SÜLEYMAN KELİMESİNDEKİ RAHMAN HİKMETİNİN ÖZÜ (1)
Uyarı: …tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…
Süleyman ismi İbranice’de (şelomo) “barış yapan” anlamındadır. Latince; Salomon, Yunanca, İngilizce, Fransızca ve Almanca’da Solomon olarak okunur. M.Ö. 970-928 yıllarında kral olduğu kabul edilmektedir.
Süleyman ismi Arapça’da selim, selamet ve islam sözcükleriyle kökdeştir…
Dini kaynaklara göre Süleyman Kudüs yakınlarındaki Gazze şehrinde doğdu. Davud’un on dokuz kadar oğlu vardı ama Tanrı Davud’un oğulları arasından Süleyman’ı kendisine varis kıldı. Ayrıca dünyaya gelmiş en zengin insan ve peygamberdir.
Kuran’da Süleyman: İslam kaynaklarına göre Süleyman’ın kuş dilini bildiği, rüzgara ve hayvanlara ve cinlere hakim olduğu açıklanmaktadır. Kur’an’da Neml[1] ve Sebe[2] surelerinde kıssası anlatılır. Saba Melikesi Belkıs Müslüman olmuş, Hüdhüd adlı bir kuştan bahsedilmiştir. Cinler, Süleyman’ın emriyle abideler yapmıştır. Süleyman peygamber, asasına dayanır halde öldüğü anlaşıldıktan sonra defnedilmiş, bu ayetle cinlerin gaibi bilemeyecekleri kanıtlanmıştır. Süleyman’ın mührü, edebiyatta kullanılan bir alegoridir. Mühründe İsmi azam yazılıdır. (Wikipedia’dan Süleyman maddesi özet bilgi)
***
İbn Arabî Süleyman kelimesinde “Rahman” esmâsının özelliklerini keşfetmiş ve bu çerçevede açıklamalar yapmıştır.
Rahman…“Bütün yaratıklara rızıklarını veren, her an bütün mahlukat hakkında hayır ve rahmet irade buyuran, bütün mahlukatına sayısız nimetler veren, nizam ve adâlet sâhibi olan Allah’ın bir sıfatı ve bir ismidir.
Rahman… “Sonsuz Esmâ ve Sıfat Sahibi”dir.
Rahman ismi hemen hemen tüm klasik dini kaynaklarda “tüm mahlûkatı koruyan” olarak tercüme edilir. Rahim ismi de “ dünyada ve ahirette sadece müslümanları özel koruması altına alan” olarak tercüme edilir. Rahman ve Rahim isimlerinin elbettte bu anlamları da vardır. Fakat bizi asıl ilgilendiren sınırlı anlamları değil sınırsız anlamlarıdır. Bu bölümde Rahman isminin isminin sınırsız anlamlarını araştırıp anlamaya çalışacağız.
***
Hak’kın zâtında yok hükmünde mevcut olan varlık mânâlarının önce isimler halinde esmâ boyutunda açığa çıkmasına Rahmânın rahmeti denilir. Mânâlar esmâ boyutundan üç boyutlu (zaman ile birlikte dört boyutlu) suretlere bürünerek madde âleminde “birimler” olarak görünüm kazanır. Rahman ismi her mertebede her mânânın, her varlığın, her birimin mutlak koruyucusudur. Fakat Rahman’ın mutlak koruyuculuk özelliği dar anlamda değildir. Rahman’ın koruması her birimi hem kudret tecellilerine mazhar etmesi hem de aciziyet hallerini tattırmasıdır.
Bu dünyada sadece kudreti, zevki, yemeyi, içmeyi, sağlığı, sıhhati veren bir Rahman yarım bir Rahman olur. Aczi, acıyı, hastalığı, musibetleri, erken ve ya geç gelen ölümü tattırmayan Rahman yarım iş yapmakla birimlere (kullarına) gazap etmiş olur. Hem kudreti ve zevki hem de aczi ve acıyı tam olarak “nâil eden” Rahman kullarını (birimleri) tam korumuş olur. Rahmanın rahmeti bu dünyada tüm birimlere her şeyi zıttı ile (zevk-acı, kudret-acz, sağlık-hastalık… vs) birlikte tattırarak ahiretteki algılama duyularının tam olarak açılmasını sağlamaya yöneliktir. Bu dünyada tüm duyuları tam açılmayan birimler ahiretin mükemmelliğini tam algılayamazlar. Bu nedenle Rahman her birim için bu dünyada tam tecelli eder ve her birim tam açılıma ulaşmış olarak ahirette olması gereken yere ulaşır. Bu hassasiyeti idrak etmek birimi bu dünyada adaletsizlik görmekten korur ve yanılgıdan doğan azap hali sona erer. Bu hassasiyet rahman hikmetlerinden sadece bir tanesidir daha niceleri vardır.
***
(((… RAHMAN- ismi hem ilâhî rahmete nâil olmamızı sağlar, hem de gazab anlamı taşıyan fiîllerden korunmamızı temin eder. Çünki gazab, şiddet ateşini kesen Rahmân’ın rahmetidir. İleri mertebelerdeki zevâtta bu ismin çok daha değişik neticeleri vardır ki, onlara bu kitapta girmek istemiyorum. …))) (A.Hulûsi/Dua Ve Zikir)
***
(((… Rahman, klasik anlatımdaki gibi “esirgeyici, bağışlayıcı” gibi beşerî değerlendirme anlamlarının çok ötesinde; evrensel anlamıyla, “dilediği şekilde varlığı yokluktan vucuda getiren, var kılan” anlamındadır!.
Rahim ise “bu vücuda getirişin sistemini oluşturan mekanizmayı var eden” anlamındadır.
Rahim kelimesi Arapça kökenli bir kelimedir. Annede rahim, kendi özellikleriyle nasıl yavruyu hücreden alıp dünyada yaşayabilecek bir olgunluğa kavuşturursa…
Rahman’ın irade edip varlığa çıkardığı birimi de, Rahim aynı şekilde ALLAH ismi ile işaret edileninin esması özellikleriyle oluşturup açığa çıkartır!.
Dolayısıyla her birim, her varlık Rahman ve Rahim’in yarattığı bir birimdir!. Yani, her birim Rahman ve Rahim isimlerinin işaret ettiği anlamlar doğrultusunda ALLAH adı ile işaret edilenin isimlerinin bir bileşimi bir terkibi olarak varolmuştur.
Bu anlam, bu isimlerin evrensel boyutundaki anlamıdır. Bu anlamı dünyevi beşeri değerlere göre anladıklarımızla karıştırmamak gerekir.
Ayrıca her an bir canlının bir diğerini boğazlayıp hatta canlı canlı yemesi olayını gözümüz önüne getirirsek; beşeri anlamda acıma duygusu taşıyan yukarda bir yerde tanrı anlayışının ne kadar gerçeğe uyduğunu takdirinize bırakırım!. …))) (A. Hulûsi/İnsan Ve Din)
***
Hak’kın ahad olan zatında sıkıntı (yokluk hali) içinde kalmış olan ve varlık rahatlığı (tecelliyat) isteyen sonsuz esmânın (isimlerin/mânâların/varlığın en soyut halinin) birimsel varlık kazanmasına genel rahmet denilir. Genel rahmete ulaşan her birim kendisini ahadiyetin bir parçası, bir cüzü olarak algılar. Fakat ahadiyetin kendi bütünlüğü olduğunu bilemez ve kendi bedeni dışında kalan her şeyi ‘başkası’ olarak niteler.
Genel rahmet içinde ‘özel rahmet’e nâil olanlar vardır. Bâzı esmâ terkibleri ( yâni bazı insanlar) hiçbir amel ve hizmet (ibadet ve eğitim) sürecine girmeden doğuştan ahadiyet ilmine vâkıftır. Onlara Nebî ve Rasul denilir ve Rahman’ın özel rahmetiyle kuşatılmışlardır.
Hak’kın zâtı ve sıfatlarıyla bazı kullarına çok özel bir rahmeti daha vardır. Hz. Süleyman a.s. Hak’kın genel rahmeti içinde önce Rasul olmakla özel rahmete ve özel rahmet içinde bazı ilimlerle donatılarak tekrar kişiye özel bir rahmete daha nâil olmuştur. Hz. Süleymen a.s.’ın bu kişiye özel rahmeti “Rahman” isminin sırlarına vukufiyettir. Kur’an’da Hz. Süleyman’a verilen ilimden bahseden âyetler şunlardır:
15-) Ve lekad ateyna Davude ve Süleymane ılma* ve kalel Hamdü Lillahilleziy faddalena alâ kesiyrin min ıbadiHİl mu’miniyn;
Andolsun ki Davud’a ve Süleyman’a bir ilim verdik… (O ikisi): “Hamd, (hakikatımız olarak bizden bu ilmi açığa çıkararak) mü’min kullarından pek çoğuna bizi üstün yapan Allah’a aittir” dediler (şükrettiler!).
16-) Ve verise Süleymanü Davude ve kale ya eyyühenNasu ullimna mentıkattayri ve utina min külli şey`* inne hazâ le hüvel fadlül mübiyn;
Süleyman, Davud’a varis oldu ve dedi ki: “Ey insanlar!… Bize MantıkatTayr (kuş dili; melekut lisanı; evrensel öze ait kuvveler) ta’lim edildi ve (böylece) bize herşey’den (nasip) verildi… Muhakkak ki bu, elbette apaçık fazldır (lutuf, üstünlük)”.
17-) Ve huşire li Süleymane cünudühu minel cinni vel insi vettayri fehüm yuzeun;
Süleyman için cinn’den, ins’den ve tayr (kuş)’dan orduları haşrolundu (toplanıldı, bir araya getirildi, cem’oldu)… Onlar hep beraber-disiplinli-düzenli-mu’tedil bir şekilde (Süleyman tarafından) sevk ve idare olunuyorlardı. (Neml Sûresi, 27/15-17; B Meal)
81-) Ve li Süleymaner riyha asıfeten tecriy Bi emriHİ ilel Ardılletiy barekna fiyha* ve künna Bi külli şey`in alimiyn;
Süleyman’a da şiddetli esinti (heva-i nefs) halinde rüzgarı (musahhar kıldık; boyun eğdirdik)… O’nun (Süleyman’ın) (Bi-) emri ile, içinde bereketler kıldığımız Arz’a doğru akıp gider (di)… Biz her şeyin (B sırrınca) alimleriyiz.
82-) Ve mineş şeyatıyni men yeğusune lehu ve ya`melune amelen dune zâlik* ve künna lehüm hafizıyn;
O’nun (Süleyman) için dalgıçlık yapan (denizin dibine dalan) ve ondan başka iş de yapan şeytanlardan da (Süleyman’a musahhar kıldık)… Biz onların hafızları (koruyucuları) yız. (Enbiyâ,21/81-82 ; B Meal)
Hz. Süleyman’a verilen (esmâ terkibiyetinde ezelî mevcut olan) ilk ilim Allah’ı hakkıyla bilmektir. Allah’dan başka mevcut olmadığını bilmektir.
