun yanında o kadar kalıyor. 10 üzeri 33 santimetre (Planck sabiti) [1] çapındaki süpersicimler bütün maddenin temelini oluşturuyor. Yıldızlar arasındaki sözde boşluk da dahil, her şey onlardan oluşuyor. Onlardan daha küçük bir cisim yok. “Onlar olmasaydı hiçbir şey olamazdı” diyor Green. “Ne zaman, ne uzay, ne de madde olurdu. Yıldızlar ve gezegenler de olmazdı. Evren diye bir şey olmazdı.”
Süpersicim teorisine göre bütün parçacıklar ve kuvvet taşıyıcıları (elektronlar, kuarklar, fotonlar, gravitonlar, vs) Planck sabiti çapındaki boyutlara sahip sicimlerden oluşur. Uçları halka şeklinde açık veya kapalı olabilen bu sicimlerin farklı titreşim şekilleri söz konusudur. Teorinin en cazip yönü, dört temel kuvveti ve onlarca temel parçacığı basit bir sicimin titreşimleri ve hareketleri cinsinden ifade edebilmesidir. Fizikle ilgili olanlar, bunun ne kadar büyük bir kolaylık olduğunu bilir.
Teorinin en sıra dışı özelliği, sicimlerin titreşim ve salınımlarını ifade edebilmek için tam 10 boyuta ihtiyaç duyulmasıdır. Zaman için bir ve uzay için dokuz boyutta hareket eden bu cisimler, dört boyutlu uzay zamanımızda noktasal parçacıkları ve bu parçacıklar arasındaki etkileşimleri oluşturmaktadır. Gözlemleyebildiğimiz dört boyutun dışında kalan boyutların kendi üzerine kıvrıldığı ve çok ufak kaldıkları için fark edilmedikleri düşünülmektedir.
Süpersicimler seviyesinde inanılmaz bir kargaşa, bir yuvarlanma ve köpürme ve sürekli bir değişim var. Austin Texas Üniversitesi’nden John Wheeler şunları söylüyor: “Uzay, üzerinden uçan pilota dümdüz görünen ama içine düşen bahtsız kelebek için feci bir keşmekeş olan bir okyanusa benziyor. Daha yakından bakıldıkça daha fazla hareketlilik gösteriyor, yapının içine girildiğindeyse her yer sicimler ve deliklerden oluşuyor.”
Einstein’in genel görelilik kuramı da, bu köpüğümsü özelliğin bütün uzayda bulunmasını zorunlu kılıyor. Sicim teorisi ile daha bir anlam kazanmaya başlayan teori ise, “Herşeyin Teorisi.” Kâinattaki tüm parçacıkları ve etkileşimleri bir çatı altında toplayacak Herşeyin Teorisi (Theory of Everything), Einstein’dan beri tüm fizikçilerin en büyük hayalini oluşturuyor aslında. Çünkü maddeyi, vakumu ve evrenin başlangıcını daha iyi anlayabilmek için fizik dünyası öteden beri böylesi kuşatıcı bir çatı teoriye ihtiyaç duyuyor. İşte Süpersicim Teorisi, dev fizik problemlerini izah yeteneğiyle bu konuda ümit veriyor.
Günümüzde hareketleri belli bir uzay zaman çatısı altında yaklaşımlarla formüllendirilmeye çalışılan sicim teorisi sağlam bir zemine oturtulabilirse, “uzay zaman”ın ne olduğu ve nasıl ortaya çıktığı, dolayısıyla “uzayın dokusu” “esir maddesi” nin yapı ve mahiyeti hakkında daha doyurucu bilgilere ulaşabileceğiz.
