“Yemen’deki altın bir tahtın zamansız ya da zamandan bir kesit/an içinde Kudüs’e mucizeyle, kerametle, istidraçla (ve gelecek zamanlarda belki “bilimsel ışınlama” ile) nakli mümkündür. Kur’an burada bir olayı örneklemekte ve geniş zaman içinde maddenin/cisimlerin çok farklı yollarla nakil türlerinin gelişeceğine işaret etmektedir.
Kur’an yine bu olayda Rasullerle, velilerin ve cinlerin arasında geçen olayı üstünlük gösterisi ve yarışı amacıyla anlatmıyor. Allah’ın her birimde aynı özellikte tecelli eden kudret ve kuvvetinin niyetlere göre açığa çıkış modellerini tanıtıyor ve tercihimizin kendi özümüzdeki gücü tanımak ve Hz. Süleyman ve veliler misali Allah için kullanmak olmasını istiyor…”
* * *
SÜLEYMAN KELİMESİNDEKİ RAHMAN HİKMETİNİN ÖZÜ (3)
Uyarı: …tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…
38-) Kale ya eyyühel meleü eyyüküm ye`tiyniy Bi arşiha kable en ye`tuniy müslimiyn;
(Süleyman ileri gelenlerine) dedi ki: “Ey mele’!… Onlar müslimler olarak bana gelmeden önce onun (o kadının) (Bi-) arş (taht) ını hanginiz bana getirir?”.
39-) Kale ıfriytün minel cinni ene atiyke Bihi kable en tekume min mekamik* ve inniy aleyhi le kaviyyün emiyn;
Cinn’den bir ifrit dedi ki: “Sen makamından ayağa kalkmadan önce onu (B sırrınca) ben sana getiririm… Muhakkak ki ben onun üzerine (bu iş için) elbette Kaviyy’im (buna gücü yetenim), Emiyn’im (güvenilirim)”.
Hz. Süleyman a.s. kendi çağının zahiri ve bâtınî ilimlerinde en kâmil insan idi. Akıl ve kalb ile ilgili ilimlerde olduğu kadar madde ve beden dünyasının olaylarına “mucize” ile müdahale ve yön verme ilâhî ehliyetine de sahiptir.
Belkıs’ın tahtını bizzat Hz. Süleyman’ın zamandan münezzeh bir an içinde (yani zamansız boyutta) Yemen’den Kudüs’e nakletmesi (tayyi mekan ettirmesi/teleportasyonu) önemli bir olay değildir.
Rasul ve Nebîlerin ilmî ve ya fiziksel “mucize”sini Velî zâtlar “indinde Kitap’tan bir ilim olan kimse/kimseler” de bir alt derecede gerçekleştirebilirler. Velî derecesinde olmayan herhangi bir inançtan bir insan ve ya bir cin kendi varlığındaki kudret tecellisini iyi ya da kötü niyetle kullanmayı öğrenerek “mucize-keramet” benzeri doğa üstü olaylar açığa çıkarabilir. Mesela… Cin “müslüman” olmadığı halde (“B sırrınca) özündeki potansiyel kudreti harekete geçirme tekniğini kullanarak Belkıs’ın tahtını “istidrac” ile getirebileceğinin farkındadır. Bu tür doğa üstülükleri mucize ve kerametten ayırt etmek amacıyla “istidrac” denilir.
Yemen’deki altın bir tahtın zamansız ya da zamandan bir kesit/an içinde Kudüs’e mucizeyle, kerametle, istidraçla (ve gelecek zamanlarda belki “bilimsel ışınlama” ile) nakli mümkündür. Kur’an burada bir olayı örneklemekte ve geniş zaman içinde maddenin/cisimlerin çok farklı yollarla nakil türlerinin gelişeceğine işaret etmektedir.
Kur’an yine bu olayda Rasullerle, velilerin ve cinlerin arasında geçen olayı üstünlük gösterisi ve yarışı amacıyla anlatmıyor. Allah’ın her birimde aynı özellikte tecelli eden kudret ve kuvvetinin niyetlere göre açığa çıkış modellerini tanıtıyor ve tercihimizin kendi özümüzdeki gücü tanımak ve Hz. Süleyman ve veliler misali Allah için kullanmak olmasını istiyor.
40-) Kalelleziy ındehu ılmün minel Kitabi ene atiyke Bihi kable en yertedde ileyke tarfük* felemma reahu müstekırren ındehu kale hazâ min fadli Rabbiy liyeblüveniy eeşküru em ekfür* ve men şekere feinnema yeşküru linefsih* ve men kefere feinne Rabbiy Ğaniyyün Keriym;
İndinde Kitab’tan bir ilim olan kimse de dedi ki: “Gözünü açıp yummadan/ gözünü kırpmadan önce (?) onu (B sırrınca) sana getiririm”… (Süleyman) onu (tahtı) müstekırr (sabit, yerleşmiş) olarak (kendi) indinde görünce dedi ki: “Bu Rabbimin fazlındandır… Şükür mü edeceğim yoksa küfr (nankörlük) mü edeceğim diye beni denemesi içindir… Kim şükreder ise ancak kendi nefsine şükretmiştir… Kim küfr (nankörlük) eder ise, muhakkak ki Rabbim Ğaniyy’dir, Keriym’dir”.
Geleneksel meal ve tefsirler Belkıs’ın tahtını Hz. Süleyman’ın huzurundaki bir velînin (vezir Âsaf diye bilinir) ve ya Hızır’ın naklettiğini kabul ederler. Muhyiddin İbn Arabî ise Hz. Süleyman’ın bizzat kendisinin tahtı tayyi mekan ettirdiği ve zamansız anda yanına getirdiği görüşündedir. Kur’an âyetlerini semantik (kelime anlam bilim) yönüyle inceleyen bilim adamı Prof.Dr. İsmail Yakıt “Kur’an’ı Anlamak” isimli kitabında Tahtı Hz. Süleyman’ın getirmiş olabileceği ihtimalini Kur’an verilerine dayanarak izah etmektedir.
Âyet… gözün açık olduğu sürede yani bir nevi “hareketsiz-sabit” olduğu “zamansız” boyuta dikkat çekmektedir. Buna göre zaman ve fiil (hareket/eylem) ilişkisinde basitten mükemmele doğru bir sıralama yapabiliriz.
Varlığın en alt basamağında cansız varsayılan madde (elementler) bulunur. Maddenin şekil değiştirerek (çürüyerek, aşınarak vb.) eylemini göstermesi tam zamana bağımlıdır ve göz maddenin çürüme-aşınma hareketini yakalayamaz.
Bitkiler bir kaç saat ve ya bir günük zaman içinde gözün algılayabileceği belirginlikte büyüme-çürüme hareketi gösterebilir.
Hayvanların doğma-büyüme sürecinden ayrı günlük hareketleri göz tarafından algılanır.
Cinler… varlıkları naklî bilgi (vahiy) ile sabit olup zaman içinde insan gözünün algılamada yetersiz kaldığı yüksek hızlarla hareket ettikleri yine naklî bilgi ile bildirilmiştir.
