“Hz. Süleyman a.s. bâtın âlemleri ilim ile fethederek zâhirinde görünen insanları, cinleri ve tüm hayvan türlerini hükmü altına alabilecek güce ulaşmış oldu. Bâtınını hâkimiyeti altına aldığında zâhirinin kendiliğinden boyun eğdiğini gördü…”
* * *
“Her iki âlem hattâ her iki âlemde gizlenmiş çok daha fazla âlemler Hz. Süleyman için tek bir âlem hükmünde, ortak bir boyutta birleşmiş olsa da her âlemin canlı birimleri yine kendi âlemlerinde ve kendi boyutlarında idi. Ancak her boyutun zahiri o boyutun canlılarının anladığı dil, güç ve kudret ile hüküm altına alınabilirdi. Ve Hz.Süleyman da öyle yaptı. Her boyutu o boyutun şartlarına göre fethetti.”
* * *
SÜLEYMAN KELİMESİNDEKİ RAHMAN HİKMETİNİN ÖZÜ (2)
Uyarı: …tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…
Hz. Süleyman a.s. bâtın âlemleri ilim ile fethederek zâhirinde görünen insanları, cinleri ve tüm hayvan türlerini hükmü altına alabilecek güce ulaşmış oldu. Bâtınını hâkimiyeti altına aldığında zâhirinin kendiliğinden boyun eğdiğini gördü. Yine de zâhiri zâhir güçlerle yâni insanlardan, cinlerden ve hayvanlardan oluşan ordularıyla savaşmaya gerek kalmasa da onların güç gösterisiyle fethetmesi gerekiyordu. Allah’ın sistemi bunu gerektiriyordu.
Her iki âlem hattâ her iki âlemde gizlenmiş çok daha fazla âlemler Hz. Süleyman için tek bir âlem hükmünde, ortak bir boyutta birleşmiş olsa da her âlemin canlı birimleri yine kendi âlemlerinde ve kendi boyutlarında idi. Ancak her boyutun zahiri o boyutun canlılarının anladığı dil, güç ve kudret ile hüküm altına alınabilirdi. Ve Hz.Süleyman da öyle yaptı. Her boyutu o boyutun şartlarına göre fethetti.
Kur’an bazı olayları tek bir hikâye olarak anlatır. O tek hikâyenin içine farklı âlemleri (farklı boyutları) çok açık ve sade sembollerle koyar. Diğer hikâyelerde geçen diğer sembollerle iç bağlantılar oluşturur. Meselâ Hz. Süleyman’ın bâtınları ve zâhirleri fethederek hâkimiyeti altında birleştirmesini Hüdhüd, Belkıs, taht, mektup, kitap ve benzeri unsur ve sembollerle anlatır.
Hz. Süleyman’ın fetih halini anlatan aşağıdaki âyetlerdeki sembolleri tasavvufi anlamlarına çevirerek yorumlayacağız. Bu yorumlama âyetlerin bâtınî ve gerçek anlamları olarak kabul edilmemelidir. Yorumlar Kur’an sembolleri çevresinde sûfilerin asırlar boyunca oluşturdukları tasavvufi sembolik kavramlardan ibarettir.
***
Muhyiddin İbn Arabî gibi zâtların tefekkürlerini Kur’an’a ters kabul edenlere göre… Kur’an sembollerine hiçbir anlam vermemek gerekir. Onlar şöyle derler; “âyetlerin ve Kur’an kavramlarının gerçeğini ancak Allah ve Rasulü bilir, biz bilemeyiz, biz düşünemeyiz, anlam veremeyiz, sadece olduğu gibi okuruz, yanlış anlam verirsek günaha gireriz” Bu zihniyet Kur’an’ın “düşünün” emrini “düşünmeyin” e dönüştürmüş ve “Kur’an’ı sadece iki kişi bilir; birisi ötelerdeki yüce Allah birisi de aşağıdaki peygamberi” mantığına hapsetmiştir.
Her şeye rağmen sûfîler yeterince zahiri ilimlerle donanıp sistematik düşünce yeteneğine ulaşınca Kur’an sembollerini tefekkür ederek Kur’an’ın “düşünün” emrini yerine getirmişlerdir. Düşüncelerini de her devirde açıklamışlardır. Ve düşüncelerinin, yazılarının, kitaplarının sonuna “doğrusunu Allah ve Rasulü bilir” ifadesini de şu anlamda not düşmüşlerdir:
“İbni Arabî, Mevlâna… gibi beşeri kimliklerimizle ve kendi gayretlerimizle Kur’an’ı ancak bir miktar anlayabilir bir miktar anlatabiliriz. Fakat hakikatimizi oluşturan Allah isminde mevcut sonsuz esmâ mânâları bilincimizde her an açıldıkça özümüzdeki Muhammedî Risalet nuru her an arttıkça her kavramı daha doğru anlar daha fazla anlatabilir hale geliriz. Her şeyin ‘daha doğrusu’ bizden ötedeki bir tanrının bileceği gizemli sırlar değildir. Her şeyin ‘daha doğrusu’ bizim hakikatimizi oluşturan Allah isminde mevcut sonsuz esmâ mânâlarıdır ve her mânân vakti geldikçe bir yönüyle açığa çıkar… bu sistem sonsuzca devam eder gider. Rasul’ün bilmesi ise akıl ve bilincin en üst boyut olan küllî akla ulaşması ve Allah ismindeki sonsuz esmâ mânâlarını farketmesi ve okumasıdır.”
Evet… “Her şeyin daha doğrusunu Allah ve Rasul’ü bilir” hatırlatması her şeyi insanın ötesindeki bir tanrı ve o tanrının bilgi paketi indirdiği bir peygamber bilir anlamında değildir.
***
Hz. Muhammed a.s. isimli “bizim gibi bir beşer” olan zât kendisini doğuştan/fıtraten aklın en üst boyutu olan “küllî akıl” seviyesinde bulmuştur. Kırk yaş civarına kadar bedensel ve ruhsal yönden olgunlaşmış/kemâlata ermiştir. Aklı “Rasul” kuvvesi ile “sistemi/kitabı/evreni” bilgiye çevirerek anlamış ve beşeriyet anlayışına göre de okuduklarından “yirmi üç – yirmi dört yıl” boyunca bizlere “haber/bilgi” vermiştir.
