“…Joel bana “Bilinç açıklanabilir mi?” diyerek meydan okudu. Bundan sıyrılmaya çalıştım; ama beni dinlemedi. Şöyle dedi, “Sen bilimsel at gözlükleri takıyorsun. Bilincin tüm varlığın temeli olduğunun farkında değilsin.” Tam olarak o kelimeyi kullanmadı ama buna benzer bir şey söyledi, “Hiçbir şey yoktur; Sadece Tanrı”. Ve tam açıklayamadığım şekilde bir şey içimde ters çevrildi. Bu o anda sahip olduğum en yüksek idrak idi. Aklımda tam bir geriye dönüş vardı ve Bilincin varlığın temeli olduğunun farkına vardım…”
* * *
WIE: Samimi olarak, kitabınızın bu altbaşlığını ilk gördüğüm zaman sizin mecazi olarak konuştuğunuzu sanmıştım. Fakat kitabınızı okuduktan ve şimdi sizinle konuştuktan sonra, kesinlikle daha önce düşündüğümden çok daha somut olarak kastettiğiniz hissine kapılıyorum. Kitabınızda kafama takılan bir şey var, diyorsunuz ki, tüm fiziksel evren bir noktaya kadar, sadece sayısız evrimleşen olasılıklar alemi içinde mevcuttu. Bir bilinç ve canlılık sahibi varlığın belirmesi olasılığı ile, o noktada ansızın bilinen tüm kainat, o noktaya kadarki onbeş milyar yıllık tarihiyle mevcudiyete geldi. Gerçekten bunu mu demek istediniz?
AG: Tam olarak öyle demek istiyorum. Kuantum fiziği böyle düşünmeyi gerektirir. Aslında kuantum fiziğinde buna “geciktirilmiş seçim“ denir. Ben bu konuya “Evrenin kendisini referans alması“ konusunu ekledim. Gerçekte “geciktirilmiş seçim“ konusu çok eskidir. Bu ünlü fizikçi John Wheeler’den dolayıdır, ama Wheeler benim kanımca tüm olayı doğru olarak görmedi. “kendini referans alma“ konunun dışında bıraktı. Böyle olduğunda daima sorular doğar, evrenin onbeş milyar yıldan beri mevcut olduğu kabul ediliyor ve olasılığı gerçekliğe döndürmek için Bilinç gerekiyor ise, o zaman nasıl oluyor da bu kainat onbeş milyar yıldan beri var olabiliyor? Çünkü o “Büyük Patlama” denen ve evreni yarattığı düşünülen hayat öncesi ateş topunun içinde ne bilinç ve şuur sahibi bir varlık, ne et-kemik bir varlık ve ne de karbon tabanlı bir varlık vardı. Fakat olayların diğer yönü ile değerlendirmesi bize evrenin kendini referans alan kuantum ölçümüne kadar olasılık olarak kaldığını söyler, işte bu yeni kavramdır. Bir gözlemcinin algısı, olasılığı gerçekliğe dönüştürmesi için gereklidir, öyle ise sadece gözlemci baktığında -zaman dahil- tüm olaylar algılanır olur. Bu açıdan değerlendirdiğimizde, tüm geçmiş zaman da o ilk canlı varlık baktığında algılanır hale gelir.
Bu fikir “antropik (insan merkezli) ilke“ ismi altında kozmoloji ve astronomide bir süredir yerini almıştır ve çok zekice ve ustaca yollarla giderek artan bir şekilde kullanımı yaygınlaşmaktadır -ki astronomları ve kozmologları kainatın bir amacı vardır fikrine ulaştırmıştır.
Hassas ayarlanmış birçok rastlantı, evrenin birtakım şeyleri amaca yönelik olarak gerçekleştirdiği yönünde bir izlenim vermektedir. Sanki Evren bu gelişim sürecinin bir noktasında bilinçli bir yapının doğmasını zorunlu kılacaktır.
WIE: Yani siz evrenin bir amaca yönelik olarak genişleyip evrimleştiğini ve bir açıdan gelişimin bizde yani insanlarda kendini tamamladığını söylüyorsunuz?
