“Belkıs’ın Hz. Süleyman’ın davetine icabetinde “bûy-i cinsiyyet”in (cinsiyyet câzibesinin) etkisini bir kadının erkek bir rasulün câzibesine kapılarak aşkı için iman etmesine (yanlışlıkla) bağlayabiliriz. Aynı durum Kur’an’da (ve Tevrat’ta) Hz. Yusuf ve Züleyhâ arasında geçen olayların anlatımında da karşımıza çıkmaktadır. Züleyhâ’nın Yusuf’un beyan ettiği hakikate imanı “cinsiyyet çekimi”nden doğan aşkın eseriymiş gibi bir tablo çizmektedir. Halbuki Hz. Muhammed a.s.’ın, Kur’an’ın, İbn Arabî’nin ve Mevlâna’nın (ve diğer sûfîlerin) hitabet tarzı (iletişim ve anlatım mantığı) o dönemlerin “az söz ile çok mânâ” anlatmak sanatı olan “cevâmiu’l-Kelim”(*) ilmine dayanmaktadır. Hz. Süleyman’ın Belkıs’ı, Hz. Yusuf’un Züleyhâ’yı etkilemesinde zahiri tefsircilerin vurguladığı “cinsiyyet kokusu” en yalın anlamda “tevhid ilminin çekiciliği”dir ve iki cinsin birbirini etkilemesiyle uzaktan yakından alâkalı değildir.”
SÜLEYMAN KELİMESİNDEKİ RAHMAN HİKMETİNİN ÖZÜ (4)
Uyarı: …tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…
* * *
Hz. Süleyman’ın Hüdhüd kuşu ile gönderdiği mektup ulaşınca Belkıs onun tamamını sonuna kadar okudu, imana meyletti ve elçi Hüdhüd’e de hürmet etti. Belkıs’ın ayan-ı sâbitesi yâni ezelî hakikati/özü/ruhu; “hidayet/sistemi doğru anlamak” üzere takdir olunmuşlardan idi. Eğer Belkıs’ın hakikati “dalalet/sistemi doğrudan sapmış olarak anlamak” üzere olsaydı Hz. Süleyman’ın mektubundaki ilim onu imana meylettirmezdi.
Hz. Muhammed a.s. da bazı devlet adamlarına “sahabe elçiler” ile mektuplar göndermiştir. Onlardan birisi İran (Pers) hükümdarı Kisrâ’dır. (Kisrâ kral anlamında bir ünvandır.) Kisrâ gelen mektubu Belkıs gibi sonuna kadar okudu fakat ayan-ı sâbitesi yâni ezelî hakikati; “dalalet/sistemi doğrudan sapmış olarak anlamak” üzere takdir olunmuşlardan idi. Bu nedenle mektup ile ulaşan ilim onda imana meyil meydana getirmedi, mektubu yırttı ve elçilere de zulmetti.
İnsanların ayan-ı sabitesinin/ezeli hakikatinin hidayet veya dalalet üzere olduğu “Nebî”lere açık olsaydı davet görevi anlamsız olurdu. Bu nedenle Allah sisteminde hiç bir Nebî ve Rasul’e (ve hiç kimseye) hiç bir insanın ezelî hakikati açılmamıştır. (Kâmil velîlere de açık değildir. Kâmil velîler Nebî/Rasul gibi davetle görevli ve yetkili de değildir. İslâm âlimleri ve sırat-ı müstakîm üzere olan Allah dostları Rasul ve Nebîlere dahi nasib olmayan insanların özüne bakıp da “kâfir” ya da “mümin” damgasını vurmazlar. Her zaman… son nefeslerine kadar isteyen her insana hakikati anlatmaya devam ederler.)
***
Nebîler/Rasuller uzaktaki bir kişiyi “iman”a davet edecekleri zaman “bir mektup-(bir mesaj)” ve o mektubu taşıyan “elçi” gönderirler. Davette önde gelen unsur “mektup” değil “elçi”dir. “Mektup”, gönderen makamın mühürünü, imzasını, öz mesajını taşır ve elçinin resmiyetine işaret eder.
Bir kaç satır veya bir kaç sayfa mesajın hatta bir kitabın dahi “İslâm/Allah’ın değişmeyen sistemi”, “hidayet/sistemi doğru anlamak”, “iman/o an için idrak olunamayan gerçeği kabul” gibi çok hassas konuları ve “Rasul/Nebî”hakikatinden hiç haberi olmayan (Belkıs gibi, Kisrâ gibi, Bizanas kralı Heraklius gibi) birisini etkilemesi genellikle mümkün olmaz. Elçinin görevi davet olunan kişinin tüm suallerine “Rasul/Nebî” adına en ilmî açıklamayı yapmak ve iknâ etmektir. Elçinin sadece mesajı getir-götür yapan postacıdan fazla bir değer olması gerekir. Rasulullah’ın elçileri gittikleri yerlerde âyetleri okuyup Allah’ın sistemini muhatabın aklına, alışkanlıklarına, inançlarına, şartlanmalarına kısaca kültürüne göre açıklayan seçkin kişilerdi.
Meselâ… Bizans’a giden elçiler karşılarında Hıristiyanlık kültürünün merkezinde dindar bir kral ve kralın çevresini kuşatmış altı yüz yıllık bilgi birikimine sahip bir kilise kadrosu buldular. Götürdükleri bir kaç satır mesajdan ziyadesini tartışıp cevapladılar. Kral Herakleitos elçilerin ilmi ile iknâ oldu fakat kilise kadrosu elçilerden idrak ettikleri gerçeği bilerek reddettiler ve kalben iman ettiğine inanılan kral açıkça imanını ilan etmedi.
