Geçmişinden sıyrılıp geleceğinin toz pembe hayallerini kurmanın hazzı içinde kendini kaybetmişliğini yaşıyordu. Seviyordu bu hallerle dalgalanmayı. Gerisinde yaşadığı ezikliklerin, kavgaların, haksızlıkların, iftiraların sarmalamaya çalıştığı derin uçurumlarının sızıntıları içinde dahi mutlu edebiliyordu.
En büyük düşmanlarının, kendi arkadaşları, dostları ve kardeşlerinden oluştuğunun acı ama gerçek itirafları içinde, iç dünyasının kalın duvarlarına eklemeler yapıyordu. Kalındı zaten o duvarlar. Karanlık ve ıssızdı. Derin ve soğuktu da. Dışa açılan ne bir penceresi kalmıştı çünkü, ne de bir ışık görmesi kadar, aralığı..
Çünkü kendi kozasında kurgulamış olduğu bu “yalnızlık” senfonisinin, korkunç bir içi yüzü vardı. O da etrafından kaçıp kendi benliğine gömülmenin, gerçeklerden uzaklaşmak olduğu gerçeği idi. Ve bu gerçekle yüzleşmenin vereceği acıyı, ne kendi ailesinin ne arkadaşlarının ne de yakın çevresinin düşmanlığı verebilirdi.
Kendi içinde.. Kendinden kendine ızdırap çektirecekti çünkü. Sonuçta kendi eliyle yaptıklarının sonuçlarını yaşamak zorunda kalacaktı birer birer.
Kararsızlıklar onun en büyük bilmecelerini oluşturuyordu. Zaten bilmediği şeylerin içinde, yeni bilmecelerin türemesi apayrı boyutlara taşıyordu seyrini.
Boyutlar arası bu yolculukların aynı paralellerde seyretmesinin nedenini ise yine cehalete bağlıyordu.
Zaman denen kavram ona yabancı değildi. Ama gerçekte edindiği yeni bilgiler ışığında, böyle bir kavramın sadece kendine göre varlığı söz konusuydu! Nasıl yani? sorusunun kafasından oluşumuna mani olamamıştı.
Halbuki zaman kavramının, onu değişim-oluşum sonucu bu safhaya taşıdığı gerçeği vardı. Doğmuş, büyümüş ve belli bir idrakin eşiğine gelmiş olmanın başkaca nasıl bir karşılığı olabilirdi? zamanın dışında!
Bu bilmeceyi de alarak yanına, zamanda yolculuğuna devam etmişti.
Büyüdükçe O, büyüyordu kafasındaki soru işaretleri.
Bazen gözünün önünden geçen hal ve hareketlerini değerlendirirken, tümünün kendine olan yabancılığını görüyordu.
-Bunları yapan ya da yapmak isteyen ben değilim. Yürümek istemediğim halde beni yürüten kim?
- Ya da bu eller, bu beden kime ait?
- Aynada kendime baktığımda, kendimin, kendim olmadığı kanısına nasıl varabiliyorum?
- İnsanlara bu denli bakmak istemediğim halde, bende oluşan bu bakış açısının, değerlendirişlerin ve hatta değer verip yargılayışların asıl sahibi kim?
- Ben isem şayet, neden bu hallerin beni tatmini söz konusu bile değil de hatta acı acı sızlanışlarıma yol açmaktalar?
- Bende olan BEN’e, ben hükmedemiyorsam ve benim sahibi olduğumu sandığım bu beden ve bu duygu ve duygu organlarının asıl sahibi kim?
- Gözlerim, hep sevgi dolu, güzellik dolu bakışlarla görmek istediği çevrenin, aslını görmenin sadece hayalini kurmakla mı yetinecek?
Bir şarkı vardı.. Birden aklına şu sözleri düşmüştü:
“Bir Ben var ki Benim içimde Benden Öte Benden Ziyade!”
Anlamının derinliği, düşünülemeyecek kadar karanlık ve uzaktı.
Bir kitapta okumuş olduğu, “Kozasından çıkamayan kurtçuğun, kelebek olmadan, uçmadan, mutluluğun, Aşk’ın en zirve halini yaşamadan yitip gideceğini…” konusundan söz etmişti. İçerlenmişti, gözyaşlarını tutamamış ve biraz da korkmuştu.