İnsanlar:
Avam bilincinde; bedensel/madde boyutta madde-bitki-hayvan âleminin zaman-eylem yasalarına bağımlıdır. Ruhsal boyutta cinlerin ve meleklerin fikirsel eylemlerinin altında kabul edilir. (Din felsefecileri ve bir kısım tasavvuf felsefecileri bu sınıflamayı yapar… kişisel inancım insanları avam-havas-hassul havas sınıfarına ayırmamaktır. Çünkü her insanda aynı değerde kullanılacak ‘açık çek’ ‘İlâhî Bağış’ vardır. Açık çeki tam kullananlara Hassul Havas Velî Rasul/Velî Nebî, yarım kullananlara Havas Velî, cebindeki çekten haberi olmadığı için kullanmayanlara avam denilir. Çekini kullanmayan çekini kullanandan daha fakir değildir ama “kendinden habersizdir”.)
Havas bilincinde (Rasul ve Nebî olmayan Velî); bedensel/madde boyutta avam insan, cin ve meleklerden üstün yeteneklere sahiptir. Zaman içindeki eylemlerinde dilerlerse evrensel zaman yasalarına uymayabilirler. Ruhsal boyutta akıl ve ilim yönüyle daha olgundur.
Hassül Havas bilincinde (Rasul Velî / Nebî Velî ); bedensel/madde boyutta tüm alt sınıftan (melekler dahil) hadsiz hesapsız üstün davranış sergilerler. Evrensel zaman yasalarına bağımlı olmadıkları gibi eylemlerini zamansız (zamandan münezzeh) boyutta gerçekleştirebilirler.
Varlık sıralamasında “Melek” sınıfını zikretmiyoruz. Meleklik/Melekiyet diğer birimsel varlıklar gibi bir canlı türü olmayıp her canlı türünü maddesel ve ruhsal boyutta oluşturan özdür. Sıralamaya bir varlık türü gibi dahil olunursa “makamları, ilimleri, bilinçleri”nin sâbit olduğunu yazmak zorunda kalırız. İnsanlar ve cinler (İblis, Şeytan) gibi varlık basamaklarında makamsal iniş ve çıkış yapamazlar. Zaman, mekan, hareket/hareketsizlik gibi özelliklerle açıklanamazlar.
* * *
41-) Kale nekkiru leha arşeha nenzur etehtediy em tekûnü minelleziyne la yehtedun;
(Süleyman) dedi ki: “Onun arş (taht) ını ona tanınmaz hale getirin; bakalım doğru yolu bulacak mı yoksa doğru yolu bulamayanlardan mı olacak?”.
42-) Felemma caet kıyle ehakeza arşük* kalet keennehu hu* ve utınel ılme min kabliha ve künna müslimiyn;
(Sebe’ melikesi kadın oraya?) geldiğinde şöyle denildi: “Senin arş (taht) ın işte böyle midir?”… (Melike de) dedi ki: “Sanki o!… Bundan önce (zaten) bize ilim verilmişti ve müslimler olmuştuk”.
Hz. Süleyman’ın bizzat Belkıs’ın tahtını zaman ve mekandan bağımsız “mucize” ile tayyi mekan ettirmesinin bir delili de tahtın zaman-mekan-hareket gibi unsurlardan etkilenmeden huzura “müstekırr/sâbit/değişmeden” gelmiş olmasıdır. Velî ya da cin getirseydi taht “ müstekırr / sâbit / değişimsiz ” olmayacak, zaman ve mekan etkileşimi nedeniyle ancak en az Velî mertebesinden bakan bir gözün farkedebileceği (ve günümüzde teorik fizikçilerin bilimsel teorilerle izah edebilecekleri) “atomik boyutta” da olsa bazı farklılıklar gösterecekti. Meselâ aniden binlerce fersah yol kateden tahtı ışık hızını aşan “mucize” gücün etkisiyle maddeden enerjiye dönüşür, hacmi sıfır, kütlesi sonsuz olur. Tekrar madde boyutuna yoğunlaşırken yeniden atomlara dönüşür, yeniden hacim ve kütle kazanır. Bu değişimi yaşayan taht hiç bir zaman “eski taht” olmaz ancak bir an sonraki benzer devamı olur.
Hz Süleyman a.s. Velî ve ya cin gibi tahtı zaman ve mekan etkileşimine sokmadan, enerji madde dönüşümüne uğratmadan “aynı” halde nakletmiştir ki “Onun tahtını ona tanınmaz hale getirin…” diyor. Bu emir ile taht sanki yeniden Velî (keramet) ve ya cin (istidrac) gücünde bir zaman mekan etkileşimine giriyor ve Belkıs’ın bedensel ve ruhsal görme gücü test edilmek isteniyor. Belkıs özünde mevcut olan potansiyel “ilâhî görme gücü” ile tahttaki zaman-mekân etkileşimiyle meydana gelen farklılaşmayı algılıyor. Görünüşte aynı fakat madde-enerji boyutuna sokulmuş ve değişime uğramış tahtın eski taht olmadığını “Sanki o…” sözüyle vurguluyor. Görünüşü aynı fakat son hali “yeni bir taht” hükmünde olan kendi tahtında “avam” algısının farkedemeyeceği değişimi “velâyet gücüyle” gördüğünü; “… Bundan önce (zaten) bize ilim verilmişti ve müslimler olmuştuk” sözleriyle vurguluyor. Belkıs Hz. Süleyman’ın huzuruna gelmeden önce yine Hz. Süleyman tarafından kendisine gönderilen “mektup”u ( ilmi/ilmi açıklamaları) “okuyup” Allah Sistemi “İslâm”ı tanımış ve “Müslim”-(Teslim olan) sıfatını almış “velâyet” özellikleriyle donanmıştı.
* * *
43-) Ve saddeha ma kânet ta`büdü min dunillah* inneha kânet min kavmin kafiriyn;
(Daha önce) Allah’dan gayrı kulluk yaptığı şeyler onu (o kadını bu idraktan) alakoymuştu… Muhakkak ki o kafir bir kavimden idi.
Hz. Süleyman Belkıs’a göndermiş olduğu mektuba;
İnnehu min Süleymane ve innehu BismillahirRahmanirRahıym; (27/30-)
“Muhakkak ki o, Süleyman’dandır ve muhakkak ki o BismillahirRahmanirRahıym (ile) dir”
sözleriyle başlamıştır. Bu âyette dikkat çeken en büyük özellik “Besmele”nin Süleyman isminden sonra zikredilmiş olmasıdır. Halbuki “Besmele”nin içinde “Allah” ismi mevcuttur ve mektubun en başına “Allah” isminin yazılması gerekmez mi?
Kur’an’da her bir harf-kelime olması gereken yerdedir. Süleyman isminin Allah isminden öne alınmasında zahiri ve batınî hikmetler vardır.
Krallar bir elçi ile başka bir krala mektup gönderdiği zaman mektubu alan kral hakaret kastıyla mektubun başındaki ismi yırtabiliyordu. Hz. Süleyman da “Allah” isminin yırtılma ihtimaline karşı kendi ismini başa almıştı. Tabii ki mektup yırtılmadı, zahiri hakaret oluşmadı. Bâtınî hikmet ön plana çıktı.