Elçiler sadece bir kaç satır mesaj götürmüş olsalardı kral belki de saçma bulacak ve ciddiye almayacaktı. Demek ki insan aklının zirvesinde olan Nebîler/Rasuller insanların aklının almayacağı ve anlamayacağı şeyleri teklif olarak getirmiyorlar.
Rasuller; “Benim mesajım sana ulaştı, iman edersen et etmezsen kafir olarak ölürsün” mektubunu gönderecek basit insanlar değildir. Mesajı ya da mektubu taşıyan seçkin elçiler önce Allah ve Allah sistemini izah eden Risalet ilmini beyan ederler. Eğer davet edilen davete olumlu bakarsa Rasuller o beldeyi ve kişiyi/kişileri eğitmek için bir heyet göndedirler.
Hz. Süleyman a.s.’ın mesajını götüren Hüdhüd’ün konuşan kuş dışında çok daha derin anlamları olabileceğini önceki bölümlerde insan izah etmeye çalıştık.
***
Mevlâna Mesnevî’de mealen buyurur:
“Nebîlerin mucizelerine iman etmek zorunlu değildir. Mucizeler düşmanı kahretmek içindir. Cinsiyet kokusunda çekicilik özelliği vardır ve gönlü karşı cinse cezbeder.”
“Belkıs ve Hz. Süleyman arasında cinsiyet farkı vardı ve Belkıs karşı cinsin cezbediciliğinin etkisiyle özündeki “hidayet” gerçeğini mektup vesilesiyle açığa çıkardı. İran hükümdarı Kisrâ erkekti karşı cinsin kokusunu alamayacağı için (ve ezelî takdiri gereği) mektubu yırtarak hidayetten uzak kalmaya (aslına sâdık kalmaya) devam etti.”
Mevlâna’nın burada kullandığı cinsiyet kokusu (bûy-i cinsiyyet) zahiri anlamda değildir. İki varlıktan birisinin (ilim ile) diğerini etkisi altına alması anlamındaki mânevî çekim (irşad) gücüdür.
Eğer “bûy-i cinsiyyet” zahiri anlamda genel kural olsaydı tüm kadınların Rasullere/Nebîlere itirazsız iman etmesi gerekirdi ki böyle bir şey yoktur.
Hz.Süleyman’ın ilmi ve âyan-ı sâbitesi Belkıs’ın âyan-ı sâbitesindeni etkileyebilecek ( müzekker/eril /etkileyici / fâil ) güçtedir. Belkıs’ın âyan-ı sâbitesi üstün ilmi kabûle (müennes/dişil/etkilen/mef’ul)) açık özelliktedir.
Mesnevî’deki “bûy-i cinsiyyet”i Hz. Muhammed a.s’ın mektup ve elçi ile dâvet ettiği İran hükümdarı Kisrâ örneği üzerinde de düşünebiliriz.
Kisrâ’nın ayan-ı sâbitesi üstün ilimden etkilenmeye açık olmadığı için Hz. Muhammed’in âyan-ı sâbitesinin üstün ilimle etkileyicilik özelliğini reddetmiştir. Örneği mıknatısın ters kutuplarının birbirini çekmesine ve aynı kutupların birbirini itmesine benzetebiliriz. Kisrâ “dalalet/sistemi doğrudan sapmış olarak anlamak”ın “en tam” yansıtıcılarındandır… Hz. Muhammed a.s. da “hidayet/sistemi doğru anlamak”ın “en tam” yansıtıcısıdır ve iki yansıtıcının “en tam”özellikleri birbirini itmiştir. Aynı itim gücünün Hz. İbrâhim ile Nemrut, Hz. Musa ile Firavun arasında oluştuğunu Kur’an örneklemektedir.
“Hidayet” ve “dalalet” aynı zamanda tek gerçeğin iki zıt kutbudur. Bu nedenle hidayetin temsilcisi Rasuller (pozitif kutup) dalaletin temsilcilerini (negatif kutup) doğal olarak (fıtraten, Allah Sistemi gereği) kendine çekmek zorundadır. Bu zorunluluğun dindeki ismi “Risalet ve Nübüvvet görevi”dir.
***
Yorumlu özetini verdiğimiz Füsûsu’l-Hikem daha çok Mevlevî şârihlerin (yorumcuların) eserlerine dayanmaktadır ve Mevlâna Celaleddin Rûmî’nin tevhid görüşleriyle sık sık buluşmaktadır. Bu çalışmamızın bütününde İbn Arabî’nin veya Mevlâna’nın kullandığı “bûy-i cinsiyyet”, “tarikat”, “şeyh”, “tasavvuf”, “şeriat” gibi yüzlerce kavramlarla karşılaşıyoruz. Bu kavramları “açmadan” olduğu gibi verirsek onların işaret ettikleri mânâları doğru anlatamamış oluruz ve hiç ilgisiz şeyleri anlama ve anlatma geleneğine devam ederiz. Meselâ…
Belkıs’ın Hz. Süleyman’ın davetine icabetinde “bûy-i cinsiyyet”in (cinsiyyet câzibesinin) etkisini bir kadının erkek bir rasulün câzibesine kapılarak aşkı için iman etmesine (yanlışlıkla) bağlayabiliriz. Aynı durum Kur’an’da (ve Tevrat’ta) Hz. Yusuf ve Züleyhâ arasında geçen olayların anlatımında da karşımıza çıkmaktadır. Züleyhâ’nın Yusuf’un beyan ettiği hakikate imanı “cinsiyyet çekimi”nden doğan aşkın eseriymiş gibi bir tablo çizmektedir. Halbuki Hz. Muhammed a.s.’ın, Kur’an’ın, İbn Arabî’nin ve Mevlâna’nın (ve diğer sûfîlerin) hitabet tarzı (iletişim ve anlatım mantığı) o dönemlerin “az söz ile çok mânâ” anlatmak sanatı olan “cevâmiu’l-Kelim”(*) ilmine dayanmaktadır. Hz. Süleyman’ın Belkıs’ı, Hz. Yusuf’un Züleyhâ’yı etkilemesinde zahiri tefsircilerin vurguladığı “cinsiyyet kokusu” en yalın anlamda “tevhid ilminin çekiciliği”dir ve iki cinsin birbirini etkilemesiyle uzaktan yakından alâkalı değildir.