“Risalet/haber vermek işlevi”; bir beşerin en üst akıl (küllî akıl/Cebrâiliyet) boyutunda varlığın hakikatine dâir bilgileri açığa çıkarmasıdır. Milyarlarca ve milyarlarca yaratılmış insanlar arasında Âdem, Nuh, İbrâhim, Mûsâ, İsâ, Muhammed (Allah’ın selamı hepsinin üzerine olsun) gibi çok ender kişiler “doğuştan” “küllî akıl” seviyesindedirler ve Allah Sistemini “hatasız okumak” durumundadırlar. Okuduklarının bir kısmını açıklayıp bir kısmını gizleyemezler, yanlış, hatalı, eksik, kafa karıştırıcı vb. örneklemeler, tafsilatlandırmalar yapmazlar:
40-) Muhakkak ki O, Kerîm bir Rasûlün kavlidir (sözüdür).
41-) O bir şair sözü değildir… İmanınız çok kısıtlı!
42-) Bir kâhin sözü de değildir… Hatırlayıp düşünmeniz de çok kısıtlı!
43-) Rabb-ül âlemîn’den bir tenzîldir (tafsile indirme)!
44-) Uydurup bize atfetseydi;
45-) Elbette O’ndan sağ elini (gücünü) alırdık.
46-) Sonra, elbette O’nun şah damarını (aort) keserdik! (Hakka Sûresi/A.Hulûsi/Yansımalar)
***
İbn Arabî ve Mevlâna gibi zâtlar ise doğuştan “küllî akıl” bilincine sahip değildirler. Zaman içinde almış oldukları eğitimler sâyesinde “küllî akıl” a doğru yükselişe geçerler. Fakat hiç bir zaman doğuştan “küllî akıl” a sahip olan “Rasul”lerin akıl seviyesine ulaşamazlar. Ancak “küllî akıl/risalet/cebrâiliyet/vahiy” boyutuna “ilham” ile yaklaşabildikleri kadarıyla “hata, eksik, yanlış, yetersiz örnekleme ve tafsillendirme” ihtimallerini de itiraf ederek “Allah Sistemi”ni açıklamaya çalışırlar ve “daha doğrusunu Allah bilir” derler.
***
İbni Arabî Gerçek Rasul’ün “küllî akıl”dan beşeri akıl dünyasına inişini ve kendisinin (velîlerin) “cüzî akıl”dan “küllî akıl” istikametine doğru yükselişini şöyle sembolik bir dil ile anlatmıştır:
(((… “Rasul bir anda gerçeği olduğu gibi hazır bulur. Gerçeği anlatmak için en üst bilgi kaynağı olan makamdan en alt halk seviyesine kadar aşağı iner ve herkesin anlayacağı dil ile beyan eder. Velî ise en alt bilgi kaynağı olan dünya boyutundan yükselmeye başlar. Rasul inerken ve Velî yükselirken bir noktada kesişirler. Sonra Rasul inmeye Velî ise çıkmaya devam eder.” …))) (Prof. Dr. Nihat KEKLİK’den dinlediğim 1982-1986 ders notlarımdan alıntıdır)
İbni Arabî’nin bu sembolizmi medrese şeriat bilginleri tarafından… hatta tasavvufu katı şeriatçılık olarak yorumlayan tekke şeriatçıları tarafından en ağır saldırılara uğramıştır. Örneklemeden bir “Velî”nin bir “Rasul”ü makam olarak geçeceğini anlamışlar ve İbn Arabî’yi “küfür” ile suçlamışlardır. Halbuki İbni Arabî’nin bu “iniş ve çıkış” metaforu ilmel yakîn ilim (ilham) ile hakkel yakîn ilim (vahiy) arasındaki kesinlik farkını açıklamaktadır. İbni Arabî bu sözleri halk deyimiyle…; “Biz senin yürüdüğün yollardan geçeli yıllar oldu, sen geliyorken biz dönüyorduk” anlamında söylemiştir. Bir velînin doğuştan “küllî akıl”a sahip olamayacağını, bir Rasulün doğuştan “küllî akıl”a sahip olduğunu anlatmıştır.
***
Neml Sûresi 20-37. âyetlerin sufizmdeki anlamları:
20-) (Süleyman) tayr’ı (kuşları) inceleyip (gözden geçirip) araştırdı da: “Bana ne oluyor ki Hüdhüd’ü göremiyorum… Yoksa ğaiblerden (algılanan hazırın dışında, yok) mi oldu?” dedi.
Kuşlar arzın çekimini yenerek semâlara yükselebilen canlılardır, beş duyu ve üç boyut (artı zaman) ötesi boyutlara ulaşmayı sembolize eden fikirleri temsil eder. Hz. Süleyman ismi ile işaret edilen de “insan”dır. “Her insan”ın tefekkür ve ilim gücü kendi özünde yüce düşünceler haline dönüşerek üst boyut sırlarını Süleyman misali idrak edebilir.
Hz. Süleyman’ın Hüdhüd’ü bir an görememesi:
Bir insan zahir ve bâtında ne kadar yükselirse yükselsin ilmin sonuna asla ulaşamaz, varlığın (olmayan) sınırını asla göremez. İlmin ve ilmin tecellisi olan varlığın sonu ve sınırı yoktur. Yükselen bilinç (Hüdhüd) bedenin görme-duyma algısının dışında kalan mekansal ötelerini boyutsal derinliklerini algılayabilir.
Süleyman’ın (her insanın) bedensel algılaması bilincin algılama alanı altında kalabilir. İşte öyle bir anda Hz. Süleyman bedenden bağımsız olarak bilinci/Hüdhüd ile Sab’a Melîkesi Belkıs’ın iç ve dış âlemini keşfetmiştir. Hz. Süleyman Kudüs’dedir ve Saba ülkesi ve Belkıs’ın sarayı o an için Süleyman’a göre mekansal anlamda gâibdir (bedenin algı alanı dışıdır).
Kur’an’ın bu âyetini Süleyman’ın bilincinin (Hüdhüd’ün) bedeninden bağımsız olarak gâibi (beden algı alanı ötesini) keşfi olarak yorumlayabiliriz.