Süpersicim teorisi sadece esir konusunda değil, kâinatın yaratılış sırlarını da izah etmeye aday. Mevcut fizik teorilerine göre, kâinat “yalancı vakum”dan “gerçek vakum” durumuna bir kuantum sıçramasıyla yaratıldı. Astrofizikçiler yaptıkları hesaplamalarla kâinatın toplam enerjisinin yaklaşık sıfır olduğu iddiasında. Bu gayet makul bir iddia. Çünkü gerçekten de kütle ve hareket enerjilerinden meydana gelen pozitif enerjinin, çekim gücünün oluşturduğu negatif enerji ile hemen hemen aynı büyüklüğü göstermesi gerekir. Bu keşfin ilginç bir yanı da, muazzam genişlikteki kâinatın “yoktan var edildiğini” farklı bir yönden ispat etmesidir. http://www.zaferdergisi.com/article/?makale=1904 …)))
***
Geçmişte İsâ’nın Nefes-i Rahmânî’den açığa çıkışı hiç yorum ve açıklama kabul etmeyen “mucize” olarak kabul görürken günümüzde “klonlama” gibi bilimsel olaylarla bağlantı kurularak yorum ve açıklamalar getirilebilmektedir.
(((…Meleklerin yolladığı impulsların genetiği etkileme ve mutasyonlar oluşturma özelliği vardır… Bu boyuttaki bir gelişme ile Hz. Meryem’in hâmile kaldığını düşünüyorum… Bir şekilde yaratan, başka bir şekilde de yaratabilir. … Kurân’da yalnızca Hz. Meryem’den bahsediliyor… Ama yalnızca ona mahsustur diye bir sınırlamanın farkında değilim… Allah’ın sınırlamadığı şeyi benim de sınırlama hakkım yoktur… Dolayısıyla bu konuda kesin bir şey diyemem… AHMED HULÛSİ/KAVRAMLAR/İSA …)))
***
6-) … innAllahe le Ğaniyyün anil alemiyn;
… Muhakkak ki Allah, âlemlerden elbette Ğaniy’dir. (Ankebût, 29/6;B Meal)
Bu âyeti Allah âlemlerden (bütün yaratılmışlardan) ganîdir (zengindir / doygundur / üstündür / ihtiyaçsızdır) şeklinde dilimize aktarabiliriz. Fakat “ganî” kavramını birkaç kelime ile anlatmak yine de yetersiz kalacaktır. Bu durumda “ganî” kavramı ile asıl anlatılmak istenileni araştırmamız gerekir.
Allah “nefes-i rahmânî’” ile kendi zâtındaki sonsuz mânâları boyutlar (varlık mertebeleri) halinde var etmiştir.
Varlık dediğimiz şey Allah’ın zâtındaki mânâlardan başka bir şey değildir. Bu durumda Allah’ın kendi kendisinden ganî olması da çelişkili bir ifade oluşturur.
Varlık Ahad olan zâtın (Allah ismi ile tarif olunan tek ve bütün olan) kendi mânâları olunca… Allah “kendisinden zengindir”, “kendisine muhtaç değildir”, “kendisinden üstündür” diyemeyiz.
“Allah kendisinden ganîdir” sözü mantıksal olarak çelişkilidir.
“Allah başkasından zengindir” sözü ise “Allah’dan başka varlık yoktur” gereğince yine mantıksal olarak çelişkilidir.
Bir “Allah var”… bir de “Allah’dan başka şey var” da Allah “o şey”den daha zengindir, daha üstündür gibi çok basit bir mantık bu âyeti izah edemez.
Allah’ın ganî / zengin olması; kendisine benzeyen, benzemeyen, kendisine denk olabilecek, kendisinden daha alçak ya da kendisinden daha üstün olabilecek başka varlıkların mutlak yokluğunu ifade eder.
***
Allah ahad, tek varlıktır. Fakat bakış açısına göre değişebilen mertebelere sahiptir. İnsan dünyâ yaşamında Allah’ın mertebelerine kendi algılamasına göre bakabilir. Duyularına göre varlığı sınıflar. Varlığın oluşumunu, her varlık mertebesindeki canlılık/bilinçlilik hallerini kendi şimdiki durumuna göre tanımlar.