Hz. Süleyman Belkıs’a Allah ismiyle inanması gereken bir hakikati beyan etti. Allah hakikati o dönemde insanların en kâmili olan Hz. Süleyman’dan tecelli ediyordu. Her devrin en kâmil bir insanı vardır ve Allah hakikatini o insan tecelli ettirir. Tüm zamanların en kâmili Hz. Muhammed a.s. isimli insan idi ve Allah hakikati en kâmil mânâlarıyla O’ndan tecelli etti. Hz. Muhammed a.s.’dan sonra her devrin en kâmil insanı ancak “Muhammedî Hakikkat”dan yansıyan sonsuz Allah mânâlarından payına düşeni tecelli ettirebilir.
Belkıs misali her insana ulaşan “mektup/ilim” muhakkak ki devrin Süleymân’ındandır ve muhakkak ki o BismillahirRahmânirRahîm iledir.
* * *
43-) Ve saddeha ma kânet ta`büdü min dunillah* inneha kânet min kavmin kafiriyn;
(Daha önce) Allah’dan gayrı kulluk yaptığı şeyler onu (o kadını bu idraktan) alakoymuştu… Muhakkak ki o kafir bir kavimden idi.
43. âyet Hz. Süleymân’a açılmış olan hakikatin Belkıs’a açık olmadığını anlatır. Burada Hz. Süleyman’ın ruhunu ve bedenini (aslında ruh ve beden aynıdır… anlatım amacıyla böyle bir ayrım yapıyoruz) oluşturan Allah isimleri (Süleyman isimli terkibin Rabbi) ile Belkıs’ın ruhunu ve bedenini oluşturan Allah isimleri terkibiyet yönüyle her ne kadar farklı da olsa her bir isim diğer sonsuz isimlerin mânâlarını holografik olarak özlerinde taşıdıkları için sonuçta Belkıs da (ve her insan da) Hz. Süleyman’a açılan mânâlara kendi özündeki kudretten ulaşabilir. Belkıs daha önce vehminde (hayalinde varsayımla) tanrılar oluşturup onlar adına insanlar tarafından uydurulan kurallara iman halinde idi. Kendi vehmi hakikat ile arasına perde oluyordu. Hz. Süleyman’ın elçileri vasıtasıyla ulaşan bilgileri değerlendirerek vehmindeki tanrılar varsayma yanılgısını düzeltti ve hakikat ile arasındaki perdeyi de kaldırmış oldu.
Günümüzde insanlar… en azından uygarlık merkezlerinde yaşayan insanlar çok tanrıların var olmadığını biliyorlar. Fakat hâlâ değişmeyen şey bir tane de olsa bir tanrının var olabileceği zannı ve vehmidir. Uygar insanın aklı tek/bir tanrının var olmadığına inansa da yerini tarif edemediği ve adına “gönül” dediği duygusu tek/bir tanrının var olması gereğini arzu ediyor. Çünkü tek/bir tanrı var ise öldükten sonra bir hayat da var olacaktır. Eğer tek/bir tanrı yoksa öldükten sonra hayat da yok olacaktır. İnsan/insanlar akıllarıyla ve dilleriyle tek/bir tanrının varlığına kesin iman etmeseler de “gönülleriyle” doğal bir iman halindedirler. Bu doğal iman her insanı ölüm ötesi yaşamda sonsuzluğa taşıyacak olan en sağlam sigortadır.
Allah Rasulleri ve Hz. Muhammed Rasul s.a.v. insanlara doğal imandan daha kuvvetli olanı teklif etmişlerdir. Ölüm ötesi yaşamın var olmasını tek/bir tanrıya değil de “Allah”a ve “Allah” a kul olmaya bağlamayı teklif etmişlerdir.
Allah doğmayan, zamana mahkum olmayan/zamanı var eden, ölmeyecek olan yegane Ahad varlıktır. İnsan kendi varlığını tarif edilen Allah varlığı haricinde varsaymazsa insan da “doğmamış, zamana mahkum olmamış ve ölmeyecek” bir varlık bilincini keşfeder.
İnsanın Allah sıfatlarıyla sıfatlanmasına “kulluk” denilir ve Arapçadaki özel Muhammedî anlamı “abd” kavramıyla ifade olunur. Allah Allah’dır, kendi varlığını Allah varlığı haricinde görmeyen insan da “abd’ullah”dır. Allah Bâkî’dir (sonsuzdur), kendi varlığını Allah’ın Bekâsı haricinde görmeyen insan da “abd’ulbâkî”dir.
İnsanın Allah’a “abdiyyet/kulluk” sırlarını keşfetmesi ölüm ötesi sonsuz yaşam için bir/tek tanrıya gereksinim duyma duygusunu ortadan kaldırır.
Belkıs ismiyle sembolize edilen insan bilinci tek/bir ve ya çok tanrı inancından Süleyman ismiyle sembolize edilen Rasul bilinci tarafından Allah’a abdiyyet imanı ile tanıştırılmaktadır. Kur’an’ın Süleyman ve Belkıs hikâyesi bu durumda günümüzde hâlâ Allah’a abd olamamış tanrı kullarına ışık tutmaya devam etmektedir.
* * *
44-) Kıyle lehedhulis sarh felemma raethü hasibethü lücceten ve keşefet an sakayha kale innehu sarhun mümerredün min kavariyr kalet Rabbi inniy zalemtü nefsiy ve eslemtü mea Süleymane Lillahi Rabbil alemiyn;
Ona (o kadına): “Köşke gir” denildi… (Kadın) onu görünce derin bir su sandı ve bacaklarını açtı… (Süleyman) dedi ki: “Muhakkak ki o iyice düzeltilmiş (cilalı), karure’den (şişe, billur cam, sırça) bir köşktür”… (Kadın da) dedi ki: “Rabbim, doğrusu ben nefsime zulmettim ve (artık) Süleyman ile birlikte Rabb’ül Alemiyn olan Allah’a teslim oldum (O’nu gayrı bir vücudum asla sözkonusu değil)!”. (Neml, 27/20-44; B Meal) dedi.
Belkıs Kudüs’e gelmeden Hz. Süleyman özel bir saray yaptırır. Sarayın zeminini parlattırarak derin bir su görüntüsü verir. Belkıs saraya girerken eteklerini ıslanmaması için yukarı kaldırır. Hz. Süleyman saray zeminin su olmadığını cam kadar şeffaf bir yapı olduğunu söyler. Belkıs ömrünün önceki bölümünü küfr karanlığı içinde geçirdiğini fakat Hz. Süleyman’ın ilmiyle İslâm’ı tanıdığını ve artık müslümlerden olduğunu söyleyerek saraya girer.
Hz. Süleyman’ın Belkıs için yaptırdığı saray aslında Allah’ın yaratmış olduğu dünyâ ve âhiret yurdudur. Belkıs kendi özünü müslüman olarak tanıdığı anda dünyanın ve ahiretin hakikati bir cam şeffaflığı misaliyle ona açık hale gelir.