İkinci olarak verilen… kuş dilini ve hayvanatın (hayvanların) lisanını anlamaktır. Kur’an’da özellikle kuş dili (mantıkattayr) olarak işaret edilmiştir. Teslimiyete dayanan inancımız gereği bu mucize ilmi anlatıldığı şekilde kabul ediyoruz… Hz. Süleyman’ın kuşlarla konuştuğuna inanıyoruz.
Tefekküre dayanan inancımız gereği de kuş dili ile işaret edilen mânâlara ulaşmaya çalışıyoruz. Kuş sembolü ile ilk akla gelen yüksek boyutları deşifre eden bilinçtir. Dünyâ en alt madde boyutu ise zât en üst mânâ boyutudur. Hz. Süleyman’ın bilinci en üst boyutlardaki ilme ulaşabilecek özelliktedir.
Hz. Süleyman’da yüksek boyutlara ulaşan bilinç yanında en alt bilinç boyutunun derinliklerine (emmâre nefsin gizemlerine) inebilme özelliği de mevcuttur. Emmare nefsin derinliklerini kendisinin emrine ve yönetimine verilen “şeytanlar” ile keşfetmektedir. Bu mucizeyi Kur’an özellikle “şeytanlar/şeyatin” olarak tefekküre sunmaktadır. Bu misali biraz açmamız gerekiyor…
Âişe (r.anha)’dan rivâyete göre, şöyle demiştir: “… Ben de: “Senin şeytanın yok mu?” diye sordum. O da: “Evet [var] ama Allah ona karşı bana yardım etti de Benim şeytanım Müslüman oldu” buyurdu. (Müsned: 23701)
Hadiste her insanın bir şeytanı olduğuna işaret ediliyor ve Rasulullah a.s.’ın şeytanının müslüman olduğu belirtiliyor. Müslüman olmuş bir şeytan zararsız hale gelir. Hz. Süleyman ‘ın emrine giren şeytan misaliyle hadisdeki “Rasulullah’ın şeytanının müslüman olması” misali aynı anlamdadır. Müslüman olmak teslim olmak anlamındadır… kelime-i şehadet getirip İslâm olmak anlamını içerdiği gibi üstün bir gücün hâkimiyetini kabul etmek anlamında da kullanılır.
İnsanın bedensel özellikleri salât (namaz), oruç, hac, zekat gibi ibadetlerle ve güzel ahlâk ile disiplin altına alınır. Böylece beden ve bedensellik duyguları bilince itaati öğrenir… isyan ve itiraz edemez hale gelerek bilincin yönetimine girer. Hz. Muhammed a.s. kendi bedenini ibadetlerle ve güzel ahlâk ile “teslim almış” ve bedensel duygularını “müslüman etmiştir”. Böylece bedenselliği bilincini yani beyin fonksiyonlarını (akıl ve mantığını) yönetememiş… bilinci yani beyin fonksiyonları olan akıl ve mantığı bedenselliğini yönetmiştir. Bedensellik böylece bilince teslim olunca bilinç de “ilim ve yaşam” ile bir üst mertebe olan kalbe teslim olmuştur. Bedenselliğin/bilincin kalbe teslimiyeti “müslüman olmak” ve secde etmek anlamındadır.
Hz. Süleyman’ın (ve tüm Nebîlerin tüm Rasullerin) bedeni de Hz. Muhammed a.s.’ın bedeni gibi önce bilince ve bilinci ile de kalbe teslim olmuş durumdadır.
Hz.Süleyman’ın bedensellik özelliklerini disiplin altına almasının âyet ve hadislerle açıklanma amacı insanlara örnek oluşturmak içindir. Nebîler/Rasuller ve Velîler kendi bedenlerini disiplin altına almak için tüm güçlerini harcamışlardır. Her şeyde olduğu gibi kişinin bedensellikten kurtulması da çok ciddi bir çalışmaya bağlıdır. Şimdi Hz. Süleyman’ın bedenselliğini nasıl denetim altına aldığını inceleyelim.
17-) Ve huşire li Süleymane cünudühu minel cinni vel insi vettayri fehüm yuzeun;
Süleyman için cinn’den, ins’den ve tayr (kuş)’dan orduları haşrolundu (toplanıldı, bir araya getirildi, cem’oldu)… Onlar hep beraber-disiplinli-düzenli-mu’tedil bir şekilde (Süleyman tarafından) sevk ve idare olunuyorlardı. (Neml Sûresi, 27/17 ; B Meal)
Hz. Süleyman ismi ile anlatılan “insan”dır. İnsan ile anlatılan da bedenini disiplin altına almış, bilinci ile var olmanın farkına varmış olan ve kalb ile varlık ve yokluk ikileminden de kurtulup Allah ismi ile anlatılanın şuuruna varmış kişidir/bireydir/birimdir. Bu seviyedeki insanı tasavvuf “Hazreti İnsan / İnsanlık boyutunun zirvesindeki bilinç ve kalb” kavramı ile anlatır. Hz. Süleyman da bir Hz. İnsan’dır.
Hz. Süleyman zâhiren beş duyu ile algılanamayan soyut varlıklara (cinlere) ve madde boyutundaki insanlara (ins) ve kuşlara (hayvanlara) hükmetmektedir. Bu üç alana (insan-cin-hayvan) hükmetmesini sağlayan kendi bedenselliğini tam denetim altına almış olmasıdır.
İnsan kendi bedenselliğindeki “cin” özelliklerini kontrolü altına alırsa haricindeki “cin” boyutunu da kontrolü altına alır.
Cin ismi ile işaret edilen varlığın/boyutun özelliği başka varlıkları fiziksel ve ruhsal olarak zehirlemektir. İnsan da çevresine (insanlara) hem fiziksel (hırsızlık-cinayet-kavga vs.) zulüm hem de ruhsal (iftira-yalan-gıybet vs.) zulüm yapabilme özelliğine sahiptir. Kendisini ve çevresini düşünce ve amelleriyle negatif yönde etkileyen (zehirleyen) varlığın ve varlık boyutunun bir ismi de “cin”dir.
Çevresini fiziksel ve ruhsal olarak zehirlemeyen (nefsi saliha/nefsi kâmile’ye ulaşan) insan kendisindeki “cin” özelliğini yani “zehirleme” özelliğini sona erdirmiştir. Bu insan böylece daha alt nefs (nefsi mülhime ve altı) boyutunu ve varlıklarını (cinleri) kontrolü altına alır. Bu durumda kendi bedenselliğini tam kontrol eden insana Rasul, Nebî, Velî ya da kısaca Hz. İnsan denilir. Kontrol altına alınan cin ve cinler her insanın kendi özellikleridir… sadece anlatım ve örnekleme amacıyla cinler hariçteki varlıklar misaliyle anlatılmıştır.
Haricimizdeki kavramını “başka boyutlar”a çevirirsek her boyutun kendine özgü canlıları olduğu sonucu ortaya çıkar. Kur’an ve hadisler başka boyutların canlılarına cinler, melekler olarak genel isimlendirmelerle işaret eder. Fakat insanın kontrolü altına alacağı cinler başka boyut canlıları değildir kendi nefsinin denetimsiz özellikleridir.
Kendini kendindeki “yakıcı ateş”in etkisinden kurtaramayan, kendisini zehirlemekten kurtulamayan… kendini tam kontrol edemeyen ve “cin” boyutunun özelliklerinden “insan” boyutunun özelliklerine yükselemeyen asla hâricindeki “cin” boyutunu yani başka boyut canlılarını kontrol edemez. Ancak “cin”ler bazı insanları kontrolleri altına almak için kendilerine “esir alınmış” havası verirler ve o insanın bilincini ele geçirerek bazı işler yaptırırlar. Geleceği okumak, aşk-nefret büyüsü yaptırmak, (sahte) gavslık, (sahte) mehdîlik ve (sahte) peygamberlik iddiasında bulunmak gibi haller sadece birkaç bilinen örnektir. Hz. İnsan’da ise bu tür iddialar yoktur… gerektiğinde mucize ve hak keramet olarak açığa çıkar. Hz. Süleyman kendi özündeki “cin”lik boyutunu “ilim ve yaşam”ile denetim altına almış ve hâricindeki “cin kuvvelerini” de denetleyebilmiştir.
Hayvanlar âlemi ya da hayvansal boyut aynı cin ve cin boyutunda olduğu gibi hem insanın özünde mevcuttur hem de haricinde mevcuttur. İnsan kendi bedenselliğindeki “hayvansal” özelliklerini kontrolü alırsa haricindeki “hayvan” boyutunu da kontrolü altına almış olur.
İnsan bedenselliğindeki en büyük hayvansallık özelliği “bir (canlı) olan kendi beden dilini anlamamak”tır. Bedenimiz bizden (bilinçten) “yiyip içip israf etmemeyi” (A’râf/31) istemektedir. Fakat bilinç… bedeninin bu dilini anlamamaktadır. Ayrıca yine bedenimiz… tasavvuf ehlinin sürekli saydığı ve insanların da artık dinlemekten bıktığı “gıybet etmeyin”, “yalan söylemeyin”, “iftira atmayın”, “öldürmeyin”, “çalmayın” gibi âyetlerle sâbit fiilleri de yapmamamız için bilince yalvarmaktadır. Bilinç kendi kullandığı bedenin dilini anlarsa Hz. İnsanlar gibi onunla yâni kendi hayvansallığı ile konuşmaya başlar. Kendi hayvansallığını denetim altına alır. Kendi bedeni (kendi hayvanı) ile iletişim kuran insan… haricindeki hayvanlarla da iletişim kurar. Hayvanların lisân-ı hâlini anlar, dillerini anlar ve hayvanları dilediği gibi sevk ve idare eder.
Hz. Süleyman kendi bedenindeki insî (insansılık), cinnî (kendini ve çevresini zehirlemek) ve tayr (kuş/hayvaniyet) kuvvelerini denetim altına alarak düzenli olarak sevk ve idare etmiştir.
Gerçi Hz.İnsanlar sünnetullaha uyarak “hayvanlardan ordular kurup düşmanlarıyla savaşmamışlardır”. Savaşlarını ve barışlarını normal insanların şartlarına göre yapmışlardır.
Eğer hayvanların, cinlerin ve insî (insan bedenine ait) bedensel kuvvelerin denetimi nâkıs/eksik (nefsi mülhimesi cin boyutu özelliğine bağımlı) insan(sı)nın eline geçseydi (ki asla geçemez) o insan(sı)lar çok çeşitli işler yapmaya başlarlardı. Meselâ hayvanlardan ordular kurarlar şehirleri ve ülkeleri yağmalarlardı. Cinlerden ordular kurarlar yeryüzündeki tüm insanların bilinçlerini (beyinsel fonksiyonlarını) kontrol ederlerdi. Bu özellikleri bazı Kâmil/tam insanlar keramet olarak göstermiştir fakat asla sünnetullahın madde boyutundaki sistemine ters düşen işlerde kullanmamışlardır.
