Hakiki yani yakın derecesinde bilgi; Şüphe, vehim, yanlışlık ihtimali olmayan bilgi.
“Her zümre kendi inancından memnundur” (23 Mu’minun 53)
Yakin derecesinde bilgi;
Hiçbir şek ve şüpheye, kişide yanlışlık ve vehim ihtimaline yer vermeyen bilgi.
Bir kimse; “bu bilginin” yanlış olduğunu iddia etse ve bu kişi taşı altın yapıyor olsa, bu bilgiden şüphe etmeyip, bilakis kuvvet kazanan bilgi.
On sayısı üç sayısından büyüktür.
Birisi dese ki; “hayır! Üç sayısı on sayısından büyüktür!”
Ve delil olarak ta taşı, altın yapsa… Ben de bunu görsem, bilgimden şüpheye düşmemeliyim.
Demeliyim ki;
- Bilgim doğrudur. Fakat yapılan işe şaşarım.
İşte; bu şekilde bilmediğin bilgi “güvenilemiyecek” bilgidir.
Yakin derecesinde bilgi, İKAN ve TAHKİK neticesi oluşur.
Bilgi alış yolları:
* Duyular vasıtası ile. En kuvvetlisi göz. Sonra kulak, burun, dil ve his.
* Evveliyatı içine alan nakliyat.
* Matematik, fen, kimya vb. teknik bilimler.
* Misal-kıyas bilgileri
Duyular vasıtası ile elde edilen bilgiler;
Örneğin göz, yıldızlara bakar para kadar gösterir. Akıl fen bilgisi ile gözü yalanlar.
Benzeri yanılgı – kıyas diğer duyu verileri için de geçerlidir.
Bir mıknatıs parçasının manyetik gücünü bilemezsin. Ne zamanki o gücün varlığını görebileceğin bir olay olur. O zaman o parçanın mıknatıs olduğunu anlarsın.
Duyular vasıtası ile değerlendirme yapan beyin ve onun en güçlü kapasitesi akıl
Akıl olmasa idi duyuların verilerinin doğruluğunu tasdike devam edecektin.
Akıl onları tamamladı veya yalanladı; Sahip olduğu bilgi girdileri sayesinde.
Uykuda birçok rüya görürsün. O sırada onların “doğru olduğu hissini” yaşarsın.
Sevinirsin, üzülürsün uçarsın vb.
Uyanınca o gördüklerinin “hayal” olduğunu, rüya gördüğünü anlarsın.
O halde uyanık iken his ve akıl ile inandığın bütün şeylerin “gerçek” olduğuna nasıl “kesin” diyebilirsin?
Bir üst boyuta göre uykuda olmadığın ne malum?!
Bu noktaya çok dikkat!
“Sana öyle bir hal gelir ki;
Bu hal senin, şu andaki uyanıklık haline nispeti, şu andaki uyanıklık halinin uyku haline nispeti gibidir!
Yani senin şu andaki (bu boyuttaki) uyanıklık halin, O boyuta göre uyku halidir.
Bu boyuttaki yaşamın, o boyuttaki uyku halinde görülen rüya gibi!
“İnsanlar uykudadırlar. Ölünce uyanırlar.”
Bu duruma vakıf olunca senin akli delil ve inançlarının geçersiz olduğunu anlarsın ki;
Bu durum belki sufilerin kendilerinde buldukları haldir.
Bu durum yaşanmadan hiçbir delil ispat ve mantıkla izah edilemez ve o durumda bu boyut verilerinin hepsi geçersizdir.
O zaman anlarsın ki, aklın işi, görevi nübüvveti tasdike delâlette bulunmak, kendisinin bu noktada yetersizliğini kabul ederek buradan öteye gidemeyeceğine imanını tasdik ederek gerçek secdeyi yapıp nübüvvete teslim olmak şuuruna ulaşmaktır
Aklın hudut ve sahası burada biter. Belki de bu nokta “vel ba’sü ba’del mevt” tür!