Koza nedir? Nasıl oluşur? Kozada kalan kurt’un hali bu ise, bunun çıkış yolu nedir?
Bir an durup kendi ile çevresi arasında kurguladığı duvarları değerlendirdi. Koza ile anlam bakımından benzeşiyor olmasına rağmen apayrı iki kavramdı aslında.
Etrafında dolaşıp duran ve kendini asıl amacından uzaklaştıran kişi ya da kişilerle oluşturduğu duvar koza olmaktan çıkıp, bir anlamda yanlışa kapattığı kapıları gerçeğe açmaktı.
Diğeri ise hayat ile tanıştığı ilk andan itibaren, ondan ve onun vazgeçilmez zevklerinden kopmamak için etrafına örmüş olduğu çitlerin getirisi olan BENlik saltanatıyla ve kaybetmemek durgusu idi.
Onun en büyük esareti ise, çaresizlik ve bilgisizlikti.
Başta çaresizliğin sürükleye geldiği gençlik yılları, tüm istediklerini kursağına tıkamıştı. Örneğin okumayı çok seviyordu ama daha lise bitmeden okul hayatı bitmişti onun için. Çünkü okuyacak durumu yoktu. “Kaderden kaçılmaz.”
Hayattaki en büyük sevinci ve arzusu ise, etrafında tanıdıklarının ona, onun onlara verdiği gibi değer vermeleri ve sevgi ile paylaşımların oluşmasıydı. Ama o, çocukluğundan bu yana bir tek dost bile edinememişti. Bu anlamda, konuşacağı, güleceği, sevdiğini itiraf edeceği, bir tek kimlik dahi çıkmamıştı karşısına.
Aslında o da kimliksizdi. Diğer nice kimliksizler gibi. Aralarındaki tek fark, onlar kabullenmişlerdi bunu. Ve yaşamın zevkine dalmışlardı. O ise bu kimliğe bürünmek istemiyordu bir türlü. Onun içinde daha çok büyük hayallerle dolu büyük yaşayışlar vardı.
Bir keresinde, “kurduğu bu sayısız hayallerden, içinde annesine, babasına, kardeşlerine, yakın akrabalarına, uzak akrabalarına, arkadaşlarına, yaşayacakları en güzel hayat koşullarını sunmak ve onları mutlu etmek için tüm kazançlarını kullanma hayalinin kim bilir kaçıncı perdesini oynuyordu.”
İçinde acıma duygusu yoktu bu hayallerin. Çünkü o, karşısında acınacak halde birilerini görmüyordu. Herkes onun için birdi. O’nda olan onlarındı. Onların da bu hakka, hukuka ve elinde olanlara hakları vardı. Çünkü o tek başına bunları kazanmıyordu. Ona göre, her insan bir diğerine hizmet için vardı. Yani her insan, eline geçeni bir diğer insanın yardımı ile sağlıyordu.
“Ben sana hizmet ederek kazanırken, öte yandan sen de bana ya da benim gibi diğer bir insana hizmet ederek kazanıyorsun.” anlayışı herkesin bilincinde açığa çıksa, kim bilir ne iyi olurdu! düşüncesi geldi aklına.
Bugün hayatının orta yaşlarında seyir ediyordu. Bir kaptan gibi seyir defterine yaşadıklarını bir bir yazıyordu. Yazdıklarını unutsa da, ya da bilmese de, o yazdıklarının sonuçlarını mutlak anlamda yaşayacağını biliyordu. Ama sadece bu kadar!
Hayatında aklına düşüp te dilinden dökülen en anlamlı söz:
“İnsan yapacaksa gençliğinde yapmalı bazı şeyleri, yarın yaşlandıktan sonra, aman deyip tevbe etmek bana göre değil.” cümlesinden oluşuyordu.
Bazen utanıyordu yaptıklarından dolayı. Onca zaman geçmişti. Oysa, kendi hala bu tür duygulanımlar, serzenişler, ikilemler, korkular ve çaresizlik içinde kalakalmıştı.
Ama umutluydu. Çünkü kendisi farkında olmadan da olsa, çıkarıldığı bu yolculuğun boyutsallığı, genişliği, doğruluğu ve duygu derecesi onun duygu ve düşünceleri ile örtüşüyordu.
