İSÂ KELİMESİNDEKİ YÜKSELTİLMEK HİKMETİNİN ÖZÜ (8)
…tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…
Kur’an-ı Kerim İsâ kelimesi ile üç sorunu çözümler:
1. İsâ isimli insan babasız olarak bir bâkirenin rahminde yaratılmıştır. Babasız yaratılışı Allah için imkansız kabul edenler inkâr etmişler ve Meryem’e zinâ iftirası atmışlardır. Kur’an’ın Meryem eli ile açığa çıkan bu mucizeyi beyan nedeni… Allah için babalı, babasız, anneli, annesiz ve benzeri her yaratış türünün aynı olduğunu izah etmektir..
Meryem’e zinâ suçlamasında bulunanlar ile Meryem’in mâsum olduğunu savunanların ellerinde hukuksal geçerliliği olan hiçbir kanıt yoktur. Geçerli kanıtın olmadığı bir olay Kur’an tarafından kabul ve red imtihanı yapmak için sunulmaz. Ellerinde kanıt olmayanın suçlaması da geçersizdir, ellerinde kanıt olmayanın savunması da geçersizdir. O halde Kur’an’ın bizden istediği İsâ ve Meryem olayına taraftar ve ya karşıt olmamız değil… yaratılış modellerinin sınırsız olduğunu tefekkür etmemizdir.
2. İsâ isimli insan biyolojik olarak ölmüş olanı yine biyolojik olarak yaşama döndürmüştür. Anadan doğma kör olanın gözünü “zahiren” görür hâle getirmiştir. Çamurdan kuşa üfleyerek yaşam vermiştir. Kur’an bu mucizeleri de beyan ederek bizi farklı bir boyutta yine farklı bir tefekküre (fikir üretmeye, düşünmeye, akılla incelemeye) davet etmektedir.
İsâ eli ile açığa çıkan bu mucizelerin beyanıyla Kur’an insan düşüncesini bu sefer uluhiyyet (Allah’ın ilahlığı) ve abdiyyet (insanın kulluğu) konusunu düşünmeye yönlendirmektedir. Var oluşdaki fiillerin açığa çıkış sisteminin nasıl olduğunu sorgulamamız istenilmektedir.
İsâ’nın çamurdan kuş yaparak bir anda canlandırması Allah’ın İsâ tecellisindeki doğa üstü (mucize) fiiline bir örnektir. Bizim bu örnek ile Allah’ın bizde (Rasul/Nebî özelliği olmayan insanda) biz olarak açığa çıkardığı doğal fiilleri sorgulamamız gerekir. Meselâ insanlar topraktan elde ettikleri besinleri yerler, bedenlerinde sindirirler, eşeyli üreme ile dokuz aylık bir süreç içinde bir zamanlar toprak ve çamur olan besinler ile bir canlı oluştururlar.
Çamurdan şekillendirilen bir kuş sûretinin bir anda canlıya dönüşmesi Allah’ın İsâ eli ile (İsâ tecelliyatı ile / İsâ perdesiyle) var ettiği yaratma / var etme / dönüştürme fiilidir.
Çamuru önce besine (ete ve bitkiye) çevirmek, insan bedenine dahil etmek, yumurta ve sperm birleşmesiyle dokuz aylık süreçte sûretten sûrete kalbetmek (döndürmek) ve bebek olarak yaratmak Allah’ın anne ve baba eli ile (anne baba tecelliyatı ile / anne baba perdesiyle) var ettiği yaratma / var etme / dönüştürme fiilidir.
Bir anda yaratan da… dokuz ayda yaratan da hiçbir şeyle sınırlanamayan Allah’dır.
3. İsâ isimli insan tartışmalı bir son ile “ölüm” olayını yaşamıştır. Yahudi ve Roma kaynaklarına göre çarmıhta çivilenerek öldürülmüştür. Bâzı Yahudi havarilere göre ölü bedeni tekrar dirilmiş, dünyasal şartlarla tekrar yaşamış ve bir müddet sonra tekrar gökyüzüne doğru yükselerek başka bir boyuta geçmiştir. Bu olaylardan yaklaşık olarak altı yüz yıl sonra Hz. Muhammed a.s. İsâ’nın ölüm gerçeğine vahiy ile yeni bir yaklaşım getirmiştir.
Hz. Muhammed a.s.’ın Kur’an ile beyan ettiği İsâ’nın ölüm / ölümsüzlük gerçeği önceki kısımlarda anlatıldı. İki farklı mealden ilgili âyetleri tekrar aşağıda veriyoruz
“Hani Allah, İsa’ya demişti ki: “Ey İsa, doğrusu senin hayatına Ben son vereceğim, seni Kendime yükselteceğim, seni inkâr edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamete kadar inkâra sapanların üstüne geçireceğim. Sonra dönüşünüz yalnızca Banadır, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyde aranızda Ben hükmedeceğim.” (AL-İ İMRAN SURESİ / 55 Kur’an Fihristi)
“Hani Allah şöyle buyurmuştu: “Ya İsa seni, BEN vefat ettireceğim (fiziki ölümünü gerçekleştireceğim), seni kendime ref’edeceğim (yükselteceğim), seni bilfiil kafir olanlardan (gerçeği reddeden perdelilerden) tertemiz edeceğim ve sana tabi olanları kıyamete kadar kafir olanların fevkınde kılacağım… Sonra merci’niz/dönüşünüz banadır; ihtilafa düştüğünüz hususlarda, aranızda Ben hüküm vereceğim” (AL-İ İMRAN SURESİ / 55 ; B Meal)
“Ve: “Biz, Allah’ın Resulü Meryem oğlu Mesih İsa’yı gerçekten öldürdük” demeleri nedeniyle de (onlara böyle bir ceza verdik.) Oysa onu öldürmediler ve onu asmadılar. Ama onlara (onun) benzeri gösterildi. Gerçekten onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şüphe içindedirler. Onların bir zanna uymaktan başka buna ilişkin hiç bir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler. (NİSA SURESİ / 157 Kur’an Fihristi)
“Ve “Biz Allah Rasûlü MeryemOğlu İsa Mesih’i öldürdük” sözleri yüzünden… (Aslında) O’nu (Hayat sıfatının mazharı, ruh’ül kuds) öldürmediler ve O’nu asmadılar; ancak (o) onlara benzer gösterildi (teşbih olundu)…Onun hakkında ihtilafa düşenler, O’ndan yana tam bir şek içindedirler… Zanna tabi olmaları müstesna, O’nunla ilgili ilimden bir şeye sahip değiller (gerçek bilgileri yok)… (Onlar) O’nu yakiynen öldürmediler. (NİSA SURESİ / 157 ; B Meal)
“Hayır; Allah onu kendine yükseltti. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (NİSA SURESİ / 158 Kur’an Fihristi)
“Bilakis, Allah O’nu kendine ref’etti (yükseltti)… Allah Aziyz’dir, Hakiym’dir. (NİSA SURESİ / 158 ;B Meal)
“Selam üzerimedir; doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak yeniden-kaldırılacağım gün de.” (MERYEM SURESİ / 33 Kur’an Fihristi)
“Doğduğum gün, öleceğim gün ve Hayy olarak ba’solacağım gün Selam bana”. (MERYEM SURESİ / 33 ; B Meal)
***
“…Yâ İsa seni, BEN vefat ettireceğim (fiziki ölümünü gerçekleştireceğim), seni kendime ref’edeceğim (yükselteceğim),…” (AL-İ İMRÂN SÛRESİ / 55 ; B Meal)
“…Ve “Biz Allah Rasûlü MeryemOğlu İsa Mesih’i öldürdük” sözleri yüzünden… (Aslında) O’nu (Hayat sıfatının mazharı, ruh’ül kuds) öldürmediler ve O’nu asmadılar; ancak (o) onlara benzer gösterildi…”(NİSA SURESİ / 157 ; B Meal)
Âyetlerden seçtiğimiz bu iki kısımda İsâ’nın çarmıhta ve ya başka bir yerde öldüğüne dâir hem de ölmediğine dâir deliller çıkarılabilmektedir. (Konunun bu yönüne girmiyoruz…)
İbn Arabî ve Füsus yorumcuları İsâ’nın ölümünü tarihsel olaydan ziyade Allah’ın fiillerinin tevhidi yönüyle ele almaktadırlar.
