İSÂ KELİMESİNDEKİ YÜKSELTİLMEK HİKMETİNİN ÖZÜ (7)
…tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…
* * *
Allah’ın tüm isimleri zıtları ile mevcuttur. Varlık bu nedenle zıttı ile mevcut olan isimlerin oluşturduğu bütünlüktür. İnsan tüm zıt isimlerin toplanarak tecelli ettiği sonsuz varlığın bir özü ve özeti hükmündedir. Ve Allah insanın özünü (öz… çamur olarak sembolize edilir) “iki eli” ile yoğurmuştur..
“İki el”den kastedilen şeyin bir anlamı da ilâhi isimlerin “aktif/etken” ve “pasif/edilgen” isimler olarak ikiye ayrılmasıdır.
Esmâül hüsnâya baktığımız zaman sadece Allah’ın aktif olan isimlerini görürüz. Meselâ… REZZAK: (Sonsuz mânâları ile sürekli besleyen) ismi aktif bir isimdir. Rezzak isminin verdiğini kabul edecek olan, o isimden etkilenecek olan isim yine aynı ismin alıcı, kabul edici yönüdür. Etken olan Rezzak isminin edilgen karşılığı MERZUK’tur (sonsuz mânalar ile sürekli beslenendir).
İsim Allah’ın sonsuz mânâlarından bir mâna olmak itibarı ile Allah’dan ayrı bir varlığa sahip olmadığı gibi edilgen isimlerin de varlığı etken isimlerden ayrı değildir. Bu sistem nedeni ile “veren de alan da Hakk” olmaktadır.
Alan ve veren, aktif ve pasif gibi zıt kavramlar aynı özün iki yönüdür. Böylece Allah’ın varlığı isimler tecellisi ile bölünüp parçalanmamakta… yine ahad (TEK/TÜM/BÜTÜN) olarak kalmakta ve şirk ebedi muhal/imkânsız hükmünü almaktadır.
***
75-) Kale ya ibliysü ma meneake en tescüde lima halaktü Bi yedeyye, estekberte em künte minel aliyn;
(Allah) buyurdu: “Ey İblis (benliği ile perdeli) !… (Bi-) İki Elim (Celal ve Cemal sıfatlarım) ile yarattığıma (zati tecellime mazhar kıldığıma, vahidiyyet zuhuruna) secde etmene ne mani oldu?… Büyüklendin mi, yoksa Alun’dan (Adem’e secdesi sözkonusu olmayan yüceler’den) mı oldun?”. (Sad. 38/75; B Meal)
İnsanın varlığında hem “aktif/etken” hem de “pasif/edilgen” isimler vardır. Aktif isimler “sağ el”dir, “veren el”dir. Pasif isimler “sol el”dir, “alan el”dir.
Veren el alan elden üstündür sözü varlığın tecelli aşamalarını ifade etmektedir. “Veren el” Allah’ın zâtında mevcut olan “esmâ mertebesi”dir. “Alan el” varlığını esmâdan alan tecelliyat âlemidir. İnsan her iki âlemin toplamıdır (cem’idir).
İnsandan başka varlıkların özü tek el ile mi oluşmuştur?
Bu soruya genellikle… “evet, insandan başka varlıklar nâkıstır (eksiktir)” diye cevap verilmektedir. İnsanın konumunu daha kolay ifade edebilmek amacı ile insandan başka tüm varlıkların “eksik yönlü” olduğu söylenebilir. Fakat hakikatte öyle değildir. Allah’ın sınırsız mânâları en küçük zerreden (mikro âlemden) sonsuz evrene (makro âleme) kadar her şeyde eşit olarak mevcuttur. Cansızlarda, bitkilerde, hayvanlarda, cinlerde, insanlarda ve meleklerde Allah’ın tüm sınırsızlığı eşit olarak mevcuttur.
Kur’an’da insanın “iki el” ile var edildiği beyan edilerek İblis’e bir ihtarda bulunulmaktadır. Âdem’e secde etmesi emri ile, Âdem’de mevcud olan bir farkı görmesi, kabul etmesi ve kendisinin de Âdem’in farkettiğini farketmesi amaçlanmaktadır.
Âdem… kendi hakikatinin sadece “pasif isim” olmadığını aynı zamanda kendi hakikatinin “aktif isim”leri de kapsadığını farketmişti. Bu sır bazı melek sınıflarınca da biliniyordu. Bu sırrı bilen bazı yüce mertebeli melekler “secde et” (Âdem gibi sırları bil) emrine muhatab olmamışlardır.