Zordu belki, acı doluydu hatta bazen onu inkarın eşiğine kadar sürükleyebiliyordu. Ama her şeye rağmen yine yapacağını biliyordu yani ona ne yapması gerektiği bildiriliyordu.
Sevmek ne güzel bir duygu.
Yolunda yürüdüğün sevgilinin seni beklediğini, seni özlediğini ve sana kavuşmak için bu yolculuğu başlattığını bilmek ne güzel.
Bir defasında arkadaşı ona “sevmek ne güzel,” demiş o ise “sevilmek daha güzel,” diye cevap vermişti.
Evet sevilmek ve sevildiğini bilmek kadar güzel bir duygu yoktur.
Sevmek ve sevilmek dileğiyle.
Selam yaşamımız olsun.
Veysel Orhan
www.yorumsuzblog.org

















































(((…Yolunda yürüdüğün sevgilinin seni beklediğini, seni özlediğini ve sana kavuşmak için bu yolculuğu başlattığını bilmek ne güzel. …))) V.ORHAN
bilmek ne güzel
sevdiğini ve sevildiğini bilmek ne güzel
gerçekten en güzeli
fakat
sevilen sevildiğini bilmiyorsa
seven sevmekten başka yol çizmediyse kendine
seven bu durumda acı mı çeker
yoksa
çektiği acıdan mutluluk mu duyar?
İnsanın sevildiğini bilebilmesinin yegane yöntemi sevmesidir. Sevgi manasının kendinden açığa çıkmasını sevilmek olarak anlıyorum.
Kendimden kendime bir cevap:
“sevilen sevildiğini bilmiyorsa
seven sevmekten başka yol çizmediyse kendine
seven bu durumda acı mı çeker
yoksa
çektiği acıdan mutluluk mu duyar?”
Birgün gelirde biterse acıların, giderse üzerinde dolaşıp duran kara kara bulutlar ve dahi sıkıntılarının sonsuza dek senden silinip gittiğinin farkına vardığında, bil ki ölüm denen şey artık senin de tanımış olduğun bir gerçektir.
İster bu bedenin içinde, ister ötesinde bir yerde yaşa, yaşadıklarını kabullendiğin kadar yaşarsın GERÇEKler kavramını.
Sende seven ve sevilen adı altında oluşan bu ilişkiden öteye çıkamadığın sürece, acı çeken sen ve acı çektiren ise seni sevendir, sana göre.
Oysa öyle duygulanımların söz konusu bile olmadığı, acının ya da mutluluğun bir olduğu bir nokta var ki sende, sana göre tavırlar takındığın bu oluşların boş acılardan ibaret olduğunu görmek için ancak kendini öldürmekle olabilir.
BİR TEBESSÜMÜNE GÖNÜLLER HASRET
“Aslında sevgi sanıldığı gibi nefretin karşıtı değildir. Belki onu da kuşatarak benliğine sindirir…”
Bazen rüzgâr ile rüzgâr olup esmek istiyor gönlüm. Sevgiden gayrı her ne varsa dilimde; iterek bir köşeye, esmek ‘yeşil sarık’ uğruna akıtılan kanların kurumadığı topraklara… Seni bulmak, yarenin olmak; hüzünlü dünyana dalıp gül yanığı yanaklarında kim bilir kaç zaman sonra ilk kez açan gamzelerinin şahidi olabilmek adına… Bizi ‘en ziyade kardeşten daha ziyade kardeş’ edasıyla birleştiren Rabbimizin yüreklerimize ta ezelden ektiği tohumların ‘gül’ler açışıyla mesrur; ancak bu sevgi gülleriyle, zulüm ateşiyle kavrulan dünyamızın GÜLİSTAN A dönebileceği gerçeğini haykırmak adına… Rüzgâr olup esmek istiyor gönlüm!