Eteklerini kaldırarak saraya doğru yürüme hamlesi dünya ve ahirete bir hakikat ehli olarak nazar etmeye başlamasıdır.
Bacakların görünmesi:
Sol bacak dünyâsal bilinci, nefsin dünya için isteklerini anlatır. Belkıs sol bacağını açması dünyâsal isteklerinin zararlarını tanımış olmasıdır. Sağ bacak ahiret bilincini ve kalbin Allah’a yönelişini temsil eder. Belkıs sağ bacağını da açar yani bilincini ahirete kalbini Allah’a ulaşmak için kullanmaya başlar.
Hz. Musa’nın Allah’ın huzuruna ulaşması anında her iki ayakkabısını da çıkarması gibi bazı tefsir rivayetlerinde Belkıs’ın da ayakkabılarını zeminin kirlenmemesi için çıkardığı anlatılır. Demek ki Belkıs da o anda yani Allah’ın huzurunda olma bilincinde Hz. Musa gibi dünya ve ahiretti dahi kalbinden atabilmiştir.
* * *
11-) Ona (ateşe) yaklaştığında: “Yâ Musa” diye sesleniş algıladı.
12-) “Kesinlikle ben, ben Rabbinim! Hemen iki nalınını (beden ve bilinç bağlarını terk et; şuur olarak kal) çıkar; gerçekten sen mukaddes vadin Tuva’dasın!”
13-) “Ben seni seçtim! O hâlde vahyolunan bilgiyi algıla!” (Ahmed Hulûsi/Yansımalar)
* * *
Kur’an’daki her uyarı, her açıklama, her hikaye her ne kadar Kur’an’da ismi geçen kişilere hitap etse de asıl seslenişi her insanın şahsınadır. Kur’an “Süleyman… Belkıs” ve ya “Musa…Firavun” dediği zaman her insan bu misalleri kendi üzerine almalı ve anlatılanları kendi nefsine uygulamalıdır.
SÜLEYMAN 16/3. BÖLÜM SONU
- Önceki bölümler (1~15.1) Arşiv blogumuzda..
- 15.2~Son bölüm…
Kemal GÖKDOĞAN
www.yorumsuzblog.com
kemalgokdogan@gmail.com

















































Daha önce Füsûs’ül Hikem’i okumuştum. Bu yorumlarınızla düşüncemde kavram olarak algılayabildiğim kopuk olarak uçuşan konular daha netlik kazandı.
Anlatılanları simgesel olarak aldığımızda açığa çıkan anlamlar dışında Tahtı madde olarak gördüğümde aklıma şu meşhur yaldızlı hazine sandığından çıkarılan “secret” olayı geldi.
Bu ayetleri de kitaba alıp hayal edin, düşünün hayalinizdeki taht önünüze gelsin, Hz. Süleyman’ın hazinelerine kavuşun, şeklinde sunsalar bir kat daha fazla prim yaparlardı heralde.
Kuantum düşünce sistemine dayandırılan bu sır dedikleri sistemi, insanın zaten özünde olan kuvveleri, istidraç olarak hayata geçirmeleri şeklinde anlayabiliriz sanırım.
Oysa ayetlerde Hz. Süleyman’ın cinlerin teklifini reddetmesinden bu şekilde elde edilecek taleplerin tercih edilmemesi gerektiği sonucu çıkıyor.
Özümüzdeki bu kabiliyetin ancak Allah’ın ilmi ile harekete geçirilmesi, Allah’ın vermiş olduğu gücü kalbimizde görüp, inanıp, dua ile Allah’ın rahmaniyet ve rahimiyetinden hayırlısı için talep edilmesinin bir tavsiyesi olarak algılıyorum.
“KULLE YEVMİN HUVE Fİ ŞE’N”
“Her an yeni şandadır”
Bu ayet doğrultusunda düşündüğümde şöyle bir açıklama buluyorum:
Yaşamlarımız doğumla başlayıp son sahneyi azraille paylaşacağımız ölüme kadar süren bir film gibi. Biz filmi kesintisiz izlemedeyiz oysa bildiğimiz tek şey göz kırptığımız zaman kadar olan şu an. Filmin bir sonraki karesi bizim bilgimizde yok. Zaten bir sonraki kare de yok. Allah’ın indindeyse film her tür senaryo seçenekleri ile çoktan bitmiş.
Her an yeni bir yaradılış ise her an yeni bir yok oluşu gerektirdiğinden, o anın yokoluşunda Belkıs’ın tahtı Yemen’den yok olup, bir sonraki anın yaradılışında Süleyman’ın sarayında oluyor.
Bu da dua mekanizmasına örnek teşkil ediyor. Allahın rahmaniyet ve rahimiyetine inanarak ellerimizi açıyoruz ve hayırlısı için diliyoruz. Yani bir şekilde o tek kare olan yaşamımızda devam senaryosunun yazılışında fıtratımız, istidatımız ölçüsünde kalemimizi oynatıyoruz. Allah’ın takdiri ile de film devam ediyor.
Abdulkadir Geylani hazretlerinin kilometrelerce uzaktan bir haydutun kafasına ayakkabısını atma menkıbesi de geldi aklıma, sanırım gene niyet ve Allahın bahşettiği gücü kullanabilmekle ilgili bu keramet te.
Aslında mucize ve keramet denilen herşey Allah’ın sisteminde doğal yapı olarak mevcut, kullanmayı bilene.
Bilmiyorum doğru kavrayabildim mi, kader konusu gerçekten zorlu ve yorumu buraya bağlayarak hata yapıyor olabilirim. Yanlış ve eksiklerim konusunda uyarılarınızı bekliyorum.
”Doğrunun ve yanlışın ötesinde bir yer vardır. Seninle orada buluşuruz.” diyor Mevlana. O ötedeki yer Allah’ın ilminde olan yer sanırım. Egosunu aşamamış, özüne, Allah’a ulaşamamış kişilerin “secret” ile düşünceyle halledebileceği meseleler değil bunlar. İyi ki de öyle.
Karar verici tek bir güç var burada, Allah. O izin vermezse, dilemezse, sen istediğin kadar “secret” yap, istediğin kadar iste. Kendini kandırırsın sadece.
Farkındalıklı ve tam bir teslimiyet olmadan hiçbir düşüncesini gerçekleştiremez beşer. Düşüncesi, okült güçleri(!) ne kadar güçlü olursa olsun Allah’a tam bir teslimiyet içinde olmadığında varabileceği en son nokta Firavunlaşmak olur herhalde.
Önce bunu bilip kabul etmek lazım. Yapanın, edenin, isteyenin sadece O olduğunu hücrelerinde hissetmek lazım. (Zaten o noktaya gelince de Allah ne isterse o olur diyor insan, zorulu seçmeli olarak:) yok ki ötesi…
Bilinen haliyle “secret” düşüncesi (batı kaynaklı olanlarından bahsediyorum) insana firavunlaşma yolunun ötesine gitmeyi gösteremiyor. Firavun psikolojisine giren insanları ise çok büyük hüsranlar bekliyor doğal olarak.