AG: Evet, insan bunun sonu olmayabilir, ama kesinlikle ilk gerçekleşeni. Çünkü burada yaratıcılığı ortaya koyma ihtimalinin ötesinde, Yaratıcılık Bilinçli bir varlıkta kendini ortaya çıkarmış. Hayvanlar kesinlikle canlıdır, fakat bizlerde olduğu gibi yaratıcılığa sahip değillerdir. Bu nedenle insan tam da şu anda mükemmel bir varlık olarak gözüküyor olabilir, fakat sonuncu mükemmel varlık olmayabilir. Bence gidecek uzun bir yolumuz var ve uzun bir evrimleşme sürecinin henüz başladığını düşünüyorum.
WIE: Kitabınızda Evrenin bizim hatırımıza yaratıldığını ima etmişsiniz.
AG: Kesinlikle. Fakat bunun anlamı canlı varlıklar, tüm canlı varlıkların hatırına. Ve Evren biziz aslında. Bu çok açık, net. Evren Kendisinin Farkındadır; ama bu Farkındalık bizlerin aracılığıyla olmaktadır. Biz Evrenin Anlamıyız. Biz evrenin coğrafik merkezi değiliz, -Kopernik bu konuda haklıydı- fakat Anlam Merkeziyiz.
WIE: Evren, anlamını bizlerin aracılığıyla mı buluyor?
AG: Tüm canlı varlıklarla. Ve bu sadece dünyalılar anlamında antroposentrik (insanın evrenin merkezi olduğu kabulu) anlamında olmak zorunda değil. Diğer gezegenlerde, yıldızlarda da canlılar, bilinçli canlılar olabilir- aslında ben olduklarına inanıyorum- ve bu görüş bu teoriye tamamen uymaktadır.
WIE: Bu insan-merkezli- ya da bilinçli-varlık-merkezli- görüş ekolojiden, feminizme, sistemler teorisine kadar gelişmekte olan modern düşüncelere göre ters yönde hareket eden oldukça radikal bir görüş. Bu perspektifler daha çok bütünün herhangi bir parçasının önemini vurgulayan, bağlantısızlık ya da ilişkisizlik yönünde gitmekte. Sizin görüşünüz eskiyi hatırlatan daha çok geleneksel, hemen hemen İncil’e ilişkin bir fikir. Baskın olan hiyerarşik-olmayan paradigma taraftarlarına nasıl yanıt vereceksiniz?
AG: Bu bizim konuştuğumuz uzun dönemli felsefe, monistik idealizm, bir çeşit Panteizmdir. Ekolojik dünya görüşleri olarak adlandırdığım bu görüşler Tanrı’yı görünen alemle sınırlandırmakla aslında Tanrı’yı yanlış tanıtmaktadır. Buna baktığımızda, kulağa hoş geliyor çünkü her şey ilahilik kazanıyor -kayalar, ağaçlar, tüm insanlar, hepsi eşit ve hepsi ilahiliğe sahip.- Bu kulağa iyi geliyor; fakat bu ruhsal öğretmenlerin bildikleriyle kesinlikle örtüşmüyor. Bhagavad Gita‘da, Krishna Arjuna’ya şöyle diyor, ‘’Bütün bunlar benim içimde, ama ben onların içinde değilim.‘’ Bununla ne demek istiyor? Ben yalnızca onların içinde değilim demek istiyor.
Yani evrim var, diğer bir değişle, görünen gerçeklikte var. Evrim olmakta. Bunun anlamı bir amip de Bilincin aşikar olmuş hâlidir, İnsan da. Fakat bunlar sadece aynı basamakta değiller. Evrimsel olarak, evet biz amipten öndeyiz. Ve bu teorilerde, bu ekolojik dünya görüşünde olanlar, bunu görmüyorlar. Evrimin ne olduğunu tam doğru olarak anlamıyorlar çünkü madde ötesi, aşkın boyutu ve Evrenin amaçlı yaratımını, yaratıcı oyununu görmezden geliyorlar.