“Ölmeden önce ölünüz”ün ilmen yaşanmasıdır. Mutmainnededir…
Kişisel irade külli iradede erimiş, yeni bir benlikle yeni bir boyutta yaşam başlamıştır. Tek boyutlu eğitimden çok boyutlu eğitime geçilmiş, duyular üstü idrak sistemleri devreye girmiştir. Maddenin sonlu yapısından madde ötesi sonsuzluk boyutuna geçiş yapılmıştır. İlahi enerji ve bilginin oto kontrolünde seyirdedir.
Evrende var olan ilahi ritimle bütünleşerek, ilahi enerjinin temel taşı olan “ALLAH“ zikrindedir.
İkan mutmainnededir.
www.yorumsuzblog.org
















































“Akıl ve iman” uzun zamandır YORUMSUZ EKRANI’nda mercek altında. Çok değerli, çok farklı, çok geniş açılı yazılar ve yorumlar var. Aynı konuya kendi penceremden bakmayı denediğim bir yazı hazırlayıp Yorumsuz Blog’a gönderdim… sonra siteyi açtığımda benim hazırladığım on sayfalık yazının sevgili Hikmet Ersoy tarafından bir sayfalık bir çalışma ile mükemmelen özetlendiğini gördüm… demek ki sistemde “akıllar bir” olmasa da “KALBLER BİR” olabiliyormuş.
Hikmet kardese bu degerli makale icin tsk ederiz. Rüya ile gercek arasinda ki farki Gazali’nin agziyla özetlemis. Bu gibi konular zaman zaman herkesin aklina takildigi olmustur. Biz de rüyami gercek, gercek mi rüya diye ikilemlere takilmisizdir ama anladik ki gercek olarak bildigimiz seylerin de rüya ya da hayal olabilecegi ihtimalidir…
Bazen söyle düsünmüsümdür; “su an bilincim baska yerde, bu evrende dünya denen bir gezegende bedenimi izliyorum!” izlenimine kapildigim oluyor ve hakikatin de bu oldugunu tahmin ediyorum… Bizler tek bir bilincin degisik versiyonlarini izleyen birer animasyonuz ve her birimize gerceklik hisleri olusturmak icin duyular verilmis ve böyle bir hayatimiz olduguna inandirilmisizdir. Belki de böyle bir hayatimiz hic olmadi! Kimbilir?…
Evvel ile Ahir arasında sırat köprüsü kuruludur. Fakat bu evvel ile ahir tek bir noktadan ibaret. Rabbim, bu noktaya, bu an’a bütün bir beşeriyetin ömrünü sığdırdığı gibi tekâmül devresi olan binlerce yılı da sığdırmıştır. Hatta sonsuz bir hayat diye bilinen ahiret’in sonsuzluğu bu noktaya, bu an’a sığdırılmıştır.
Evvel ve Ahir sıfatları Allah’ın olduğuna ve bu sıfatlar sonsuzluk ifade ettiğine göre An diye bildiğimiz ve Cenab-ı Hakk’ın, bize “DEHR” olarak bildirdiği yine kendisi. Çünkü! O’ndan gayri her şey, yine O’nun tecellisi.
Dünya hayatı, Miraç hadisesinde olduğu gibi An içine sığdırılmış bir zaman dilimi. Evvel ile Ahir arasında kurulmuş olan sırat köprüsündeki yolculuğumuzda zaman içinde zaman yaratılarak bu hayatı yaşıyoruz. Fakat son nefesimizde perdeler kalkıp, gerçekler görüldüğünde bizim bir ömür dediğimiz süreç 5-6 saniyelik bir zaman dilimi içine sıkıştırılmış zamandan ibaret. Her şey bir An’dan ibaretmiş sözü, son nefeste idrak edilecek bir gerçeği ifade ediyor.
Beş duyu organının algıladıkları ile şartlanmış bir beyin, evvelinde annesini, ahirinde ise kabrini görür. Fakat düşünen ve tefekkür eden bir kişi, yolculuğunun evvelinin Allah’tan başlayıp, ahir olan Allah’a uzandığını bilir ve şu kısacık dünya hayatının, bu yolculuk sürecinde ne kadar az bir zaman dilimi tutuğunu fark eder.