İnsan kendi özünde ne kadar yükselirse yükselsin hiçbir zaman kendisini cüz (parça, beden)… yükseleceği sonsuz yücelikleri de küll (bütün, sonsuz evren, sonsuz ruh) olarak algılamaktan kurtulamaz. İnsan herhangi bir tefekkür bir vecd bir keşif anında kendi cüziyetinden kurtulup “tüm” yâni “sonsuz evren, sonsuz ruh, ahad” olamaz. Belki… tüm/ahad oldum zannı oluşabilir. “Tüm/Ahad oldum zannı”nın oluşmasını algılaması ise insanın hiçbir zaman “tüm/ahad” olamayacağının kanıtıdır. Gerçekten “Tüm/Ahad” olmak gerçek olsaydı “cüz” kavramı/düşüncesi “yok” olurdu. “Cüz olmak” yok olunca cüz’ün zıttı ya da sonsuz cüzlerin toplamı anlamına gelen “tümlük/ahadlık/sonsuzluk” kavramı/düşüncesi de “yok” olmak zorunda kalırdı.
Bir İnsan-ı Kâmil bir Nebî-Rasul ve sonsuzluğu/ahadiyeti hakkıyla idrak etmiş bir bilge/âlim olan Hz. Süleyman a.s.’ın Belkıs’ın ülkesini, tahtını ve kendisini istemesi bir insanın hiç bir zaman “cüz” olmak bilincinden çıkamayacağına ve diğer cüzleri de hep ihata etmek isteğine bir işarettir.
21-) “(Ya) ona şiddetli bir azab edeceğim yahut onu boğazlayacağım (öldüreceğim);ya da bana sultan-ı mubiyn (apaçık bir kanıt, B sırrınca) getirecek”.
Bilinç; biyolojik bedenin ürettiği enerji/nur beden ikizimizdir. Yatakta uyuyan et-kemik vücudumuz biyolojik bedenimizdir. Rüyamızdaki bedenimiz biyolojik bedenimizin ürettiği “enerji/nur beden ikizimiz”e en güzel bir örnektir. Rüyadaki bedenimize kısaca “bilinç/bilinç beden/nur beden/üst beden/ahiret bedeni” gibi isimler verebiliriz.
Bilinç hem dünya boyutunda hem de rüya boyutunda kendisini biyolojik beden gibi algılamaktadır. Öyle algılamaya şartlandırılmıştır. Dünyamızda veya rüya dünyamızda kendimizi beden zannetmemiz bilinç olduğumuzu farkedemememizden kaynaklanır. Bilincin arınması, şartlanmalarından kurtulması şiddetli bir eğitimi gerektirir. Bilinci arındırmak, bilinci eğitmek biyolojik bedeni arındırmak ve eğitmekle gerçekleşir. Yoksa ötemizde bir “bilinç beden” var da onu arındıracağız, eğiteceğiz diye bir şeyden bahsetmiyoruz.
Beden doğası gereği atalete/durgunluğa, rahata, uykuya, tembelliğe, eylemsizliğe, hazırcılığa, sen üret ben tüketeyim, sen düşün ben tekrar edeyim durumuna meyillidir. Bedene bu isteklerini vermemek ona şiddetli bir azaptır. Ataletin giderilmesi için yapılan ibadetler, perhizler, tefekkürler bedene şiddetli bir azap, boğazın sıkılması, öldürülmesi gibi gelir. Belirli çalışmalar yapıldıkça beden yeni sisteme alışır. Ataletten/durgunluktan kurtulur hem zihinsel hem de bedensel dinamizme/zindeliğe ulaşır. Bedenin arındırılması ve zindeleştirilmesi bilincin arınması ve zindeleşmesi olacaktır.
Arınmış beden arınmış bilinçdir. Beden ne durumda ise bilinç de aynı durumdadır. Rasullerin, Nebîlerin ve Kâmil insanların ciddiyetle ibadet etmeleri bu nedenden kaynaklanır. Onların dahi bedenleri atıllaştıkça bilinçleri de atıllaşır.
Hz. Süleyman’ın bedeni arınmış olduğu için Hüdhüd’ü (bilinci) de arınmıştır ve Allah Sistemi’ni ap açık görebilmiş ve okuyabilmiştir. Arınmış bilinç bedene açık, kesin, yanılgısız, hatasız bilgi (haber/sulatn-ı mübîn) getirir.
22-) Çok kalmadan (Hüdhüd) geldi ve dedi ki: “Senin ihata etmediğin bir şeyi (B sırrınca) ihata ettim ve sana Sebe’den yakiyn bir (Bi-) haber ile geldim”.
Hz. Süleyman’ın bilinci (Hüdhüd’ü) beden boyutunun algılayamadıklarını “bedensel arınma ile” algılar hale geldi. Saba Melîkesi Belkıs’ın iç ve dış âlemindeki düşünceleri, olayları olduğu gibi “objektif” olarak algıladı ve bedensel anlayışa “nâzil-irsal” etti (indirgedi).
Belkıs’ın hikâyesi Tevrat’ta ve Yahudiler arasında, Hıristiyan dünyada, müşrik Arap, Yemen ve Habeş efsanelerinde ortak temalarla bilinmektedir. Hz. Muhammed a.s.’a nâzil olan Kur’an aynı hikâyeyi Tevrat ve diğer efsanelerden alıntı yapmadan yeniden “objektif haber / Hakkel Yakîn” bilgi olarak beyan eder.
Hz. Muhammed a.s.’a “nâzil” olan Kur’an’ın en büyük özelliklerinden birisi de önceki Rasullerin yaşadığı olayları Tevrat, İncil ve efsaneleri yinelemeden anlatmasıdır. Bu nasıl olmuştur?
Hz. Muhammed a.s.’ın bedensel arınması mükemmeldir ve bedensel arınma mükemmel olunca “bilinçsel arınma”sı da mükemmel olmuştur. Hz. muhammed a.s.’ın Hüdhüd’ü (küllî aklı/küllî bilinci) Hz. Süleyman’ın Hüdhüd’ü (küllî aklı/küllî bilinci) ile tevhid sırrınca “aynı”dır. Bu durumda Rasulullah a.s. Belkıs’ın hikâyesini aracı kaynaklardan değil… zaman engelsiz olarak olayları olduğu andan (levhi mahfuz kayıtlarından) okumaktadır. Bu yöntemle Kur’an Tevrat’a, Zebur’a ve İncil’e karışmış olan “tam arınmamış bilinçler”in (eski din adamlarının) eksik, hatalı, yanlış katkılarını da düzeltmiş olmaktadır.