“Cevâmiu’l-kelim” ilmi ve sanatı ile anlatılan dini ve tasavvufi olaylar bu ilimden habersiz olan “örfe dayalı idrak erbabınca” yanlışlıkla “gerçeklerin gizlenmesi” olarak değerlendirilmektedir. Örneğin… “Cinsiyyet kokusu” zahiri anlamına hapsedilip tasavvufta bir irşad metodu zannedilmekte ve erkek şeyhler(?) veya mânevî makamlara yükseldiğini zanneden erkek müritler(?) nikahın koruma gücü olan halkın iradesinin onayladığı “resmî nikâh”ı (**) geçersiz ilan edip… suistimallere açık “imam nikahı(?)”nı nefislerine âlet ederek kadınları, kızları hatta evli bayanları kendilerine “helâl” kılmaktadırlar. Bu tür olayların sayısı önemli değildir. Önemli olan bu tür bir düşüncenin İslâm’a ve İslâm tasavvufuna mâledilme cehaletidir. Bu gibi nedenlerle Osmanlı devletinin son dönemlerinde iyice suistimal edilen nikâhın “dinî versiyonu” kaldırılmaya ve yerine nikahın “resmî versiyonu” hukuksal içtihat ile Mecelle’ye (Osmanlı Medenî Hukuk Kitabı) yerleştirilmeye çalışılmıştır.
Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Mecelle
Nikahın geçerliliği evlenecek olan erkek ve bayanın şahitler huzurunda rızalarıyla evliliği kabul etmelerine ve nikahın topluma ilân edilmesine bağlıdır. Gerisi teferruattır. Nikah için bir hoca, bir dini lider veya devletlerin resmi görevli memuru şart değildir.
Fakat İslâm geleneğinin bu nikah tanımı tam anlaşılamamıştır. “Dini merasim ve imam olmazsa belediye memurunun kıydığı nikahla evlenenler zinâ yapmış sayılırlar, Allah huzurunda danikahsızdırlar” inancı İslâm toplumlarında maalesef hâlâ hâkim durumdadır.
Nikahın halk tarafından yeterli görülen “dini versiyonu” yani resmi yönü olmadan gerçekleşen evlilikler kadınlara ve çocuklara çok büyük zararlar açmaktadır. Bu nedenle Osmanlı zamanında başlatılan nikahı resmîleştirme çalışmaları çok uzun yıllar sonra Cumhuriyet yönetiminde tam amacına ulaşmıştır.
“Dinî nikah olmazsa evlilik Allah indinde geçerli değildir” düşüncesi İslâm hukukunu bilmeyen… bilmediği gibi araştırmayanların yanlış düşünceleridir. İslâm “nikah” gibi insanların ekonomik ve sosyal güvencelerini kişilerin rasgele merhametine bırakmaz… toplum için en sağlam güvence kaynağı milletin iradesi olan devlete “nikah”a sahip çıkmasını görev olarak verir. Demek ki “nikah”ın verdiği güvence özellikle erkek egemen toplumun geleneksel kabullerine bağlı değildir, devletin onayına bağlıdır.
Tamamen gülünç duruma düşürülmüş olan “mehir” sünnetinin de yeniden gerçek sünnet ruhuna kavuşturulması gerekir. Günümüz parasıyla elli-yüz veya bir-iki bin lira gibi komik rakamlarla “mehir” akdi yapmak insanın sadece kendisini rahatlatmasıdır. “Mehir” erkek egemen toplumlarda kadının boşanınca başka insanlara muhtaç olmaması, rezil olmaması, çocuklarıyla birlikte aç kalmaması için düşünülmüş ekonomik ve sosyal bir güvencedir. Sünnetin ruhu bunu emreder. “Mehir” de kişilerin insiyatifinden çıkmalı ismi “mehir” olmasa da “kadının ekonomik güvencesi” olarak devlet tarafından günün şartlarına uygun hale getirilmelidir.