WIE: Yani siz onların resmin bir parçasını elinde bulundurduklarını; ancak sizin getirdiğiniz diğer bakış açısı olmadan, onların görüşlerinin son derece-
AG: Bu çok kısıtlı. Ve bu yüzden panteizm çok kısıtlı. Batılılar Hindistan’a gitmeye başladıkları zaman, bunun panteistik olduğunu düşündüler, çünkü bir çok tanrı var. Hindistan filozofisi tanrıyı doğada, birçok şeyde görmeye yeltenir. Bazı zamanlar kayalara taparlar vs. Bu yüzden panteistik olduğunu düşündüler ve madde ötesi, aşkın boyutu daha sonra fark ettiler. Gerçekte, transandantal boyut Hint felsefesinde gerçekten iyi gelişmiştir, oysaki transandantal boyut Batıda mağarada, Gnostikler gibi çok az ezoterik sistemde saklanmış, örtülmüş. İsa’nın öğretilerinde, Thomas İncilinde bunu daha açık görebilirsiniz. Fakat Batıda bu akımı bulabilmek için gerçekten de çok derin kazmanız gerekmektedir.
Hindistan’da, Hinduizm’in kutsal metinleri Upanişad’da, Vedanta öğretisinde ve bir Hinduizm kutsal kitabı olan Bhagavad Gita’da bu çok açıktır. Şimdi, panteizm kulağa hoş geliyor. Ama bu hikâyenin sadece bir kısmı. Tapınmak için iyi bir yol, ruhaniyeti günlük hayatınıza getirmek için iyi bir yoldur, çünkü her şeyde ruh olduğunu bilmek iyi.
Eğer biz sadece çeşitliliği ve Tanrının her şeyde olduğunu görürsek, ama Tanrının bütün her şeyin ötesinde olduğunu görmezsek, o zaman biz potansiyelimizi fark etmiyoruz demektir. Kendimizi bilmiyor oluruz. Öyleyse, tam olarak, Kendini-bilme hakikatin bu panteistik bakış açısını görmeyi, ama aynı zamanda hakikatin bunun da ötesinde, algımızı ve kavrayışımızı aşan bakış açısını da görmeyi gerektirir.
WIE: Bir bilim adamı olmanın yanı sıra, aynı zamanda bir ruhani pratisyensiniz de. Sizi ruhaniyete neyin ittiği hakkında biraz bahsedebilir misiniz?
AG: Korkarım bu bayağı sıradan, hatta klasik bir durum. Bu ideal durum, tabii ki, yirmi dokuz yaşında bir prens iken tüm zevklerinin zaman israfı olduğunu çünkü dünyada sefalet olduğunu gören Buda’nın meşhur durumu. Benim için bu kadar katı olmadı, ama otuz yedi yaşımda dünya üstüme yığılmaya başladı. Araştırma bursumu kaybettim, eşimden ayrıldım ve yalnız kaldım. Ve fizik makaleleri yazmaktan aldığım profesyonel zevki almaz oldum.
Ama o dönemde, otuz yedi yaş civarında, Tanrının yer almadığı ve hayatın anlamının sadece beyin aktivitesinin zaferinden gelen dünya beni tatmin etmedi ve mutluluk getirmedi. Gerçekte o dönem ızdırap doluydu. Böylece meditasyona başladım. Mutluluk olmasa bile en azından teselli bulabileceğim bir yol var mı görmek istedim.
Ve neticede zaman alsa da bundan büyük bir haz açığa çıktı. Bir de şuna da değinmeliyim ki, bu sırada evlendim de, ve sevginin gücü bu süreçte çok önemli oldu. Diğer bir deyişle, ikinci defa evlendikten sonra anladım ki, sevgi benim düşündüğümden çok farklı bir şeymiş. Yani sevginin anlamının ne olduğunu eşimle keşfettim ve bu keşif benim ruhaniyetime büyük bir katkı sağladı.
WIE: Hakikatinizi arayışta, bilimin sizi tatmin etmediğini hissedip ruhaniyete yönelmenize rağmen, bu arada hep bir bilim adamı olarak kalmanız da ilginç.