Yolculuğu Allah’tan başlayıp yine Allah’a uzanan bir Bilinç, farklı zaman ve mekanları BİR AN’da algılayabilecek bir potansiyele sahiptir. İlerleyen günlerde Eğer BÜYÜKLERİN dediği gibi teknik imkanlarla ZAMANda İLERİ ya da GERİ gidilebirse ki; GİDİLECEKTİR, farklı boyutlar kavramını biraz daha yakinen anlamış olacağız. Ama yine ÜÇ BOYUT sınırları içerisinde… Olsun, bu bile bir başlangıç olacaktır.
İLK basamak her zaman önemlidir. İlk basamağımız acaba diğer insanlara göre çıkılması gereken kaçıncı basamak. Nereden başladığınız çok önemli.
Kalb, kalbin aynasıdır. Hakikakate yönelmiş mir’âtler benzer görüntüyü yansıtır. Fark ancak yöneliş açısı itibarı iledir ki; bu da zenginliktir. Bilmukabele değerli kardeşim Gökdoğan.
Akıl ben-liksiz, kalb bir-liksiz değildir. Kalb dile gelince akıl sûkût eder. Gönlün ululuğunu, dil tariften acizdir.
Gönül bu; ne derman diler, ne ferman dinler!
Aklın kemali, kalb gözünün açılmasındadır. Sorular, girdaplar ancak o zaman sûkût bulur.
Birol kardeşim;
Uyku denizi ile kuşatılmış düşler dünyasında uykudadır insanlar, bilfiil uyurlar!
Akşam olur yatakta, sabah olur ayakta..
Uyanış sırrı ”Ölmeden önce ölünüz” mesajındadır… Sanırım?
Bu dünyada dahi bir rüya görsek, görmemiş olamayacağımız gibi, bu rüyada yaşadıklarımızı da yaşamamış olamayız… gibime geliyor.
Efendimiz s.a.v; ”Dünyadaki yaşamınız, uzun bir yolda giden yolcunun bir ağaç altında gölgelenmesi kadardır,” diyor…
“Yeryüzünde kaç sene kaldınız?” diye sorar.
Onlar, “Bir gün, ya da bir günden daha az bir süre kaldık. Hesap tutanlara sor” derler.
Allah şöyle der: “Çok az bir zaman kaldınız. Keşke bunu (daha önce) bilmiş olsaydınız.”
“Sizi boşuna yarattığımızı ve bize tekrar döndürülmeyeceğinizi mi sandınız” 23 Mu’minun 112/115
Kıyameti gördükleri gün onlar, sanki dünyada ancak bir akşam, yahut bir kuşluk vakti kadar kalmış gibidirler. 79 Naziat 46
Bülent Gökçen kardeş;
An içre sığdırılmış zaman ile ilgili (Miraç) bilgiye, ayet ve rivayetlerde ulaşabiliyoruz.
Fakat demektesiniz ki; “ZAMANda İLERİ ya da GERİ gidilebirse ki; GİDİLECEKTİR”
Bu düşünceniz ile ilgili bir ayet veya hadis var mı?
Bir de şöyle düşünelim; bu tür bir seyehatin amacı ne olabilir? Konu ile ilgili yapılan filmlerde “olmuş ve olacak” gelişmelere müdahale canlandırılmakta.
Bu alenen “takdire müdahale“ değil midir? Veya…
Böyle bir tasarrufun başka ne amacı olabilir?
Saygılarımla
HİKMET
HAKİKİ BİLGİYE NASIL VARACAĞIZ?
Hikmet Ersoy:
“Sana öyle bir hal gelir ki;
Bu hal senin, şu andaki uyanıklık haline nispeti, şu andaki uyanıklık halinin uyku haline nispeti gibidir!”
“Bu durum belki sufilerin kendilerinde buldukları haldir.”
***
“İnsanlar uykudadırlar. Ölünce uyanırlar.”