Hz. Süleyman da Kâmil/tam insan olamak itibarıyla kendi bedenini ve haricindeki bedenleri (hayvanları ve hayvansallığı yaşayan insanları) kontrol edebilme mertebesindedir. Fakat bu mucizesini asla doğa yasalarına ters (sünnetullahın doğa sistemine ters) kullanmamıştır.
Kur’an Hz. Süleyman’ın (ve diğer Nebîlerin, Rasullerin, Velîlerin) kendi iç dünyalarındaki mücadelelerini en açık dil olan dış dünyadaki olaylara benzeterek anlatmıştır. Eğer Kur’an’ın anlattığı olaylar sadece dış dünyaya ait olsa idi tüm yeryüzü küresinin bir İsrâil kralı ve bir Nebî olan Hz. Süleyman tarafından işgal edilmiş olması gerekirdi. Halbuki tarihte böyle bir Hz. Süleyman yönetiminde İsrâil krallığı asla görülmemiştir. Hz. Süleyman Kudüs civarında küçük bir devlet halinde bir kaç yüz bin ve ya bir kaç milyon İsrâil nesli (Hz. Yâkub nesli) içinde bir kral ve bir Nebî olarak yaşamıştır.
81-) Ve li Süleymaner riyha asıfeten tecriy Bi emriHİ ilel Ardılletiy barekna fiyha* ve künna Bi külli şey`in alimiyn;
Süleyman’a da şiddetli esinti (heva-i nefs) halinde rüzgarı (musahhar kıldık; boyun eğdirdik)… O’nun (Süleyman’ın) (Bi-) emri ile, içinde bereketler kıldığımız Arz’a doğru akıp gider (di)… Biz her şeyin (B sırrınca) alimleriyiz. (Neml Sûresi, 27/ 81; B Meal)
Hz. Süleyman’ın bir mucizesi de rüzgârı emri altına almasıdır. Bu sefer denetim altına alınması gereken rüzgârdır… yâni nefsin (bilincin) insan doğasına ters fonksiyonlarıdır.
Nefs önce her şeyin en iyisine sahip olup şükretmek ister. Bu istek normal bir fonksiyon gibi görünmekle birlikte aslında anormalliğin başlangıcıdır. Şöyle ki… iyilere kavuştukça şükrü zayıflar “bu nimetler bana lâyık”, “bu nimetler benim hakkım”, “Allah bu nimetleri bana vermek zorunda” gibi iddialara başlar. Dünyasal nimetlerini ve tevhid(teklik) ilminin sözel kısmını (yaşamını değil) nefsinin güzellikleri olarak görmeye başlar. Nefs bu iddalarını en uç noktaya götürerek “rab”lik ilân eder. Rab’lik ilânı; “Her şey Hak’dır ben de Hak’kım fakat ben diğer Hak varlıklardan ilmim ile üstünüm” mantığına dayanır. Ve hiç farkında olmadan vardığı nokta Firavunluktur (cin özelliklerine bağımlı nefs-i mülhime yaşamıdır).
Hz. Süleyman heva-i nefsini yani nefsinin cin özelliklerine bağımlı Rablik isteklerini kontrol altına almıştır. Kontrol altına aldığı nefsi ile kendi bedenini (kendi arzını) en verimli (bereketli) hale dönüştürmüştür.
Nefsin en şiddetli aldatıcı rüzgârları cin özelliklerinin en yoğun yaşandığı nefs-i mülhime girdabıdır. Bu girdabı Rabbi olan Allah’a kulluk şuuru içinde aşan rüzgârsız ve dalgasız nefs-i mutmainne limanına girer. Mutmain nefs ve sonrasında bedenselliğin ve bilincin tüm kuvveleri ( islah olmuş, kurtuluşa ermiş akıl ve mantık şubeleri… orduları) denetim altına alınmış mülhime nefsin yâni kuvvetli rüzgârın üstüne biner. Rüzgâr ağzına gem vurulmuş bir at gibi istenilen yöne doğru gider. İstenilen yön melekiyetden de üstün olan Hz. İnsan makamıdır.
Bu bilinç seviyesindeki irade Hak’kın iradesi olup zahirde “b” sırrı ile Hz. Süleyman’dan tecelli olur. Hz. Süleyman denetim altına aldığı nefs ile esmâ âlemine ayna olan kendi bedenine (arzına) yönelir ve bedende gizli tüm gizli hazineleri (kenzi mahfî’yi) keşfeder.
Cin özelliklerinin yaşandığı Nefs-i mülhime girdabı asla rehbersiz (“gerçek”mürşidsiz) aşılamaz. Bu bilginin farkında olan cinnî nefs-i mülhime öyle bir tuzak hazırlar ki her şeyi melekî gösterir ve nefs-i mutmainne yaşamına “Allah’ın izni ile / ‘b’i-iznillah” geçiş yaptığını iddia eder.
“Şeytân”iyetin (ibadet, ilim ve yaşam ile denetim altına alınmamış bedenselliğin) rüyâ âleminde, keşif âleminde ve madde âleminde Hz. Muhammed’in (yâni İnsan-ı Kâmil’lik makamındaki zâtın/zâtların) sûretine bürünemeyeceği bizzat hadisi şeriflerde belirtilmiştir. Elbette… Rasulullah a.s. ancak Hak’kı söyler ve bu söz de ancak Hak’tır. “Şeytân”iyetin de bu Hak söz karşısında yedek planı vardır ve o planı kullanır. Nefsin emmare ve cinnî mülhime gücü beynin görüntü algılama merkezine bir nur perdesi ardından “sesi duyulan kendisi görülmeyen” bir varlık manzarası gönderir. O sesi Allah’ın sesi, parlak ışıkları da Allah’ın nur perdesi olarak algılatır. Perdenin önüne “görünen çok yüce bir insan” manzarası koyar ve o surete “peygamber” imajı yükler. Yine perdenin önüne ismi en çok bilinen Abdul Kadir Geylani, Mevlâna Celaleddin Rûmî veya daha yakın tarihte yaşamış herkesin evliya kabul ettiği zatların imajını koyar. Perdenin ardından ve perdenin önünden evliyalık, gavslık, mehdilik, âlimlik gibi makam ve mevkiler alır. Bu görüntü cinlerin ve şeytanın oluşturamayacağı “yasak” alandır fakat insan bedenselliğinin şeytaniyet vasfı (emmâre ve cinnî mülhime boyutu) kendinden kendine bu rüyayı-keşfi-görüntüyü oluşturabilir.
(Cinlerle, uzaylılarla, ruhlarla görüşme iddialarının temelinde de bu mantık vardır. İddialar dini olabilir ve ya olmayabilir. Medyumların cin-ruh ve uzaylı ile kontak (temas/iletişim) iddiaları sadece beyinlerinde oluşan bir tür görüntü ve seslerdir. Düzenli ve gizemli gibi aktarılan bilgiler de başka boyutun ve başka varlıkların mesajı değildir, insan ruhunun holografik bilgi kaydının özde acemice okunuşudur. Bu kayıt ancak İnsan-ı Kâmil mertebesinde ustaca okunabilir.)
Bir başka tuzak da şudur:
Hiç bir görüntü ve keşif iddiası oluşmadan salt bilgide büyük iddialar oluşabilir. Bu iddialar kişilerin kendisini bilge, mütefekkir, şaşırmayan akıl ve ilim kaynağı görmesiyle başlar ve daha ileriye gider.
Avam seviyesindeki en belirgin nefs tuzağı; aklın ve bilincin günlük sosyal olaylarda görecelilik batağına saplanmasıdır. Kendi nefsinin özelliklerini tanıyamayan avam dış dünyasının olaylarını vahdet ve kesret gerçeğine göre de tanıyamaz.
Hz. Süleyman çocuk yaşta iken dünyasal olaylara Hz. Dâvud’dan daha farklı bakabilmektedir. Dâvud ve Süleymân’ın ikisi de İnsan-ı Kâmil olduğu için olaylara farklı hikmet açılarından bakabilirler ve birisinin bakışı diğerine tercih edilebilir. Fakat ikisi de doğrudur.
***
Hz. Süleyman’ın karıncanın konuşmasını işitmesi…
18-) Hatta iza etev alâ vadin nemli, kalet nemletün ya eyyühen nemlüdhulu mesakineküm* la yahtımenneküm Süleymanü ve cünudühu ve hüm la yeş`urun;
Nihayet karınca vadisi’ne geldikleri vakit, bir karınca: “Ey karıncalar!… Meskenlerinize girin… Süleyman ve Onun orduları farkında olmadıkları halde sizi ezip yok etmesinler” dedi.
19-) Fetebesseme dahıken min kavliha ve kale Rabbi evzı`niy en eşküre nı`metekelletiy en`amte aleyye ve alâ valideyye ve en a`mele salihan terdahu ve edhılniy Bi rahmetiKE fiy ıbadiKEssalihıyn;
Bunun üzerine (Süleyman,) onun (karınca’nın) sözünden dolayı gülerek tebessüm etti ve şöyle dedi: “Rabbim!… Bana ve ana-babama in’am ettiğin nimete şükretmeme, razı olacağın salih amel yapmama (sevk ve idarem elinde olarak) beni muvaffak kıl ve (Bi-) rahmetinle beni salih kullarının içine dahil et”. (Neml Sûresi, 27/ 18-19; B Meal)
Hz. Süleyman kendi beden ülkesinin derin vadilerinde en küçük nefsî özellikleri fark edebilecek ibadet ve yaşama sahiptir. İç dünyasının tam bir yansıması olan dış dünyasındaki en küçük enerji dalgalarını dahi algılar hâle gelmiştir. Dış dünyanın iç dünyanın aynı yansıması olmasının hikmeti şu cümle ile ifade edilmiştir.
(((… Âfak(“Uzay”- “Evren içre evrenler”) ile Enfüs(“Esmâ mertebesi” diye işaret edilen “tek kare resim- stringler boyutu) aslında “Tek bir boyut”tur. …))) (A.Hulûsi’de/Kavramlar/âfak) (daha geniş ve kapsamlı bilgi için link >>)
İnsan kendi bedenselliğini en büyük doğal özelliklerinden en küçük nefs fısıltılarına kadar olan her şeyi tanıyacaktır. Bedenselliğinin ve ruhsallığının hiçbir özelliğini yok etmeyecektir, ezmeyecektir… her özelliği helâl dâiresinde negatiften pozitife dönüştürecektir. Örneğin ruhun isteği olan aşkı, sevgiyi, ilmi ve benzeri doğal duyguları yok etmeyecektir, dengesiz diyetlerle köreltmeyecektir… dengeli bir halde eğitecek ve arındırarak en doğal olanı yapacaktır. Bedenin istekleri olan yemeyi, içmeyi, cinselliği ve benzeri “dürtüleri” de yok etmeyecek, bozmayacaktır. Bedenselliğinin isteklerini en doğal ve meşrû yöntemlerle temin edecek ve dengeli bir hale getirecektir. İnsan kendi bedensel ve ruhsal vadilerinde gezinirken kendi doğallığını ezmeden, öldürmeden en saf en temiz ve aslına en uygun hale yükseltecektir. Kendi ruhsallığında ve bedenselliğinde gizli en küçük ayrıntıların işaretlerini anlamayan dış dünyası zannettiği kendi projeksiyonu olan âlemdeki bir karıncanın her zaman ap açık verdiği mesajları asla anlayamaz.