AG: Evet, doğru. Sadece bilim yaptığım yol değişti. Bana ne oldu, olayı bir profesyonel gezi haline getirdiğimden bilim yapma hazzını kaybettim. Bilim yapmanın ideal yolunu kaybettim ki bu yol keşfetme ruhudur, meraktır, gerçeği bilme ruhudur. Öyleyse gerçeği artık bilim yolu ile araştırmıyordum ve böylece hakikati, gerçekliğin hakikatini tekrar arayabileceğim, meditasyonu keşfetmeli idim. Sahi gerçekliğin doğası nedir? İlk eğilimin hiçlik olduğunu, hiçbir şeyin olmadığını görürsünüz; ve bu sizi tamamen çaresizliğe iter. Ama meditasyon bana hemen sonrasında durumun bu kadar çaresiz olmadığını söyledi. Bir tecrübem oldu. Gerçekliğin gerçekten mevcut olmadığını gördüm. Ne olduğunu bilmiyordum, ama bir şey vardı. Bu tecrübe bana bilime geri dönme, yeni enerji ve yeni istikamet ile ne yapacağımı görme ve profesyonel zafer kazanmak için araştırmak yerine hakikati samimi olarak araştırma ayrıcalığı verdi.
WIE: O zaman hakikate karşı yeniden canlanan ilginiz, hayatınızdaki bu ruhani öz, bilimsel uygulamalarınızı nasıl şekillendirdi?
AG: Ne olduğunu söyleyeyim, bundan böyle sadece makale yayınlamak için, problem çözüp yayınlamak için ya da araştırma bursu almak için bilim yapmıyordum. Onun yerine gerçekten önemli problemlerle uğraşıyordum. Günümüzün gerçekten de önemli problemleri çok paradoksal ve çok anormaldir. Tabii geleneksel bilim adamlarının az sayıda önemli problemi olmadığını söylemiyorum. Orada da birkaç önemli problem vardır. Ama benim hemen keşfettiğim, içime doğan, beni gerçekliğin araştırılmasına iten problemlerden bir tanesi kuantum ölçme problemidir. Kuantum ölçme problemi öyle zor bir problemdir ki insanları profesyonel heveslerinden sonsuza kadar saptırdığını görürsünüz. İnsanlar yıllardır uğraşıyorlar ama çözemediler. Ama düşündüm ki kaybedecek hiçbir şeyim yok ve ben sadece hakikati araştıracağım. Ama neden göremiyordum? Kuantum fiziği çok iyi bildiğim bir şeydi. Tüm yaşamım boyunca kuantum fiziğini araştırdım, o yüzden neden kuantum ölçüm problemini çözmüyorum? Dolayısıyla bu soruyu sordum, ne tür bir aktör olasılığı gerçeğe dönüştürebilir? Ve bu 1975’den 1985’e kadar devam etti, ta ki mistik bir keşif sayesinde bunun farkına vardım.
WIE: Şu keşfi anlatır mısınız?
AG: Evet. Aklımda o kadar canlı ki. Şimdi, o günlerde -ve her tür kitapta, Fiziğin Taosu, Dans eden Wu Li Ustalar, Fred Alan Wolf’un Kuantum Sıçramasını kazanmak ve diğer kitaplarda dahi- her yerde Bilinç beyinden meydana gelen bir fenomendi. Ve her ne kadar bu insanlardan bazıları, nasıl olduğunu kimsenin açıklayamamasına rağmen Bilinç’e nedensel bir etki veriyorlardı. Muamma buydu, çünkü neticede eğer Bilinç beyinden meydana gelen bir şey ise, o zaman tüm nedensel etki sonuçta beyni oluşturan malzemenin temel parçacıklarından meydana gelecekti. Bu yüzden bu benim için bir bilmeceydi. Bu herkes için bir bilmeceydi. Ve bunu çözmek için hiç bir yol bulamıyordum. David Bohm gizli değişkenlerden bahsediyordu, bu nedenle onun açık ve gizli düzeni ile ilgili fikirleri ve bu tür şeyler ile oynadım, fakat bu yeterli değildi. Çünkü Bohm’un teorisinde de Bilince verilmiş nedensel etki yoktu. Bütünüyle realist bir teoriydi. Başka bir deyişle, bu her şeyin matematiksel denklemler ile açıklanabileceği bir teoriydi. Özgür irade yoktu. Böylece sürekli mücadele edip duruyordum, çünkü gerçekten de özgür iradenin olduğundan emindim.