Secde emri basit bir üstünlük yarışı değildir. Bir varlığın diğer bir varlığa “tapınma hareketi” asla değildir. Çünkü İslâm’da bir varlığa tapmak yoktur. İnsanın Allah’a secdesi dahi bir tapınma değil, insanın zahirinin (bedeninin) bâtını ile (özü ile) buluşma anıdır.
Varlığın bilinç mertebelerinden cansız denilen taş, toprak gibi cisimlerin kendi hakikatlerini tefekkür gibi bir işlevleri yoktur.
Bitkiler ve hayvanlar kendilerinin var olduğunu bilirler ve varlıklarını devam ettirmek için “veren el” e muhtaç olduklarının da farkındadırlar. Bitki ve hayvan “veren el”in Hakk olduğunu tefekkür etmez. Onlar için sadece “almak, beslenmek” dürtüsü vardır. Bu dürtüyü bastıracak olan yiyecekleri “veren el” olarak görürler ve alırlar.
İnsanlar da “iki el” bilgisinde iki sınıf halindedir. İnsanların neredeyse tamamına yakını… hangi din ve düşünceden olursa olsun kendilerini sadece “alan el” olarak tanırlar. “Veren el”e kimisi doğa der, kimisi tanrı der, kimisi de tanrı anlamında Allah der. Bu sınıfın bilinci sadece “almak” dürtüsünde odaklandığı için bitki ve hayvan bilinç seviyesine benzer.
Diğer sınıf olan havas/seçkinler… Velîler, âlimler, ârifler ve onların ilmi ile aydınlananlar ve hassül havas/seçkinlerin seçkinleri olan Rasuller ve Nebîler ise kendi özlerinin hem “veren el” hem de “alan el” olduklarını farketmişlerdir. Bu sırrı (bilgiyi/ilmi) fark edebilmenin sembolik ismi Kur’an’da ÂDEM olarak işaretlenmiştir.
Melekler de çok çeşitli bilinç sınıfları halindedirler. Bâzıları Âdem gibi en üst bilinç seviyesindedir. Bâzıları “alan el” özlü olduklarını zannederek sürekli “veren el”e ibadet durumundadırlar. Melekleri tanımlarken onların nur bedenli şeffaf uçan birimler olduğunu kastetmiyoruz. Mikro boyuttaki her zerreden sonsuz boyuttaki âlemlerin her boyutu ve her boyuttaki kuvveleri, işlevleri melek ismi ile özetlenmektedir.
Varlık türleri arasındaki seviye farkı öz yapılarında değildir. Her tür… öz olarak aynı değerdedir. Tek fark bilinçteki değerlendirmedir. İnsanın diğer türlerden üstünlüğü sadece “bilgi”dir. İnsan der iken tüm insanları genelleyemiyoruz. Bilincinde “iki el” ile işaret edilen ilmi fark etmiş olan tek tek insanları kastediyoruz. Kendi özünü bilen bir insan kendi özünü bilmeyen diğer insanlardan ve diğer varlık türlerinden sadece “ilim” yönü ile farklıdır. Kendi özünü sadece “alan el” olarak bilen her insan diğer varlık türlerinden “ilim” yönü ile farklıdır, varlık özü olarak farklı değildir.
***
Beşer kelimesinin bir anlamı “ortaya çıkan yeni bir şey”dir. Allah’ın zâtında mevcud olan mânâların tamamına mazhar olarak dünyâ boyutunda tecelli eden, ortaya çıkan varlığa bu nedenle “beşer” ismi verilmiştir.
Beşer… Allah’ın etken ve edilgen isimlerini özünde fark ederek o isimlerle varlık üzerinde tasarruf edendir. Beşer, (insan) bedensel olarak çok zayıf ve nârin olmasına rağmen mikro varlıklardan makro kozmosa kadar her şey üzerinde tasarruf sahibidir. Her şey belli şartlar tamam olunca insana boyun eğer (secde eder). İnsanın diğer varlılar üzerindeki tasarrufu (etkinliği) Allah’ın aktif isimlerini açığa çıkarması ile mümkün olmaktadır. Bir bitki, bir hayvan insandan kat kat kuvvetli ve cüsseli olmasına rağmen kendi özündeki aktif isimleri bilmediği ve açığa çıkaramadığı için insana mağlup olmaktadır.