Bazen yağmur damlalarıyla beraber düşmek istiyor yüreğim; kardelenlerin kurumaya yüz tuttuğu özgürlük beldelerine… Taşına, çatlamış toprağına her inişinde; ALLAH… ALLAH… nidâlarıyla inletmek yerini ve göğünü mahzun dünyanın… Karanlıklara mahkûm edilmek istenen gönül mahzenlerinde sevgi meş’aleleri yakmak; zûlm ateşini söndürmek adına… Kurumuş toprağını emzirmek; rahmetin damlalarıyla… Kana kana… Yağmur olup yağmak istiyor yüreğim…
Bazen bir gelin edasıyla muştular uçurmak istiyor kalbim; kan, gözyaşı ve şanlı direnişin hiç bitmediği tükenmediği ‘can pazarları’na! Baharı yaşamak için kışa sabretmek gerektiği hakikatini dillendirmek; sevgiden güller dermek adına… Yüzündeki gülücük olmak, acına hayranı olduğum azmine ortak; hüzünlü gözlerinin göz bebeği olabilmek adına… Bir gelin saflığında, yaşam gergefine, umut nakışları işlemek umuduyla; düğün-dernek kurulsun istiyor kalbim!
Bazense bir damla gözyaşı olup akmak istiyor yüreğim; yüreğine… Yüreğinde yeşermek adına… Belki; yüreğinde yeşermekte olan gül fidanlarını sulamak, gönlümün yangın düşmüş dehlizlerini hiçbir karşılık beklemeksizin sunduğun-sunacağın sevgiyle serinletmek umuduyla… Gayrı ağlama, üzülme diye gözyaşın olup akmak istiyor yüreğim…
Bir kelebek edasında konmak istiyor gönlüm; gönlüne… Alından, yeşilinden serpiştirmek, gönlünü ‘yeşil’e boğmak adına… Bir tek söz olup; kalbinde dilinde boy vermek… Andığın olmak yürekten; ellerini semaya her açtığında! Bir tek sözcük olmak içinden gelen sımsıcak… En sevgili (s.a.v.) nin gönüllerimize emrettiği gibi:
“Vallahi imân etmedikçe cennete giremezsiniz… Birbirinizi sevmedikçe de imân etmiş olmazsınız…”
Sevgi…
Sevgi ki; dili, ırkı ve rengi her ne olursa olsun, imân sahiline varma adına her ne vasıtaya binmiş olursa olsun, hiçbir ayrım olmaksızın ‘imâna susamış gönülleri’ tek berrak kaynağa -teslim/islâm- a ulaştıracak bir ulvî duygu!
Sevgi ki; Rabbi Rahim’in:
“(O müşriklerden olmayın ki;) Onlar dinlerinde fırkalara ayrıldılar, gurup gurup oldular. Ve her gurup kendinden olanla ferahlanır. (Rum_32)” ikazına muhattâb olmama adına; ifrattan gönüllerimizi koruyacak bir sıcak duygu!
Sevgi ki; özgürlüğün dikenli yollarında birlikte ilerlemek adına birleştirilen gönüllerimiz bir kez daha birleşsin… Rabbi Rahim’in; “İnananlar ancak kardeştir!” hitabının sırrı gölgesinde birleşmek, yek vücûd olmak!
Sevmek ki; muhabbet…
Sevmek ki; vuslat…
Sevmek ki; rızaya ermek…
Selam ve dua ile..
Sevilen sevdirmedikçe, seven sevemez.
Sevmek, sevilende yok olmak demektir, sen sevilende yok olduğunun farkına vardığın zaman senlik, benlik kavramları ortadan kalkar; HEPLİK başlar ve hayatın bütüne dönük olarak devam eder. Hayatın böyle devam ettiği zamanda gün gelir görürsün ki seven kendisini sevmiş te kimsenin haberi bile olmamış! (Kim var ki…)
SEVGİ bir bilgi kaynağıdır! Bir şeyi ne kadar SEVİYORSANIZ O’nu o kadar BİLİRSİNİZ!!!
Sûfilerin kitaplarında bir hadisi kutsi vardır;
BENİ arayan BENİ bulur, (demek ki önce aramak gerekiyor, talip olacaksın, isteyeceksiniz ki verilsin!!!)
BENİ bulan BENİ BİLMEYE – tanımaya – başlar,
Beni tanımaya BİLMEYE başlayan beni SEVMEYE başlar, (bakın buraya kadar KENDİSİ hiç hareket etmiyor hep BİZden bekliyor)
Kim BENİ SEVERSE BANA AŞIK OLUR, (bakın aşık oluncaya dek SİZİ bekliyor, O’na AŞIK olduğunuz zaman hareket başlıyor!!!)