İnsan cüzî akıl ve duyular aracılığıyla çokluktan tekliğe doğru bir varlık sınıflaması yapar. Buna “tümevarım” diyebiliriz.
Tümevarıma göre zerreler birleşerek cisimleri oluşturur. Cisimler canlı, cansız olarak ikiye ayrılır. Canlılar; bitki, yarı bitki yarı hayvan, hayvan, cin, insan, melek olarak aşağı mertebeden yukarı mertebeye doğru sıralanır.
Cüzî aklın ve duyuların yaptığı sınıflamayı bilim-akıl çıkışlı mistikler fiillerin, isimlerin ve sıfatların tevhidi (tekleştirilmesi) ile ifade ederler. Tümevarım yöntemi “bilim-akıl mistisizmi”nde “çokluktan tekliğe yükseliş” olan; “her fiil, her isim (mânâ), her özellik TANRI’ya aittir” hükmü ile karşımıza çıkar.
Bilimin-cüzî aklın-duyuların tümevarımı ya da bilim-akıl mistisizminin tevhidi olan “çokluktan tekliğe yükseliş” belli bir noktada tıkanır. Varlığı ve varlık mertebelerini açıklayamaz hale gelir.
Bilim; “Hiçbir şey yoktan var olmaz, hiçbir şey vardan yok olmaz” vehimi (zannı) ile aklın tıkanma noktasına ulaşır. Bilim-akıl mistisizminin tevhidi de aklın ve duyuların algıladığı kadarını “tek şey” yapar ve o “tek şeye” de “TANRI” demek zannına kapılır.
Bilimin, cüzî aklın ve temeline bilim ve cüzî aklı alan mistisizmin tıkandığı noktada küllî aklın tecellisi olan “risalet ilmi; vahiy” ve “velayet ilmi; keşif/ilham” devreye girer. Risalet ilminde ve velâyet ilhamında “vehim/zan” oluşmaz.
***
Allah’ın kendi zâtındaki mânâları mertebe mertebe açığa çıkarmasını tümdengelimin velâyet ilhamı ile bir örnek üzerinde açıklayalım. ((( İbni Arabî’nin ilhamı ile açıkladığı bir konu ))).
Allah’ın kendi mânâlarını seyri kendi hakikatine olan aşkından doğmuştur. Aşk ise ateştir, ısıdır, enerjidir, kudrettir. Âlemler “aşk”dan doğduğu için ilk anda tüm varlık ateş (enerji/kudret) halinde idi. Aşk ya da aşk’dan doğmuş olan ateş halindeki varlık âlemi en yüce mertebedir. Ateş yayılma genişleme özelliği gösterir. Ateş yayıldıkça, genişledikçe soğumaya başlar. Soğukluktan “hava”, “toprak” ve “su” oluşur.
Âlemler ve dünyâ henüz ateş halinde iken “bedeni” ateş olan “can” (beş duyumuzun algılamadığı bilinçler melekler ve cinler) var idi.
Meleklerin varlığı saf zehirsiz ateş (nur) ve cinlerden olan İblis’in varlığı da ateşin zehirli kısmından (nar) idi. Ateş soğudukça “toprak” seviyesine inmeye başladı. Topraktan oluşan “İnsan” ateşten oluşan İblis’e göre daha “aşağı” mertebede idi. İblis’in iddia ettiği üstünlük varlığını (bedenini) oluşturan unsurlar yönü ile görünen zahri bir gerçek idi.
İnsan’a göre ise toprak mertebesi diğer üç unsuru (ateşi, havayı, suyu) da kapsar. Bu kapsama nedeniyle insan varlığın oluşumu açısından meleklere ve İblise göre daha sonradandır, daha alt mertebede görünür. Fakat toprağın tekrar ateşi, suyu ve havayı oluşturması açısından ise daha kapsamlı ve daha küllîdir.
Ateşin toprağa secdesi yâni ateşin toprak olursa daha kâmil olacağı İblis’in çözemediği bâtınî bir gerçek idi.