Bu nedenle bir seferinde ve bu keşfin gerçekleştiği zaman- eşim ve ben Ventura, Kaliforniya’da idik. Bir mistik dost Joel Morwood Los Angeles’tan geldi ve hep birlikte Krishnamurti’yi dinlemeye gittik. Krishnamurti pek tabi ki son derece etkileyiciydi, çok büyük bir mistik. Kendisini dinledik ve eve döndük. Akşam yemeği yedikten sonra Joel’e Bilincin kuantum teoremi ile ilgili en son fikirlerim üzerine bir konuşma yapıyordum. Joel bana “Bilinç açıklanabilir mi?” diyerek meydan okudu. Bundan sıyrılmaya çalıştım; ama beni dinlemedi. Şöyle dedi, “Sen bilimsel at gözlükleri takıyorsun. Bilincin tüm varlığın temeli olduğunun farkında değilsin.” Tam olarak o kelimeyi kullanmadı ama buna benzer bir şey söyledi, “Hiçbir şey yoktur; Sadece Tanrı”. Ve tam açıklayamadığım şekilde bir şey içimde ters çevrildi. Bu o anda sahip olduğum en yüksek idrak idi. Aklımda tam bir geriye dönüş vardı ve Bilincin varlığın temeli olduğunun farkına vardım. O gece sabahladığımı, gökyüzüne baktığımı ve gerçek mistik bir duyguyla dünyanın ne olduğunu, tam bir inanç ile dünyanın, gerçekliğin böyle olduğuna ikna olduğumu ve birinin bu şekilde bilim yapabileceğini hatırlıyorum. İşte geçerli kavram -David Bohm gibi kişilerin arasından dahi “Gerçeklik, madde ve tüm bunların olduğunu varsaymadan nasıl bilim yapılır? Bilincin “nedensiz” şeyleri yapmasına izin verirsen nasıl bilim yapılır?” soruları çıktı. Fakat ben tamamıyla ikna oldum- O zamandan beri en ufak bir şüphe bile yok, ki buna dayanarak bilim yapılabilir. Sadece bu da değil, bilimin bugünkü problemleri çözümlenebilir. Ve şu an olmakta ola da bu. Tabi ki tüm problemler tam o gece çözümlenmedi. O gece bilim yapmanın yeni bir yolunun başlangıcı idi.
WIE: İlginç. Böylece o gece gerçekten tüm yaklaşımınızda bir değişme oldu. Ve ondan sonra her şey farklıydı?
AG: Her şey farklıydı.
WIE: Daha sonrasında bulduğunuz, bu bağlamda bilim yapmanın ne anlama geldiğinin detaylarını çözme, daha derinlere inebilme miydi, yoksa bilimsel düşüncenizin bu deneyimle bir şekilde dönüşmesi miydi?
AG: Doğru. Tam anlamıyla. Olan çok ilginçti. Takılıp kalmıştım, söylerken, daha önce bu fikirde takılıp kalmıştım: “Bilincin nasıl nedensel etkisi olabilir?” Ve şimdi farkına vardım ki Bilinç tüm varlığın Temeliymiş, aylar içerisinde kuantum ölçüm teorilerinin problemleri, ölçüm paradoksları eridi gitti. Yayımlanan ilk tezimi 1989’da yazdım, fakat bu sadece fikirleri geliştirmek ve detayları çözümlemekti.
Net sonuç, 1985’deki o gecede eski gücünü kazanan yaratıcılığın kendini tamamen ifade etmeden önce neredeyse 3 yıla yakın zaman almasıydı. Fakat o zamandan beri sadece fikir ardı fikirlerle kutsandım ve pek çok problem – biliş, algılama, biyolojik evrim, zihin-beden ilişkisi problemi çözüldü. En son kitabımın adı “Ruhun Fiziği”. Bu, tamamen çözümlenen bir reenkarnasyon teorisi.
WIE: Bunun sonucunda, sizin durumunuzda ruhani olana ilgi duymanın bilim yapma kabiliyetinizde önemli bir etkisi olduğu oldukça açık. Objektifin karşı tarafından bakarsak bilim adamı olmanın kendi manevi evriminizi etkilediğini nasıl söylersiniz?
A.G: Ben onları ayrı olarak görmeyi bıraktım, bu yüzden bu tanımlama, bu bütünlük ruhani ve bilimsel olanın bütünlüğü benim için çok önemliydi. Mistikler insanları sık sık, “bak hayatını bu şu diye ayırma diye uyarır.” Benim için bu kendiliğinden oldu çünkü ruhu keşfettiğimde bilim yapmanın yeni yolunu keşfettim. Ruh benim varlığımın doğal esasıydı bu yüzden bundan sonra her ne yaparsam yapayım onları pek fazla ayırmıyorum.