İnsanın şartları tamamlayamayıp varlıklar üzerine etki edemediği durumlar da olmaktadır. Meselâ ateşin yakıcılığı melekî güç olarak insandan üstün ve etkindir. Ateşe elimizi soktuğumuz taktirde… biz insanız ve öz olarak ateşten üstünüz desek de ateş elimizi yakar. Fakat bir insan-ı kâmilin melekî yönü ateşin melekî yönünden üstündür. İnsan-ı kâmil dilerse ateşin yakıcı etkisini “yakmama” yönünde etkileyebilir.
Bu durumda kendi özündeki Allah’ın aktif isimlerini açığa çıkaramayan ve ateşe mağlup olan her birim sadece insandır. Fakat özündeki Allah’ın aktif isimlerini açığa çıkaran ve ateşe hak kerâmet veya mucize ile gâlip olan her birim insan-ı kâmildir.
Hz. İbrâhim a.s.’ın ateşi etkilemesi onun İnsan-ı Kâmil olduğunu gösterir.
Suda batmamak, boğulmamak ve havanın üzerine yükselmek, uçmak ve benzeri doğa kuvvetlerini denetim altına almak da yine İnsan-ı Kâmil olmanın göstergesidir. Bu göstergeye mucize ve ya keramet denilmektedir. Doğanın kuvvetlerini melekiyetin bir boyutu olarak düşünürsek doğaya hükmeden insanların İnsan-ı Kâmil olduğuna hükmederiz. Fakat…
Bir insan-ı kâmil (bir Rasul/Nebi ve ya bir Velî) hiçbir ilmi ve ameli olmayan normal bir insana “ateşin yakıcılığını yok etmek” mucizesinin/kerametinin sırrını “meslek” olarak öğretebilir. Suda batmamayı, havada uçmayı, uzağı görmeyi, düşünceyi okumayı, bir başkasının rüyasına girmeyi… ve daha pek çok doğa üstü şeyleri öğretebilir. Öğrenen kişinin müslüman ve ya müslüman olmaması fark etmez. Mucizeyi meslek olarak öğrenen müslümanın elinden çıkan doğa üstü olaylara “bürhan”… müslüman olmayanın elinden çıkınca da “istidrac” denilir. Bazı özel durumlarda bazı doğa üstü özellikler bazı insanlarda kendiliğinden de açığa çıkar.
Mucize ve kerameti meslek olarak öğrenenler de başkalarına aynı doğa üstülükleri göstermeyi öğretebilirler. Bu nedenle doğa üstü olaylara göre bir kimsenin Rasul, Nebî, Velî (şeyh, evliya) olduğunu ayırt etmek çok zordur. Hatta kendisinde birkaç doğa üstü özellik bulan ya da meslek (bürhan) olarak öğrenenler kendilerinin Rasul/Nebi, Mehdi, Velî (şeyh, evliya, mürşid) olduklarına şeksiz şüphesiz inanabilirler. Çevreyi de “kuvetli beyin dalgalarıyla” etkileri altına alabilirler.
Bu gibi kişilerden en etkin korunma yöntemi… dualardan ve zikirlerden dahi daha kuvvetli olan korunma yöntemi; “KESİN BİLGİ”dir.
Kesin bilgi de şudur… Hz. Muhammed a.s.’dan sonra kevnî (fiziksel/ruhsal) mucizelere ve kerametlere göre iman ve irşad çağı kapanmıştır, en büyük mucize Muhammedî ilim ve bilinç sahibi olmaktır.
***
Hakk’ın cemâlini müşahededen (seyrden) dolayı hayrete gark olmuş melâike-i âlîn (yüksek melekler) vardır. Bu melekler insana göre üstündür ancak insan-ı kâmile göre daha alt mertebededir.
Bir meleğin hayrete gark olması bir varlık boyutunun ve işlevinin hiç değişmeden etkisini sürdürmesidir. Meselâ ateşin içine düşeni hiç bilmemesi, içine düşen mâsum bebek de olsa câni bir yetişkin de olsa onları yakması Hakk’ın cemali ve celali karşısında kendinden geçmesi ve herşeyi unutmasıdır. Eğer ki ateşin melekiyyet yönü sürekli hayret halinde olmasa idi içine düşen bebeği bilir ve yakmaz idi.