***
İbn Arabî’nin “ilham” ile ulaştığı bilgiye insanlık sekiz yüz yıl sonra “bilim” teorileriyle yaklaşabilmiştir.
Arabî’nin aşktan doğan ateş, ateşin yayılması-genişlemesi, soğuması, havayı, suyu, toprağı oluşturması, meleklerin, İblis’in ve insanın bedenlerinden bahsetmesi gibi ifadeleri tamamen mecazi anlatımdır. Küllî aklı ile algılamış olduğu evrensel gerçekleri kendi döneminde kullanabileceği kelime kalıplarıyla ancak mecazi olarak anlatabiliyordu.
Bazı mecazları günümüz anlayışına göre şöyle yorumlayabiliriz.
Allah’ın kendisine olan aşkı:
Aşk ya da sevgi iki ayrı birim arasında oluşur. Allah’dan başka varlık olmadığı için Allah’ın kendisine olan aşkı “Ahad Varlık” anlamına dönüşür. Allah ismi ile anlatılan hakikatin “Ben kendimi seveyim, ben kendime âşık olayım” diyeceğini düşünemeyiz.
Aşktan doğan ateş:
Aşk sonsuz ve sınırsız olan Hakk’ın varlığıdır, zâtıdır. Ateş, sınırsız varlığın ilmidir. Âlemlerin ilk mertebesi sonsuz-sınırsız olan Hakk’ın kendi zâtı, ikinci mertebesi ilimdir. İnsanın algıladığı evren başlangıçta çok yüksek ısılı bir ateş topu halindedir. Ateş topu “aşk”ın “ilim” şeklinde yansımasıdır/tecellisidir. Varlık, âlem ya da evren olarak isimlendirilen Hakk’ın ilmidir. İlim Hakk’ın zâtındaki sonsuz mânâlardır.
Ateşten doğan melekler ve iblis:
Melek tüm varlığı oluşturan en saf ateştir (enerji/güç/kuvve/nur). Varlık melek boyutunda iken en güçlü zikir halindedir. Sürekli hatırlama, sürekli tekrar anlamındaki zikir bir nevi “titreşim”dir. Çok yüksek, çok güçlü titreşim ısıyı-ateşi oluşturur. Varlığın en yüksek zikri en yüksek ısılı ateş hâlini yâni nur melekiyet hâlini oluşturur.
Zikir (titreşim/hatırlama) azaldıkça ısı düşer. Isının düşmesi bir alt boyutu… cin/iblis boyutunu oluşturur. İblis’in daha önce mekeklerle birlikte olması ve kendisini melek zannetmesi bir üst boyuttaki özünü mecazi olarak ifade etmektedir. İblis’in varlığını oluşturan titreşim (dalga boyu) melekiyet dalga boyuna göre daha düşüktür.
Melekiyeti tarif eden zehirsiz, saf ateş “nur” olarak tanımlanmaktadır. Cin/İblis boyutunu oluşturan titreşim (dalga boyu) zehirli ateş ise “nar” olarak tanımlanır.
Zikir (titreşim) seviyesi düştükçe ısı da düşer ve “toprak” boyutu yâni “biyolojik beden boyutu” başlar.
Bu kısım ile ilgili birkaç âyet:
4-) Lekad halaknel`İnsane fiy ahseni takviym;
(Böylece) hakikaten biz insan’ı en güzel bir sûrette yarattık.