Kim BANA AŞIK OLURSA BEN de O’na AŞIK OLURUM, (dayanamıyor artık
)
Ama BEN kime AŞIK OLURSAM O’nu ÖLDÜRÜRÜM! (Fena)
BEN her KİMİ ÖLDÜRÜRSEM O’nun diyetini ödemek BENİM üzerime borçtur,
Kimin diyetini ödemek BENİM üzerime vacip olursa kim BENDE KENDİNİ ERİTİRSE BENDE O’nunum O’yum O OLURUM MU deniyor acaba?
Bu hadisi kutsi ile de “sevilen sevdirmedikçe seven sevemez” tezi çürüyor sanırım
EĞER; BİR sevilen BİR de seven varsa…
Sevgilerimle…
Ben elle tutulur, gözle görülür, kalple hissedilir türden bir sevgi isterim. Beşerim ya başka türlüsüne almaz aklım. Mesela bir sevgi ki, yılların belki de yorgun düşürdüğü altmış küsur yaşında bir bedenin, şansını zorlamak pahasına çağıl çağıl zuhur eden… Vermek, vermek, vermek şeklinde…
Açığa çıktığı boyutta algılanıp değerlendirilemese ve kadir kıymet bilinmese de vazgeçmeksizin. Öyle bir sevgi ki, sanki varoluşu ayakta tutan Zati bir gereklilik adeta.. Farkına varanın nurunda hayat bulduğu, varamayanın da farkına varana dek dünyasında debelenip durduğu.. İsmi Nur-u Muhammedi olan… (Hz. Rasulullah 64 yaşında mı 61 yaşında mı aramızdan ayrılmıştı?)
O sevginin en güzel tezahürü Kur’ân idi, halen de öyle.. Çağıldayıp duruyor, hala hayat veriyor, cana can katıyor. Çünkü o öyle bir sevgi ki durudurulamaz, önüne bentler barajlar kurulamaz, yıkar geçer. Sınırı yoktur, duru durağı yoktur, zaman ve mekan önünde engel değil emrinde hizmetkar sadece… Çünkü O varoluşu ayakta tutan zati bir gereklilik dedik ya.. Hayat veren nefes gibi.. Öyle ki bir an bile kesilse, varlık alemi oracıkta tıknefes olup çöküp kalacak, canı çekilip gidecek ve varlığı külliyen sisli bir hayal olacak ya da zifir gibi bir karanlık belki..
Zaman ve mekanı boyun eğdiren O sevgiyi, Nur-u Muhammediyi dünya gözüyle gördüm, kalbimle hissettim, az önce satırlarına da dokundum.
İşte böyle bir sevgiden bahsediyorum. O’nu gördüm, gayrına kör oldum. Şükründe acizim. Rabbim nankörlerden eylemesin.
İnsanda ki sevgi duygusunun ”alemlerin sevgi üzerine yaratılması” gerçeğiyle alakalı olduğunu düşünüyorum..
Sevgi kavramı olmasaydı alemler yaratılmazdı!..
Algılayabildiğimiz alemde dahi bir canlının veya bir bebeğin var olabilmesi için, iki ayrı kutbun (dişi ve erkek) birbirlerini sevmeleri gerekmektedir!..
Bu da gösteriyor ki, sevgi duygusu olmadan yeni bir var oluşun olması mümkün değil…
Bu sevgi duygusunu mikro alemden makro aleme kadar bu şekilde düşünürsek eğer, sevgi duygusu olmadan, yaratılma kavramının gerçekleşmesi mümkün değil!..
Dolayısıyla, sevgi olmasaydı alemler de olmazdı…
Sen olmasaydın (seni yaratmasaydım) alemleri yaratmazdım, sözünün manasını açıklar mısınız?
Bedenimden ayrı olmayan “gözüm, kulağım” olmasa idi “göremezdim, duyamazdım”. Bedenimden ayrı olmayan bu duyu organların fonksiyonları sonucu ZİHİNim, ÂLEM ALGISINI (gözün, kulağın, bedenin ve hatta beynin algılarını da dâhil) yaratıyor.