Beşer acziyetinin idrakine varamamış, oradan oraya savrulan insansılar hangi “secret”ı uygulayacaklar da ne olacak.
Ama belki de beşerin acziyetini farketmek için ve doğruluk eksenine girmek için bu yoldan da geçip kafayı duvara toslaması lazım. Teslimiyet hali beşeri kıskaçlarına almış ”ego”nun kolay kabul edeceği bir hal değil çünkü.
Teslim olanın ise zaten böyle dertleri yoktur. İsteklerine yapışmaz. İnşallah, Allah kısmet ederse, sözleri ona yeter. Huzurludur her daim, olan da olmayan da onun bu genel ruh halini bozamaz.
Düşüncemi maddeye dönüştüreyim takıntısı çoğunlukla dünyaya gereğinden fazla önem veren, maddenin arkasındaki manayı, maddeyi egosuna göre yönlendirmek açısından önemseyen insanların savruluşu gibi geliyor bana.
Kur’an-ı Kerim’de Hz. Muhammed(s.a.v.)’e; geçmişe dönük olarak Hz. Adem’den başlayarak bir çok Rasul ve Nebi’nin hayatlarından; geleceğe dönük olarak kıyamet, mahşer, cennet, cehennem ve oradaki insanların hayatlarından kesitler sunulmaktadır…
Cin Suresi’nde (7,8. ayetler) önceleri cinler semadan (üst bilinç boyutları) geleceğe dönük haberlere erişebiliyorlarken, vahyin gelmesiyle sonradan (tahrip edici bir ışın koruması ile) yasaklanmışlar. Hz. Muhammed(s.a.v.)’e ise bu bilgiler vahyedilmiş…
Hz. Muhammed’e önceki Rasul ve Nebilerin hayatı ile ilgili ayetlerin inzal olma şekli, Allah gerçeği unutulmadan (ÖTEDEKİ Tanrı anlayışına sapmamak için) bilimsel olarak şöyle açıklanabiliniyor:
Evren ve dolayısıyla beyin hologram bir yapıdır. Bundan dolayı geçmişte yaşanan herşey bu hologramın her zerresine tümüyle kayıtlıdır. Rasul ve Nebiler bu bilgilere buradan erişiyorlar ya da bu “hologram hafızadan” onlara bilgi ulaşıyor…
Bu hologram denen Kur’an’ın Levh-i Mahfuz dediği mi? Hadid Suresi-22′de bahsedilen “kitap” bu hologram yapı mı?
Geleceğe dönük (kıyamet, mahşer, cennet, cehennem…) bilgilere de aynı yöntemle mi ulaşılıyor? Yani geleceğimiz de hologram üzerinde şu an (ışınsal şifreli olarak) kayıtlı mı?
Ve bizden açığa çıkanlar (maddeye dönüşüp deşifre olmuş) bu hologram yapıda kayıtlı bilgiler mi?
Böyle bir olay yok diyorsanız, Allah’ın da ötemizde bir tanrı olmadığını bildiğimize göre Rasulümüz özellikle geleceğe dönük bilgileri nereden alıyor, cinler önceden nereden alıyorlardı (vahiyle cinlerin yolu kesildi!)?
Gerek Kur’an gerekse hadislerde kaderin önceden yazıldığı bilgileri de bu bilgilerle birleştirirsek, önümüze naıl bir kaçınılmaz kader gerçeği çıkıyor?
Belki Kemal Bey’in yazısıyla direk ilgisi yok ama dolaylı yollardan bu sorular aklıma geldi ve kader bilgisinde düğümlendi. Ayrıca Kemal Beye bu çalışmasından dolayı teşekkür ederim.
Hazreti Şeyhin Fütühat-ı Mekkiyye’sinde anlatmak istediği husustan bir tanesi şudur:
_ İrfan sahibi, eğer kendi özündeki gerçeği anlasaydı; belli bir itikada bağlanıp kalmazdı.
Şöyle ki; Bir irfan sahibi, zatındaki varlığın mahiyetini tam manasıyla anlamış olsa, belli bir inanç içinde kısılıp kalmaz, iman çerçevesini daraltmazdı. Bir heyula gibi olur; kendisine eğiticisi tarafından hangi şekil verilirse, kabul ederdi.
Cümle itikatların özüne vakıf olup, kabuğa değil öze itibar ederdi. O itikatların dışta giyindiği kisvelere takılıp kalmadan bizzat aslına ererek her yüzden gerçeği müşahede eder, arifi billâh olurdu.
* * *
O olmayınca bulamadım yolu hakka
Onunla oldum Hakkla diri, buldum beka.
Kendimi, kendim yitirdim; yine bulsam kendimi,
Hep olursun, hiç edince, kendi kendini
Kadere kesin olarak iman ediyoruz. İkan halindeyiz hatta. Bundan dolayı da dualarımızın geneli ”şükür duası” oluyor.
Ama öyle bir dileğimiz var ki aklımız, mantığımız, görünen koşullar ”olmaz” diyor, fakat kalbimiz susmuyor, dilemeye devam ediyor. ”Allah’tan ümit kesilmez,” diyor. Aklımızla kalbimizi susturmaya çalışıyoruz, lakin ne yaparsak yapalım başaramıyoruz.
Bir yandan da biliyoruz ki ancak O dilerse olur, öte yandan O dilemezse bizim de dileyemeyeceğimizi biliyoruz.
Fakat yine de dilemekten korkuyoruz ”mantığa sığmıyor çünkü”…
En sonunda kalben ve aklen diyoruz ki ”Allahım, sen olmazları olduransın, bu dileğimi de hayırlardan hayır olacak şekilde oldur,”…
Diyoruz ama, kafamız iyice karışıyor. Çünkü, kendimizi sanki ”haşa” Allah’a baskı yapar gibi hissediyoruz. En büyük korkumuz da bu dileğin egodan kaynaklanması, bir takıntıdan ibaret olması ve bizi şaşırtması. Ama işte yine de bir türlü ne kalbimizin sesine engel olabiliyoruz, ne de düşüncelerimiz aman veriyor.
Aynı anda, hem olmasını arzu ettiğimiz şeyi diliyoruz hem de Allah’tan hayırlısını vermesini istiyoruz. Hayırsızsa olmasın diyoruz… Bir yanımız da, herşeyin zaten olup bittiğini, alın yazımızın zaten baştan yazılmış olduğundan, ne olacaksa hayırlı olacağından emin.
Bu bir çelişki midir? Yoksa iman zaafı mıdır?
Ya da: Allah’tan ”ama sadece hayırlıysa olsun” şeklinde istemek dileğimizin yeterince güçlü olmadığını, yeterince emin olmadığımızı, ne istediğimize dair net bir karar veremediğimizi mi gösterir?
Benim kafam karıştı galiba:)
Bence baskı yapmak değil her ne için dua edersek edelim, Allah dua edin demiş, ondan başka isteyecek kimse yok. Hayırlısıysa diye istemekse olmazsa olmazlardan.