Füsûsu’l-Hikem yorumuna “bûy-ı cinsiyyet” kavramını genişleterek “nikah” konusunu niçin ekledik? Ekleme amacımız sosyal bir sorunu çözmek veya çözüm önerileri sunmak değildir. Amacımız… tasavvufun mecazlarla veya direk anlattığı “tevhid” ilmi gerçeği ile zâhir ilminin (şeriat gerçeğinin) serbest ve yasaklarının (helaller ve haramlar), hasene ve kubh (iyilikler ve kötülüklerin) iki ayrı gerçek olmadığını vurgulamaktır. Meselâ…
Şeriatte mülk (özel mal) kişinindir. Tasavvufta her mülk Allah’ındır. Tasavvufta mülk Allah’ın ise isteyen istediği mülkü para vermeden alabilir mi? Hayır, alamaz. Alamadığı gibi… sûfî bir mülkün gerçek değerini vererek almalıdır. Satıcı yanlışlıkla veya piyasayı bilmediği için bir mülke az para veriyorsa sûfî satıcıyı uyarıp malın değerini yükseltip satın almalıdır. Tasavvufta “kör satıcının kör alıcısı olur” mantığı geçerli değildir. Tasavvuf şeriatın (el kol kesmek anlamındaki ve dini kanunlar anlamındaki şeriatın değil… insan haklarını koruyan hukuk alamındaki şeriatın) her çağda kişi bazında yaşanmasıdır. Hz. Muhammed a.s. “Aldatan bizden değildir” buyuruyor. İşte bu mantık şeriatın (hukukun) ruhudur.
Ebû Hanife (699-767) şeriat âlimidir. Aynı zamanda sûfilerle görüşen ve sufizmi yaşayan bir zâttır. Çok zengin bir kumaş tüccarıdır. Bir gün bir hanım elinde çok değerli bir elbise ile gelir ve mesela on liraya satmak istediğini söyler çünkü kadının acilen on liraya ihtiyacı vardır. Ebû Hanife elbiseye bakar ve değerinin en az yüz lira olduğunu ve yüz liraya alabileceğini söyler. Kadın kendisiyle dalga geçildiğini zannederek geri dönmeye çalışır. Ebu Hanife bir kaç esnafı yanına çağırıp elbiseye değer biçtirir ve hemen hemen aynı rakamları duyar. Kadın on lira zannettiği elbisesini yüz liraya satınca memnun olur.
İşte şeriat ve sûfizm uyumu budur. Halbuki insanlar şerit adına “alan razı satan razı ise kandırma olmaz” zannederler. Fakat bu zan yanlıştır.
Nikah ve özel mülk konusunda şeriat ve tasavvuf uyumuna bir örnek daha verelim.
Şeyh Bedrettin Simâvî (Ölümü:1420) tevhid ilmini açık lisanla anlatmış bir âlimdir. Tasavvuf tarihçileri onun hakkında ikiye ayrılmışlardır. Bir grup (Niyazi Mısrî öl.1693) Şeyh Bedrettin âlim ve velîdir derken diğer grup (Sofyalı Bâli Efendi öl.1553) onun dinden çıkmış zındık (şimdiki anlamda ilk “komünist”) olduğunu iddia eder. Bu iddiaların teferruatına burada girmeden kısaca Şeyh Bedrettin’in belli bir yaştan sonra “kalıcı cezbe”ye tutulduğunu yani “kişisel ve toplumsal gerçeklerden… zahirden… şeriatten… akıl bağını kopardığını” söylemekle yetineceğiz. Şeyh Bedrettin “kalıcı cezbe” içinde iken teklik (tevhid) görüşlerini pratik yaşama uygulamak isteyerek şeriatın ve tasavvufun tek gerçeğini iki zıt boyuta ayırma ütopyasına yakalanır.Tasavvufta belli mertebeden sonra “mal, mülk, çocuk, eş” gibi kişisel hakların kalktığını her şeyin herkese eşit derecede âit olduğunu söyler. Bu düşünce bir bakıma Karl Marks’ın “komünizm”aşamasından sonra gerçekleşeceğine inandığı “ortak mülkiyet” idealini yani “sosyalizm”i andırmaktadır. İslam’ın zahiri gerçeklerinden (şeriatten… haramlardan helallerden) yeterince haberi olmayan Türkmen aşiretleri Şeyh Bedrettin’in etrafında birikerek malların, üretimin, tüketimin ve cinselliğin ortak olduğu bir komün (koloni) hayatı oluştururlar. Toplum ahlakına ve devlet idaresine ters düşen bu koloniye Osmanlı padişahı 1. Çelebi Mehmet (öl.1421) askeri müdahalede bulunur. Şeyh Bedrettin’in etrafındakiler şiddetli bir savaşta yok edilir, kendisi tutuklanarak asılır.
Şeyh Bedrettin’in “sürekli cezbe”de olması onun velayetine zarar vermemiştir fakat o kişi ve toplum gerçeklerini ifade eden şeriatten “sürekli cezbe” ile koparak insanlara velayetiyle çok büyük zararlar vermiştir. Varidat, Cami’ü’l-fusuleyn, Letai’fü’l-işarât, et-Teshil, Meserretü’l-kulûb, Unkudü’l-cevahir, Çerağu’l-fütuh ve Nurü’l-kulub gibi eserleri ise muazzam değerde tasavvufi ilimlerle doludur.
Yunus Emre’nin “şeriat”i gemiye “hakikat”i yani tasavvufî gerçekleri denize benzettiği meşhur şiiri de yetersiz anlaşılmaktadır.