Kur’an’ın önceki vahiy kitaplarını iptal etmesi (hükmünü kaldırması) onları yok sayması anlamında değildir. Onlara karışmış olan “tam arınmamış bilinçler”in sözlerini iptal etmesi ve doğru sözlerle düzeltmesidir. (Kur’an önceki kitaplardaki arınmamışların eklenti sözlerini kelime kelime, cümle cümle tashih etmez… Kur’an önceki gerçek vahye dayanan kitapların hükümlerini de kapsar. Bu kapsayış nedeniyle Kur’an’a iman aynı zamanda gerçek Tevrat, Zebur ve İncil’e de imanı gerçekleştirmektedir.)
23-) “Doğrusu ben, onlara (Sebe’lilere) hükümdarlık eden, kendisine herşeyden verilmiş ve aziym bir arşı (saltanat tahtı) olan bir kadın (…) buldum”.
Arınmış bedenin üst bilinci/Hüdhüd (enerji beden, nur beden) biyolojik bedenin özelliklerini anlatmaya başlar. Basit bir et-kemik-kan bileşkesi olarak gördüğümüz biyolojik beden aslında insanın arınarak farketmesi gereken arşının özetidir, tüm kuvvelerinin yönetim merkezidir.
İnsanın sonsuz geleceğindeki varlığı olan nur bedeni doğuran (oluşturan) biyolojik bedenidir. Biyolojik beden nur bedeni doğurması (oluşturması) nedeniyle “kadınlık/dişilik” sıfatlarıyla tanımlanır. Beden her insanın arşının küçültülmüş halidir… akıl, bilinç,hayal, ruh(nur bedenimiz), hayal vb. soyut kuvvetlerin sevk ve idare edildiği tahtıdır.
“Arş” ve “beden” ile ilgili çağdaş açıklamaları değerlendirerek “beden” ve “bilinç beden” arasında yeni bilgi bağları oluşturabiliriz:
(((…“ARŞ”
Evrensel doğurganlık.
“Nokta”dan meydana gelen açı içindeki Rahmaniyet zuhuru ve bu zuhurun üretkenliği ile meydana gelen Rahîm’den oluşan bilinç(İlim) boyutu.
Soyut olan sırf mânâ ile çokluk arasındaki sınır.
Melekût ile ceberût âlemi arasındaki muhayyel sınır.
Evreni ihâta eden(kuşatan-kapsayan), ancak zaman ve mekân kavramı dışında olan(Mekânsal değil) boyutsal bir kavram.
Milyarlarla galaksiyi ilminde barındıran, kapsamına alan yapının “bilinç boyutu”.
Dinî tâbirle “ilim boyutu”….
Tasavvufî deyimiyle “Esmâ âlemi”….
İlimde “Vahdet”in kesrete dönüştüğü sınır.
İlmi ilâhi ile Esmâ ve Ef’al boyutu arasındaki sınır.
İlmin zuhûr mahalli.
Sayısız oluşumlar boyutunun Tekil düşünsel boyutla kesişme noktası.
Düşüncenin, İlmin, Bilincin eyleme dönüş sınırı. …))) (A.Hulusi’de Kavramlar/Arş)
(((… İnsanlardan kimi de Allah (adıyla işaret edilen) hakkında ilim sahibi olmadan, gerçeğe kılavuzlayanı olmaksızın ve vahyi bilgiye (Esmâ hakikatinden şuura yansıyan bilgiye) dayanmaksızın mücadele eder.
Allah yolundan saptırmak için, hakikate sırtını döner! Dünyada onun için rezillik vardır! Kıyamet sürecinde de ona korkunç yanmanın azabını tattırırız!
“Bu, senin ellerinle takdim ettiğinin sonucudur! Muhakkak ki Allah kullara zulmedici değildir.”
İnsanlardan kimi de vardır ki, Allah’a tek taraflı (işine gelen şeyler yönünden) kulluğu kabul eder. Eğer ona bir hayır isâbet eder ise, onunla keyiflenir… Şayet ona bir belâ isâbet eder ise, yüzüstü döner (kulluğunu inkâr eder)… (Böylesinin) dünyası da gelecek yaşamı da yitirilmiştir. İşte bu apaçık hüsranın ta kendisidir!
Allah dûnundaki ne yararı ne de zararı olmayan şeylere yönelir… İşte bu tam bir (hakikatten) sapmadır!
(O), zararı yararından fazla olana yönelir… O (taptığı) ne kötü bir mevlâ ve ne kötü arkadaştır!
Şüphesiz ki Allah, iman edip imanın gereğini uygulayanları, altlarından nehirler akan cennetlere dâhil eder… Kesinlikle Allah irade ettiğini yapar (ilminden açığa çıkmasını irade ettiğini kudretiyle oluşturur; İlim-İrade-Kudret).
Kim Allah’ın (hakikatindeki Esmâ kuvvelerinin) kendisine dünyada ve gelecek yaşamında yardımcı olmayacağını zannediyorsa, bir sebep ile (tefekkürle) semâya (bilincine) yönelsin, sonra (bedensiz sırf bilinç olarak beden bağını) kessin de bir baksın; (kendini yalnızca beden zannetmesiyle düştüğü) tuzağı, öfkelendiği şeyi (Rabbinin kulu olması gerçeğini) ortadan kaldırıyor mu?
İşte böylece O’nu apaçık delillerle inzâl ettik… Muhakkak ki Allah kimi dilerse onu hakikate yönlendirir, hidâyet eder. (Hac/8-16)… ))) (A. Hulûsi’de Kavramlar/Beden Bağını Kesmek)
24-) “Onu ve kavmini, Allah’ı bırakıp Güneş’e secde ediyorlar buldum… Şeytan kendilerine amellerini zinetlendirmiş (süslü göstermiş) de onları (doğru) yoldan alakoymuş… Bu yüzden onlar doğru yolu bulamazlar”. 25-) “Semavat’ta ve Arz’da hab’ı (gizlenmiş, örtülmüşü), (ortaya) çıkaran (somutları yapan), gizlediğinizi ve aleni ettiğinizi bilen (fıtraten mutlak teslim halinde olduğumuz) Allah’a secde etmemeleri için”.