İsâ’nın öldüğünü ve ya öldürüldüğünü düşündüğümüzde ölmüş görünen sadece madde beden sûretidir. Zâhiren madde beden sûretine bakanlar, yaşamı bedenin hareketiyle özdeşleyenler yanılırlar. Ayet bu yanılgıya şöyle işaret eder: “…(Aslında) O’nu (Hayat sıfatının mazharı, ruh’ül kuds) öldürmediler ve O’nu asmadılar; ancak (o) onlara benzer gösterildi …”
Asılan, öldürülen, birkaç gün sonra dirilen sadece bedendir. Tüm bu fiiller Hakk’ın fiilidir fakat kul perdesiyle tecelli etmiştir.
Kur’an bu üç konuda örnek âyetler beyan ederek olayların hakikatini akıl, kalb ve zaman faktörleriyle tefekkür etmemizi istemektedir.
***
116-) Ve iz kalAllahu ya Iysebne Meryeme eente kulte linNasittehızuniy ve ümmiye ilaheyni min dunillah kale sübhaneKE ma yekûnü liy en ekule ma leyse liy Bi hakk in küntü kultühu fekad alimtehu, ta’lemü ma fiy nefsiy ve la a’lemü ma fiy nefsik inneKE ente allamül ğuyub;
Ve hani Allah şöyle dedi: “Ey MeryemOğlu İsa!… İnsanlara, <Allah’ın gayrından beni ve annemi iki ilah edinin>, diye sen mi söyledin?”… (İsa) dedi ki: “Subhaneke (Haşa, tenzih ve tesbih ederim seni)… (Bi-) Hakk olmayanı söylemek benim için nasıl olur?… Eğer onu söylemişsem, muhakkak sen onu bilmişsindir… Sen nefsimde olanı bilirsin, fakat ben senin nefsinde olanı bilmem… Muhakkak ki gaybları en ala bilen sensin, sen”. (Mâide, 5/ 116;B Meal)
Kendi özünde en üst nefs mertebesi ile var olan Rasul ve Nebîler ayrıca ulaşmış oldukları vahdet ilmini bizim anlayacağımız konuşma kalıplarıyla anlatırlar. Hz. İsâ’nın ulaşmış olduğu vahdet ilmi mertebesinde tattığı hallerden bir hâli Rasulullah a.s. bizlere bu âyet ile açıklamıştır.
Hz. İsâ’nın ve ya diğer Rasullerin Tam Teklik (ahad) hallerini tam anlamamıza imkan yoktur. Hz. Muhammed a.s. bu imkânsızlığı ortadan kaldırmak için AHAD hâldeki sessiz, sözsüz, kelimesiz olan vahyi Hakk ve İsâ olarak önce İKİLİK ve FARK MAKAMINA indirmekte ve vahyi insan lisanıyla bize ulaştırmaktadır. Buradan yola çıkarak şöyle düşünebiliriz…
Tam Teklik hâlinde İsâ a.s. “Ben Hakk’ım” (enel hak) diye tefekkür etti. Kendi tefekkürüne yine kendisi “Hakk’ı BEN öznesi ile kendine özgülersen… önceden Hakk değildin şimdi Hakk oldun anlamı çıkar. Bu da Hakk olanlar ve Hakk olmayanlar gibi iki varlık türünü zorunlu kılar. Sonuçta bu iddia Hakk’ın Ahadiyetine, tekliğine aykırı bir şeydir…” tefekkürü ile cevap verdi.
Hatta bir kulun “Ben kul olarak Hakk’ım…” demesi Risalette şirk sayılmaktadır. Kendine varlık vermek ve ilah olmak iddiasını çağrıştırmaktadır. Bu nedenle vahiy; insanı “var edilmiş” olarak Allah’ı da “var edici ilah” olarak ikili anlatımla izah eder.
Meryem ve İsâ doğa üstü sayılan mucizelerle insanlar arasında tanınmışlardır. Doğa üstü olayları ancak bir tanrının yaratabileceğine inananlar Meryem ve İsâ’ya tanrının “ete kemiğe bürünerek dünyaya inmiş iki tecellisi” gözüyle bakmışlardır. Vahiy bu bilginin yanlış olduğunu Allah gerçeğinde bölünme ve tecelli olmayacağını, bazı şeylerin madde bazı şeylerin de madde üstü tanrısal parçalar olamayacağını ikili diyalogla izah etmektedir.
Allah gerçeği… sonsuz ve sınırsız boyutlarıyla, her boyutta yine sonsuz ve sınırsız mânâlarıyla bölünmeyen, parçalanmayan, tecelli etmeyen, başkalaşmayan tek bir AHAD’dır. İsâ ve Meryem bu gerçeği bildiği için kendilerine TANRILIK (ULUHİYYET) sıfatı biçmemişlerdir.
***
Allah gerçeğinde “tecelli” olayı olmamasına rağmen mevcudatı anlamlandırabilmek ve anlatabilmek için “tecelliyat” kavramı zorunlu olarak kullanılmaktadır. Tecelliyatın olmadığı hâlini tefekkür edebilmemiz için sanki Allah gerçeği; yalan ve hayal görünüşler olarak tecelli ediyormuş gibi bir anlatım yapılır. Çünki insan zihni belli bir idrak seviyesine yükselmek için her şeyi zıttı ile kavramaya muhtaçtır. Siyahı beyaz ile, biri iki ile, teki çok ile, hakkı bâtıl ile tarif edilince kavrayabilir. Allah’ın tecelli etmeyen tek gerçek olduğunu da her şeyin tecelli olduğunu düşünerek kavrayabilir.