Hakikatın ma’nisin şerh ile bilmelidir
Erenler bu dirliğe riya dirilmelidir
Hakikat bir denizdir şeriattır gemisi
Çoklar gemiden çikip içine dalmadılar
Bunlar geldi tapıya şeriat tuttudurur
İçeri giribeni ne varın bilmediler
Dört kitabı şerheden asidir hakikate
Zira tefsir okuyup ma’nisin bilmediler
Şeriat oğlanları bahsedüp da’vi kılur
Hakikat erenleri da’viye kalmadılar
Yunus adın Sadık’tır bu yola geldin ise
Adın değiştirmeyenler bu yola gelmediler
(Yunus Emre)
Şeriat gemisini terk etmek… hakikat deryasının derinliklerinde özel mülkü, nikahın akla ve çağa uygun yönünü terk etmek (ve başkaca) anlamlarıyla karşımıza çıkmaz. Şeriat gemisi insanın bedenidir. Hakikat deryası bu bedenimizin (beynimizin) oluşturduğu düşünce (kalb) boyutudur. Şeriat gemisini terk etMEMEK… insanın haramları “hayvansal yaşam, hayvansal rahatlık” rahatlığında kendi bedenine “helâl” kılması olayıdır. Bedenine söz geçiremeyen… hakikat deryasına dalınca sadece “boğulur” gider. Yunus’un mesajındaki en temel uyarı budur. Ancak ve ancak temel uyarı anlaşıldıktan sonra “şeriatı terk etme”ye anlamlar verilebilir.
Açıklamalar:
(*)CEVÂMİU’L-KELİM
“Cevâmî”, “câmî” kelimesinin, “kelim” de “kelime” sözcüğünün çoğuludur. Câmi, toplayıp bir araya getiren; kelime ise, “söz” anlamına gelir. “Cevâmiu’l-kelim”, terim olarak, Hz. Peygamber’in az sözle çok mânâ ifade etme özelliğini belirtmektedir. Hz. Peygamber, diğer Peygamberlerden farklı özelliklerini açıkladığı bir hadiste, “ben, cevâmiu’l-kelim olarak gönderildim” buyurmuştur (Buhârî, Cihad, 122).
Hz. Peygamber’in şu hadisleri bunlara örnektir: “Ameller, niyetlere göredir.” (Buhârî, Îmân, 41; Müslim, İmare, 155); “Allah’a inandım de, sonra dosdoğru ol!” (Müslim, İmân, 62); “Zarar vermek de, zarara karşı zararla mukabelede bulunmak da yoktur.” (İbn Mâce, Ahkâm, 17) Bu tür hadisleri toplayan eserler yazılmıştır. Kaffal eş-Şâşî’nin (ö. 365/976), “Cevâmiu’l-Kelim” ve İbn Receb’in (ö. 795/1392), “Câmiu’l-Ulûm ve’l-Hikem” adlı eserleri bunlardandır. (A.G.)
Kaynak: http://www.diyanet.gov.tr/yayin/basiliyayin/ydinikavramlaryazdir.asp?id=277
(**) OSMANLI HUKUKUNDA NİKAHIN RESMÎLEŞTİRİLME GAYRETİ
Mecelle’nin kabulünden sonra devam eden kanunlaştirma çalişmalarinda bir mezhebe bagli kalma düşüncesi tamamen terkedilmiştir. Mecelle Ta’dil Komisyonu’nun bağlı kalacağı prensipler şu şekilde tespit edilmiştir:
1- Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde mevcut olan hükümlere aykırı bir şey kabul edilmeyecek.
2- İslam hukukçuları arasındaki ihtilaflı meselerde hangi müctehidin görüşü asrın ihtiyacına uygunsa o alınacak.
3- Yeni zuhur eden ihtiyaçlar için yeni hükümler icabediyorsa, fıkhî hükümlere uygun olmak şartiyle, mevcut hukukî müesseselerden de istifade edilecek.
4- Daha önce olduğu gibi, hakimlere daha fazla takdir yetkisi verilmeyecek.
2- Yeni ictihadlar yapılarak yürürlüğe konması
Mecelle Te’dil Komisyonu’nun çalışma prensiplerinden üçüncüsü, üstü kapalı olarak, bu komisyona hem ictihad yapma, hem de fıkhi hükümlere uygun olmak şartıyla Avrupa kanunlarından yararlanma yetkisi veriyordu. Hukuk-ı Aile Kararnamesi’nin 37. maddesi yeni ictihada örnek gösterilebilir. Madde ve gerekçesi :
“37. Madde- Nikâh akdi sirasinda, gelin ve damat adaylarindan birinin ikametgahi bulunan kaza hakimi veya onun özel olarak görevlendirdigi naibi hazir bulunup sözleşmeyi düzenler ve tescil eder.”
Maddenin gerekçesi:
“Şeriat nazarında nikâh ile, tarafların karşılıklı rızalarıyle meydana gelen diğer akitler arasında hiç bir fark yoktur. Akit sirasında şahitlerin şart koşulması ve nikâhın ilan edilmesi de sırf akdi sağlamlaştırmak ve tarafları zina töhmetinden kurtarmak maksadına dayalıdır. Bu itibarla nikâh akdinin yalnız iki şahidin bulunmasıyla bizzat erkek ve kadın tarafından kıyılmasi şer’an geçerli olup camide veya başka özel bir yerde, alimlerden bir zat tarafından, özel merasim ile kıyılması şart değildir. Bununla beraber nikâh özel önemi haiz bir akit olduğundan, şanına riayet edilerek çoğu zaman camilerde kıyıla gelmiştir. Fakat bir müddettir, Osmanlı ülkesinde nikâh akdinin yapılması pek düzensiz bir hal almış ve nerede iki şahit hazır bulunursa hemen nikâh kıyılmaya teşebbüs olunmuştur. Gerçi yukarıda belirtildiği gibi iki şahidin bulunmasıyla kıyılan nikâh şer’an sahih ve geçerli ise de böyle mühim bir akdin düzenli cereyan etmemesinden pek çok yolsuzluklar meydana gelmiş ve evlenemiyecek durumda olan nice kadınların nikâhı kıyılarak başkalarının haklarının iptali cihetine gidilmiştir. Halbuki akit sırasında nikâhla ilgili hükümlere vâkıf bir zatın huzurunda sözleşmenin düzenlenmesi faydalı birşey olduğundan ve böyle bir sözleşme düzenlenip tescil olunduğu taktirde ileride akdin varlığı veya mehrin miktarı hakkında ve daha bir çok meselelerde meydana gelebilecek ihtilafların önü alınacağından 37. madde bu sebeblere dayandığı gibi yukarıdaki görevlerin nüfus veya belediye memurlarına veya noterlere verilmesi de düşünülmüş ise de hakimler her hususta kamu üzerinde velayete sahip olduklarından ve akitnamenin, ispata gerek kalmadan kabul edilmesi icabeden vesikalardan olması lüzumuna binaen işbu görevlerin hakimlere verilmesinin daha uygun olacaği mülahaza olunmuştur.”