Hayatımda farklı zamanlarda ille de olsun diye yalvar yakar dua ettiğim iki konu vardı. Allah duamı kabul etti ve oldu. İsteğim oldu ama bu yüzden çok zor zamanlar geçirdim. Artık “hayırlısı” diye dua etmeyi öğrendim. O yanlış yapılan ve hayırsız sonuçlanan dualarımın kabulü bana nasıl dua etmem gerektiğini öğretti.
Ama unutmayalım ki Allah kabul etmeyeceği duayı ettirmezmiş. O ille de olsun dediğim şeylerin acı sonuçları benim kaderimmiş ki Allah bana o duaları yapmayı nasip etti, neyse ki bundan ders alıp nasıl dua edilmesi gerektiği konusunu da sadece bilgideki cümle olmaktan çıkarıp tabiri yerindeyse bilincime beynime kazıdı.
Takdir edilen varsa hakkımda, gene yanlışlara dua etmeyeceğimin garantisi de yok. Kafa karışmayacak gibi değil düşününce; kaderim olduğundan dua edip kaderimi mi yaşıyorum, dua ettiğim için mi kaderim oluyor. O duam kabul olmasa nasıl bir yaşama yol alacaktım. O felaketler aslında hayırmıydı hakkımda.
Sonsuz kader seçeneklerinden birini dualarımız, saplantılarımız ya da günahlarımızla çekiyoruz kendimize.
İlim maluma tabidir derler. Ama malumu bilen, malumu yaratan sonsuz ilim sahibi O.
Allahu Ekber demek düşer bize.
Sorgulamaya devam:
1- Sonsuz kader seçeneğimiz var mı?
2- Kaderimiz yazılmış, belli değil mi?
3- Allah’ın işinde olasılığa, rastlantıya yer var mı?
4- Malum ilme tabi ise (ki öyledir, ismi üstünde malum, ilim ile bilinir olan), her şey ilim olarak bir yerde kayıtlı, sonrasında malum olarak aşikar olandır. Mutlak kader kaçınılmaz değil mi?
5- Kader olmazsa, takdir edilmiş kaynak olmazsa, yazılı ilim olmazsa, malum nasıl yaratılır, var olur?
Kaderin değişmez olduğunu kabul ediyorsak, sonsuz kader seçeneği alternatifi geçersiz oluyor. Aslında bir bakıma cüz-i irade de yok olmuş ya da bir yanılsamadan ibaret kalmış koluyor. ”Taşı sen attın sanırsın, ama atan O’dur,” misalindeki gibi.
O halde belki de biz ”cüz-i irade” ya da ”sonsuz kader seçenekleri” düşünceleriyle sadece kendimizi avutmuş ya da oyalamış oluyoruz.
Öte yandan, her ne düşünüyorsak, ne yapıyor, ne buluyorsak bunlar da Allah’tan geliyorsa o halde bu şekilde düşünmemiz de kaderimize varmış demektir.
Hele ki bir de bu düşünceleri destekler, onaylar biçimde işler gelmişse başına ve bu olanlar seni daha da derin düşünmeye, ötesine geçmeye yöneltmişse ve içselleşen her yeni bilginin ardından yenileri geliyor, yeni haller deneyimliyorsan… Ve de tüm bunların sonucunda mesela kaderin mutlaklığını, değişmezliğini kabul etmene rağmen sonsuz kader seçeneklerini de düşünmekten, cüz-i iradenin kül-i iradeyle ilişkisini sorgulamaktan vazçemiyorsan…
İşte burada yine kafam karışıyor ve diyorum ki ”hikmetinden sual olunmaz,” madem ki düşünüyorum öyleyse varım:) devam etmeli gittiği yere kadar, akışa bırakmalı yani, hatalardan sapkınlıklardan da Allah’a sığınmalı. Başka çaresi de yok galiba…
Diyelim ki ben İstanbul Anadolu tarafında oturan bir devlet memuruyum. Edirne’ye tayin için yüksek makamdan bir emir geldi. Elime, içinde ne olduğunu bilmediğim bir zarf verdiler, hadi uğurlar ola, diye yolladılar. Arkamdan su döken de yok, tez döneyim diye. Dönüş yok, ne de olsa Edirne benim meskenim olacak.
Bismillah diyip çıkacağım yola da, nasıl gitsem? Avrupa tarafına köprüyü kullanarak geçmek ya da feribot seçeneğim var. Özgür irademle karar veriyorum köprüyle geçiş iyi diye. Aslında feribot ters gelir bana, köprü yolu daha kolay. Basıyorum gaza. İstanbul trafiği malum, bir yandan da dualar var dilimde.
Trafik açık olsa kaza bela olmasa, bir köy yeri bulsam şehir çıkışında; şöyle ballı kaymaklı kahvaltı da yapsam kuş sesleri içinde.
Arada hala aklımı feribot kurcalıyor. Püfür püfür esen rüzgar, deniz manzarası, yosun kokusu daha mı iyiydi bu trafik keşmekeşinde bunalmaktan, diyorum. Sonra düşünceleri savıp, manzara neyine gerek bir an önce varacağın yere git sen, diyip bir kaza mahallinin yanından, Allah’ım sen koru yarabbim, deyip gene dualara sarılıp devam ediyorum.
Sonunda şehir dışına vardım hava temizlendi, sanki güneş bile bir başka parlıyor. Oh be hayat bu işte buralarda yaşamak vardı, diye iç geçiriyorum sarı sarı başak tarlalarına bakıp.
Yol kenarında bir amca el sallıyor duruyorum. Az ileri bırak evladım diyor. Buyur amca diyip alıyorum arabaya. Bir türlü az ileri gelmiyor, düz yolumu değiştiriyor adam. Bir yandan geç kalıyorum endişesi ile kendime söyleniyorum; ne alırsın elin adamını, diye. Kalbimde bir ses; Yaptın bir iyilik sus söylenme, diyor. Tövbe rabbim deyip devam. Amcanın köyüne geldik şükür. Oh iyiki de amcaya rastlamışım; O hayalimdeki kahvaltı burada ikram olarak çıkıyor karşıma. Başka şey dilesem olacakmış diyorum. Hoş beş sohbet, vakit daralınca izin isteyip kalkıyorum…
Bilmediğim yollar bilmediğim yerlere gelmişim amcayı getirirken. Kaybolmuşum anlayacağınız. Patika yollar bitmek bilmiyor. Düz yol dururken nerden düştüm buralara, diye söyleniyorum.
Bir süre sonra ana yol karşımda gene direksiyonu kırıp tekerlerin altından gelen takur tukur taş seslerinden kurtuluyorum. Ve frene asılıyorum. Korkunç bir manzara; Kamyonlar, arabalar birbirine girmiş. Allah esirgemiş, amcaya rastlamasam belki de bunların arasında olacaktım, kaza saatine denk gelip, diyorum. Neyse uzatmayalım Edirne’ye geldim sonunda. Girdim devlet dairesine, nöbetçi memur evrağımı sordu verdim.