Hz. Süleyman kendi hakikati (kendi nefsi) olan esmâ âlemini tek bir bütün olarak tanımaktan dolayı Rab’bine şükretmektedir. Rab’bine şükrü “kendi özü olan esmâ terkibini” tanıması ve esmâ boyutundaki sınırsız mânâları enfüs ve âfak ayrımı yapmadan seyretmesidir.
***
Belkıs’ın tahtı:
38-) Kale ya eyyühel meleü eyyüküm ye`tiyniy Bi arşiha kable en ye`tuniy müslimiyn;
(Süleyman ileri gelenlerine) dedi ki: “Ey mele’!… Onlar müslimler olarak bana gelmeden önce onun (o kadının) (Bi-) arş (taht) ını hanginiz bana getirir?”.
39-) Kale ıfriytün minel cinni ene atiyke Bihi kable en tekume min mekamik* ve inniy aleyhi le kaviyyün emiyn;
Cinn’den bir ifrit dedi ki: “Sen makamından ayağa kalkmadan önce onu (B sırrınca) ben sana getiririm… Muhakkak ki ben onun üzerine (bu iş için) elbette Kaviyy’im (buna gücü yetenim), Emiyn’im (güvenilirim)”.
40-) Kalelleziy ındehu ılmün minel Kitabi ene atiyke Bihi kable en yertedde ileyke tarfük* felemma reahu müstekırren ındehu kale hazâ min fadli Rabbiy liyeblüveniy eeşküru em ekfür* ve men şekere feinnema yeşküru linefsih* ve men kefere feinne Rabbiy Ğaniyyün Keriym;
İndinde Kitab’tan bir ilim olan kimse de dedi ki: “Gözünü açıp yummadan/ gözünü kırpmadan önce (?) onu (B sırrınca) sana getiririm”… (Süleyman) onu (tahtı) müstekırr (sabit, yerleşmiş) olarak (kendi) indinde görünce dedi ki: “Bu Rabbimin fazlındandır… Şükür mü edeceğim yoksa küfr (nankörlük) mü edeceğim diye beni denemesi içindir… Kim şükreder ise ancak kendi nefsine şükretmiştir… Kim küfr (nankörlük) eder ise, muhakkak ki Rabbim Ğaniyy’dir, Keriym’dir”.
Belkıs’ın tahtı Yemen ülkesindedir. Hz. Süleyman’ın sarayı ise Kudüs’dedir. Arada binlerce kilometre mesafe vardır. Cinler bu mesafeyi ışık hızıyla katedebilmektedir ve bir kütleyi bir yerden başka yere “kütleyi enerjiye çevirerek ve tekrar enerjiyi kütleye çevirerek” taşıyabilmektedir. Bu işlemi yapmanın ismi “cin” özelliği ile nakildir.
Bir insan bilincinin ve bedeninin “cin” özelliğini tanıyıp hükmü altına alırsa maddeyi ışık hızında (makamından ayağa kalkmadan) “ışınlayarak nakil/teleportasyon” gücüne ulaşabilir.
Süleymân’ın huzurunda bulunan “cinlerden bir ifritin (kötü cinin) tahtı ışınlama teklifi kabul görmemektedir… çünkü “cin”için doğal olan bir olay oradakiler için doğa üstü anlam ifade etmeyecektir.
Kendisine ilim verilmiş olan bir insan (bu insanın Hz. Süleyman’ın kendisi olduğu görüşü de vardır) tahtı zaman-hız sınırlamasına sokmadan “aynı an”da getirmiştir. Demek ki insanda hızı ve gücü ile hayranlık uyandıran “cin”lerden daha muazzam bir güç vardır.
Bu âyette üç ayrı birimde (cin, velî ve Süleyman) anlatılan nakil edici gücü “tek kişideki üç ayrı güç aşaması” olarak da düşünebiliriz:
1- Cin; bedenselliğin, birimselliğin bilinç boyutunun denetimsiz (ifrit) halidir. Bir insan bu seviyede iken de doğaüstü haller veya keramet gibi görünüm veren istidraçlar oluşturabilir. Yemen’deki bir kütleyi Kudüs’e ışık hızıyla nakledebilir. Ve bu olayı çok muazzam bir şey zanneder. Hz. Süleyman kendinde böyle bir özellik olduğunun farkındadır fakat değer vermemekte ve kullanmamaktadır. Kullanmamaktadır çünkü kendindeki cinnîlik özelliklerini melekîliğe dönüştürmüştür. Âyetten de tahtın bu güç (cin/ifrit) tarafından nakledilmediği anlaşılmaktadır. Çünkü cin özelliği ile nakil Velî’nin kerametine ve Nebî’nin mucizesine göre kaplumbağa hızı gibi kalmaktadır.
2- İndinde kitaptan bir ilim olan kimse (ilmi ledün sahibi); bu mertebe insanın ilim boyutudur. Hz. Süleyman’ın Velâyet özelliği olarak da kabul edebiliriz. Tefsirlerde o kimsenin Hz. Süleyman’ın vezirlerinden Âsaf isimli veli bir zât olduğu yazılıdır. Tahtı “göz açıp kapamadan önce” nakletmiştir ki bu hız ışık hızından yüksektir. Işık hızının aşılması zamanın donması (durması) ve donmuş zamanda geçmişe veya geleceğe geçiş yapabilme imkanının oluşmasıdır. Kur’an’ın taht nakli örneklemesiyle insanın iç ve dış dünyasındaki bütünlüğünü anlattığını dikkate alırsak Âsaf yâni ilmi ledün sahibi velî zâtın da Hz. Süleyman’ın birimselliğine işaret eden velâyet mertebesi olduğu anlaşılır.
3- Kur’an’da Süleyman ismiyle anlatılan mertebe; denetim altına alınmış bedensellikten ve denetim altına alınmış bilinç varlıktan daha üstün olan “kalb” mertebesidir. Kalb mertebesinde; zaman ve mekan ayrımı yoktur. Bu nedenle Belkıs; Süleyman’ın bedenselliğini sembolize eder. Belkıs’ın tahtı; bedenselliği yöneten Süleyman’ın “bilinci”dir yani “beyninin fonksiyonları”dır. Süleyman yâni herşeyi kapsayan “kalb” zaman ve mekan ayrımı olmadan tahtı yanında (özünde/kalbin içinde) hazır bulmuştur. Daha sonra da Belkıs’ı tahtın yanına getirtmiştir. Süleyman’ın Belkıs’ı tahtın yanına getirtmesi… kalbin bilinci kapsaması bilincin de bedeni kapsamasıdır.
Üç ayrı varlık ve özellik olarak anlatılanı bu kapsamda tek özellik ve tek varlık olarak da anlayabiliriz. Bu üç özellik (ve Kur’an’da zahiren sayılmayan sonsuz ve sınırsız) özellikler ve tüm varlık mertebeleri tek bir insanın bilincinde toplanmıştır. Bilinçteki bu tekilliği kalbin tekliği kapsayarak tekliğe yükseltir. Ve bu bilgi bir insanda ya kapalıdır (küfr halindedir) ya da bu bilgi ilim ve yaşam halinde açıktır… ikan (delilsiz iman) halindedir. İkan halindeki ilmin şükrü o ilmi değerlendirmektir. Hz. Süleyman a.s. o ilmi değerlendiren bir Hz. İnsan’dır.
***
Kur’an ve hadisler Hz. Süleyman ismini örnek model olarak kullanmaktadır. Cinlere hükmetmek, hayvanlarla konuşmak, rüzgârı emri altına almak mucizelerini en anlaşılır en açık “avam” lisanıyla anlatmaktadır. bu tür anlatımın amacı da aklı olan herkesin kendi akıl seviyesine göre mutlaka bir şeyler anlamasıdır.
***
Konuyu bir de şöyle düşünelim. Anlatılanlar sadece zahiri olaylar olsaydı. Hz. Süleyman a.s. herkesin gözü önünde bir kuş ile karşılıklı konuşsa… Kuşun casusluk bilgileriyle cinlerden ve insanlardan oluşturduğu askerleri rüzgârın üstüne bindirse… Orduyu tam yere indirmek üzereyken kilometrelerce ötede yerde sürünen bir karıncanın konuşmasını duysa ve ordusunu başka yere indirse…
Evet bu zahiri anlatıma kelimesi kelimesine yine iman ederiz. Peki bu mucizeler bize “sadece iman etmemiz” ve “vallahi billahi öyle olmuştur bunu inkar edersek kâfir oluruz” dedirtmek için mi nâzil olmuştur?
Yoksa özümüzdeki Süleyman’ı açığa çıkarmamız için mi nâzil olmuştur?
Bu sualin cevabını Yunus Emre veriyor:
Beni bende demen bende değilim
Bir ben vardır bende benden içeri.
…
Şeriat tarikat yoldur varana
Hakikat mârifet andan içeri..
…
Süleyman kuş dilin bilir dediler
Süleyman var Süleyman’dan içeri..
SÜLEYMAN 16/1. BÖLÜM SONU
Önceki bölümler (1~15.1) Arşiv blogumuzda..
15.2~Son bölüm…
Kemal GÖKDOĞAN
www.yorumsuzblog.com
kemalgokdogan@gmail.com


















































Sevgi değer Kemal bey, Allah ilminizi daha da arttırsın, faydalanlardan oluyoruz inşaallah… Fazla sözü uzatmadan atasözlerinin insanları mükemmelleştirmek için söylendiğini şimdi daha iyi anlıyorum. Eskilerin bir deyişi vardır; “Oturduğuna kalktığına dikkat et” derler ya! Şimdi bu söz basit gelse de aslında üzerinde çokça düşünülesi bir konudur.
Bana göre bir başka söz de; “Ağızından çıkanı kulağın duysun,” derler eskiler.