Güneş Allah’ın sonsuz sıfatlarından sadece bir kaçının tecellisidir. Dünyanın ve dolayısıyla biyolojik bedenin (hayvansal yönümüzün) yaşam kaynağıdır. Beden arınmazsa kendisini tamamen güneşin hayvansal yaşamı besleyen fiziksel özellikleriyle sınırlar. Allah’ın sonsuz isimlerinin sonsuz tecelligahı olan sonsuz evrenden sonsuzluk özelliklerini algılayamaz hale gelir.
Bilinç (Hüdhüd) bedenin (kadının/Belkıs’ın/erkek-dişi her insanın arınmamış biyolojik bedeninin) Allah’ı sadece güneşde tecelli eden özellikleriyle sınırlamamasını (güneşe secde etmemesini) Allah’ın tüm özelliklerine secde etmesini tavsiye etmektedir.
Allah’ı güneş, ay, yıldız, bir hayvan sureti, bir put gibi bir-birkaç nesne ile sınırlayıp ona tapınmak şirk kavramını doğurmaktadır. Allah’ı hiç bir şey ile sınırlamadan hiç bir nesne ve suret önünde secde etmeden kıble istikâmetine yönelerek “sanki Allah’ı görüyormuş gibi” (Allah’ın sınırsız tek varlık olduğunu algılayarak) secde etmek Allah’a tevhid inancıyla ibadet etmektir.
Biyolojik beden ibadet ve tasavvufi disiplinlerle eğitilmezse yabani hayvanlar gibi tamamen bedenselliğe dönük yaşama başlar. Biyolojik beden hayvansal (sırf bedensel) yaşama adapte olunca kavmi (topluluğu) hükmündeki akıl, bilinç, hayal, ruh (nur beden), vb. soyut kuvveler de hayvansal yaşam zevklerine secde eder (adaptasyona başlar). Arınmamış biyolojik bedenin arınmamış bilinci (Şeytan’ı) hayvansal yaşam yasalarını yani kuvvetlinin zayıfı yutmasını doğal bir şeymiş gibi göstermeye başlar.
Şeytan’ın (arınmamış biyolojik bedenin arınmamış bilincinin) amelleri süslü gösterir.
Bilinçte Allah’ın ahad olduğu ilmini yaşayan bedenler için haram yâni Allah’ın varlığı dışında varlık görmek sona ermiştir sözleri arınmamış bilinçte çarpık bir anlam ile yorumlanabilir. Allah’ın bileşik/tüm bir varlık olduğu bilgisine ulaşan bedenlerin diğer bedenlerin ırzını, namusunu, canını ve malını “ortak” kullanım nimetleri sayması (helal kabul etmesi) bu çarpık (Şeytani süslü) yorumlamaya sadece bir örnektir.
Şeytan’ın haramı helal helali haram göstermesi, süslü göstermesi tasavvufta yaşanan en büyük yanlışlardan birisidir, hiç farkında olmadan içine yuvarlanılan bir bataklıktır.
26-) “Kendinden gayrı vücud olmayan Allah, (o tek) Aziym Arş’ın Rabbidir”.
“Biyolojik beden” ve arınmış biyolojik bedenin oluşturduğu “arınmış bilinç beden” esmâ âlemini (Azîm Arş’ı) özünde taşıyan küçük bir arştır. Azîm Arş da (esmâ âlemi) Allah’ın sonsuz sınırsız mânâlarını taşımaktadır.
“Biyolojik beden”, “arınmış bilinç beden”, “esmâ âlemi” gibi ayrı ayrı anılan unsurlar aslında tek bir yapıdır. Bu tek yapının hakikati (Rabbi) de Allah’ın sonsuz mânâlarından bir mânâdır.
27-) (Süleyman) dedi ki: “Bakacağız, doğru mu söyledin yoksa yalancılardan mısın?”.
Hitap her ne kadar ilk anda Hüdhüd’e (arınmış bilince/nur bedene) yapılmakta ise de asıl muhatap biyolojik bedendir. Rasul, Nebî ve Velîlerin bilinçleri tam arınmıştır ve Allah’ın Sistemi olan varlığı (kitabı) tüm boyutlarıyla (sayfalarıyla) “doğru” olarak okurlar. Okuduklarını biyolojik bedene (beyine) “nazil-irsal ederler / indirgerler”. Hüdhüd’ün (arınmış bilinç bedenin) yalan söylemesi mümkün değildir.
Hüdhüd’ün (arınmış bilinç bedenin) algıladığı mânâlar biyolojik bedene “bilgi” kalıbı olarak nakledilir (Cebrâiliyet özelliği ile indirgenir). Biyolojik beden o anda yeterince hazır değilse, yeterince ibadet ile kapasitesi artırılmamışsa mânâları tam olarak dünyasal boyuta aktaramayabilir (beyan edemez, vahyi dillendiremez).
Hz. Muhammed a.s. ve her Rasul/Nebî (Hz. İsâ da dahil) biyolojik bir bedene sahiptirler ve biyolojik bedenlerini vahye her an hazır tutmak için sürekli arındırmışlardır. Kesintisiz ibadetler ve eğitimler nedeniyle bilinç bedenleri gibi biyolojik bedenleri de gaibten direk bilgi alabilecek konumdadır. Rasulullah a.s.’ın bu özelliğini çok iyi bilen Yahudi bilginler O’nu test etmek amacıyla üç soru sorarlar.
(((… ÜÇ SORU
Kureysliler toplandikleri her seferde, kendilerince en büyük problem telakki ettikleri konu hakkinda mutlaka konusurlardi.Bu defa da Yesrib’deki Yahudi Alimlerine danismaya karar verdiler.”Onlara Muhammed’den bahsedin , onu tarif edin ve söylediklerini iletin ;Çünkü onlar ilk kutsal kitaba inaniyorlar ve mutlaka peygamberler hakkinda bilgileri vardir, bizim se hiçbir bilgimiz yok” dediler.Yahudi alimleri su cevabi verdi”Ona bizim söyleyecegimiz 3 soru sorun.Eger bunlara cevap verebilirse, o Allah’in peygamberidir, fakat cevap veremezse yalanci ve sahtekârdir. Ona eski günlerde ülkesini terk eden genç adamlari, onlara ne oldugunu ve ilginç hayat hikayelerini sorun. Yeryüzünün ötesine, dogusuna ve batisina ulasan uzak yollarin yolcusundan haber vermesini isteyin.Bir de Ruh’u, onun ne oldugunu sorun.Eger size bunlari söylerse ona uyun, çünkü o bir peygamberdir.”