Kısa yolculuğun özeti:
1. Yol belli yolcu belli…
2. Özgür iradeyle! seçilen güzergah, köprü geçişi, edilen dualar, kazadan beladan Allah’a sığınmalar, yapılan yardımlar, rızıklanılan dünya nimetleri, kaybolup yoldan sapmalar, kazadan kurtuldum ferahlığı.
3. Son durak belli…
4. Mühürlü zarf ?
Az sonra makamım belli olacak mühürlü zarf açılınca.
Bu kervan nerden gelir? nereye gider?
“Reftim bâkiyerâ bekâ bâd”
(Biz geçtik, kalanlar sağ olsun)
* Dualarınız olmasa Rabbim size ne kıymet verir? 25 Furkan 77
* ALLAH dilemedikçe siz dileyemezsiniz. 81 Tekvir 29
* Bana dua edenin duasını kabul ederim. 2 Bakara 186
* Rabbim duaları kabul edendir. 11 Hud 61
* Hak dua ancak ALLAH a yapılır 13 Rad 14
Kişilerin düşünce, arzu ve istekleri onların duasıdır. Kişi, neyi ilah edinmiş ise duası da onadır. ”Heva ve hevesini ilah edineni gördün mü?”
Rab olarak Allah’ı kabul edenin, duası da Allah’a dır.
Duanın şekli kişinin idrak seviyesine göredir.
“Hayırlısı ise vermesini” dilemek, O nun takdirine rızayı gerektirir.
“Zaten olup-biten O nun indindedir” Sen –sana kolaylaştırılan ne ise- onu yapacak ve neticesine de katlanacaksın. Kiramen-katibin “alın yazındaki” ni kulağına fısıldamıyor! Amelini yazmakla görevliler…
* Sana iyilikten ne isabet ederse ALLAH’tandır! Kötülükten ne isabet ederse de nefsindendir! 4 Nisa 79
* Hanginizin amel bakımından daha güzel olduğu hususunda sizi imtihan etmek için 11 Hud 7
* Yaptığınız işlerden mutlaka sorumlu tutulacaksınız. 16 Nahl 93
* Herkese yaptığının karşılığı eksiksiz ödenir onlara asla zulmedilmez. 16 Nahl 111
* Herkesin amel defteri boynuna asılıdır. Kıyamet günü açılmış olarak önüne kitabını koyarız. 17 İsra 13
* Oku kitabını, Nefsin yeter sana bugün hesap görücü olarak. 17 İsra 14
“Alın yazımızın zaten baştan yazılmış olduğundan” kastınız; arzu ve istekleriniz ile işlemiş olduğunuz bir fiilin, önceden “alnınıza” yazılmış olduğu için mi yaptığınız düşüncesindesiniz?
Bu düşünce ile yukarıdaki ayetleri nasıl izah edeceksiniz?
* Ortak koşanlar şöyle dediler; “ALLAH dileseydi, ne biz, ne babalarımız O’ ndan başkasına ibadet etmezdik! O’ nun emri olmadan hiçbir şeyi de haram kılmazdık. Onlardan öncekilerde öyle demişlerdi.. 16 Nahl 35
Sen, adam öldür, sonra de ki; “Allah alnıma yazmasaydı öldürmezdim!
Sen olmadık bir şey yap, sonra de ki “alın yazımmış! Yaptım…”
Ayet te diyor ki; bunu söyleyenler “ortak koşanlar”
Neyi ortak koşuyorlar?
- Heva ve heveslerini, zanlarını, nefslerini…
Çünkü kötü sıfatlar nefstendir. Allah’ın değil!
Kötü sıfatı nefsinden bilmeyip te Allah’a atfedersen zulmedenlerden olursun.
* ALLAH onlara zulmetmedi, fakat, onlar kendilerine zulmediyorlardı! 16 Nahl 33
* Sana iyilikten ne isabet ederse ALLAH’tandır! Kötülükten ne isabet ederse de nefsindendir! 4 Nisa 79
* Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen inanmaları için insanları zorluyor musun? 10 Yunus 99
* ALLAH’ın izni olmadıkça hiç kimse (nefs) inanamaz. Azabını aklını kullanmayanlara verir. 10 Yunus 100
HİKMET
CÜZDEKİ KÜLL
“Külli irade” kavramı
sonsun evrenin ve sonsuz etkiler bütününün
bir birime (???)“sonsuz etki”si olarak varsayılan bir tanımlamadır.
“Külli irade” kavramı
bir gerçeğin adı değildir… bir gerçeği “bütün/som/tek” kurgusuyla tanımlama çabasıdır.
“Cüzî irade” bir birimin (???) sonsuz evrenden ve sonsuz etkiler bütünün etkisindenden kendi bedensel-ruhsal varlığını ayrı VARSAYIP bir kısım fiillerine/düşüncelerine İSTEMLİ DAVRANIŞ ismini takmasıdır.
Külli irade ve cüzî irade (sevgili “Hikmet”in yukarıdaki yorumunda ilim-malum ilişkisini bakış açısına göre tanımlaması gibi…) bakış açısına göre değer alan bir açıklama çabasından başka bir şey değildir.
Küll ve cüz olmayan bir sistem vardır ve o sistemin bütünlüğüne-düzenliliğine TEK İRADE diyebiliriz. “Attığında sen atmadın…” âyeti anlayış seviyesine göre hem tek iradeyi tek olarak izah eder hem de sanki iki irade varmış da biri ötekine yaptırmış gibi tarif eder.
Tek İradeyi anlamak için önce küll ve cüz tanımlamaları yapılır sonra küll ve cüz iradesi terk edilip tekrar Tek İrade gerçeğine dönülür.
***
İnsana göre:
Ormandaki bir panterin avına hiç merhamet göstermeden parçalayıp yemesi ve acıkıncaya kadar burnunun dibinde oynayan ceylan yavrularına dönüp bakmaması KÜLLÎ İRADEDİR.
Pantere göre:
Bir insanın zevk ve spor için kendisini vurması KÜLLÎ İRADEDİR.
Bir panterde külli irade olduğu için evrendeki her şeyi/her fiili tek irade eseri olarak algılar… kendisinin zevk için katlini de tek/küllî irade bilir.
***
İnsan tek iradeyi kül ve cüz varsayımlarına ayırır zevk ve spor için panter avlamayı cüzî irade ile alınmış bir karar varsayar ve avın lüzumsuz gereksiz olduğunu söyleyerek cüzî iradenin hatalı kullanıldığını kabul eder. Doğru sonuca ulaşır.
***
Belki de panter kendinin ceylan avlamasına özgür cüzi irade eseri diyordur… insanın zevk için kendisini öldürmesine ise küllî irade diyordur. Bu seçenek de düşünmeye değebilir.
***
***
***
Yukarıdaki tanımlamalarım ve örneklemelerim “doğrusu budur” anlamında değildir. Aşağıda vereceğim çok farklı bir tanımlamaya (CÜZDEKİ KÜLL) “giriş” mahiyetindedir.