“Ölmeden önce ölünüz”
Hakiki bilgiye varmanın yolu uyanmak. Uyanabilmek ise ölmekle mümkün
1. Bedensel Ölmek ve ruhsal olarak uyanıklık boyutuna geçmek.
2. Henüz can tende iken, beden kimliği ve algılarıyla sınırlanmayıp kalp ve basiret gözümüzü açmak ve yanılsama perdesini kaldırmak, bilinçlenmek.
Birinci yol çok kolay ama hakiki bilgiye ulaşabilirmiyiz? “Dünyada a’ma olan ahirette a’ma olur” uyarısı gereği ölümü tadan nefsimiz uyandığında sınırlı bilgi ve bilinc boyutunu aşamayacak demekki.
Öyleyse ikinci şıktaki “ölmeden önce ölünüz” tavsiyesine uymak gerek.
Nasıl uyanacağız, bize o hal nasıl gelecek? O HAL’ki sufilerin kendilerinde buldukları HAL!
Kendilerini Hal’ de bulmamışlar, HAL’i kendilerinde bulmuşlar.
Kendimizde bulacağız! Kendimde bir HAL aramalıyım ohalde. Bende derinlerde özde hakikatin Hal’i var. Kendimde! Halden hale giriyorum ama o HAL’e eremiyorum.
İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Ya nice okumaktır.
Kendini bilmek kolaymı? Mürşitsiz olmaz diyorlar. İstidadın varsa diyorlar.
Hakiki bilgiye nasıl varacağız?
Siz değerli Üstad’lar var iken, çaylaklara söz düşmez ama, çaylağa tebessüm de ancak Üstad’a yakışırmış. Tebessümlerinize sığınıyorum…
Bu konu çoğu zaman kafamı kurcalamıştır (yine öyle). Aydınlatıyor olmanız gerçekten de güzel. Benim de bir tesbitim var, bilmem yanılıyor muyum?
Gerçek bilgi deyince aklıma öncelikle ölçmek geliyor. Bence işe bu noktadan başlamalı. Hatalı yapılan bir ölçüm bizi hüsrana uğratabilir. Biraz detayına inmek istiyorum; günlük hayatımızda var sayılan veya kabul edilimiş bazı standartlara göre her an bir şeyleri kısıtlı cihazlarımızla ölçümlüyoruz değil mi? Zamanı, mesafeyi, ağırlığı, . . . v.s. Peki bunların içersinde neden şu kesin, bu kadardır diyemiyoruz? Veya neden aynı bir büyüklük her ölçülüşünde veya ölçene göre yakın da olsa hep farklı sonuç oluşturuyor? Neden net sonuçlar ortaya çıkmıyor? Acaba etkenlere bağlı olabilir mi? Bir diğer konu, ölçümler mutlağa göre mi? bir diğerine göre mi? Mutlağa göreyse önce mutlağı bilmeli. Diğerine göreyse etkileyen faktörler açısından diğer herşeyi ve terkibini bilmeli öyle değil mi?
Benim düşüncem, genelde ölçütümüz diğerine göre olduğundan etkenler çok fazlalaşıyor ve diğer herşeyi bilemediğimizden dolayı faktörleri gözardı ediyoruz. Bu da bizi mutlaktan ve gerçekten uzaklaştırıyor. Bir de diğer herşeyin sonsuzluğunu düşünürsek ?????? Bence gerçeği sonsuzlukta aramak veya onu ölçümlemeye çalışmak yerine, sonsuzluğu oluşturan mutlağı bütün ölçülerde ve oluşturduğu terkiblerde usanmadan aramak, ölçümlediğimiz kadarıyla bizi ona götürecektir. Eğer gerçek olan sadece mutlak ise, doğru yanlış dediğimiz ölçütler sadece hayal hükmüne girmez mi? Bence Vehim; ölçütler arasında değil, mutlağı göreceli, göreceliyi mutlak algılatan bir etkendir. Eğer sonsuzluğu bir defada ölçecek keskin cihazlarımız, duyularımız olsa idi veya mutlağı net olarak görebilseydik, ne mutlaktan yansıyan sonsuzluğu ve ne de o sonsuzluğu oluşturan terkipleri ölçmek isterdik. Bence işin can alıcı noktası burada.