Ateş kendisine hükmeden İnsan-ı Kâmil’in İnsan-ı Kâmil olduğunu ve onu yakmadığını da bilmez. Bu durum… “Bazı üstün meleklerin henüz Âdem’in yaratıldığından dahi haberi yoktur” sözü ile ifade edilmiştir.
Yüce/üstün/âli meleklerin bir yorumu da budur daha değişik ve daha derin mânâları da vardır.
***
33-) Ya ma’şerel cinni vel’insi inisteta’tüm en tenfüzu min aktaris Semavati vel’Ardı fenfüzu la tenfizune illâ Bisultan;
Ey cinn ve ins topluluğu!.. Semavat ve Arz’ın aktarından (alanından, çevresinden) nüfuz edip çıkıp gitmeye gücünüz yeterse, hadi çıkın gidin… Bir (Bi-) sultan (tahakkuk/tasarruf/iktidar gücü; ilim-amel) olmadıkça (varlık bağından kurtulmadıkça) geçip gidemezsiniz. (Rahmân, 55/33; B Meal)
(((… Ahmed Avni Konuk şerhin bu kısmında “yüce melekler”e dünyayı çevreleyen varlık boyutları ve fizik kanunları anlamını yüklemeyi tercih etmiştir. Ve insan-ı kâmil olmayan bir canlının bu boyutlara ve fizik kanunlarına hükmederek dünyadan ayrılıp Ay’a ve Mars’a ulaşamayacağını savunmuştur.
Ahmed Avni Konuk 1868’de doğmuş ve 1938 yılında vefat etmiştir. 1938’li yıllarda henüz uzay füze teknolojisi fantastik hikayeler düzeyinde idi. Jules Verne (Fransız bilim kurgu yazarı 1828-1905) 1865 yılında Aya Yolculuk isimli romanı yazmıştır. Bu romanın etkisi ile tüm dünya aydınları uzay yolculuğunu tartışmaya başlamışlardır. Bir Osmanlı ve Cumhuriyet aydını olan Ahmed Avni Konuk da uzay yolculuğu hakkında şu sözleriyle olumsuz düşünmüştür:
“Demek ki her biri birer insân-ı nâkıs (noksan insan) olan Avrupa erbâb-ı fenninin (fenle uğraşan kişilerin) ara sıra Merih’e (Marsa) ve Kamer’e (Aya) sefer tasavvurları (hayalleri), bu halleriyle ile’lebed (sonsuza dek) bir temennîden (dilekten, istekten) ibâret kalacaktır.”
Bu gibi olumsuz düşünce nedeniyle Ahmed Avni Konuk’un ve ya gelecek teknolojisi hakkında yanılabilen diğer âlim ve âriflerin ilim ve irfanlarına bir leke gelmez. Hatta bir insan-ı kâmil zâhiri ve bâtıni ilimlerde hatalı görüşler bildirebilir. Rasulullah a.s. dahi… hurma ağaçlarının aşılanması konusunda yeterli bilgiye sahip olmadığını kabul ederek yanıldığını söylemiş ve aşılama işini daha tecrübelilere bırakmıştır.
Gelecek teknolojisini doğru tahmin eden ve hatta ABD’nin uzay teknolojisine yüz yıl önceden ön fikir oluşturan Jules Verne de bu isabetli öngörüsü nedeni ile İnsan-ı kâmil sıfatına ulaşmış sayılmaz.