Elçiler gelince Kureys liderleri bu 3 soruyu sordu. Peygamber(sav) de “Yarin size bunlarin cevabini verecegim.” dedi, fakat “Insaalah” demeyi unuttu. Ertesi gün Kureysliler cevap için geldiginde onlari geri gönderdi. O günden itibaren onbes gün boyunca hiçbir vahiy gelmedi.Cebrail de hiç yanina ugramadi. Mekkeliler onunla alay ettiler, o ise bu sözler için bekledigi yardimi alamadigi için üzülüyordu. En sonunda Cebrail, onu teselli eden ve 3 soruya da cevap veren vahyi getirdi. Bu uzun bekleyisin sebebi su ayetlerle açiklaniyordu: “Hiç bir sey hakkinda ‘Ben bunu yarin mutlaka yapacagim.’ deme.Ancak: ‘Allah dilerse’(yapacagim de).”
Vahyin bu gecikisi peygamberi üzmesine ragmen mü’minlere güç kazandirmistir. Her ne kadar kâfirler bu gecikmeden sonuç çikarmayi reddettilerse de, kafalarinda süphe olan birçok Kureys’li için bu, vahyin Peygamber tarafindan uydurulmadigina, bilakis Allah’tan geldigine delil idi. Eger Muhammed (sav) daha önceki vahiyleri uydurdu ise, bu alay edilme ve üzüntüye ragmen bu kez vahyi geciktirmesi anlamsiz degil miydi?
Inananlar herzaman oldugu gibi vahyin kendisinden güç aliyorlardi. Kureysliler, eski günlerde ülkesini terkeden gençlerin hikayesini sorduklarinda bu hikâyeyi o zamana kadar Mekke’de hiç kimse duymamisti bu hikayenin o anki durumlariyla ilgili oldugunu, inananlarin yüceligini ve inanmayanlarin kötülügünü anlattigini bilmiyorlardi. Efes’li uyuyanlarin hikayesi söyle anlatilir : Milattan sonra III.yy.in ortalarinda halki putperestlige sapmis olan bir grup genç Allah’a imani muhafaza ediyorlardi, halk da onlari bu yüzden cezalandiriyordu. Bu eziyetlerden kaçmak için bir magaraya sigindilar ve orada 300 yil kadar uyudular.
Yahudilerin o zamana dek bildiklerinden baska Kur’an-i Kerim’deki kissa hiçbir insanin görmedigi ayrintilardan da bahseder.Örnegin, uyuyanlarin uyandiktan sonra yüzyillar boyu uyuduklarini nasil farkettiklerini ve köpeklerin ön ayaklarini kapinin esigine nasil uzatarak yattigini anlatir.
Ikinci soruya gelince, bu büyük yolcu Zü’l-Karneyn’dir. Vahiy onun doguya ve batiya yaptigi yolculugu anlatir ve sorulandan fazlasina cevap vererek 3.yolculuktan bahseder. Zü’l-Karneyn iki dagin arasinda yasayan bir topluluga rastlar ve o topluluk Zü’l-Karneyn’e kendilerini Yecüc, Mecüc ve cinlerden koruyacak bir duvar yapmasi için yalvarirlar.Allah da ona cinleri ve kötü ruhlari bir yere toplama gücü verir. O belirli günde, bu kötü ruhlar yeryüzünde büyük karisikliklara sebep olacaklardir. Onlarin ortaya çikisi, Kiyamet saatinden önce olacaktir ve vaktin yaklastigini gösteren isaretlerden biri olacaktir.
Üçüncü soruya cevap olarak Vahiy, insanin aklî kapasitesinin ruhu kavramaya yetmeyecegini söyler: “Sana ruhtan sorarlar, de ki:’Ruh, Rabbimin emrindedir, size ilimden yalnizca az birsey verilmistir.’ “(Isra:85)
Yahudiler, Peygamberin(sav) sorulara verdigi cevaplari ilgiyle karsiladilar ve son cümledeki “ilmden az verilmistir” ibaresinin Yahudileri mi yoksa Araplari mi kasdettigini sordular.Peygamber:”Her ikisini de” cevabini verince kendilerinin her türlü konuda bilgi sahibi oldugunu söyleyerek karsi çiktilar.Çünkü onlar ,Kur’an’in da tasdik ettigi gibi herseyi ayri ayri açiklayan(En’am:154) bir kitap olan Tevrat’i okuyorlardi.Peygamber onlara söyle dedi: “Sizin bildikleriniz Allah’in ilmi yaninda çok azdir.Fakat yine de eger uygulasaniz bildikleriniz size yeter.”Bundan sonra su ayet nazil oldu:”Eger yeryüzündeki agaçlarin tümü kalem ve deniz de -onun ardina yedi deniz eklenerek -(mürekkep) olsa, yine de Allah’in kelimeleri yazmakla tükenmez.”(Lokman:27)
Kureys liderleri yahudi alimlerini sözüne uymadilar,Yahudi alimleri de tüm sorulara cevap vermesine ragmen onu kabul etmediler.Fakat bu cevaplar baskalarinin Islâm’i kabûl etmesine neden oldu.Peygamberin taraftarlari arttikça düsmanlari yasam tarzlarinin tehlikeye girdigini daha çok anliyor ve kabilelerindeki müslümanlara iskenceler yapiyor, onlari dövüyor, aç ve susuz birakiyorlardi. …))) (Harfler Türkçe karakterlerine çevrilmeden alıntı yapılmıştır) ( http://www.enfal.de/sav.htm )
Rasulullah a.s.’ın sorulardaki olaylara doğru kaynaktan ulaşması, Tevrat ve İncil’deki karışık bilgileri tashih ederek (düzelterek) bilinç bedeninden biyolojik bedenine Cebrâiliyet boyutu ile indirgemesi on beş gününü almıştır. Onbeş gün boyunca soruların mahiyetine göre bedenine özel bir diyet ile ilâve/nafile ibadetler uygulamış ve bilinçte ulaştığı doğru ilmi bedensel boyutta da en doğrusuyla açığa çıkarmıştır.