Zihin kendinde, kendinden ayırdığını zannederek göz, kulak, beden ve beyin algılarını üretiyor. Ve mecâzen diyor ki; “gözüm, kulağım, beynim; sizler olmasaydınız, âlemleri üretemezdim=algılayamazdım”.
SEN dediği boyutU ile Âlemler yaratılıyor.
Sen olmasaydın (seni yaratmasaydım) hitabı kime? Alemler ismi ile işaret edilen varlıklar ne? Sayın AHHA?
Nasıl ki bir meyvenin oluşabilmesi için ağacın olması gerekli ise ve o ağaç o meyveyi vermek için yaratıldıysa, bir bütünlük(teklik) içinde ve “Alemlerin İnsan için değil, insanın alemlerin içinde yaratıldığı” gerçeğini de göz önüne alarak düşündüğümüzde bu sorunun cevabını bulmuş oluruz, diye anlıyorum.
Sevgili ELF…
Sen olmasaydın sözü mecazidir!. Allah dudaklı bir tanrı olamayacağına göre bu sözü de söylemesi mümkün değildir..
Fakat bu mecazdan yola çıkarak gerçek bulunabilir…
Allah sınırı sonu olmayan Ekber olduğuna göre ve kendisinden başka ikinci bir varlık olmadığına göre, ”sen” hitabıyla işaret edilen ikinci bir varlık kimdi? Tabii ki kendisi!…
Allah’ın sonsuzluğunun ilk tecellisi İnsan’ı kamil’dir..
İnsan’ı Kamil, tüm alemlerin varlığını aldığı Esma boyutudur. Bu Esma boyutu Allah’ın ilk tecellisidir…
Esma boyutunun ilk tecellisi de Adem’e olmuştur (yeryüzünde).. Tabii ki tüm sonsuzluğuyla!!…
İşte bu hitap.. ”Eğer sen olmasaydın alemleri yaratmazdım” hitabı, Adem’in hakikati olan sonsuz Esma boyutunadır (Muhammed’in de hakikati)….
Yani hitap kendinden kendinedir.. Hiçlikten ilk insana doğru…..
Saygıdeğer Ö.M;
Suâlinizin cevabı Sevgideğer “bir’ol”‘un katılımında ifâde bulmuş. Teşekkür ederim..
Bir zamanlar “B”+EL EHADÜS SAMED=?????? diye bir formül sunmuştum fakat [...] net bir cevap veren olmadı. Sevgili Arda kardeşimiz olayı biraz kavramış anlaşılan, tebrik ederim. Eğer tek cam kullanıyorsan ikinci bir camı takmak zor gelmeyecek, aksine görüşün netleşecek.
Gelelim Sevgili ELF kadeşimizin sorduğu sorunun cevabına.
Sen olmasaydın (seni yaratmasaydım)?=Zat’ının ürettiği manalardan oluşan RUHUL AZAM İSİMLİ MELEĞ’i ortaya çıkarmış olmasaydım,
alemleri meydana getirmezdim?=bu meleğin varlığıyla var olan alemleri yaratmazdım.
Her bir birim varlığını bu melekten alır. Onun için amentüde ilk olarak Allaha “B”sırrıyla imandan sonra hemen arkasından MELEKLERE İMAN bahsi gelir.
Bu RUHUL AZAM isimli meleğin iç dünyasına EHADİYET, dış dünyasına VAHİDİYET, RAHMANİYET, MELİKİYET VE RUBUBİYET denir.
Efendimiz (s.a.v.) bu RUHUL AZAM isimli meleğin yeryüzündeki TEK temsilcisidir, aynasıdır. Ruhul Azam isimli melek te SAYISIZ VE SONSUZ RUHUL AZAMLARIN TEK temsilcisidir, aynasıdır.
En iyisini Allah bilir.
Allah’ım, mevcud olan tüm tecelliler sensin.
Benim varlığım senin varlığının beşerîlik serâbı,
senin varlığın benim varlığımın ilâhîlik serâbıdır.
İki serâb da sensin, iki ayrı serâb olmadan.
Senin ezeliliğin benim sonradanlığımın tecellisi,
benim sonradanlığım senin ezeliliğinin tecellisi.
Bana verdiğin bu nimetlerin,
güzelliklerin sırları için şükrederim.
Hallac-ı Mansur