Her insan gibi İnsan-ı Kâmil de Allah’ın sonsuz ilmini, mânâlarını, isimlerini, tecellilerini kendinde öz olarak bulundurur fakat Allah’ın sonsuz tecelliyatının her teferruatını zâhiri boyutta bilemeyebilir. Bu bilemeyiş de Allah ilminin hiçbir kul tarafından sınırlanamayacağını gösterir. …)))
***
53-) Senüriyhim ayatiNA fiyl afakı ve fiy enfüsihim hatta yetebeyyene lehüm enneHUl Hakk evelem yekfi Bi Rabbike enneHU alâ külli şey’in şehiyd;
Afak (ufuklar)’da ve enfüsler (nefsler) inde ayetlerimizi onlara göstereceğiz (seyr-i afaki, seyr-i enfüsi), ta ki O’nun Hakk (yadsınamaz gerçek) olduğu kendilerine tebeyyün etsin (açıkça belli olsun; Hak zahir olsun)… (Bi-) Rabbinin herşey üzerine şehiyd (bir şahid) oluşu yetmez mi (demek ki Hak?) ?. (Fussılet, 41/53;B Meal)
12-) Ve cealnelleyle vennehare ayeteyni fe mehavna ayetelleyli ve cealna ayetennehari mubsıreten litebteğu fadlen min Rabbiküm ve li ta’lemu adedessiniyne vel hısab* ve külle şey’in fassalnahu tefsıyla;
Gece’yi ve gündüz’ü iki ayet kıldık… Gecenin ayeti’ni mahv ettik (sildik; fena), gündüzün ayeti’ni mubsıra (aydınlatan, ayan eden; idraka getiren) kıldık… Rabbinizden bir fazl talep edesiniz ve senelerin adedini ve hesabı bilesiniz diye… Biz (ilmin kapsamındaki) herşeyi tam bir tafsil ile (akıl-üst bilinç mertebesinde) açıkladık. (İsrâ, 17/12 ;B Meal)
Allah’ın ilminin tecellisi içte sıkışan nefesin yaptığı basınç nedeni ile dışa verilmesine benzetilerek anlatılır. Ve “Nefes-i Rahmânî” kavramı ile işaret edilir. Elbette ki bu anlatım ve “Rahmani Nefes” bir benzetmedir. Bu benzetmeyi yine Kur’an benzetmeleri ile açıklayalım.
Sonsuz ve sınırsız ilim mânâlar halinde Allah’ın zâtında mevcuttur. İlmin tümel olarak bulunduğu zât âlemi “gece” (leyl) kavramı ile anlatılır. Gecenin özelliği renk, şekil, miktar, tür, cins, azlık, çokluk gibi ayrıntıları göstermemesidir. Gece hâli bütünlük, sayısızlık, teklik, ahad halidir.
Zâtdaki ilim ve ilmin algılanamayan ayrıntıları tecelliyata gelmek, zâhir olmak taleb ederler. Bu taleb zâta baskı, basınç yapar. Ve zât kendisinden tecelliyat için basınç yapan ilmin ayrıntılarını peyder pey bir alt boyuta (esmâ boyutuna) indirir (nâzil eder, üfler, tecelli ettirir).
Esmâ boyutu Zât boyutuna (geceye) göre varlık silüetlerinin görünmeye başladığı alacakaranlık gibidir. Varlık silüetleri en görünür en zâhir boyuta inmek için yine basınç yapar. Ve madde boyutu olarak kabul edilen en alt (esfel) âleme kadar iner. Allah ilmi tek tek olaylar ve cisimler halinde dünyâ boyutunda görünür. Dünya boyutunda ilmin tek tek olaylar ve cisimler halinde algılanmasına da “gündüz/aydınlık” (nehar) diyebiliriz.
Zât boyutunun (gecenin) keşfi ve bilinişi kalb (üst akıl) iledir. Bu keşfe ve marifete “gecenin keşfi” denilir. Bu keşfin içeriği şekilden, renkten… kısaca kesret (çokluk) ve ayrıntıdan münezzehtir. Nebîler, Rasuller ve kâmil velilerin halleridir ve hallerini bizim anlayabileceğimiz “basit kavramlara benzeterek” anlatırlar. Bizler de beşeri akıl ile onların mecazi anlatımları üzerinde tefekkür etmeye çalışırız.
Allah, Melek, Kitap, Kader, Kalem, Levhi Mahfuz, Arş, Kürsî, Rasul, Nebî, Cennet, Cehennem, İman, Küfür, Nur, Zulmet, İblis, Cin, Âdem, Havvâ, İnsan, Gece, Gündüz… gibi Kur’an ve Hadislerde geçen her kelime/her kavram zât boyutunun hakikatini anlatmaya çalışan İŞARET LEVHALARIDIR.
Zât boyutunda mevcut olan sonsuz ve sınırsız ilme göre dünyâ boyutunda tecelli eden ilim (olaylar ve cisimler) sonsuzda hiç kadardır.
Dünyasal tecelliyatı keşfe “gündüzün keşfi” denilir.
Gecenin keşfi İnsan-ı Kâmil mertebesinde üst akıl (külli akıl/kalb) seviyesinde ancak Rasul ve Nebî sıfatında mümkündür.
Gündüzün keşfinde birkaç olayın ve birkaç cismin iç yüzüne vâkıf olan her insanın “başı döner”… gördüğü ile sarhoş olur. Ve kendisini Rasul/Nebî makamında ve ya onlara bitişik olarak algılar. Halbuki keşfi; basit ve en alt dünyasal tecelliyatın keşfidir.