Evet çok yerinde sözlermiş bunlar zamane gençliğinin gülüp geçtiği sözler… Aslında hep insanları düşünmeye bilinçendirmeye ve algılamaya yönlendirmişlerdir bir nevi. Bilerek ya da bilmeyerek insan hep anda yaşar aslında; adından da anlaşılacağı gibi ins-an… Hayat bir bilim kurgudan ibaret, tabii ki kişiye göre değişir, Kur’an da demiyor mu zaten. Hayat bir oyun ama oyalanmayın, diye bir yaklaşımla Kur-an kur ve anda yaşa, yaşadıklarımızın bir amacı olduğu gibi, yaşadığımız hadiseler de tam, mükemmel ve yerli yerincedir…
Peki ya insan ne amaç üzere var kılınmıştır? Bir yandan üstün insan anlayışı, bir yandan da aşağıların en aşağısı, bir birine zıt anlayış her iki anlayıştaki ortak nokta SINIRSIZLIK yani açık kapının var olması sınırlanmamış olması, yükseğin en yükseği – aşağının en aşağısı, belki de güzellik işte burada, negatif ve pozitifin – olumlu ya da olumsuzun veya yansıtan ve yansıyanın mükemmel uyumu…
Fazla ikilemden bahsedince düşünürken birden aklıma iki “2″ rakamında bir denge uyum olabilir mi? diye insan kendini alamıyor bazen ama iki harfinin yazılışında bile bir “k” harfini iki “i” harfi dengelemiş, konu nereden nereye geldi…
Gelelim asıl konuya İNSAN’a İnsan mükemmel bir varlık olduğu gibi…. derler ya! İNSAN BEŞER DURMAZ ŞAŞAR, DÜZ OVADA YÜRÜR İKEN AYAĞINI SÜRTER DÜŞER bir o kadar da aciz varlıklar olduğumuz düşündürücüdür.
Sonuç olarak madem bu dünyadayız, bir şekilde varız, boşuna gelmediğimiz, bir amaç uğrunda varlığımız ve o amacı gerçekleştirecek olmamız, iyisiyle ya da kötüsüyle neyi neden nasıl ve ne şekilde yaptığımızı iyi kontrol ederek önce kendimizin oto kotrolünü ele alalım; kısacası şeytanımızı müslüman edelim, sonrası zaten kendiliğinden gelecektir.
İlim ışığı her daim yansısın … karşı ki köy aydınlansın!…
Sevgi ve Saygılarımla
Deniz (:
Sevgili yorumcu kardeşim bu yorumları yaparken ALLAH c.c. ismi yerine tanrı vb.gibi genel ve faydalı bir anlam ifade etmeyen nitelemeleri kullanmayın, sizden rica ediyorum.
Bu ALLAH C.C. ilmidir tanrı, totem veya nefsani degildir; okuyanların bilincinde anlamanın ve duygunun azalmasına sebep oluyor.
AYRICA HZ. SÜLEYMANIN TAHTINI GETİREN İNSANIN HZ. HIZIR OLDUGU DİĞER SEÇENEKLERDEN DAHA KESİNDİR…
es-Selam Kemal Hocam,
güzel yazınız için sonsuz teşekkürler…
Yazınızda Hz. Süleyman’ın kuş dili bilmesini hayvansal boyutun denetim altına alınması, bu boyuttan gelen her türlü bilginin farkına varılması olarak değerlendirmişsiniz.
Kuş, bana üst bilinç boyutlarını çağrıştırdı ve meleki kuvvelerin kontrol edilmesi, meleki boyutun denetlenip Hz. İnsan’ın hizmetine sunulmasını çağrıştırdı.
Meleki boyut Hz. İnsan boyutunun altındaysa Hz. Süleyman’ın şeytan-melek bilinç boyutlarının tam ortasında bulunması, bu şekilde her ikisini de kuşatmasını, her ikisini de kontrol ederek bunlar arasında boyutsal sıçramalar yapabilmesini ve sağa ve sola kaymadan orta yolda ilerlemesini çağrıştırdı.
Bir de ayetleri anlarken en zahirden en batına kadar götürdüğümüzde hakiki anlamsal boyuta ulaşmış olmaz mıyız?
Evet, çok güzel, ayetlerin batini anlamlarını sunmaya çalışıyorsunuz. Allah ilminizi arttırsın ama zahiri ihmal ettiğimizde hakiki anlama ne derece ulaşabiliriz? O Batın olduğu kadar Zahirdir de. Zahir’e yani dış kabuğa görüntüye kapılmak kadar Batın’a, içe kapılmak ta bizi an’dan sıyırıp çizgisel zaman boyutuna düşürmez mi? Bazen bana Batına çok odaklanmışız gibi geliyor yani Zahir Batınsa, Batın da Zahirse bunları bir noktada birleştirip daireyi tamamlamamız gerekmiyor mu?
Hocam bir de İsrailoğullarının seçilmiş bir kavim olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Teşekkür ederim…
“TANRI”mı? … “ALLAH”mı?
Bu bölümün ilk paragrafı Wikipedia’dan alıntıdır. Alıntıyı kavramları değiştirmeden aktardım. Dikkat çektiğiniz yerde ayrıca bir de “peygamber” kavramı da vardır. Kendi yazılarımda “Allah”, “Nebi ve ya Rasul” kavramlarını kullanmayı tercih etmekteyim.
(((… Dini kaynaklara göre Süleyman Kudüs yakınlarındaki Gazze şehrinde doğdu. Davud’un on dokuz kadar oğlu vardı ama Tanrı Davud’un oğulları arasından Süleyman’ı kendisine varis kıldı. Ayrıca dünyaya gelmiş en zengin insan ve peygamberdir. …))) Bu paragraf Wikipedia’dan alıntıdır. Wikipedia’nın internetteki en doğru demiyorum ama en ciddi bir kaynak olduğunu görüyorum.
Dikkat ederseniz paragraf: “Dini kaynaklara göre…” diye başlıyor. İsrail “peygamberleri” hakkında bahsedilen dini kaynakların başında (bilinçli İslâm araştırmacıları hariç) tüm dünya Tevrat’ı esas alır. Wikipedia’nın bu alıntısı da Tevrat’ı çağrıştırmaktadır ve bu durumda “tanrı” kavramı da normaldir.
Tevrat kaynaklı bilgileri biz de verirken Dâvud’u bir Nebî/Rasul olarak değil “peygamber” olarak vermek zorundayız. Kur’an’ı esas alarak Dâvud’dan bahsedersek Dâvud’a kendisine Kitab (Zebur) verilmiş bir Rasul/Nebî demek zorundayız.
Yine Tevrat, İncil, İsrâiliyat, dinbilim (ilâhiyat) ve benzeri kaynakları kullanan İslâm dünyasındaki müslüman din adamları (?) ve dinbilimciler “Muhammedî” dilin kullandığı “Allah-Rasul-Nebî-Kitab-Okumak” gibi ve diğer orijinal kavramları ötedeki yaratıcı “tanrı” veya “AHAD ALLAH / Allah ismi ile anlatılan Ahad Varlık” farkını dikkate almadan kullanırlar.
Nüfus cüzdanında “İslâm” yazan bir ateist “Ben Allah’a inanmıyorum” dediği zaman onun inanmadığı ve inkâr ettiği “Muhammedî” dilin anlattığı “Allah” değildir… din adamlarının (?) “ötedeki yaratıcı üstün güç” diye tâbir ettikleri “tanrı”dır. Tanrı inkâr/tasdik edilebilir fakat “Allah” gerçeği inkâr ve tasdik edilecek bir “ öte varlık” ve ya “ öte yokluk” değildir. Füsûsu’l-Hikemin de temel tezlerinden birisi bu konudur ve her bölümde değişik özelliklerle anlatılmaktadır.
“Allah” ve “tanrı” arasındaki kullanım farklarını bazı bölümlerde ve özellikle Füsûsu’l-Hikem Yorumlu Özeti “Sunu” bölümünde belirttim.
***
“Sunu” bölümünden ALLAH… TANRI kavramlarını anlatan iki paragraf:
(((… Nasıl ki İbn Arabî’yi okuyanların tamamına yakını yeterli dini, tasavvufi bilgiye sahip olmadığı için panteizme benzeyen vahdet-i vücud düşüncesine kayıyorsa İmam Rabbanî’yi okuyanların tamamına yakını da yine aynı nedenle Allah’ı ötedeki bir tanrı gibi düşünmek (şirk-i hafî/fark edilemeyen ikilik zannı) düşüncesinden çıkamıyorlar.
Bu konular o dönemlerde anlaşılması zor şeylerdi. Anlayanlar ya yanlış anlıyor ya da hemen “kâfirce düşünceler” hükmünü veriyordu. Günümüzün dünyasında ise sûfizmin tevhid düşüncesi neredeyse (ilgilenenler için) ilkokul seviyesinde dahi kavranılabilecek geniş düşünce kaynakları arz etmektedir. …)))
***
BELKIS’IN TAHTI
Zâhiri anlamda Belkıs’ın tahtını getirenin kim olduğu sorusuna din bilim insanları genellikle “kendisine ilim verilmiş olan bir zât” ifadesine dayanarak “Hızır” veya Hz. Süleyman’ın veziri veya orada bulunan bir evliya olarak hüküm verirler. Kur’an’ı “dil bilim”i dikkate alarak inceleyen bilim insanları günümüzde tahtı zahiren getirenin Hz. Süleyman’ın kendi “mucize” gücü olduğu sonucuna varırlar. Bu gibi tartışmlarda “doğru” olan çoğunluğun görüşü müdür yoksa Kur’an anlatım tekniğini dil bilime göre analiz edebilen âlimlerin görüşü müdür? Buna göre karar vermek gerekir.
İbn Arabî tahtın zahiren naklini vezir Âsaf’ın “keramet” gücüne bağlamaktadır. Bu görüşe itiraz edenler olmuştur. İtiraz nedenlerini ilim dili ile sergilemişlerdir. Kur’an’ın bir güzelliği de kavramlarını üzerinde tartışılabilecek esneklikte vermesi ve her akla bir kapı açmasıdır. Bu esneklik pek çok ekolün ve tartışmanın doğmasına neden olmuştur. Bu esneklikle her insan ekollerin ve tartışmaların sunduğu seçeneklerden aklına yatanları kabul eder ve inceler.
Sevgili Metin’e önemli iki konuya tekrar işaret edip hatırlatmada bulunduğu için teşekkür ediyorum.
Selam ve saygılarımla
ÂYETLERİN ZÂHİR VE BÂTIN YORUMLARI & SEÇİLMİŞ KAVİM
ÂYETLERİN ZÂHİR VE BÂTIN YORUMLARI:
Âyetlerin zahiri anlamı dediğimiz ve meallerden/tefsirlerden anladığımız… acaba, gerçekten Hz. Muhammed a.s.’ın ZÂHİR diye bahsettiği anlam mıdır? Yoksa Hz. Muhammed a.s.’ın kalbinden ve dilinden çıkan kelâmullaha insanların kendi kafalarından yükledikleri ZÂHİR anlam mıdır?