***
Her kul kendi özünde ne düşündüğünü bilir. Başkasının özünde ne düşündüğünü bilemez. Allah’ın İsâ’nın nefsinde olanı bilmesi İsâ’nın kendi özünü bilmesi ile aynı anlamdadır. İsâ’nın Allah’ın nefsinde (zâtında) olanı bilmemesi İsâ isimli ayrı bir varlık olmadığına işaret eder. İsâ Allah’ın zâtını bilecek Allah’dan ayrı, Allah’dan kopmuş, Allah’dan tecelli etmiş ikinci bir varlık değildir.
Âyetin anlamını İsâ dışına taşıyarak genelleştirirsek… Allah’ı bilecek, Allah’dan kopmuş, Allah’dan tecelli etmiş varlıkların var olmadığını Allah’ın her an olduğu gibi şu anda da var olan tek gerçek olduğunu anlarız.
***
Gayb şu anda var olmayan / tecellî etmeyen fakat bir an ve daha sonraki anlarda var olacak olan “tecelliyat”tır. (Tecelli etmeyi yine zorunlu olarak kullanıyoruz…)
Bir an ve daha sonraki anlarda tecelli edecek olan var oluşu yâni GAYBI Allah’ın bilmesinden ne anlıyoruz?
… “Muhakkak ki gaybları en ala bilen sensin, sen” diyen vahiy bize ne anlatmak istiyor?
Allah isimli bir var’ın biraz sonra olacak olanı önceden bilmesi olayını mı anlatıyor?
Yoksa… Allah gerçeğini; biraz sonra olacak olanı bilen bir tanrı basit düşüncesi… nden tenzih mi ediyor?
Tenzih ediyor düşüncesini kabul edelim ve gaybın Allah gerçeğince nasıl bilineceği üzerinde fikir üretmeye çalışalım.
Daha önceki bölümlerde verilen çekirdek ve çekirdeğin açılımı örneğini yine kısaca tekrar edelim.
Bir elma çekirdeğinde bir sonraki fidan hâlinin şifresi gizlidir. Çekirdeğe bakan fidanı göremez. Fakat çekirdek kendi özünde bir sonraki fidan hâlini bilir.
Çekirdek “şimdi”dir. Fidan çekirdeğin bir sonraki hâlidir ve çekirdekte GAYB durumundadır.
Geleceğin fidanında ise ağaç hâli gizlidir.
Çekirdek şimdiki şehadet halidir, fidan gayb halidir, ağaç gaybın gaybı halidir.
Ağaçta oluşacak olan meyveler ve meyvelerden tekrar oluşacak olan fidanlar, ağaçlar ve meyveler ise gaybların gayblarının gayblarıdır.
Allah gerçeğini ve Allah’ın gaybları ve gaybların gaybını bilmesini bu örneğe göre düşünebiliriz. Allah’ın sonsuz ve sınırsız mânâları zâtında ilim olarak mevcuttur ve her an kendi mânâlarının açılımını seyretmektedir. Allah için şimdiki an, gelecek an, geçmiş an olmadığı için gayb da yoktur. Her mânâ zamansız olarak hiç değişmeden zâtında mevcuttur ve her an kendini seyir halindedir.
Her andaki açılımlar, her andaki yeni oluşlar… zıttı olan açılımın olmadığını, değişimin olmadığını Allah’ın değişmeyen tek gerçek ve ebediyen AHAD olduğunu anlatan bir GÖLGE OYUNUdur.
***
117-) Ma kultü lehüm illâ ma emerteniy Bihi enı’büdullahe Rabbiy ve Rabbeküm ve küntü aleyhim şehiyden ma dümtü fiyhim felemma teveffeyteniy künte enter Rakıybe aleyhim ve ente alâ külli şey’in Şehiyd;
“Onlara: <Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin> diye senin bana (B sırrınca) emrettiğinden başkasını demedim… Ben aralarında bulunduğum sürece üzerlerine bir şehiyd/şahid idim… Vaktaki beni vefat ettirdin (Sende fani oldum), onlar üzerine Rakıyb Sen oldun… Sensin her şey üzerine şehiyd/şahid”. (Mâide, 5/117)
Allah’a ibadet etmek, Allah’ın sonsuz sınırsız mânâlarının (esmasının) ve sonsuz sınırsız özelliklerinin (sıfatlarının) ve sonsuz sınırsız var edişlerinin (tecelliyatının) tamamını her renk, her sûret ve her isim altında tanımaktır.
Rabbe ibadet (kulluk) etmek ise Allah mânâlarından (isimlerinden, sıfatlarından) birisine ve ya bir kaçına özel olarak yönelmektir. Meselâ… Hâlık’a kulluk, Allah’ın YARATMA SIFATI’na yönelmektir. Rezzak’a kulluk, mânâlarla varlığı devam ettiren (mânâlarıyla besleyen) Rezzak esmâsına yönelmektir.
Allah’a yönelmek ise her isimde, her mânâda, her sıfatta ve her fiilde yâni her Rabb’in Rabbi Rabbul Âlemîn olan Allah’ı farketmeye çalışmaktır.
Hz. İsâ’nın lisanından… “Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a ibadet (kulluk) etmek” beyanında “benim Rabbim” ve “sizin Rabbiniz” ayrımı Kur’an’da özellikle belirtilmiştir. Rabb kavramı zaman içinde Allah ismi ile özdeş kullanılmaya başlanmıştır. Allah ile Rabb kavramları anlam olarak özdeş değildir çok farklıdır. Fakat Allah’dan başka varlık olmamak gerçeğiyle Rab ve Allah yine aynıdır.
Konunun hassasiyeti nedeniyle ve daha net anlaşılması için Allah ve Rab kavramlarının açıklanışından bir alıntı yapıyoruz:
(((…“ALLAH” İSMİ, BİR İŞARET KELİMESİDİR!
“ALLAH” kelimesi bir isim! Bir işaret kelimesi!…
Bizim dikkatlerimiz, bu isim ile, bir noktaya yönlendirilmek isteniyor… “ALLAH” isminin işaret ettiği husus üzerinde derin derin düşünmemiz ve bazı gerçekleri görmemiz isteniyor…
Şimdi şöyle düşünelim bir…
-Hulûsi’yi tanır mısın?
Diye soruyorlar size…
Siz de birkaç kitabını okumuşsunuz, ya da bir yerde resmini görmüşsünüz!
-Tanırım Hulûsi’yi!…
derseniz bu ne kadar gerçekçi olur?
Hulûsi’nin yaşamının çok kısa bir bölümündeki bazı düşüncelerini yansıtan bir kaç kitap ile bir resim, size O’nu ne kadar tanıtabilir?… İnsanlar yirmi-otuz yıllık sürekli beraberliklerden sonra bile, birbirlerini tanımazlarken!
Sizin burada en fazla bileceğiniz şey, Ahmed Hulûsi’nin bir düşünür, bir “sûfî” kişi olduğu yolunda kanaat edinmenizi sağlayan kitapları ile dış görünüşüdür!
Bir resim, bir tablo bir ressamı ne kadar anlatabilir? Gördüğünüz bir resim, ressamın kısa bir süre içindeki hayâl ya da görüşünün tabloya yansımasıdır; hepsi o kadar! Ya o resmi yapan ressam nasıl biridir?