İbn Arabî gecenin kâşifleri ile gündüzün kâşiflerini şöyle mukayese eder:
“Gündüzün kaşiflerinin gördükleri, algıladıkları basit aklın dedikodusundan ibarettir.”
Bilimin keşifleri, icatları Allah ilminin afakta (dünyasal boyutta) bilim insanları vesilesiyle tecelli edişidir.
Zâtın sonsuz ilmini (geceyi) keşfedenler “gurur bataklığına saplanmazlar”. Dünyasal boyuttaki ilâhi sırlardan birkaç kırıntıyı keşfeden nefsi mutmainne altındaki kişiler genellikle “gurur bataklığında boğulurlar”. Bu durumu Hz. Mevlâna güzel bir teşbihle anlatır:
“Bir at bir çukuru necis su ile doldurdu. Bir sivrisinek necasette yüzen bir saman çöpüne kondu. Necaset çukurunu umman (sonsuz deniz), saman çöpünü gemi, kendisini de kaptan-ı deryâ zannetti.”
***
1-) Abese ve tevella;
Kaşlarını çattı (surat astı) ve yüzünü çevirdi.
2-) En caehül’a’ma;
Kendisine o A’ma (İbni Ümmü Mektum) geldi diye.
3-) Ve ma yüdriyke le’allehu yezzekkâ;
Sana bildiren nedir (ne bilirsin), belki o tezkiye olacak (Hak ilim ile, kendisine perde olan yanlış kabullerinden, şartlanmalarından arınacak).
4-) Ev yezzekkeru fetenfe’ahüzzikra;
Yahut tezekkür edecek de o zikra (hatırlatma, öğüt) kendisine fayda verecek (Demek ki et gözü a’ma olan o zat’ın basiret gözü/iman nuru var… Zariyat: 55?). (Abese, 80/1-4; B Meal)
Abese Sûresinin iniş nedeni:
Rasulullah a.s. Mekke’nin ileri gelen müşriklerine İslâm’ı tebliğ etmekte iken iki gözü kör Ümmü Mektum gelir. Rasulullah’ın sözünü keserek bana da anlat der. Kuvveti ve çevresi olan bir müşrik iman ederse daha faydalı olacaktır fakat Ümmü Mektum gibi bir garip iman ederse çevresini etkileyemeyecektir. Bu nedenle Rasulullah a.s. Ümmü Mektum ile ilgilenmeyi biraz sonraya ertelemek, kuvvetli müşriklere tebliği öne almak ister. Ve yukarıdaki âyetler nâzil olur.
Kendi varlığımız da dahil âlemlerdeki her olayı ve her birimi Hakk olarak, Allah’ın zâhir olmuş bir mânâsı olarak kabul etmek tevhid ilminin ilk basamağı sayılır. Her ilmin… her basamağın hem nefsimize hoş gelen bir yüzü hem de hoş gelmeyen diğer bir yüzü vardır.
Ümmü Mektum Rasulullah a.s.’ı Hakk olarak algılamış, O’nun sözlerini Hakk’ın sözleri olarak işitmiş baş gözü kapalı fakat gönül gözü algılayıcı olan birisi idi. Rasulullah’ın kaşlarını çatmasını (abese) ve yüzünü çevirmesini (tevellâ) Hakk’ın âyetleri olarak “okudu” ve Rasulullah’ın fiilerini yargılamadı. O’nun bu davranışı âlemlerdeki her olay ve olguyu bir âyet olarak algılamaya ve okumaya örnek teşkil etmesi için Kur’an’a alınarak ebedîleştirildi.
Her birim kaşı çatık birisini gördüğünde “abese”yi okur… yüzünü döneni gördüğünde “tevellâ”yı okur.
***
30-) Felemma etaha nudiye min şatıılvadil’ Eymeni fiyl buk’atil mübareketi mineş şecereti en ya Musa inniy ENAllahu Rabbül alemiyn;
Oraya (Tur’a) geldiğinde, o mübarek buk’a (o bereketli orijinal yer, ilahi kelamı işitme makamı’n)’daki Eymen Vadisi’nin kıyısından (vadinin sağ kıyısından), o ağaç’tan: “Ya Musa!… Muhakkak ki Ben Rabb’ül Alemiyn olan Allah’ım!” diye nida edildi. (Kasas, 28/30; B Meal)
Hz. Musâ’ya Hakk bir dağda bir ağaçtan ateş sûretinde tecelli edip hitap etti. Hz. Musâ en alt boyut ile en üst boyutu cem edebildiği için Hakk’ın mânâlarından bir mânâ olan ağacı ve ateşi âyetler olarak okudu.