28 “Şu (Bi-) kitabımı götür de onlara ilka et (bırak,at)… Sonra onlardan geri çekil de bak bakalım, ne rücu’ ediyorlar (neye dönüyorlar) ?”.
Arınmış bilinç beden kendisini oluşturan biyolojik bedenin sonsuz evrenle, sonsuz ilimle uyumunu kontrol eder.
29-) (Sebe’ melikesi) dedi ki: “Ey mele’ (ileri gelenler) !.. Muhakkak ki bana keriym bir kitab ilka edildi (atıldı, konuldu)”.
Biyolojik beden (Süleyman’ın/her insanın bedeni… Belkıs) kendi arınmış halini fark eder. Cüzî akıl, cüzî irade, cüzî varlık zannı gibi bedensel yanılgılarını Süleyman’dan (arınmış bilinçten) gelen bilgi (kitab) ile düzeltmeye başlar.
30-) “Muhakkak ki o, Süleyman’dandır ve muhakkak ki o BismillahirRahmanirRahıym (ile) dir”.
Biyolojik beden (Belkıs) kendi arınmış üst bilincini (Süleyman’ı) tanımıştır. Arınmış bilincin ulaştığı bilgilerin doğruluğunda şüphe yoktur.
Her insan Kur’an’ın ibadet tekliflerini bedensel boyutta isteyerek kabul edip yaşamına tatbik ettikçe Rahman ve Rahîm esmasının mânâlarını “B”de yâni kendi hakikatinde olduğu gibi açığa çıkarmaya başlar.
31-) “(Kitab’ta söylenen şu:) Bana karşı büyüklük taslamayın-üstünlüğe yeltenmeyin ve müslimler (teslim olmuşlar) olarak bana gelin”.
Arınmış bilinç kendisini beden ve bir bedenin özel üst bilinci olarak sınırlamaz. Eğer arınmış bilinç bedeni/bedenleri sonsuz varlıkdan ayrı kabul ederse, bilinci/bilinçleri sonsuz tek bilinçten ayrı kabul ederse… üstünlüğe yeltenir (sistemle çelişir) ve ahadiyetin mânâsını anlayamaz (teslim olamaz/müslüman olamaz). Arınmış bilinç hem bedensel boyutu hem de bilinçsel boyutu tek bir boyut olarak fark edip ahadiyeti anlarsa Hak’ka dönmüş olur… “Bana gelin” emrini yerine getirmiş olur. Fakat birimsellikten arınamazsa “Bana gelin” emrine isyan etmiş sayılır.
32-) (Sebe’ melikesi) dedi ki: “Ey mele’ (ileri gelenler) !… Şu işimde bana fetva verin (görüş/hüküm bildirin)… Siz tanık/hazır olmadıkça bir işi kestirip atmadım”.
Beden (Belkıs) tüm organları ve tüm kuvvetleri ve tüm bedensellik özellikleri ile arınıp üst bilinç yaşamına geçmek istemektedir.
33-) Dediler ki: “Biz hem kuvvet sahipleri ve hem de şiddetli harb sahibleriyiz… Emir sana aittir… Artık ne emr (hükm) edeceğine sen bak?”.
İbadetler ve ilim ile arınan beden tüm organları ve tüm özellikleriyle uyumlu bütünlük sağlar. Dil yalandan, el haramdan, göz yabancıyı (Allah’dan gayrıyı) görmekten vaz geçer. Belkıs (arınmamış beden) Süleyman’a (arınmış bedene/arınmış bilince) teslim olur.
34-) (Sebe’ melikesi) dedi ki: “Muhakkak ki melikler bir karye’ye (şehre, ülkeye) girdikleri vakit, onu ifsad ederler ve onun ehlinin azizlerini zeliller kılarlar… Böylece yaparlar (sünnetleri budur)”.
Âyette işaret edilen melikleri (güç ve kudret sahibi olanları) iki farklı anlamda yorumlayabiliriz.
Birinci anlamıyla melik arınmış bilinçtir. Şehir-ülke “beden ve bedensel özellik”lerdir. Arınmış bilinç (âdil melik) kendi bedenindeki aşırı istekleri olumlu isteklere çevirir (zelil kılar/emri altına alır).
İkinci anlamıyla melik arınmamış bilinçtir. Arınmamış bilinç (zalim melik) bedendeki iyi özellikleri (azizleri) olumsuz isteklere çevirir (ifsad eder/bozar).
Hz. Süleyman (arınmış bilinç/âdil melik) Belkıs’ın ülkesine (kendi bedenine) adalet ve uyum getiririr.
35-) “Doğrusu ben onlara bir (Bi-) hediyye irsal edeceğim de bakacağım (hediyeyi götüren) elçiler ne ile geri dönecekler (kabul mü, red mi görecekler) ?”.
Arınmamış beden (nefsi emmare) arınmış bedene dönüşmemek için… atıl, tembel kalmak için rüşvet mahiyetinde bazı hediyeler (tuzaklar) hazırlar. Kendisini arınmış, Allah’a teslim olmuş göstermeye kalkışır. İbadetlerini, zikirlerini, istidraçlarını (olağan üstü hallerini) mutmainne üstü nefis makamları olarak sergilemeye çalışır.
36-) (Hediye getiren elçiler) Süleyman’a geldiğinde (Süleyman) dedi ki: “Bana mı (Bi-) mal ile imdad ediyorsunuz?… Allah’ın bana verdiği size verdiğinden daha hayırlıdır… Bilakis (Bi-) hediyyeniz ile siz ferahlar sevinirsiniz”.
Arınmış bilinç (Hz. Süleyman) arınmamış biyolojik bedenin özelliklerini, nefsi emmarenin oyun ve tuzaklarını (hediyeleri, rüşvetleri) çok iyi tanır. Bedensel arınmanın getirdiği (Allah’ın verdiği) üst bilinç yaşamının disiplinli, zahmetli, dinamik hali arınmamışlığın hayvansal zevklerinden daha üstündür.