Hz. Muhammed a.s.’ın beyanlarındaki (vahiydeki) anlam zahir/bâtın bütünlüğündedir. O bütün anlamdan her insan ve her zaman diliminin toplumları akıl ve ilim derecelerine göre çok farklı mükemmel anlamlar çıkarabilirler. Kur’an’ın her insana ve her çağa hitap edebilme özelliğine “bâtın anlamları da var” denilmiştir. Meselâ evrenin genişlediği 20. yy’da keşfedilmiştir. Bu keşiften sonra;
47-) VesSemae beneynaha Bi eydin ve inna lemusiun;
Ve Sema’ya gelince, onu el (kudret ve kuvvetimiz, kuvvelerimiz) ile (B sırrınca kuvvelerimiz olarak) bina ettik ve muhakkak ki (çünkü) biz genişleticileriz. (Zâriyat/47; B Meal)
âyetine “kozmik” bir yorum getirilmiştir. Ve evrenin genişlediği 1400 yıl önce bu âyetin bâtını idi denilmiştir. Evrenin genişlediği bu âyetin içine “gizli şifre/bâtın” olarak konulmuş mudur konulmamış mıdır?.. bilemeyiz. Geçmiş çağların sâbit evren anlayışına uygulanan âyetler günümüzde genişleyen evren modeline uygulanıyor. Bu durumda âyetin bâtınını âyette gizli şifreler olarak aramak bana doğru değil gibi geliyor. Çünkü bilimsel dediğimiz keşifler ve bilimsel dediğimiz düşünce zaman içinde demode fikirlere dönüşebiliyor. Bâtın diye tarif edileni kendi iç ve dış evrenimizde akıl ve kalb ile gözlediklerimizde aramak daha doğru gibi geliyor.
Yıllarca vahye insanlar tarafından yüklenen zahiri anlamı dikkate aldık. Bu anlamı da Hz. Muhammed a.s.’ın yüklediği ZÂHİRÎ anlamlar zannettik. Bu arada zâhir/bâtın bütünlüğünü fark edemedik. Asırlardan beri sûfîlerin dilinden anlamaya çalıştığımız ve duyduğumuz Kur’an yorumları zâhir/bâtın bütünlüğünde âyetlere verilen “kişisel” yorumlardır. Fakat bize bu yorumlar “süper bâtın”mış gibi geliyor çünkü insan ilk defa duyduğu farklı şeylere “sır, bâtın, gizli ilim” gibi isimler vermeye alışıktır.
Buradaki anlatımımdan Kur’an’ın bâtınını kabul etmiyormuşum gibi bir anlam çıkarılabilir. Hayır… Ku’an’ın bâtını yoktur demiyorum… Kur’an’ın bâtını zâhirdir, zâhiri de bâtındır diyorum. Bu anlamdaki “zahir-batın” olayını kabul etmeyenler eski devirlerde “BÂTINİYYE” (Bâtınîlik) ekolünü başlattılar. Zâhirdeki tüm anlamları reddettiler… namaz, oruç, hac, zekat ve benzeri tüm Kur’an kavramlarını sadece soyut mânâlarla anladılar. Ve sonuçta Bâtınîler tarafından tüm bedensel ibadetler terk edildi. Yalan, gıybet, zinâ, hırsızlık gibi haramlar “senin malın benim malımdır – benim malım senin malındır.. biz bir bütünüz/ahadız ve her şey ortaktır” mantığına dönüşerek helâl kabul edildi. Bu ekolün karşısına “ZÂHİRİYYUN” (zâhiriler) çıktı. Ve her şeyi sadece bedensel planda kabul ettiler… ve sonuç… İslâm; el-kol kesen, zânileri (zinâ yapanları) taşla katleden, çarşafa-burkaya sokan, sakal bıraktıran, şalvar-cüppe giydiren, sopa ile yat kalk eğitimi (namaz) yaptıran, sokakta bir ay açıkta yemek yedirtmeyen (oruç) (gerisini saymıyorum) çağdışı bir din haline sokuldu.
Bâtınîler hâlen günümüzde “entellektüel sûfî” şeklinde yer yer görülmektedir. (Bunların alâmeti fârikası… Kesin haram olan alkolü rahatça kullanmaları ve insanları hayrette bırakan tasavvuf edebiyatı yapmalarıdır). Zâhirilere de Suudi Arabistan Vehâbî yönetim anlayışı ile İran ideolojisini örnek verebilirim. Bu konuda biraz daha detaylı bilgi için İmam Gazalî’nin el-Munkızu Mineddalal (Dalâletten Hidayete) isimli eserini önerebilirim. (İslâmî ekollerin iç yüzünün anlatıldığı bu eserin de “yorumlu özeti” uzun vadeli planlarımız arasında var).
Bu bölümü de biraz uzatarak anlatma nedenim değerli “lamra”nın âyetlere bâtın anlamlar verdiğimi tahmin etmiş olmasıdır. Âyetlere bâtın anlam vermiyorum… daha doğrusu veremem. Çünkü bir yerlere gömülmüş, gizlenmiş ve ancak ehli (???) tarafından kazılıp çıkarılmayı bekleyen “saklı” anlamlar zaten yoktur. Ehil bilinç konumuna yükselmiş âlimlerin “kişisel” anlam yüklemesi vardır. Bizim herhangi bir “ehil” olma ve “ehliyet” durumumuz olmadığı için… âyetlerden anladığımı tasavvuf terimleri ile bütünleştirip anlatıyorum. Okuma kolaylığı ve akıcılığı sağlamak için de akademik dildeki tasavvufî terimleri-kavramları yazmıyorum. Bâtın anlam vermem söz konusu değildir.
“lamra”nın âyetlerin (geleneksel anlamdaki) zâhirinin göz ardı edilmemesi düşüncesine aynen katılıyorum. Hatta önce (geleneksel anlamdaki) âyet zahiri iyi öğrenilmeli ki zahirden daha zahir olan (geleneksel anlamdaki) âyet bâtını da fark edilsin. Zâhir-bâtın bütünlüğü ortaya çıksın ve her akıl ve her kalb Kur’an’dan nasibini alsın.
Âyetlerin geleneksel zâhirine ve geleneksel yorumlarına binlerce site ve milyonlarca kaynaktan ulaşabiliriz. Bu geleneksel kervanda biz eksik olalım ve farklı şeyler söyleyelim istiyoruz. Hatta bâtın gibi zannedilen (aslında bâtın değildir) yorumlarımıza çok bilinen temaları aksettirmiyorum. Meselâ Belkıs’ın tahtını Hızır a.s.’ın naklettiğini yedi yaşımdan beri duyar ve okurum. [Bu tür meşhur rivayetleri herkesin bildiğini kabul ederek özellikle yazılarıma koymuyorum.] Fakat Hz. Süleyman’ın bizzat kendisinin nakletmiş olabileceği tezini değerli bilim adamı (din adamı değildir) Prof. Dr. İsmâil Yakıt’dan delilleriyle birlikte ilk duyduğumda ( http://ismailyakit.com/ ) ezberimi bozmakta hayli zorlandım. [Detaylı bilgi Hocamın Kur’an’ı Anlamak kitabının “Rölativizm Ve Zamansızlık” bölümünde tahtın nakli bilgisi çağdaş bilim dili anlatımıyla mevcuttur.] [Yine uzun vadeli planlarımız arasında Belkıs’ın Tahtı hakkında bir yazı var... ]
***
SEÇİLMİŞ KAVİM:
Bir kavmin bir “tanrı” tarafından seçilmiş olması iddiası seçildiğini zanneden kavmin “hüsnü kuruntusudur”. Bu iddia ilkel çağların kabile totemlerinden kalma bir mirastır. İlkel dinlerde her kabilenin toteminin sadece kendi kabilesini koruduğuna inanılırdı. Bu inancı yaşayan kabileler hâlâ Afrika ve Güney Amerika’da vardır. Allah sisteminde ise ne bir kişiye ne de bir ulusa “torpil” geçilmez.
Kabile yerine “ırk/millet/ümmet” kelimesini yazalım. Totem yerine “tanrı” kelimesini yazalım. Ve tekrar düşünelim.
Bu ortak iddia her ulusda vardır. Çünkü uluslar belki bir zamanlar tek bir kabile idiler…
Eski Türkler (atalarımız) Orta Asya’da Gök Tanrı’nın kendilerini yeryüzüne çeki düzen vermesi için yarattığına inanırdı. Bu nedenle savaşmak, diğer ulusları egemenlik altına almak Gök Tanrı’ya bir tür ibadet sayılıyordu. ( İlkokulda okuduğum ilk büyük roman Nihal ATSIZ’ın Göktürk kahramanı Kürşat’ın bir bölük Türk ile Çin sarayını basmasını ve bilerek ölüme gitmelerini anlattığı muhteşem “BOZKURTLAR” romanıydı [bir solukta okunacak muhteşem bir kitaptır]. Ve bir Türk çocuğu olarak dünyaya çeki düzen vermek olan Turancılık ülküsüne kapılmıştım. Her ulusun çocuğunun bu tür kitap ve destanlarla yetiştiğini düşünün!!!)
Müşrik Araplar da Kâbe’nin, Kureyş’in ve Arapların özel tanrısına (onlar da tanrısının ismine Allah diyorlardı) inanırlardı. Tanrı Arapları özenerek yaratmıştı ve özellikle Kureyş kabilesini tüm insanların içinden süzüp çıkarmıştı… Müşrik Arapların bu totemik kabile kökenli inançlarını Arapların bu sefer İslâm adına Rasulullah a.s.’ın vefatından sonra Arap ırkçılığı olarak tekrar hortlattıklarını görüyoruz. Hatta bu konuda hadisler de uydurulmuştur… Arabı sevmemiz gibi hurafeler üretilmiştir. Halbuki Rasulullah a.s. Mekke ve Medine Yahudilerinin “seçilmiş ırk” hüsnü kuruntularını ve Arapların alternatif Arap ırkçılığını; Yahudi, Arap, zenci, İranlı, Mısırlı, Yemenli gibi müslüman olmuş insanları tek bir çatı altında kardeş ilan etmek sûretiyle yıkmıştır. O muhteşem Zât’ın (s.av.) tüm insanlara Arabı her milletten daha çok sevmesini EMRETTİĞİNE asla inanmam.
Evet… ne yazık ki kendilerine Mûsevî, İsevî, Muhammedî diyen ümmetler hâlen kendilerinin “seçilmiş ümmet/kavim” olduklarına inanmaktadırlar ve yeryüzünü kendilerini seçen tanrılarını memnun etmek için zulme ve kana bulamaktadırlar. Bu çatışmalarla… Hz. Mûsâ’ya, Hz. İsâ’ya ve Hz. Muhammed’e (hepsine selam ve selam olsun) ırkçılık/ümmetçilik iftiraları atılmaktadır. Günümüzde “çatışan medeniyetler” bu çatışmalarını tanrıları adına yapmaktadırlar. Bu konuda biraz daha ayrıntıya girmek istemiyorum. Ayrıntıya girdikçe hâlen “seçilmiş ümmet” ütopyasından çıkıp da gerçek Muhammedîliği tanıyamamış olanlar ayrıntılarda yatan gerçeklerin dile getirilmesine “basiretsizlik” nazarıyla bakıyorlar.
Sadece İsrâiloğulları mı seçilmiş kavim olduklarını iddia ediyor? Tekrar düşünelim ve ayrıntılara inmeye çalışalım.