Eğer ki bir kişi Ümmü Mektum ve Hz. Musa’nın âyetleri okuma sırrını kavrarsa kendi varlığından sıyrılarak fakirlik halini idrak eder. Çünkü… her birimin varlığı Rahmani Nefes ile beliren suretten ibarettir. Her birim kendi varlığında kendi varlığı ile var değildir.
Hz. Musa aslında dağa ateş bulmak ümidi ile çıkmıştı. Ve Hakk’ı bir ateşte müşahede etti. Eğer başka bir ihtiyaç için çıksaydı Hakk ona ihtiyaç duyacağı şeyin sûretinde tecelli ederdi. Bu sır ile ilgili incelikler Musa bölümünde anlatılacaktır.
***
Bu kısımda geçen bazı kavramların günümüz anlayışına sunuluşu:
ALLAH’IN İKİ ELİ
İlim ve Kudret
Data ve Enerji
Kudret ve İlim yollu tasarruf
(Soru :“Allah’ın iki elinin olması”nı, bir anlamda, enfüsi ve âfâkî boyutlar şeklinde kabul edebilir miyiz?)
İki el, İLİM ve KUDRET sıfatlarıdır…
“İlim”i, bâtın; “Kudret”i de zâhir -açığa çıkış- olarak değerlendirebilirsin belki; ama tam anlamıyla kapsamaz!
Enfüs ve âfâk, izâfi yâni göre’dir!
*
TÜM EVREN İÇRE EVRENLER VE İÇİNDEKİLER(Birbirlerince algılananlar) “ALLAH” İSMİYLE İŞARET OLUNANIN İKİ ELİ İLE (İlim ve Kudret) ile MEYDANA GELMİŞTİR
Gerçekte, “maddî” diye bir âlem yoktur; yalnızca “manevî” âlem vardır! “Madde” algılaması beş duyunun beyinde oluşturduğu bir kabuldür!.
“Uzay” ve “evren içre evrenler” kelimeleriyle işaret ettiğimiz “âfak”tan; tasavvufta, “esmâ mertebesi” diye işaret edilmiş “tek kare resim” olarak tanımladığımız stringler boyutuna uzanan “enfüs”e kadar; bize GÖRE iç içe olan ve 3D (üç boyutlu) olarak algılanan tüm katmansal boyutlar, aslında tek bir boyuttur!.
“CEBERÛT” âlemi olarak tanımlanmış bu salt tekillik boyutunun mânâlarının açığa çıkarılması (tenezzülü) ise, “MELEKÛT” âlemi diye anlatılan tüm varlık seyrini ve yaşamını meydana getirir!.
“LÂHUT” ise fikir kabul etmez! Düşünce, o boyutta “yok” olur! “Ahadiyet” denilen bu mertebe “hiç”liktir!
“ALLAH” ismiyle işaret olunanın, “Rahmaniyeti ve Rahîmiyeti” sonucu, “iki eliyle” (ilim ve kudret) -data ve enerji-, “Esmâ mertebesi” -stringler boyutu- hasıl olmuş; bu boyutun her an yeni bir şan alışı ile de tüm evren içre evrenler ve içindekiler olarak, birbirlerince algılananlar meydana gelmiştir, “melekût” (kuvveler) boyutunda.
Ki bu duruma, “âlemler, Allah’ın ilmindeki ilmî sûretlerdir” diye işaret edilmiştir tasavvufta.
*
BEŞER
“Beşer”, ilâhî isimlerin tamamını ortaya çıkarma istidadına sahip olan varlığın adıdır. Çünkü bütün varlıklar, hayvanat da terkîbdir; ama “Halifetullah” olabilme özelliği insana hastır!. Kişinin belli bir terkibi vardır, esmâ terkibinden oluşan… İşte esmâ terkibinden oluşmuş “kişilik” mânâsına, “beşer” ifadesi kullanılır.
“Beşer” kelimesi ile kastedilen, belli bir esmâ terkibidir. İnsanın terkibiyet yönüyle, terkib oluşu yönüyle aldığı isim, “beşer”dir. “Ene beşerün mislüküm”; “Ben de sizin misliniz olarak beşerim”. (Hadis) ‘’Benim varlığım da sizler gibi, ilâhî isimlerin bir terkibinden başka bir şey değildir’’, demektir bu!.