Meçhul!
“Hulûsi” ismi, nasıl yalnızca bir işaret kelimesi ise; bu kitaplarını okuduğunuz kişiye yalnızca işaret anlamı taşıyorsa; ancak bu isim ile de onu tanımak asla mümkün değil ise… Aynı şekilde, “ALLAH” ismi ile de, o ismin işaret ettiği varlığı tanımak kesinlikle mümkün değildir!
“ALLAH” kelimesi bir isimdir ve bir varlığa işaret etmektedir sadece…
“ALLAH” isminin işaret ettiği varlığın özelliklerine, yani sıfat ve özelliklerine de yine çeşitli isimlerle işaret edilmektedir… Öyle ise bizim isimlerle uğraşmayı bırakıp, isimlerin işaret ettiği anlamlar doğrultusunda, işaret edilen ZÂT’ı anlamaya çalışmalıyız ki, bu da somut bir ismi olan obje değildir!
Dolayısıyla bizim çok iyi anlamamız gereken husus şudur:
Evrende bir nokta bile olmayan Dünya’da yaşayan varlıklar, “ALLAH” ismiyle işaret edilenin özelliklerinin yanında; o isimlerin (Esmâ’nın) işaret ettiği özelliklerle yaratılmışlardır ki, sonsuz varlık içinde bir hiçtir! Tüm algılananlar, O’nun yarattıkları içinde bir hiçtir!
…
RAB
Ef’al mertebesi dediğimiz mertebede tasarruf eden, ef’al mertebesini meydana getiren, mutlak varlıktır Allah’tır!
Ef’al mertebesini meydana getirmesi ve ef’al mertebesinde mutlak mutasarrıf olması hasebiyle “Rab” ismiyle anılır.
RABBANİ KUVVELERİN GEÇERLİ OLDUĞU MERTEBE
“RUBÛBİYET” mertebesi, Rabbânî kuvvelerin geçerli olduğu ve açığa çıktığı, bu kuvvelerin birbirinden fark ve temyiz edildiği mertebedir.
“RAB” Rubûbiyet mertebesi sahibi olan anlamındadır. “Rubûbiyet” ise ilahi isimler diye bildiğimiz Esmâ-ül Hüsnâ’nın, hükümlerini âşikâre çıkartma özelliğidir.
BÜTÜN ÂLEMLERİ MEYDANA GETİREN, YÖNETEN, BÜTÜN ÂLEME TASARRUF EDEN, BÜTÜN VARLIKLARIN VARLIĞINI MEYDANA GETİREN “RAB”DIR!
Şehâdet âlemi dendiği zaman, bazılarının anladığı gibi, biz sadece madde âlemini anlamayız… Melekût âlemi denen melekler âlemi de gene bu ef’âl âlemi içine girer. Yani Esmâ âlemi dışında kalan âlem, ef’âl âlemidir!..
Bu şehâdet âlemine, ruhlar âlemi denilen âlem, melekler âlemi denilen âlem, cinler âlemi denilen âlem girer; hepsi de ef’âl âlemi hükmündedir!..
Ef’âl âlemi içinde mevcut bulunan varlıkların hepsinin, Rabbı Allah’tır!..
Kısacası Âlemlerin Rabbi, “Allah” ismiyle işaret edilendir! Allah, Rabbül âlemindir!.. Bütün âlemleri meydana getiren, yöneten, bütün âleme tasarruf eden, bütün bu varlıkların varlığını meydana getiren “Rab”dır. Rubûbiyet mertebesidir!..
Buradaki “Rab”lık kavramı. “Rab”lıkla kasıt nedir? “Rab”lığı meydana getiren, “Rab”lık mefhumunu meydana getiren şey, esmâ mertebesidir; yâni Rubûbiyet mertebesi dediğimiz mertebe, Esmâ mertebesidir. İlâhî isimler diye bilinen, Esmâ-ül Hüsnâ diye bilinen isimlerin müsemması, Rubûbiyet mertebesidir.
Bütün âlemler, ilâhî isimlerin mânâlarının âşikâre çıkışından başka bir şey değildir; ve âlemlerde, ilâhî isimlerin mânâlarından başka bir şey yoktur.
Ancak bu âşikâre çıkış, bütün isimlerin mânâlarının bir terkip hükmüyle âşikâre çıkışıdır.
Fiiller mertebesinde, mânâlar mertebesinin âşikâre çıkışı, terkibiyet hükmüyledir. Burayı iyi anlamak lâzım.
İNSANIN RABBI, ALLAH İSİMLERİNİN İŞARET ETTİĞİ GÜÇTÜR!
İNSAN, gerçeği itibariyle bir İSİMLER TERKİBİDİR!.
Her insanda, Allah ismiyle toplu olarak işaret edilen isimlerin tümü, yani bildiğimiz ve bilemediğimiz pek çok Allah ismi bir terkip oluşturur. İşte bu terkibe, biz “insan” deriz!. Allah, bu esmâ terkibine “insan” adını takmıştır.
İnsanın Rabbi, kendi varlığını meydana getiren bu “Allah” isimlerinin işaret ettiği ilahî güçtür!.
Rabbin; “Allah, Adem’i kendi sûreti üzere halketti” açıklamasında belirtilen, senin varlığını meydana getiren “Esmâ-i ilâhi”dir.
O İSMİN ARDINDAKİ, O İSMİN KARŞILIĞI OLAN ESMÂ TERKİBİNİ ORTADAN KALDIRIRSANIZ, İSMİN ARKASINDAKİ VARLIK DA ORTADAN KALKAR!
Kul, Rabbına tâbidir!.
“YÜRÜR HİÇBİR MAHLÛK HARİÇ OLMAMAK ÜZERE HEPSİNİ ALNINDA ÇEKİP GÖTÜREN O’DUR!.” (11- 56)
Âyeti işte bu gerçeğe işaret eder.
Yani, o varlığı bulunduğu hâliyle yaşatan; “ALNINDA” -alnının arkasındaki beyninde- açığa çıkan, esma terkibinin oluşturduğu program onun Rabbıdır… Çünkü onun varlığı, kendisinin rabbı olan esma terkibinin tabii sonucudur… Yani, “birim” ismi, kendini meydana getiren isimler bileşiminin adıdır.
Kendisini meydana getiren o esma terkibinin -isimler bileşiminin- dışında, birimin bir varlığı mevcut değildir.
Eğer, o ismin ardındaki, o ismin karşılığı olan esma terkibini ortadan kaldırırsanız; ismin arkasındaki varlık da ortadan kalkar!.
Hangi isimle isimlenen, hangi varlık, hangi birim olursa olsun, o ismin ardındaki varlık bir esma terkibidir; yani rabbın bir isimler bileşimi şeklinde kendi varlığını âşikâre çıkartmasıdır.
Bu yüzdendir ki…
Birimin, hiç bir şekilde, “ALLAH”ın esmâsı dışında, bir zerre varlığı mevcut değildir!. Ve bu sebepledir ki, Abd, rabbının mutlak olarak kuludur!.