5-) Sümme radednahu esfele safiliyn;
Sonra da onu esfele safiliyn’e (madde boyutuna, tabiat şartlarına) reddettik (döndürdük, attık). (Tîn, 95/4-5)
76-) Kale ene hayrun minh* halakteniy min narin ve halaktehu min tıyn;
(İblis) dedi ki: “Ben daha hayırlıyım ondan; beni Nar’dan (manyetik beden?) halkettin, onu tıyn’den (hücresel yapıdan/[çamurdan/topraktan]) halkettin” dedi. (Sâd, 38/76)
15-) Ve halekalCanne min maricin min nar;
Cann’ı (cinn sınıfını, cinn ve şeytan’ın babasını?) da dumansız ateşten yarattı. (Rahman, 55/15)
***
Günümüz bilimi bu mecâzi anlatımı matematik, fizik ve kimyânın sayısal dili ile anlatmaktadır. Evrenin “nereden ve nasıl geldiği”ne cevap veremeyen bilim evrenin ilk anını çok yüksek ısıdan oluşan bir enerji patlaması olarak tanımlar. “Nereden ve nasıl geldi?” sorusunun cevabını dine ve mistisizme bırakmak zorunda kalır.
Bilime göre ısının saniyenin milyarlarda biri gibi kısa bir sürede yayılması ve derecesinin düşmesiyle atomu oluşturan parçalar ortaya çıkmıştır. Isı hâlâ çok yüksek olduğu için elektronler, nötronlar, protonlar ve daha alt parçacıklar bir plazma (çorba) kıvamında bir müddet kalır. Genişleme ve ısı düşmesiyle atomlar oluşur. Atomlar değişik formüller halinde sıralanarak elementleri (metalleri ve gazları) oluşturur. Gazlar ve tozlar (metal parçacıkları) bulutumsu kümeleri (nebulaları) oluşturur. Bulutumsular merkeze çökerek yıldızları, gezegenleri oluşturur. Yıldız etrafında soğuyan gezegenlerde ise su, hava ve toprak gibi bileşiklerden de canlılık başlar.
Bilimin bu sıralamasına göre dini ve mistik düşünce zehirli ateşten yaratılan İblis’i insandan çok çok önceki ilk anlardaki “bilinçli varlıklar” mertebesine oturtur. İnsanı ise evrenin ısısının eksilerin altına düştüğü çok yakın zamana ait canlılı mertebesine indirir.
***
Kur’an’ın verdiği Allah, Melek, Cin/İblis ve İnsan arasında geçen konuşmalar Risalet ilminin tümdengelim yöntemiyle sunduğu mecâzi bilgilerdir. Bu bilgilerin niçin mecazlar halinde sunulduğu yine Kur’an’da açıklanmaktadır:
106-) Ve Kur’ânen feraknahu li takraehu alen Nasi alâ müksin ve nezzelnahu tenziyla;
Ve bir Kur’an (furkan ettik; Hakk ile batılı ayıran bir nesne kıldık)… O’nu biz farkettik (birbirinin mütemmimini/tamammını bölümlere ayırdık, farkları açıklayarak farkettiren bir OKUma metni kıldık) ki, insanlara O’nu acele etmeden/ağır ağır/hazmetmelerine imkan tanıyarak/kabiliyyetlerini dikkate alarak kıraat edesin… Biz O’nu tenziyl ettik (kısım kısım, ayet ayet indirdik). (17/106; B Meal)
17-) Ve lekad yessernel Kur’âne lizZikri fehel min müddekir;
Andolsun ki Kur’an’ı zikr (okumak; tefekkür, tezekkür) için kolaylaştırdık (sembolik anlatımla, soyut sözcüklerle, Arabi lisan üzere indirdik)… Öğüt alıp idrak eden yok mu?. (54/17; B Meal)
***
Kur’an her çağın idrâkine göre hitap mucizesini korumaktadır. İbn Arabî gibi zâtlar… ve günümüzde yaşayanlar, Kur’an’ı zamanlarınının akıl ve bilim düzeyine göre yorumlamışlardır.
Gelecek çağların insanları da İbn Arabî gibi zâtların ve günümüz âlim ve bilgelerinin yorumlarına dayanarak kendi zamanlarının bilim düzeyine göre Kur’an’ı ve hadisleri yeniden yorumlayacaklardır.
15/6. Bölüm Sonu


