Kaynak: http://www.turkhukuk.info/osmanli-hukukunun-yazili-kaynaklari.html
Nikâh ile ilgili bir anı:
Geçen yüzyıl içinde vefat etmiş… âlim ve ârif bir sûfi zâtın huzurunda Avrupalı Hıristiyan bir çift kelime-i şahadet getirerek müslüman olurlar. Orada hazır bulunanlardan birisi; “Efendim sıcağı sıcağına İslâm nikahlarını da kıyıverseniz!” deyince o zât; “Onların eski dinine göre kıyılmış ve resmîleşmiş nikahları geçerlidir, bozulmamış bir nikahı bizim tekrar kıymamızın anlamı yoktur!” diye cevap vermiştir.
***
Vahye dayanan dört kitapda, ilhama dayanan Mesnevî, Füsûsu’l-Hikem, Fütuhat-ı Mekkiye gibi tasavvufi eserlerde ve akla dayanan Hind-Çin mistik metinlerinde “eril/müzekker” sıfat genellikle “pozitif anlamda “dişil/müennes” sıfat genellikle “negatif” anlamda kullanılmaktadır. Bunun nedeni şudur… toplumlarda her zaman psikolojik ve fiziksel erkek egemenliği ön planda yaşanmaktadır. Toplumun dil yapısındaki kelimelerin anlamları da buna göre şekillenmektedir.
Hz. Muhammed a.s.’ın anlattığı İslâm’da “kadın-erkek/eril-dişil” eşitliği vardır fakat toplumun Hz. Muhammed a.s.’ın anlattığı İslâm’dan anladığı yine kendi geleneğine göredir. Toplum geneli İslâm’ı aklı ve kalbi ile detaylandırıp özüne inmeden tek tanrılı bir tapınma dini kabul eder. Genel toplum anlayışı istikametinde genellikle levvame ve mülhime nefs idrakinde zahiri ilim/şeriat(?), takvâ(?), tarikat(?) ve zühd(?) gibi kavramlar oluşur. Bu kavramlara göre düşünenlerin İslâm’a bakış açısı “erkek egemen” penceredendir ve İslâm’ın tüm kavramlarını da kendi anlayış rengine boyarlar. Dişil kavramlara negatif, olumsuz, kötü, günah, Şeytan’ın etkisine açık, tanrının ikinci sınıf varlığı gibi mânâlar yüklerler. Eril kavramlara ise bunların tam tersi, tüm olumlu mânâlar yüklenir. Toplum içinde kadınların-kızların isimleri söylenmez, evlerde kaç tane kız-kadın olduğu gizli tutulur. Kadınlar tüm “geleneksel dini inançlar”ı eksiksiz yerine getirip, kocasına, kayınpederine, ve evin diğer erkeklerine itirazsız tam tekmil hizmet ederse “sâliha” sınıfına girebileceğine inanırlar. Kocaya veya erkeğe hizmet Allah’a ibadete eş değerde bakılır. Kadın erkeğe hizmetle(?) “saliha” da olsa yine de geleneksel düşüncenin nazarında “Şeytan’ın en basit oyunu karşısında mağlup olacak zayıflıkta yaratılmıştır” düşüncesi hakimdir… Tüm bunlar ve daha fazlası eski Arap ataerkil kültürünün ve İslâm’a girmiş diğer ulusların geleneksel düşünce izleridir, kesinlikle Allah’ın Kur’an’da Rasul’ünün diliyle anlattığı İslâm’a ait değildir.
Dişil kavramlara ikinci sınıf anlam yükleyen geleneksel toplum aynı zamanda dişil kavramlara kısıtlı da olsa “merhamet, şefkat, nezahet/temizlik, teslimiyet” gibi üstün ahlâk vasıflarını da lâyık görüyordu fakat günlük yaşama aksettirmiyordu.
İslâm’ı hidayet üzere ve direk Kur’an’dan anlayan âlimlerin-velîlerin kitaplarında-sohbetlerinde dişil kavramlar bazan halkın anlaması amacıyla“olumsuz” anlamlarıyla da kullanılabilmiştir. Bunun nedeni gerçek âlimlerin ve velîerin tamamına yakını toplumların geleneklerine uygun dil kullanmayı tercih etmeleridir.Toplum da onların kullandığı dilden onların geleneği onayladıkları zannına kapılırlar.
***
Hz. Muhammed a.s.’ın vefatından sonraki bir kaç yüz yıl içinde eski Arap, Yemen, İran, Mezopotamya, Hind, Afgan ve Kuzey Afrika halklarının örfü şeriat(?), örfe uymak takvâ(?) örfü bir sistem içinde yaşamak tarikat(?) olarak İslâm adına resmî etiket haline getirilmiştir.