***
***
***
CÜZDEKİ KÜLL
Panterin acıkınca avlanması, acıkmadan tekrar can yakmaması KÜLL’deki CÜZ’dür. (Küllî iradenin Cüzî iradeyi oluşturmasıdır.) Panter küllî iradeye tabi olarak cüzî fiil ortaya koymakla… başka bir canlı öldürmekle YANLIŞ yapmamış olur. Çünkü Allah dilediğini yapar ve dilediğine dilediği gibi eylemler yaptırır.
İnsan sırf zevk ve spor için panter katletmeyi… doğanın dengesini bozmayı cüzî iradenin yanlışı olarak kabul ettiği anda cüzde gizli KÜLLÎ İRADEYİ sonuna kadar açığa çıkarır. Panter katletmemek kararını veren özgür cüzî irade artık özgür cüzî irade değildir KÜLLÎ İRADE’nin ta kendisidir.
CÜZÎ İRADE’nin doğru kullanılmasının adı; insan için “KÜLLÎ İRADEDİR”.
Zevk ve spor için panter öldürmemeyi Allah her insanın aklına bir program olarak koysaydı
insanın zevk ve spor için panter öldürmemesi tam bir İÇGÜDÜ olurdu
ve
içgüdüden de KÜLLÎ İRADE doğmazdı.
Bir de Allah’ın küllî iradesinin hazmi zor bir yönü daha vardır; “Sistemde merhamete yer yoktur” gereğince;
bir kurt karnı tok olduğu halde bir koyun sürüsünün tamamını katleder ve çeker gider. Bu da bir KÜLLÎ İRADE GERÇEĞİDİR ve KÜLL’deki CÜZ’dür. Kurt bir sürüyü öldürmekle YANLIŞ yapmamış olur. Çünkü Allah dilediğini yapar ve dilediğine dilediği gibi eylemler yaptırır.
İnsan (çağdaş hukuk devletinin aldığı savaş kararı haricinde) kasten insan-canlı öldürürse özgür cüzi iradesindeki “merhamete yer olmayan KÜLLÎ İRADEYİ tecelli ettirir”
fakat
kurdun katliamı içgüdüsündeki KÜLL’den doğan CÜZ nedeniyle yanlış değildir
ama
insanın katliamı aklındaki CÜZ’den doğan KÜLL nedeniyle yanlıştır, hatadır, günahtır, azabı hakeder, cehennemi hak eder.
“Attığın zaman sen atmadın ancak Allah attı” diyebilmemiz CÜZ’ümüzdeki “merhamete YER VEREN KÜLL”ü özgürce var ettiğimizde gerçekleşecektir… ve o insan artık katliam yapmayan BİR KÜLLÎ İRADEDİR, dizginlenmiş bir nehirdir, islah olmuş bir iradedir.
CÜZ’den merhamete yer veren KÜLL doğmadıkça âyeti OKUYAMAMIŞ sayılırız.
Her şeyde olduğu gibi irade ve kader konusunda da sorunu ALLAH KÜLLİYETİ ve BEŞER CÜZİYETİ mantığına dayanarak çözemeyiz. Kaderi de, iradeyi de ve her şeyi… BEŞER KÜLLİYETİ ve BEŞER CÜZİYETİ mantığıyla deşifre etmeliyiz.
Küllî-cüzî akıl
küllî-cüzî ruh
küllî-cüzî adalet vebenzerlerini de bu çizgide çözümleyebiliriz.
Cüziyet, hisseden bilincin, hissettiği bilincini baz alarak inandığı yüce varlıkla kendini tanımlaması olarak anlıyorum. Hisseden bilince göre karşısına gelenler inandığı varlık tarafından karşısına getiriliyor ve kendisi de bu noktada seçme hakkını kullanıp yoluna devam ediyordur. Böylece seçimlerinin doğal sonucunu yaşıyordur. Bu bir inanıştır ve hakikatle kurduğu doğru veya yanlış bağlantı oranında sonuçlarını yaşayacaktır fakat bu inanç üzere ölümün getirisi olarak sonsuza kadar gerçeği hep bu inanış üzerinden değerlendirerek, anlayamadığı yerleri örtecek ve hakikatten mahrum kalacaktır. Ama “Algılayamadığımız ve Algılayamayacağımız Hakikat” indinde böyle bir cüziyetin varlığından söz edilemez.
“Tek Plan” doğrultusunda herşey hareket ediyordur ve bu perspektifte seçme hakkı yoktur. Bu işleyişe aykırı davranma söz konusu değilse o zaman suçtan veya suçludan bahsedilebilir mi? Kendimize göre bir değerlendirmeyle atfettiğimiz iyilik veya kötülük kavramlarının izafi olduğunu anlarsak ve işleyişte yapılan her hareketin karşılığını aldığımızı bilirsek o zaman kafamızda ki ikilem (başkasını sorumlu tutma, ortak koşma) yerini kulluğa bırakabilecektir.
Kader konusu diğer tarafta tartışıldığı için tekrar Hz. Süleyman’a ve Belkıs’a dönmek istiyorum. İlk yorumumda bu kıssanın kaderle bağlantısını sorgulamak istemiştim.
Kuran’da anlatılan peygamber kıssalarından yalnızca çıkarılması gereken dersler değil; sanırım keşfedilmesi istenen ilim ve kabiliyetler de var.
Tahtın naklindeki keramet bir “ışınlanma mı”, “başka boyutlarda gezinti mi”, yoksa Allah her an yeni bir şandadır ayetiyle yorumlayabileceğimiz bir “yeni yaradılış mı” ?
Evrenin ve yaradılışın tüm gerçeği bizim özümüzde mevcut, sadece şifreyi bulup özümüzdeki “Saklı Hazineyi” açabilmek mi gerek?
Benim özüm ve Hz. Süleyman’ın özü aynı ve o şifreye sahip, ben ise sadece şifrelenmiş bir gerçeği biliyorum ki bilmeye istidatım ne kadarsa anca o kadar. Bana nasip olan ancak istidatımın karşılı ihsan olunan rızkım, yani ihtiyacım kadarı.
Hz. Süleyman’a açık çek bahşedilmiş, bendekinde az sıfırlı rakamlar var onun bile karşılığını alamıyorum.
Bendeki çek nasıl ciro edilir?
Dua Zikir midir onun mühürü?
Kalem kırıldı defter dürüldü mü?
Kitlenmiş olan ilim ÖZdeki mi yoksa BENdeki mi?
Gözlerimi kapatıp tefekkür etsem…
Hücrelerimden yükselen evrensel seslere bilincimi açsam.
Bilsem kendimi…
Özümdeki “O noktadan” çıksam yola, açılsam uzaklara…
Yaradılışın hikayesini anlatsa bana,
Kainatla aynı dili konuşabilsem,
Hüthüt bana şakısa, karıncalar beynimi karıncalandırsa…
Tahtı görsem yemen semalarında,
Belkıs’ın kristal sarayına tepeden bakabilsem…
Eteklerimi toplayıp o “Derya”ya dalabilsem
Bilsem kainatı,
Bilsem alemleri,
Bİlsem Allah’ı…
Dönsem geri “O noktaya”…