Selam ve saygılarımla
Sayın K. GÖKDOĞAN bey, açıklamalarınız için çok teşekkür ederim. Yanlış anladığım için de kusura bakmayın. Ben de kelimeye takılmakta olan birisi değilim fakat mana esas olsa da daha iyisi ve doğrusu varken şüpheli ve manası yanlışlıkları hatıra getirebilecek tanımlamalardan kaçınılması gerektiğini düşünüyorum.
Wikipedia’dan alıntı yaptığınızı belirttikten sonra sizin yazınızı tam anlamıyla okumadığımı anladım. Taht’ın getirilmesi konusunda söylediğiniz gibi bir çok rivayet vardır. Bunlardan biri de HIZIR a.s.ın olduğudur. Benim şahsi görüşüm de budur. Ayetlere yorum getirmek haddim değil ama ben burada SÜLEYMAN a.s. oradakilerden bu tahtın getirilmesini istemesi, onlardan bu işi yapabileceklerin bulunmasından ve bunları bilmesinden dolayı olmuştur. Kendisi getirmemiştir. HIZIR a.s. ise genelde indi batıni ilmin tabii ve temsilcisi olarak belirtildiği için ve zamanla mekanla bildiğimiz hayatla kayıtlı olmadığından bu tür olaylarda rolünün olması pek muhtemeldir.
Asaf bin Berhiya ise islami bir rivayette kaynak olarak yoktur. İsrailiyat kökenlidir. Ama tabii ki olabilir. Benim şahsi görüşüm ve düşüncem bu, herşeyi ancak ALLAH C.C. bilir. Ve ayrıca piyasada Berhetiyye diye bir kitap vardır. Asaf bin Berhiya’nın okuduğu esmalardan bahsediyor ne kadar doğru ALLAH C.C. bilir.
ŞAHSIMA VE YORUMSUZ BLOG’A BİR ELEŞTİRİ
A.Y. isimli bir okuyucumun yorum e-postasının bazı yerlerini kapatarak geri kalan kısmını olduğu gibi aşağıya kopyaladım. Metin içinde üç adet köşeli parantezlerle koyu italik yazı ile bazı açıklamalarda bulundum.
Okuyucu yorumunun yayımlanmayacağını zannettiği için e-posta adresime göndermiş. Yorumsuz Blog yorum bölümüne girmiş olsaydı bazı yerlerin kapatılıp Yorumsuz Blog Yönetimi Ve Moderatörlerince yayımlanacağını tahmin ederdim. Bu tahminime dayanarak okuyucu yorumunun bu iki paragrafımla birlikte yayımlanma kararını değerli Yorumsuz Blog Yönetimi’ne sunuyorum.
KemalGÖKDOĞAN
***
A.Y. İSİMLİ OKUYUCUMUN YORUMU:
kimden[[[... A.Y. ...]]]@ttmail.com
kimekemalgokdogan@gmail.com
tarih17 Ocak 2009 Cumartesi 03:27
konuHer şey Hak’dır ben de Hak’kım
gönderenttmail.com
Kemal bey saygılar ve iyi geceler.
Sizinle birkaç konu hakkında daha önceden yazışmış ve bu vesile ile tanışmıştık. Yazılarını özellikle Füsus yorumlarınızı beğeni ile izliyor ve takdir ediyorum. Yorumsuz blog’daki kendini tasavvuf ehli sanan [[[... Okuyucum burada ‘süslü püslü kelimelerle yalan yanlış şeyler saçmalayan’ anlamında bir argo kelime kullanmış.KG...]]] sizi hep ayırmış ve o şekilde değerlendirmişimdir.
Size ve blog arkadaşlarınıza bir eleştirim var. Eğer bu yazıyı yorumsuz blogda yayınlatabilirseniz beni çok mutlu edersiniz ama gerçekten bazı yerlerini sansürlemeniz gerekebilir.
Yaklaşık bir yıldır yorumsuz blogu takip ediyor ve orada yazan ve çizen insanların tasavvuf araştırmacısı adı altında hakikatı arayan talihsizler ve yanlış yönlendirilen insanlar olduğunu düşünüyorum. Hiç kimse buna siz de dahilsiniz bende kendi kafasına göre tavil [[[...Okuyucumun “tevil” demek istediğini zannediyorum. KG...]]] yapmaya hakkı yoktur. Çünki bu arkadaşlar tasavvuftaki bir altın kuralı “bilen söylemez, söyleyen bilmez” gözden kaçırmaktadırlar. Mevlana’nın dediği gibi “Kime sır verdiler, ağzını mühürleyip diktiler” mısraını size hatırlatmak isterim. Hiç kimsenin ben tasavvufu araştırıyorum adı altında böyle saçma sapan yazı ve görüşlerle ortaya çıkıp ileri geri konuşmaya hakkı yoktur. Sadece siz [[[...Okuyucum uzun zamandır Yorumsuz Blog’da yazmayan iki yazarın ismini zikretmiş. KG...]]] Sizler bir şekilde Kuranın evrensel mesajını yakalamış veya veya yakalamak üzere olan insanlarsınız. Bazen çıkan yazılara hakikaten gülüp geçiyorum ve bir anlam veremiyorum. Aklı başında bu işi bilen bir kimse böyle masa tenisi oynar gibi bu ağır mevzularda atış ve tutuş yapmaz. Çünkü söz konusu olan ilmullahtır Fenerbahçenin oyun yapısını konuşmuyorsunuz.
İnanın gerçekler ve doğrular sizin düşündüğünüzden ve bildiğinizden daha farklı. Bazı görüş ve yazılarda gerçeğe temas edilse de teğet geçilse de siz dahil hiç kimse gerçeği tam olarak bulabilmiş değilsiniz. Ama Allah aramadan bulunmaz arama ile de bulunmaz. Hiç kimse yani bir ehil kişi bildiği gerçekleri shov yapar gibi internet sitelerinde yayınlamaz. İnternet de kitaplar da yazılarda mürşit değildir. Kendinizi kandırmayın lütfen. Bu yolun yolcusu doğuştan yüklü gelir ve takdiri ilahi gereği bir üstün güç tarafından elinden tutulup yürütülür. Frekansları açık olmayan mürşiti olmayan bir kimsenin hakikat yolunda nasibi yoktur. Yıllarca namaz kılma ve zikir yapma ile ve ritüel ibadetleri yerine getirme ile hakikat yolcusu olunmaz ve bu iş nasip işidir. Geçenlerde birisi [[[... bir yazara ...]]], [[[... Okuyucum burada daha önce Yorumsuz Blog’da yazmış ve şu anda başka sitelerde yazan bir yazar ismi veriyor.KG...]]] yazı yazmış: şu kadar zamandır namaz kılıyor ve zikir yapıyorum ama tek bir rüya bile görmedim. Arkadaş gerçekten sabırlıymış. “Allah kalpleri evirir çevirir” ayeti gereği O dilediğini yanına yaklaştırır ve o sebepleri yaratır gerisi hikaye. Nasibi olmayan ağzı ile kuş tutsa işe yaramaz sadece takva ehli olur. Onun için internet sitelerinde süslü püslü cicili bicili yaılar ve şiirler yazmakla, bilimsel yorumlar yapmakla hiç bir yere varılamaz ve bu insanları daha çok yanlışa yönlendirir. Allah demekle Allah bulunmaz. Kimse kimseyi kandırmasın. Ama amaç ego tatmini ve beyin fırtınası ve heyecan ise ona sözüm yok ama hepiniz farkında olmadan vebal altında kalıyor ve insanları yanlış yönlendiriyorsunuz. Tarikat dergahlarının yerini şimdi internet siteleri mi aldı?
Yorumsuz blog ve diğer benzer sitelerde yazan tasavvuf araştırmacısı arkadaşlara eğer gerçekten faydalı olmak istiyorsanız Noktanın Sonsuzluğunu [[[... Okuyucum vefat etmiş olan değerli gönül adamı Lütfi Filiz’in anlatıldığı internet sitesini kastederek bu sitenin bir internet sitesi olarak tarikat dergahı işlevi görebileceğini kabul ediyor. KG...]]] tavsiye edin ve bu işlerin bir nasip meselesi olduğunu izah edin lütfen. Onlar da görsünlerki boş işlerle uğraşarak ilmullah öğrenilmez ve ancak ve ancak bir mürşit ile bu işler öğrenilir ve yol alınır. Asıl yapmamız gereken kalü belayı buraya getirip bir mürşide bağlanmak ve sen bizim rabbimizsin demek varken bu boş işlerle uğraşmanın bir faydası yok kanımca. Ama gerçekten onları küçümseyip kendimi yüceltmek sizin deyiminizle firavunlaşmak gayesi taşımıyorum. Eğer gerçekten bir şeyler öğrenmek istiyorlarsa kendilerine doğru ve sağlam kaynak bulsunlar ve ilmullah ile artık tanışsınlar, en azından ilmel yakiyn ile. Sadece kendilerine bir iyilik edip “dervişçilik” oynamasınlar. Mühendislik fakültesini bitirmeyenlere mühendis diploması verilmiyor Kemal bey. İnanın doğru yolda ve bir mürşit elinde ilerledikçe hakikatle tanışacaklar öyle nafile ibadetlerle ve tefekkür adı altındaki hayali kurgularla bir yere varılamayacağını anlayacaklardır. İnanın bu onların hayrına olacaktır.
Size gelince Füsus’un Süleyman bölümünde bir yorumunuzla beni dumura uğrattınız ve okuduklarıma hala inanamıyorum. Kelimenin tam anlamıyla dağ fare doğurmuş. “Her şey Hak’dır ben de Hak’kım fakat ben diğer Hak varlıklardan ilmim ile üstünüm” mantığına dayanır. Ve hiç farkında olmadan vardığı nokta Firavunluktur Yorumunuzun son kısmına katlıyorum lakin her şey Hakk’tır bende Hakkım cümlesine katılmıyorum. Kemal bey maalesef siz kabul etsenizde etmesenizde her şey Hakktır. Haktan başka bir şey olmadığı için bu söz sonuna dek doğrudur ve Allah’ın halifesi olan ve insanlık bilncine ulaşmış birinin Ben Hakkım demesi kadar doğal bir şey yoktur. Ama ben Allah’ım deseydi sizin gibi düşünebilirdim. Eğer kafanızı gökyüzünden kalbinize ve bilncinize çevirebilirseniz kendinizinde marifer [[[...Okuyucumun “marifet” yazmak istediğini zannediyorum.KG...]]] noktasında Hakk olduğunuzu anlayacaksınız. Ben hala bu yorumun size ait olduğuna kanaat edemiyorum umarım ben yanılmışımdır. Gönül isterdiki size uzun uzadıya bu işin hakikatini anlatayım ama maalesef ne böyle bir yetkim ne de böyle bir ortamım var.