WIE: Bilim üretme motivasyonunuzda bir değişiklikten bahsettiniz. Sizi harekete geçiren şeyin belirli bir noktaya dönmeye başladığı gibi. Bu konuyu incelemekte olduğumuz için bu düşündüğümüz tek şey. Gerçekten bilimi motive eden ne? Ve bu ruhani arayışı motive eden şey nasıl farklı oluyor? Özellikle bahsettiğimiz birkaç kişi oldu. Örneğin Descartes ve Newton’un fikirlerinin tutunduğu bilimsel devrimden beri, tüm bilim yaklaşımının doğaya ya da dünyaya hakim olmak ya da kontrol etmek için olduğunu anlayan E.F.Schumacer veya Huston Smith gibi düşünürler. Böyle eleştirmenler bilimin en derin dogmaları keşfetme aracı olup olmayacağını sorgularlar çünkü onlar bilimin, yanlış nedenleri bilme arzusunda köklendiğini düşünürler. Açıkçası yeni çalışmanızda bilim dünyasına çok dalmışsınız, birçok bilim adamı tanıyorsunuz, konferanslara gidiyorsunuz bunun tümüyle kuşatılmışsınız ve ayrıca belki, kendinizdeki o motivasyonlarla boğuşuyorsunuz. Bu konuyla ilgili deneyiminizden biraz daha bahseder misiniz?
A.G: Evet, bu çok, çok iyi bir soru, bunu çok derinden anlamamız gerekiyor. Sorun şu ki, daha önce bahsettiğimiz “Fiziğin Taosu ve Dans eden Winli Ustalar” kitaplarını içeren bu arayışta, materyalist dünya görüşü içinde tanındığında bile, bu belirli bilim arayışında maneviyat Tanrı sadece kutsallığın özünde var olan tarafta görülür. Bu şu anlama gelir: Sadece tek gerçekliğin olduğunu söyledim. Sadece tek gerçekliğin, madde gerçekliğinin (maddeyi maneviyatla doldurduğumuz zaman bile) hala sadece tek bir seviyeyi ele aldığınız için, üstün seviyeyi görmezlikten geliyorsunuzdur ve bu yüzden pastanın sadece yarısına bakıyorsunuz, diğer yarıyı yok sayıyorsunuz. Ken Wilber bu noktayı çok çok iyi açıklıyor. Bu yüzden elbette ki yapılması gereken şey -ve bu bilimin utanç lekesinin ortadan kaybolduğu zamandır – diğer yarıyı bilime eklemektir. Materyalist bilim ayrılıkçı bir bilimdir. Yeni bilimse dünyanın maddi kısmının var olduğunu, ayrılıkçı hareketin de gerçekliğin bir bölümü olduğunu fakat gerçekliğin tek kısmı olmadığını söyler. Ayrılma vardır ve öyleyse sonra bütünleşme vardır. Bu yüzden “Kendini bilen Evren” kitabımda kahramanın tamamen bilimsel çabaya olan serüveninden bahsediyorum. 400 yıl önce Galileo, Kopernik, Newton ve diğerleriyle ayrılıkçı yolculuğa başladığımızı ayrı bir ayrılıkçılık yolculuğuna çıktığımızı söyledik, fakat bu kahramanın yolculuğunun sadece ilk kısmı. Sonra kahraman keşfediyor ve geri dönüyor. Şimdi bu yeni paradigmadan tanık olduğumuz, kahramanın dönüşü.
(Bitti)
Kendini Bilen Evren (1. Bölüm)
Kaynak: The Self-Aware Universe An Interview with Amit Goswami
Koordinatör: Berkay ÖZCAN, Kamil Kerem GÜLER, Gülhan ALALINLI, Yusuf Tolga ŞAN, R.I.P WILLIAMS
YORUMSUZ BLOG ÇEVİRİ EKİBİ
www.yorumsuzblog.org






















