Abd, rabbine kulluk etmededir!. Her hâlûkârda!.
Abd’ın rabbine kulluk etmemesi asla düşünülemez ve hayâl bile edilemez… Tasavvur bile edilemez…
Çünkü Abd’ın, Rabbinin varlığı dışında hiçbir şeyi yoktur!. Sadece ismiyle, rabbından ayrı düşmüştür abd!.
Bunu târif sadedinde basit bir misâl vermişlerdir ama, bu misalin kelimelerinde kalınırsa gene olaydan çok uzak düşülür.
Suyun çeşitli kalıplarda donarak, değişik sayısız buzdan heykeller meydana getirmesi; ve bu buzdan heykellere değişik isimler verilerek, sayısız değişik varlıklar varmış sanılması halini düşünün!.
Birinin adına insan demişsin, diğerinin adına cin, bir diğerinin adına melek, ya da dağ, deniz v.s. demişsin!.
Ne varki, buzdan birimlerin isimlerinin ardındaki varlık olan o buzdan heykelleri erittiğin zaman, buz, aslı olan suya döner!.
Şimdi, “abd”, “Rabbın Abdı” olduğuna göre;
“Abd” ismiyle, “Kul” ismiyle işaret edilen varlık, belli ilâhi isimlerin mânâlarının, bir bileşim halinde biraraya gelerek bir anlam oluşturması olduğuna göre;
Ayrıca, o abdın, başka bir tanrıdan, başka bir ilâhtan, başka bir varlıktan almış olduğu bir aklı, bir şuuru, bir idrâkı ve bir iradesinden acaba söz edilebilir mi?
İşte geldik işin tabiri câiz ise püf noktasına…
Varlığın aslını hakikatını, özünü bilmeyenler; hakikata ermemiş olanlar; yani, herşeyi beş duyu sınırları içinde değerlendirme özelliği ile bezenmiş mübarek varlıklar; elbette kendilerinde belli bir bağımsız akıl, belli bir bağımsız irade, belli bir bağımsız kudret, belli bir bağımsız güç olduğunu düşünecekler; ve bu düşünceleriyle o güzel ve mükemmel hayatlarını yaşayıp, bu dünyadan geçip gidecekler!!!.
Şurası kesin ki, “ALLAH” dilediğini yapmadadır ve yaptığından sual sorulması söz konusu olmaz!.
Sual sorulmaz; çünkü, sual soracak ikinci bir varlık yoktur!
HER İNSANIN RABBI, “RABBÜL ÂLEMİN”DİR!
Her insanın Rabbi, “Rabbül Âlemin”dir.
Benim rabbım, senin rabbın değildir!
Senin Rabbın da benim rabbım değildir !
Çünkü benim Rabbim benim esma terkibimdir; senin rabbin, senin esma terkibindir.
“RAB” AYRI” ALLAH AYRI DEĞİLDİR!
Kişinin Rabbı, o kişinin kişiliğini meydana getiren ilâhî isimler terkibidir!.. Bu ilâhi isimlerin mânâlarının Allah’a ait olması hasebiyle de kişinin Rabbı Allah’tır!.. Yani, “Rab” ayrı, “Allah” ayrı gibi, iki ayrı şeyden kesinlikle söz etmiyoruz; böyle bir şeyi kesinlikle anlamayalım!..
Allah’ın isimlerinin mânâlarının müşahede edildiği mertebe rubûbiyet mertebesidir ve bu mânâların neticelerinin ef’âl âleminde ortaya çıkışını sağlamakta olan da Rabdır!..
RABBÜLÂLEMÎN (ÂLEMLERİN RABBI)
“Rabbülâlemin”… Âlemlerin Rabbı, yani “Âlemler” kelimesiyle işaret edilen, sonsuz sınırsız varlıkların meydana getirildikleri Rububiyet mertebesidir.
ALLAH, “ÂLEMLERİN RABBI”DIR! (RABBÜL ÂLEMİN’DİR)
Ef’âl âlemi içinde mevcut bulunan varlıkların hepsinin, Rabbı Allah’tır!
Âlemlerin Rabbi, Allah ismiyle işaret edilendir!
Allah, Rabbül âlemindir! Bütün âlemleri meydana getiren, yöneten, bütün âleme tasarruf eden, bütün bu varlıkların varlığını meydana getiren “Rab”dır. Rubûbiyet mertebesidir!
Buradaki “Rab”lık kavramı. “Rab”lıkla kasıt nedir? “Rab”lığı meydana getiren, “Rab”lık mefhumunu meydana getiren şey, esmâ mertebesidir; yâni Rubûbiyet mertebesi dediğimiz mertebe, Esmâ mertebesidir
İlâhî isimler diye bilinen, Esmâ-ül Hüsnâ diye bilinen isimlerin müsemması, Rubûbiyet mertebesidir.
Bütün âlemler, ilâhî isimlerin mânâlarının âşikâre çıkışından başka bir şey değildir; ve âlemlerde, ilâhî isimlerin mânâlarından başka bir şey yoktur. Ancak bu âşikâre çıkış, bütün isimlerin mânâlarının bir terkib hükmüyle âşikâre çıkışıdır. …))) (A. HULÛSİ/KAVRAMLAR)
***
Allah ismi sonsuz mânâları (sonsuz esmâyı) kendinde topladığı gibi her bir mânâya (isme) kulluk yapanları da (âbidleri) toplar.
Bazı kulların fıtratı (var oluş programı, esmâ terkibi) Bâtın ismi ağırlığıyla, bazıları Zâhir ismi ağırlığıyla (ve her bir kul bir isim ağırlığıyla) Allah’a ibadet ederler. Bu nedenle bazı kullar Allah’ı tenzihle, bâzı kullar Allah’ı teşbihle bâzı kullar da hem tenzih hem de teşbihle ve bazı kullar da Allah’a hiçbir sınırlama getirmeden ibadet ederler.
Bâtın ismi ağırlığıyla ibadet edenler Allah’ı akla ve dile gelen her şeyden tenzih ederler. Allah’ı hiçbir şeye benzetmezler. Her şeyi var eden ve dünyada görülemeyen ve ahirette görülebilecek kabul ederler. Müslümanların ve Yahudilerin ekseriyeti Allah’a Bâtın ismi ağırlığıyla bu kapsamda ibadet ederler.
Zâhir ismi ağırlığıyla ibadet edenler Allah’ı belli sûretlerle tecellî eden bir tanrı (öz) olarak kabul ederler ve bazı sûretleri tanrı (ilah) ile özdeşleştirirler. Hıristiyanlar ( Hz. İsâ’nın şeriatinde olanları kastetmiyoruz) Allah’ı Meryem ve İsâ sûretiyle tecelli etmiş ve görünmeyen ruh (kutsal ruh) ile o suretlerin içine girerek zâhir olmuş kabul ederler ve bu üçlü birliğe (teslise) ibadet ederler. Bu inanç bir nevi putperestliktir. Ve putperestliğin ortak özelliği Var edici olan tanrının çeşitli suretlere bürünerek insan doğasına inmesi ve ya bâzı birimlerin (totemlerin, fetişlerin) içinde güç olarak bulunmasıdır.