Örfe dayalı tarikat sistemi yine örfe dayalı bir İslâm şeriatı ilimleri(?) anlayışıyla zahiri ilimlerin okunduğu kendi medresesini oluşturmuştur. Bu tür dergahlarda gerçeklerden kopuk ibadet “zühd” kabul edilmiştir. Gerçeklerden kopuk ibadette (zâhidlikte?) derinleşenler “âlim ve velî” statüsü kazanarak İslâm’da olmayan “dinî liderler” kadrosu olarak kurumlaşmıştır. Dönemlerinin devlet yöneticileri (seçimle görev almayan halifeler, hükümdarlar, sultanlar) “dinî liderler”i himayelerine almışlar ve onlarla halk üzerinde “kutsal devlet otoritesi” kurmuşlardır.
Örfe dayalı tarikat sistemine alternatif olarak Hasan-ı Basrî (*)’nin direk Kur’an ve sünnete yani “evrensel ilim anlayışı”na dayalı bir “sufizm” hareketi başlattığını görüyoruz. “Evrensel ilim anlayışı”na sahip yâni Hasan-ı Basrî karakterindeki sûfiler “devletler, devlet adamları, siyasetler, otoriteler, örfe dayalı şeriatler, örfe dayalı zahiri ilimler” ile kendilerini sınırlamazlar. Sınırlanmayan sûfiler asırlardan beri bağımsız yaşamışlar ve yaşamaktadırlar. Muhyiddin Arabî ve Mevlâna Celaleddin Rûmî misâli sûfîler devletlerin, devlet adamlarının, günlük çıkarlara dayalı sınıf siyasetlerinin emirlerine girmemişlerdir. Hatta pek çok sûfînin padişahların saraylarına adım atmadıklarını, padişahların-sultanların önünde eğilmediklerini, vakıflardan veya devlet hazinesinden (yani… tüyü bitmedik yetimin hakkından) maaş almadıklarını çok iyi biliyoruz. Günlük yaşamlarında bu kadar hassas ve dikkatli olan sûfilerin toplumlarının kullandığı kelime ve kavramların derinine inmeden düşünce yaşamına yön vermeyecekleri ap açık ortadadır. Yeter ki bizler onları anlamak isteyelim…
Açıklama:
(*)Hasan-ı Basri Tabiinin büyüklerindendir. İsmi, Hasan bin Ebil-Hasan Yesar olup, Basri nisbetiyle şöhret bulmuştur. Babası, Eshab-ı kiramdan Zeyd bin Sabit el-Ensari’nin kölesi, annesi ise, sevgili Peygamberimizin temiz zevcelerinden, Ümmü Seleme’nin cariyesiydi. M.641 (Hicrî 21) senesinde Medine-i münevverede doğdu. M.728 (Hicrî 110) de Basra’da vefat etti.
Hazret-i Ömer’in halifeliği zamanında dünyaya gelen Hasan-ı Basri’nin annesi ve babası, oğulları doğunca azad edildiler. Annesi hizmetini görmeye gittiğinde, Ümmü Seleme validemiz, onu kucağına alarak bağrına basıp, dua etti. Çocukluğu Medine-i münevverede geçen Hasan-ı Basri, Arap lisanını iyice öğrendi. On iki-on üç yaşlarında Kur’an-ı kerim’i ezberledi. Eshab-ı kiramın büyüklerinden hazret-i Osman, hazret-i Ali, Abdullah bin Abbas ve daha birçok Sahabi radıyallahü anhüm ile görüştü. Yüz yirmi-yüz otuz civarında Sahabe-i kiramdan ilim ve feyz alıp hadis-i şerif rivayet etti.
On beş yaşından sonra Medine’den ayrılarak, önemli ilim merkezlerinden biri olan Basra’ya gitti. Orada; Abdullah bin Abbas, Enes bin Malik, Abdurrahman bin Semüre, Semüre bin Cündeb, Ma’kel bin Yesar ve el-Esved bin Seri gibi büyüklerin derslerine ve sohbetlerine devam etti. Abdurrahman bin Semüre, komutasındaki orduyla beraber Sicistan’a gitti. Yine İbn-i Ziyad Horasan’a vali olunca, birlikte gitti. Bu zaman zarfında birçok Sahabi ile görüşüp hadis-i şerif rivayet etti ve onlardan ilim tahsil etti.
Daha sonra tekrar Basra’ya dönüp, oradaki Sahabilerden ve Tabiinin büyüklerinden ders almaya devam etti. Böylece, Eshab-ı kiramın, Peygamberimizden naklen bildirdikleri; itikad, iman, zahir ve batın ilimlerini öğrenip ilimde pek yüksek dereceye ulaştı ve en çok başvurulan alimlerden oldu. İlim aldığı kaynağın sağlamlığı ile büyük bir şöhrete kavuştu. Fetva vermeye ve talebe yetiştirmeye başladı. İlimdeki şöhreti, güzel ahlakı ve ilim öğretmedeki üstünlüğü her taraftan duyulup, derslerine, vazlarına ve sohbetlerine gelenler çoğaldı. Evi, sohbetinden istifade etmek için gelenlerle dolup taştı. Zamanının devlet adamlarının da ilminden istifade ettiği Hasan-ı Basri, bir müddet Basra kadılığı yaptı. Pekçok büyük alim onun tedris halkasında yetişti. Katade, Hişam bin Hasan, hadis ilminde huccet derecesine ulaşan Yunus bin Ubeyd ve Eyyub bin Ebi Temime gibi büyük alimler onun başlıca talebelerindendir.