[[[... Okuyucum 16/1. bölüm F.H. Yorumunun tamamı ile organik bağı olan birkaç cümleyi bütünden ayırarak anlam vermiş. Halbuki o birkaç cümle en az şu üç paragraf ile ele alınmalıdır:
(((... Nefs önce her şeyin en iyisine sahip olup şükretmek ister. Bu istek normal bir fonksiyon gibi görünmekle birlikte aslında anormalliğin başlangıcıdır. Şöyle ki… iyilere kavuştukça şükrü zayıflar “bu nimetler bana lâyık”, “bu nimetler benim hakkım”, “Allah bu nimetleri bana vermek zorunda” gibi iddialara başlar. Dünyasal nimetlerini ve tevhid(teklik) ilminin sözel kısmını (yaşamını değil) nefsinin güzellikleri olarak görmeye başlar. Nefs bu iddalarını en uç noktaya götürerek “rab”lik ilân eder. Rab’lik ilânı; “Her şey Hak’dır ben de Hak’kım fakat ben diğer Hak varlıklardan ilmim ile üstünüm” mantığına dayanır. Ve hiç farkında olmadan vardığı nokta Firavunluktur (cin özelliklerine bağımlı nefs-i mülhime yaşamıdır).
Hz. Süleyman heva-i nefsini yani nefsinin cin özelliklerine bağımlı Rablik isteklerini kontrol altına almıştır. Kontrol altına aldığı nefsi ile kendi bedenini (kendi arzını) en verimli (bereketli) hale dönüştürmüştür.
Nefsin en şiddetli aldatıcı rüzgârları cin özelliklerinin en yoğun yaşandığı nefs-i mülhime girdabıdır. Bu girdabı Rabbi olan Allah’a kulluk şuuru içinde aşan rüzgârsız ve dalgasız nefs-i mutmainne limanına girer. Mutmain nefs ve sonrasında bedenselliğin ve bilincin tüm kuvveleri ( islah olmuş, kurtuluşa ermiş akıl ve mantık şubeleri… orduları) denetim altına alınmış mülhime nefsin yâni kuvvetli rüzgârın üstüne biner. Rüzgâr ağzına gem vurulmuş bir at gibi istenilen yöne doğru gider. İstenilen yön melekiyetden de üstün olan Hz. İnsan makamıdır. ... ))). KG...]]]
Binlerce yıldan beri insanlar gökyüzünde bir tanrı aramaktan yorulmadılar ve pes edeceğede benzemiyorlar. Fakat sizin gibi aklı başında sağduyu sahibi ve bir şeylerin farkında olan bir insanın bu tuzağa düşmesine bir anlam veremiyorum. Gökyüzünde Allah isimli bir tanrı ve onun postacı peygamberi yoktur. Herşey insandadır ve gerçek secdegah insandır gönüldür. Kabe insan gönlündeki beytül mamurun dünyadaki yansımasıdır. Allah şehadet aleminde Hakk ismini alarak tecelli etmiştir. Tecelli eden de tecelligahta odur. Yediğiniz içtiğiniz her şey karınız çocuklarınız ve arkadaşlarınız ve gördüğünüz her şey Hakktır. Bakın Allah demiyorum. Ve Allah bu esfele safilinde Hakk mertebesinde en güzel insanda tecelli etmiştir. Gök tanrı inancında Allah yukardadır ve herşeyi kontrol etmektedir. Yok böyle bir şey Kemal bey. O O’dur.”Her nereye baksan Allah’ın vechini görürsünüz” ayeti size bir şey hatırlatmıyormu?
[[[...Okuyucum burada Orta Doğu’daki olaylardan bahsediyor. KG...]]] Olması gereken oluyor Kemal bey. Biz yargılayarak ve iyi kötü ayrımı yaparak bir sonuç alamayız. Olan biten her şey devrin İnsan-ı Kamil’inin bir düşüncesi ve eylemi. Allah’ın elbet bir bildiği vardır.
[[[... Okuyucum burada kendilerini ‘İslâmcı’ olarak gösteren aşırı uçlardan bahsediyor. KG...]]]
Ben sizden daha dişe dokunur konuları gündeme getirmenizi bekliyorum yazılarınızda
1-Tenzih ve Teşbih ne demektir?
2-Hz.İsa neden babasızdır?
3-Dişi tabiatı olan peygamberler kimdi? [[[... İsâ bölümünde Hz. Meryem’in mucize gösteren bir İNSAN olduğunu ve mucizeyi ancak Rasul/Nebî tabiatında olan İNSAN’ın tecellî ettireceğini izah ettim. Demek ki okuyucum bu hassas konuyu ya okumamış ya da okuduğuna bir anlam yükleyememiş. KG...]]]
[[[... Buraya kadarki konular F.H. Yorumlu Özeti’nde en ince detaylarına kadar anlatıldı. KG... ]]]
4-Tekamül çarkı nasıl döner? [[[... Tekâmül çarkından kasıt BİYOLOJİK EVRİM ise biyoloji ve kimyâ konusunda eğitimim olmadığı için evrimi ancak inaçlarıma dayanarak kabul veya reddedebilirim... bu da üzerinde durmaya değer bir kabul ve ya ret olmaz. Tekâmül çarkından kasıt Hinduizmin yeniden doğuş felsefesi ise bu konuya “Ben O’yum... I’m That” başlıklı yazımda değindim. KG...]]]
5-Mürşit ve mürit aslında kimdir? [[[... ARAYIŞ başlıklı yazı serimin konusu budur ve devam etmektedir. KG...]]]
6-Hz.Süleyman’ın hazineleri nelerdir? [[[... Yaklaşık beş kısım sürecek olan F. H. Hz. Süleyman bölümü Yorumlu Özeti’nde bu konuya girildi ve devam edecek. KG...]]]
7-Neden Ehli beyt tanınmyor? [[[... Ehli Beyt gerçeği Beyin Fırtınası’nda bir bölüm olarak tartışıldı. Ayrıca Tüm müslümanların üzerinde ittifak ettikleri... her müslümanın Kur’an ve sünnet ölçüsünde kabul ettiği ve yürekten sevdiği "Allah-Muhammed-Ehli Beyt" tek konudur. KG...]]]
8-Münafık sahabeler kimlerdir? [[[ Rasulullah a.s. onların ismini gizli tutumuş. Bir sahabeye açıklamış. O sahabe Hz. Ömer’e dahi söylememiş. Hz. Ömer o listede ben de var mıyım diye ağlamış... Biz münafık sahabelerin kim olduğunu merak etmeden evvel Hz. Ömer r.a. gibi oturup ağlamalıyız... kendimizdeki münafıklık alametlerini tek tek inceleyip islah etmeliyiz... Yalan ve gıybet en büyük alamettir. Yalan ve gıybet konusunu işlemenin bıkkınlık verdiği söyleniyor. Bu nedenle bu konuya pek girmiyoruz. KG...]]]
9-Hz.Muhammed Miraç’ta kimi görmüştür? [[[... Yorumsuz Blog’da en çok işlenen konulardan birisidir. KG...]]]
10-Parapsikoloji,Kuantum Fiziği ve Genetik Mühendisliği [[[... Bunlar Allah ilminden sadece üç bölümdür. Allah’ın her türlü ilmi her insanın malıdır. İnsan kendi malını nerede bulursa almak hakkına sahiptir. “Allah İlimleri” kimsenin tekelinde olmadığı gibi “Allah ilimleri” ... kullanmayı bilmeyenlere, rüşte ermeyenlere, aklı ermeyenlere ustura verilmez ağzını yüzünü keser misali her yerde de sergilenmez. Allah İlimleri’ne sahip olanlara Yorumsuz Blog yazarlık çağrısında bulunmuştur. Bu bir gönül işidir. Dileyen dilediği tezgâha insanlara ait olan ilmi koyar. Ve nasibi olan da o tezgâhı bulur ve alır. Fakat en güzeli herkes “kendi malı olmayan Allah İlimleri”ni her Muhammedî Sebil’e dağıtmalıdır... ki dağıttıkça artsın. KG...]]]
Bağlarken gerek size gerekse diğer arkadaşlara edep dairesi içerinde kalarak eleştiride bulunmak istedim. Lakin sizi yaralayacak bir söz ettimse sizden özür dilerim (A.Y.’nin yorumu burada bitti).
[[[... Bu yorumumdaki açıklamalarımda "Yorumsuz Blog" kelimeleri de geçmektedir. Tüm yorumlarım sadece kendimi bağlar. "Yorumsuz Blog" adına bir savunma tutumu değildir... KG. ]]]
***
Sorsalar bilirlerdi, bilseler sorarlardı!…
Sevgili Kemal Hocam… Farklı bakış açılarıyla ve farklı cihetlerden bakabilmek, bakıp gördüklerini bir bütünsellik içerisinde ele alıp, bir bardak su misali içebilmek ancak düşünebilenlere ve düşündürebilenlere özgüdür. Elbette her bilenin üstünde bir bilen vardır. Bilen ya da bildirilen, bildiğini paylaştıkça ilmi arttırılır. Cenabı Allah, ilminizi arttırsın inşallah…
Düşünebilenler için zahirden, batın aşikar olmaktadır, görebilenler için batından zahire çıkışlar vardır. Yani zahirden batına ve batından zahire bir akış vardır. İşte bu mana transferi, harflerle, şekillerle, işaret ve seslerle ve bütün bunların kullanıldığı hikayelerle olmaktadır. Gök yüzünde hakikatler, yeryüzünde ise hikayeler vardır sözü ile mananın, insan bilincinde bir surete bürünerek açığa çıkışını anlatmak istedim Ancak! Bu manaları, yazı ve ses kalıpları içine sığdırmak kolay değildir.
Mevlana hazretleri bir sözünde şöyle der: ’’Duygularımızı ifade etmek için kelimeler birer kaptır, içine ne konursa onu taşır. ’’Kuran’ı Kerim’deki ilahi kelamlar da bir kap misali, sonsuz zahir ve batın manalar taşır. Buradaki sonsuz ifadesi; O’nu okuyanların kapasitelerinin farklı farklı olması ve bu fark dolayısıyla, farklı bakış açılarıyla, farklı cihetlerden bakmalarından dolayıdır.
Mesela bal deyince; Kimi, sarı renkte, petek içinde tatlı bir sıvı düşünür. Kimisi de arıların hayatını, renk renk çiçekleri, balın yapılışını veya kavanozdaki etiketli halini düşünür. Yani kişi, bilgi derecesi ve düşünebildiği kadar ifadelerin ve sözlerin içini doldurabilir. Süleyman sırrındaki, zahir ve batın manaları, dengeli bir şekilde bir bardak su misali içirdiğiniz için Allah razı olsun.. Sözümü, bir büyüğümüzün bu konudaki yazısı ile bitirmek istiyorum:
‘’Ey iman edenler!.. Kur’an-ı Kerim’i tercüme ve tefsirlerini, Hadis-i şerifleri ve Veli eserlerini dikkatle ve tekrar, tekrar okuyarak Hak emirlere uyunuz. Zahiri manalar üzerinde olsun düşünüp; hadiselerden ibret alınız!.. Misalleri, zaman çemberinden geçirerek hale icra ediniz. Çok geçmeden engeller aşılacak, içiniz aydınlanacaktır’’
SELAMLAR