Geçmişte ve günümüzde Allah’a Zâhir ismi ağırlığıyla şirk kapsamında ibadet (kulluk) eden kullar her zaman çoğunlukta olmuşlardır.
Son Nebî Hz. Muhammed a.s. Allah’ın sonsuz mânâlarını doksan dokuz sembolik sayı ve sembolik isimler ile özetlemiştir. Her şeyin Allah’dan geldiğini ve Allah’a dönmekte olduğunu vahiy dili ile işaret ederek Allah’a sonsuz mânâlarının tümüne kulluk prensibiyle ibadet etmiştir.
Hz. Muhammed a.s.’ın ve tüm Nebîlerin ve tüm Rasullerin Muhammedî ibadeti diğer kulların ve diğer dinlerin tapınmasına benzemez. Daha doğrusu Muhammedî ibâdet (kulluk) tapınma değildir, bedenin ve bilincin duyularını, duygularını, kapasitelerini sonsuz mânâları anlayacak düzeye yükseltme faaliyetleridir.
Rasulullah a.s. her insanın fıtratının ve anlama kapasitesinin farklı olduğunu dikkate alarak yapmış olduğu ibadetlerin yorumunu herkesin kendi anlayışına bırakmıştır. Müslüman topluluklarda Muhammedî İbadetin en zâhir mânâsı herkes tarafından en kolay anlaşıldığı için gerçek tapınma şekli olarak resmîleşmiştir. Muhammedî İbâdet tapınma olmadığı halde tapınma olarak resmîleşmiştir.
Tasavvuf dünyasında ise İbadet ve tapınma ayrımı çok net yapılmaktadır. Muhammedî İbadetlerden bazılarının nasıl tanımlandığına örnekler verelim:
(((… Global kültür fırtınası dilimizi ve kavramlarımızı alt üst ede dursun, geleneksel kavramlar dahi bizi nelerden perdelemiş öğrendikçe fark ediyoruz.
Namaz; kelimesi mesela…
Türkler coğrafi konum olarak müslümanlığı, Arap kaynaklarından değil de Farisi (İran) kültürü kanalından almış olmaları sebebiyle, temel ibadetlerimize isim olan kavramlar Farsçadır.
Bu sadece bir dil geçişi değil, aynı zamanda kültürü de beraberinde getirmiştir.
Namaz; Mecusilerin ateşe eğilmesini ifade eden kavram!… Rasulullah dilinde aslı SALAT!… Salat; klasik namaz kavramından çok daha kuşatıcı ve zengin anlamlar saklar… Salat kelimesindeki ruhu, Namaz kelimesinde bulamazsınız. Çünkü özümüze ait bir kavram olmadığı gibi, tapınma anlayışının titreşimlerini içinde barındıran bir kavramdır…
Oruç ve Abdest de aynı…
Oruç; Mecusilerin aç kalmak suretiyle yaşadıkları tapınma, abdest ise Mecusi tapınaklarına girişte ellerin yıkanmasıdır! Oruç; Farsça anlamıyla aç kalma, abdest ise sadece el suyu manalarına gelir… ))) (M. DOĞRAMACI; http://sufizmveinsan.com/sohbet/fitir.html )
(((… Kelime-i şehâdet’ten sonra, “İslâm”ın ikinci şartı Mi’râc’tır!.
Kelime-i Şehâdet ile, “Allah”ın varlığına Tekliğine, Ahadiyetine, onun dışında başkaca bir varlık olmadığına şehâdet ettin, tasdik etttin ya; işte bu tasdikin neticesi olarak da “Mi’râc” yapıp Allah’a ermek durumundasın!…
Onun için de İslâm’ın ikinci şartı “Mi’râc”tır.
Burada şunu diyebilirsiniz:
-Biz İslâm’ın ikinci şartı olarak “namaz”ı biliriz… Nereden çıktı “Mi’râc”..?
Doğru bilirsiniz! Ama, o “namaz”da “mi’râc” olmalıdır; ve dahi “mi’râc”dır!
Çünkü Hz. Rasûlullah buyuruyor ki:
“Namaz, mü’minin mi’râcı’dır.”
Böyle olduğuna göre, demek ki gaye, hedef şuurda mi’râc, bedensel namaz ise araç!.
Öyleyse ikinci şartı neymiş “İslâm”ın?
Mi’râc!…
İsterseniz burada bir tespit yapıp; “İslâm’ın şartlarının araçlarına göre sıralamasından sözedelim;
1-Kelime-i şehâdet;
2-Namaz;
3-Oruc;
4-Hac;
5-Zekât.
Şimdi de bu beş zâhirî aracın gayesi olarak hedeflenen beş bâtınî amacı sıralayalım:
1-“Kelime-i şehâdet”in getirisi: “ALLAH”ı bilmek;
2- “Namaz”ın getirisi: “Mi’râc”… “ALLAH”a ermek;
3-“Oruc”un getirisi: “ALLAH”ta “yok”luğunu farkederek yaşamak; (fenâ fillah)
4- “Hacc”ın getirisi: Maârifi Billah edinmek; (Bakâ Billah)
5- “ZEKÂT”ın getirisi: Hak’tan eline geleni insanlarla paylaşmak.
Evet, genellikle gözden kaçan çok önemli bir hususa da böylece dikkatini çekmek istiyorum..
Hz. Rasûlullah Aleyhisselâm’ın açıkladığı “Din”de, sistem ve düzen gereği olarak bize teklif edilen ve “ibadet” adı altında toplanan birtakım çalışmalar sözkonusudur..
Ancak biliriz ki, her yapılan çalışmanın bir amacı, bir hedefi vardır!… “Niçin bunu yapıyoruz?”sorusu, amacın ne olduğunu sorgular…
Her amacın da bir aracı vardır!.
Araç, amaç içindir!.
İslâm Dini gereği olarak olarak bize teklif edilen çalışmalar, -kesinlikle farkında olmak zorundayız ki-, araçlardır!..
İslâm’ın şartları olarak bildirilen araçlar; “İman esasları” olarak bildirilen hedefleri kavrama ve gereğini yaşayarak ölümötesi yaşama hazırlanma amaçları içindir!
Ancak ne var ki, toplumlar, hedef saptırılması yüzünden, araçları amaç edinmişler; amaçları gözden kaybetmişler; araçlarla beyinlerini ve kavrayışlarını bloke edip ötesine geçememişlerdir!. …))) (A.HÛLUSİ/İSLAMIN TEMEL ESASLARI’ndan bir kesit… diğer ibadetleri verilen kaynaktan teferruatlı olarak okuyabilirsiniz)
***
Kulların var oluş amacı ve fıtratları farklı olduğu için hepsini bir tek isme kulluk etmeye dâvet etmek hikmete uygun değildir. Eğer zorla davet edilirlerse fıtrat farkları nedeniyle kimisi kabul eder mümin olur. Kimisi de zahiren kabul etmiş görünür fakat içinden redderek münafıklığa zorlanmış olur. Onun için İsâ tüm Rablerin Rabbı olan (tüm isimleri toplamış olan) Allah ismine davet etti.