Kaynak: http://ansiklopedi.turkcebilgi.com/Hasan-%C4%B1_Basri
***
Füsûsu’l-Hikem Yorumlu Özeti bu açıklamalardan sonra gelecek bölümde “Rahman’ın Genel Rahmeti” ve “Rahman’ın Özel Rahmeti” kavramlarının yorumuyla devam edecektir.
SÜLEYMAN 16/4. BÖLÜM SONU
Kemal GÖKDOĞAN
www.yorumsuzblog.org
kemalgokdogan@gmail.com
- Önceki bölümler (1~15.1) Arşiv blogumuzda..
- 15.2~Son bölüm…

















































Belkıs ve Süleyman’ı, Yusuf ve Zeliha’yı aşıklar düşünsün. Tevhid ilminin çekiciliğine cehennemden başlamış ustaları yazsana, bulsana, önümüze sunsana lütfen Kemal dost. Hz. Muhammed’in iran hükümdarına mesajı karşılıksız aşk gibi görünümde mesela. Bunları yazsanız uzun uzun, okusak, boyutsal açılardan bakışınızı değerlendirsek ne güzel olurdu…
Yazı uzun olunca ana fikri kaçırdım. Yazılarda birden fazla alıntı olmamalıdır. Alıntılar da kısa tutulmalıdır. İyi makaleler bu şekilde ortaya çıkar. Yazarlar okuduklarından kendi anladıklarını yazarlarsa daha iyi olur. Bir yazıda paragraf sayısı altı yedi taneyi geçince konu dağılıyor. Sonradan toparlanamayacak konuyu hiç yaymamak gerekir. Yazının ana fikrini yakalayan var mı?
Yazının ana fikri efendim resulleri üzenler ve üzmeyenleri konu almış sanki. Cinsiyet yönünden bakıp eksik kalmamamız hatırlatılmış sanki. Ezeli yazıyla, onaylayan daveti, aşkı yaşamış… ezeli yazıyla, onaylamayan daveti, aşkı tadamamış. Hz. Muhammed’i geri çevirdiği için (İran Hükümdarı) değildi tüm olanlar, diye hakka bağlanmış sanki.
Buradan çıkaracağımız sonuç ve sorular ise İnsanın gücü, iradesi ve daveti nereye kadar olabilir, etkileri nelerdir? Ve ne yaşanırsa yaşansın hakka bağlamak, hükmü, iradeyi, daveti. İnsana mesuliyet yüklememek gerektiği… Son olarak boyutsal düşünmeye itilim gözükmekte. Sanki.
Yanlışsam yazarımızdan özür…
24 ŞUBAT 2008 tarihli tanıtım (sunu) yazımdan bir alıntı:
Bu çalışmada Füsus’ül Hikem’in paragraflarından anladığımız tevhid mesajlarını yazıya aktarmayı deneyeceğiz. Çalışmamız cümle tekrarı ve cümle özetleme şeklinde değildir. Mümkün olduğu kadar Arapça ve Osmanlı Türkçesi ile verilen tasavvuf kavramlarını kullanmamaya çalışacağız. Gerekli yerlerde de kısa parantez içlerinde orijinal kavramı ve ya günümüzün anlamını cümle yapısının devamı gibi vereceğiz.
Kitabın her paragrafında hemen hemen bağımsız bir kavram anlatılmaktadır. Kitabın orjinalinde de paragraflar arasında anlam bütünlüğü olmadığı için bu çalışmayı yavaş ve düşünerek okursak daha iyi anlaşılacağı kanaatindeyiz…
http://yorumsuzblog.wordpress.com/2008/02/24/fusus%e2%80%99ul-hikem-yorumlu-ozeti-tanitim/
Değerli “netice” rumuzlu okur gibi her okurun zihninde bu tür sorular oluşacağını düşünerek yukarıdaki açıklamada bulunmuştum.
Füsûsu’l-Hikem’in orjinali 300 sayfa kadardır. Her paragrafta hatta her cümlede bir kaç farklı hakikate genel anlamlarıyla işaretler vardır. Füsus’u orjinalinden anlamak çok zordur. Asırlarca bu zorluğu gidermek amacıyla şerhler yazılmıştır. Günümüzün anlayışına en yakın şerh Ahmed Avni Konuk’un Konya Mevlâna Müzesi Kütüphanesi 3858-3880 numaralarla kayıtlı 28 defter halindeki toplam 1676 sayfalık eseridir. Bu çalışmamızda M.E.B. Şark-İslâm Klasikleri serisinden Nuri Gençosman’ın “öztürkçe” çevirisini yaptığı 345 sayfalık kitabını ve Ahmed Avni Konuk’un şerhini esasa alarak Füsus’da ve şerhlerinde özel anlam ifade eden kelime ve kavramları mümkün olduğu kadar bağımsız paragraflar halinde açmaya çalışıyoruz. Çalışmamız okunurken bu özellikler dikkate alınırsa Füsûsu’l-Hikem Yorumlu özetinin her bölümünün tek anlam etrafında dönmeyen makale olmadığı anlaşılacaktır.
Yazı uzun olunca atlayarak okudum. Ayrıntıları kaçırmışım, kusura bakmayın. Eğer yazılarınızı daha kısa tutarsanız, bu gibi sorunlar yaşanmaz sanırım.