37-) “Geri dön onlara!… Andolsun ki onlara karşı çıkamayacakları (Bi-) ordularla gelirim ve onları oradan zeliller ve küçülmüşler olarak çıkarırım”. (B Meal/H.GÜLER)
Arınmış bilinç kendisini tekrar arınmamışlık boyutuna asılan bedensellik özelliklerini ibadet ve ilim gücü ile (Allah’ın orduları ile) uyarmaktadır.
SÜLEYMAN 16/2. BÖLÜM SONU
- Önceki bölümler (1~15.1) Arşiv blogumuzda..
- 15.2~Son bölüm…
Kemal GÖKDOĞAN
www.yorumsuzblog.com
kemalgokdogan@gmail.com


















































Es Selammm…
Zulkarneyn (tum yasananların aynı zamanda bızım maddı dedıgımız bedende de karsılıgı vardır dusuncesınden yola cıkarak)
kıssasındakı DEMIR madenının, Yecuc ve Mecuc’e karsı kullanıldıgını da dusunursek, DEMIR madeni bizim bilincimizi cinni etkilerden koruyan bir maden olarak algılanabılır mı?
(Sadece bılıncımızı degıl, bedenımızı de koruyan bır maden olabılır mı?)
Ve ayrıca her yemekten sonra yenen bır greyfurt ve uyumadan once yenılen bır adet lımonun vesveseyı cok guclu sekılde yok ettıgı haberde gelmıstır, buyruluyor.
Lımon ve greyfurtun ıcınde olan hangı maddedır kı cınnı etkıyı kesebılıyor?
Allah Kalbınızı korusun
Estagfurullah
E.koksal
BESİNLERİN VE ELEMENTLERİN KALBE VE BEYİNE ETKİLERİ
Kur’an ve hadislerden Rasullerin ümmetlerine bazı yiyecekleri tavsiye (helâl) bazı yiyecekleri de yasak (haram) ettiklerini biliyoruz. Yiyecek ve içeceklerdeki besinlerin vücut kimyasını etkilediği ve direk beynin çalışmasına etki ettiği modern tıp ve beslenme uzmanlarınca da araştırılmaktadır.
Yorumsuz Video’da yayımlanan Omega 3’ün Öğrenme Üzerinde Etkisi belgeselini hatırlarsak sizin sorunuz başlı başına bir araştırma konusu oluşturabilir niteliktedir. Vücudun ve beynin besinlerle ilişkisini tam bir uzman gözüyle inceleme ve fikir yürütme yapamayız ama “sünnet”te, “tasavvuf”da ve “ modern tıp”da akıl/zekâ/ruh ve beden sağlığının “beslenme” ile düzenlendiğini de çok yakından biliyoruz.
Rasulullah a.s.’ın erkekleri (tıbbî mazeret olmadıkça) “altın ve ipek” kullanmamaya yönlendirmesi (haram/mekruh derecesinde) her ne kadar o dönemin Yahudi ve müşrik ekonomisine darbe vurmak (???) amacı taşıdığı günümüzde bazı kişilerce iddia edilse de gerçek nedenin çok daha farklı olabileceğini düşünüyorum. (Altın ve ipek kadınlara yasaklanmamıştır. Ekonomik tedbir amaçlı olsaydı altına ve ipeğe daha düşkün olan kadınların da kullanımı yasaklanırdı.)
Rasulullah a.s.’ın ve diğer Rasullerin bedensel ve ruhsal hassasiyetleri bizlerden kat kat fazladır. Aldıkları besinler (ette… özellikle domuz yasağı, taze oğlak-kuzu eti tavsiyesi), temas ettikleri kumaşlar (ipek, deri, yün, keten) ve kullandıkları madenlerin etkileri (gümüş, altın, demir, bakır) Cebrâiliyet boyutuna yükseliş ve inişlerini, cin/(alt-üst algı boyutları) âlemini keşiflerini ve fetihlerini direk etkilemektedir.
Altının, gümüşün, ipeğin, besinlerin ve diğer maddelerin insan bedeni ile temasında veya sindirimi esnasında vücut ısısı nedeniyle “elektron alış verişi” oluşmakta ve beyin/kalb mutlaka “olumlu” ya da “olumsuz” etkilenebilmektedir. Yapımız hassas olmasa da Rasullerin ve Velîlerin “haram-helâl” adı altında bu konulara çok özen göstermeleri bizim için en büyük delildir.
Sorunuzda geçen meyvelerin kimyasal özellikleri hakkında tam bir bilgim yok. Sizin ve okurların bu konuda… ve… Kur’an’da ayrıca geçen her “elementin” her “bileşiğin” her “besinin” ve her “hayvan” türünün özümüzde açılan melekî ve cinnî boyutlara etkilerini araştırmaları ulaşabildikleri bilgileri paylaşmaları hepimizde yeni düşünce ufukları açacaktır.
Selam ve saygılarımla
Sebe 12-) Süleyman’a da sabah gidişi bir aylık yol, akşam dönüşü bir aylık yol olan o rüzgar (gibi hareket edeni verdik!) Onun için bakır kaynağını sel gibi akıttık. Rabbinin el vermesiyle cinnden (görünmeyen türden) kimileri de (ifrit türü) Onun önünde çalışırdı. Onlardan kim emrimizden çıkarsa, ona alevli bir ateş azabından tattırırız. (Bakır kaynağı tanımlamasını, Zülkarneyn’in yaptığı, Yecüc Mecüc’e karşı set inşaatında kullandığı eriyik Bakır-Demir olayıyla birlikte düşünürsek; anladığımız maddi anlamda değil, daha farklı bir alanda düşünmemiz zorunluluğu açığa çıkar. Gerek Zülkarneyn (iki boynuzlu {antenli}) gerekse Süleyman a.s.ın görünmez varlıklara karşı tasarruf sahibi oldukları düşünülürse, olayın maddi Demir-Bakır değil, bu iki maddenin elementsel bileşiminin gücünü kullanma olarak, belki farklı düşünce kapısı açılabilir bize. Daha derine girmek istemiyorum. A.H.)… KUR’AN’DAN YANSIMALAR…