İsâ önce kendi Rabbı olan Allah ile davet ettiklerinin rableri olan isimleri bir birinden ayırmak için “Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz” dedi. Sonra kendi Rabbi olan Allah ismine tüm insanları kulluğa davet etti.
İsâ’nın bu daveti herkesi Allah ismindeki sonsuz mânalara kulluk etmeye yönelik değildir. Bu kulluğun herkes için fıtratı gereği imkansız olduğunu söylemiştik. İsâ’nın daveti de her kulun kendi özel Rabbine kulluk edişinin sonuçta Allah’a kullukta birleştiğine dikkat çekmektir.
***
İsâ’nın (ve her Rasul ve Nebînin) bu âyetle insanları Allah’a ibadete davetle memur (görevli) olundukları anlaşılmaktadır.
Görevlendiren, görevi veren (âmir) Allah gerçeğidir. Daveti ulaştırmakla görevli olanlar (memurlar) da Allah gerçeğinin Rasul ve Nebî olarak tecellî (???) eden kullarıdır.
Rasul/Nebî Allah’ın varlığından kendi hakikatini ayrı görmeyendir. Arada ayrılık olmadığı için… âmir ve memur aynı gerçeğin iki farklı ismi olduğu için ibadet görevini en önce Rasul ve Nebiler kendi nefislerinde tatbik ederler. Sonra diğer kullara aynı ibadeti derece derece tatbike davet ederler.
Rasul ve Nebîlerin mutlak ibadetine benzemekte en uzak olan ibadet şekli, birden çok tanrıya (tanrılara = putlara / ideolojilere / ütopyalara / çıkarlara) tapınmakdır.
İlk davet çoklu tanrılara tapınmaktan vazgeçmek ve Bâtın ismi ağırlığıyla görünmeyen, zâhiri sûret verilemeyen tek bir tanrıya tapınmakdır.
İkinci dâvet aşaması ise… çokluktan bir taneye düşmüş olan tek tanrıdan da kurtularak Ahad Allah’a mutlak ibâdet şuuruna geçiş yapmaktır.
Nebî ve Rasullerin çevrelerinde toplananların (ümmetlerinin) çoğunluğu tek bir tanrıya tapınma aşamasında takılıp kalırlar. İkinci aşamayı gerçekleştiren çok çok azdır.
***
43-) Ve ekıymusSalate ve atuzZekate verke’u ma’arraki’ıyn;
Ve salat’ı İKAME edin, zekat’ı verin; rüku’ edenlerle beraber rüku’ edin. (Bakara, 2/43; B Meal)
151-) Kale Rabbığfirliy ve liehıy ve edhılna fiy rahmetiKE, ve ENTE Erhamür Rahîymiyn;
(Musa) dedi ki: “Rabbim!.. Beni de kardeşimi de mağfiret et (setr et) ve bizi rahmetine (sıfat makamına) dahil et… Sen, ErhamurRahımiyn (Rahiymlerin en Rahiymi)’sin”. (A’râf, 7/151; B Meal)
Hak Teâlâ hazretleri ;“… salat’ı İKAME edin, zekat’ı verin; rüku’ edenlerle beraber rüku’ edin…” der. Bu halde Hak bâtında âmirdir (emredendir) ve kul da emri yerine getirmekle zâhirde yükümlüdür / görevlidir (memurdur).
Kul; “Beni bağışla” der. Bu halde kul âmir mertebesinde zâhir olandır ve Hak da bu emri (talebi, duayı, isteği) bâtında yerine getirmekle yükümlü memur mertebesindedir.
Hakikatin iki mânâsı Hak ve Kul… fark mertebesinde birbirine âmir ve memur sıfatı ile sıfatlanır. Hakk’ın emirleri; salât, zekât, rükû ve diğerleri kul tarafından çok çeşitli fiiller altında mutlaka her an icrâ edilmektedir. Emre itiraz söz konusu değildir. İcraat her kulda kula has bir fiil olarak açığa çıkar. Kulun duası da mutlaka Hakk tarafından anında kabul olmakta ve çok çeşitli celal ve cemal perdeleriyle her an açığa çıkmaktadır. Kulun duasının boşa gitmesi, reddolunması ve icraatının ertelenmesi söz konusu değildir.
Kulluğun yerine getirilmesini ve duanın gerçekleşmesini tam anlamıyla göremiyoruz… kişisel, göresel ve kültürel kalıplarımız tam görmeye engel ve perde olmaktadır.
15/8. BÖLÜM SONU
* * *
Bilgi notu: Önceki bölümleri aşağıdaki linklerden okuyabilirsiniz:
Önceki bölümler (1~15.1) Arşiv blogumuzda..
15.2~Son bölüm..
Kemal GÖKDOĞAN
www.yorumsuzblog.org
kemalgokdogan@gmail.com


















































”Kur’an’ın Meryem eli ile açığa çıkan bu mucizeyi beyan nedeni… Allah için babalı, babasız, anneli, annesiz ve benzeri her yaratış türünün aynı olduğunu izah etmektir..”
Ve aynı zamanda ”İNNA ALLAH’E ALA KÜLLİ ŞEY’İN KADİR” Allah her şeye kadir’dir ayetini de düşünmek gereken bir mahaldir. Yaratılış türlerinin aynı oluşu yanı sıra her ŞEKİLDE her MANADA ve TÜRDE yaratışlara da KUDRETİNİN olduğunu vurgulamak için kullanılabilir. KUR’AN’I KERİM’DE Hz. İSA a.s.’ın yaratılışı Hz. ADEM a.s.’ın yaratılışına benzetilmektedir. Babasız yaratılmış olan Hz. ADEM a.s. KÜN FE YEKÜN oluşumunun tecellisi, YOKtan var olma ya da varlığında mevcut olan İLİM’in EF’AL mertebesine dönüşümü söz konusu. Sonuçta hepimiz var idik ama yokluğumuzu yaşamakta olduğumuz KESRET aleminin sınırlılığı aşarak tekrar varlığındaki konuma dönüşümüz söz konusu olduğu zaman ”NAHNÜ HALAKNAKÜM VE İLAYNA TURCAÜN,” sizi BİZ (esma’ul HUSNA) yarattık ve dönüşünüz ancak bizedir, Hakıkatı yaşanacak. Hz. İSA a.s ALLAH’TAN gayrı bir varlık olmadığının farkındalığını yaşamış ve HALK’A bunu fark ettirmek istemiştir.
Çok yönlü düşünmemiz gereken KUR’AN’I anlayarak OKUyarak deşifre edebilir ve gereğini yaşayanlardan olabiliriz İNŞALLAH.