*
KEŞİF
KEŞİF, fizik bedene bağımlılık devam ederken manevî âleme vukuf ve onlarla irtibat hâlidir.
KEŞİF, “BASİRET”E AİTTİR!
Keşif basîrete aittir.
Genetik istidadın oluşturduğu veri tabanının, sistemi okumaya yönelik bir şekilde çalıştırılması sonucu olarak; kişinin, yaşamında edindiği veri tabanıyla da birleştirilmek suretiyle, sistemi “OKU”yabildiği oranda değerlendirebilmesi “Keşif”tir.
KEŞİF, ÜST DÜZEYDEKİ ALICILARIN ÇALIŞMASI NETİCESİNDE HÂSIL OLAN ALGILAMA, KAVRAMA, BİLGİ VE DEĞERLENDİRMEDİR!
Akıl, beş duyuya dayalı olarak çalışır…
Ancak, akıl belli bir kemâle gelmişse, beş duyuya dayalı örnekleri alıp kendi bünyesinde değerlendirir ve buna dayalı bazı çalışmalar yapabilir… Bu arada altıncı, yedinci, sekizinci duyular durumunda olan sezgi veya sezginin ötesinde olan feraset, veya ilham yolları ile gelen çeşitli bilgileri de bir potada eritip değerlendirir ve bunun çok üst neticelerini yaşar!…işte o zaman “akl-ı kül”e yaklaşmağa başlar.
Yani, açık, basit donelerden çıkıp, geniş kapsamlı bir algılama sistemiyle gelen bilgileri değerlendirip, bir takım gerçekleri görebilme durumuna girer.
Bunun tasavvuf dilindeki adı “keşif”tir. Yani üst düzeydeki alıcıların çalışması neticesinde hâsıl olan algılama, kavrama, bilgi, değerlendirme vs…
İKİ TÜRLÜ KEŞİF VARDIR?
Keşifler… İki türlüdür… Görüntülü veya görüntüsüz…
1-GÖRÜNTÜLÜ KEŞİF
Eğer bu değerlendirmeler, kişinin beyninde, veri tabanına, kültürüne GÖRE ve dayalı olarak, hayâl merkezine transfer edilirse, bu tesbitler sembollerle, hayâl suretleri şeklinde görülür; ki bu, yorumlanması gerekli olan keşif türüdür.
2-GÖRÜNTÜSÜZ KEŞİF
Hayâl merkezine girmeden değerlendirme olursa, o zaman yoruma gerek kalmayan değerlendirmeler olarak, direkt, keşif diye algılanır. Buna, “hissi müşahede” de denilir. Bu keşfin sonucunda, kişide, “Allah” adıyla işaret edilenin yaratmış olduğu sistem ve düzenin işleyişine dair bilgiler elde edilir ve yaşanır.
KEŞİF, “SİSTEM”İN DEŞİFRESİDİR!
Keşfin halusinasyondan ayrılan yanı; Halusinasyon, asılsız; sistemle bütünleşmeyen VEHİM kökenli görüntüler-hayâllerdir….
Keşif ise, sistemin deşifresidir!.
KEŞİF, MUTMAİNNE MERTEBESİNDEKİ VELİLERDE BAŞLAYAN BİR KEMÂLDİR!
Avam, “keşf”in ne olduğunu bilmediği için, cinlerden aldığı bilgileri satan kişileri evliyadan ve “keşif” sahibi sanır! Oysa “keşif” ancak Mutmainne mertebesinde “veli”lerde başlayan bir kemâldir.
KEŞİF VE FETİH ARASINDAKİ FARK NEDİR?
Keşif basîrete aittir. “Fetih” ise tahakkukla alâkalıdır! İlâhî sıfatlarla tahakkukla, demek istedim… (Ahmed HULÛSİ’de/KAVRAMLAR)
15/7. BÖLÜM SONU
* * *
Bilgi notu: Önceki bölümleri aşağıdaki linklerden okuyabilirsiniz:
Önceki bölümler (1~15.1) Arşiv blogumuzda..
15.2~Son bölüm..
Kemal GÖKDOĞAN
www.yorumsuzblog.org
kemalgokdogan@gmail.com


