”Her kul kendi özünde ne düşündüğünü bilir. Başkasının özünde ne düşündüğünü bilemez. Allah’ın İsâ’nın nefsinde olanı bilmesi İsâ’nın kendi özünü bilmesi ile aynı anlamdadır. İsâ’nın Allah’ın nefsinde (zâtında) olanı bilmemesi İsâ isimli ayrı bir varlık olmadığına işaret eder. İsâ Allah’ın zâtını bilecek Allah’dan ayrı, Allah’dan kopmuş, Allah’dan tecelli etmiş ikinci bir varlık değildir”
”İNNALLAHU ALİMUN Bİ-ZATİSSUDUR.” O kalplerde olanı bilir!
ZATI ile yarattığı her şeyden haberdar olandır. Fakat yarattığı herşey onun ya da yarattıklarının FARKINDALIĞINA ancak (Bİ-İZNİHİ) dilediği kadarıyla bilmesine izin vererek, TEK HÜKÜMRANLIK İLİM ve KUDRET sahibinin KENDİ olduğuna işaret etmektedir.
Kesitsel algılama araçlarına sahip olduğumuzdan dolayı karşımızdaki kişilerin İç dünyalarında (alemlerınde) neler yattığını bilemeyiz ve ONLAR hakkında ancak KENDİMİZ kadar fikir yürütebiliriz. Bu sebeple özellikle KUR’AN’I KERİM’DE kişiliklerin ÜÇ ayrı gruba ayrıldığını görebiliriz.
BUNLAR; İMAN edenler (basiret sahipleri= müminler) , MÜNAFIKLAR (iki yüzlüler) ve KAFİRLER (gerçeği açık açık örtenler). Mümin insan aynı zamanda bence İNSAN-I KAMİLdir. Bu da Hz. İSA ve MERYEM halidir. Bileni de bilir, bildireni de, zaten özünde BİRDİR.
Münafık ise bu konuya en uygun karakterdir bence. Çünkü karşısına aldığı kişilikleri yalanla kandırdığını ve ALLAH’IN BUNDAN bihaber olduğunu ZANN eder. Sen içinde ne olduğunu bilmediğin bu kişinin isteklerine cevap verebilirsin. ZARARIN NEDİR? Hiç! Zarar sahibinindir. NİYET SAHİBİNİN, AMEL SAHİBİNİN. VESSELAM…
”Hak Teâlâ hazretleri;”… salat’ı İKAME edin, zekat’ı verin; rüku edenlerle beraber rüku edin…” der.”
İçimizde oluşan HAKIKAT arayışları sayesinde bir alemden bambaşka bir aleme geçiş süreci yaşamaya başladık. Bana bunları yaşamayı NASİP eden RABBİME ŞÜKÜRLER olsun. Şimdilerde TAKLİT yollu gerek kendi başıma gerekse siz değerli abilerim, ablalarım vesilesiyle öğrendiklerimi TAHKIKE geçirmeye ve HAKIKATI gerekleriyle SUNNETULLAHI tümüyle yaşamaya niyetlendim, biliyorum ki sizler de aynı yolun gönül yolcularısınız. Bu yolda BİRLİK beraberlik ne çok önemlidir siz de bilirsiniz. Birbirimizi uyarmak, yol göstermek, uyandırmak gerek, malum hayat cilve dolu. ALLAH RABBİL ALEMİN HEPİMİZİ ZANN DALALETİNDEN KORUSUN, GÖNÜLLERİMİZİ VE YOLUMUZU NUR İLE BİR YAPSIN.
ANLAMAK VE ANLAYAMAMAK…
İkisi de bizdendir içimizdendir. Anlayabildiğimiz kadarıyla yaşadığımız hayatımıza yeni anlamlar kazandırmak adına çıktığımız anlama yolculuğunda, anlamlarla dolu Bİdünya ile karşı karşıya kalıverdik. OYSA anlamak istediğimiz tekşey, TEKBİR şeydi!
Anlayamadık ki onu bu kadar anlamlandıranların ne anlatmak istediklerini, şaşakaldık orta yerinde yolculuğumuzun. Yolculuk boyunca rastladığımız her anlam, farklı bir anlam kazandırmak İNATÇILIĞINI konuştururken, üzerimize gelişlerinden çıkaramadığımız anlamlar yüzünden kaçmakta bulduk bazen çarelerimizi.
Çare olsaydı kaçışlar ezelden olurdu, bilinir ya da duyulurdu kaçışagelenler, ki duymamıştık anlamlarını ararken KAÇAN anlamları. Duyduğumuz sadece bu yolculuğun iki son anlamı olduğuydu. Biri; sürükleyen bizi peşisıra gidedurduğumuz ANLAM. Öteki; yolculuk sırasında aşmak zorunda olduğumuz SARP anlamların aşılamamasının ardından doğan ANLAM idi.
Biz her yeni halde anladığımızı sandığımız, fakat anlaşılamayan ya da anlayamayacağımız durumda olan anlamları kendi ANLAM KAVRAYIŞIMIZA ETİKET yaparak kazandırdığımız zamanlarda oluşan anlamdır ANLAMSIZLIK.
Anlayamadığımız sürece de ardısıra koştuğumuzu sandığımız, ÖZÜMÜZDE sırlı olan anlamı hep yollarda arar dururuz belkide. Ya da bulduk ve işte yaşamaktayız ANLAM denen kavramı diyerek te yaşamımızı RENGARENK yaşar geçebiliriz ANLAMLI yoldan.
TABİİ tüm bunların yanısıra ANLAMAYA ÇALIŞTIĞIMIZ anlamları buldukça açılan yeni ufuklarda yolculuğumuzun sonsuzluğunu dileyerek, yürüyüşlerimizin ANLAMINI yaşadığımız haller de olur hayatımızda.
Her adımda, her nefeste ve her göz kırpmasında YAŞANABİLEN anlamları anlayışımıza kolaylaştırması dileğiyle.
Sevgili Kemal Bey ve diğer yazar kardeşlerimizden Allah c.c. razı olsun .
Herbirinden ayrı ayrı istifade ediyoruz .
Yazdıkları evrensel olduğu için (ben terkipsel görmüyorum) defalarca okuyup anlamaya çalışıyorum .
Bu yazılanların biri bile algılansa kendi dünyamızda , dünyamızı bambaşka bir şekle dönüştürebilecek seviyede görüyorum kendimce .
Selam , hepinizin üzerinde olsun .
Allah sizlerden razı olsun,
arşivi tıklayınca bulunamadı diyor..
Birinci bölüm yorumları elinde olan (adem bahsi sanırım) bana ulaştırabilir mi?
Neden bu kadar geç görmüşüm bu bölümü kendime kızıyorum..
Emeği geçen herkesten Allah sonsuz kere razı olsun.
* * * * * * * * * * * * * * * * * *
“Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti”nin Arşiv Yorumsuz Blog’daki Tüm Bölümleri:
Tanıtım 1.Bölüm (2) (3) (4) (5) (6) (7) (8) (9) (10) (11) (12) (13) (14) 15/1.Bölüm
(Yorumsuz Blog)