Eğer acımasız bir yaratıcıya inanmıyorsam, gerçeği anlayamadığımı kabul etmem zorunlu tutuluyor. Şimdi soruyorum! Peygamber neden yaratıcının acımasızlığını anlatmadı? Neden O her gün belki bin kere “Allah acıyandır” derken bize “Allah acımasızdır” deniyor. Önerdiğiniz kitaplarda hiç Allah’ın merhametinden bahsedildiğini görmedim.
Benim düşüncelerimle ve inançlarımla, bilge tespitler gibi sunulan dini yorumlar sürekli çatışıyor. Her zaman tuhaf şeyler servis yapılıyor. Neden? Bizim dışımızdaki tüm insanlar aptal mı? Bir yerlerde bozukluklar var. Çarpık anlayışlar var. Yanlışlar var. Bozuk bir merkezden yönlendiriliyor gibiyiz.
Bana konunun buralara gideceği en başında neden söylenmedi? Bilerek gizlendiğini çok geç anlamaya başladım.
Manipülasyona neden ihtiyaç duyuluyor?…
Neden bazı şeyler gizlenmek zorunda?…
Bizimle aynı inandığını söyleyenler dışında hiç kimseyle bu inançları paylaşamıyoruz. Her zaman saklamamız gereken bir şeyler var. Hep var. Neden? Başkalarından gizlediğimiz inançları neden kabul ediyoruz?
“Hitap”
www.yorumsuzblog.org
(Bu soru-yorum Sistemde Duyguya Yer Yok mu?! başlıklı yazıya yapılmıştır.)



















“Hitap” kardeşim ne desen haklısın. Bize bazı şeyler o kadar yanlış anlatılmış, biz bazı şeyleri o kadar yanlış anlamışız ki, doğrularımız yanlışlarımız birbirine karışmış, şu an tek amacımız yanlışları doğrulardan ayırmak.
Ve bunu başarmak inanın ki, sıfırdan başlamaktan çok daha zor. Çoğu zaman arızalı bir şeyi tamir etmektense, yenisini yapmak daha kolay oluyor. Çoğu zat, olayın bir yönüne ağırlık vererek, diğer yönlerin örtülmesine farkında olmadan zemin oluşturabiliyor. Ve bazı kelimelere, kavramlara gereğinden fazla yönelerek onu manasından uzaklaştırıp, diğer kelime ve kavramları güçsüz kılabiliyor, devre dışı bırakabiliyorlar.
Örneğin; Allah’ın Kahhar ismini ele alalım:
Bu isimle ilgili öyle örneklemeler yapılıyor ki, sanırsınız ki Allah haşa acımasız, merhametsiz… bir varlıkmış gibi lanse ediliyor. Ve deniyor ki; “Allah Kahhar’dır, kahredicidir, insanın yanlışını, hatasını, günahını… görürse kahreder…”
Halbuki Kur’an’a baktığımızda sürekli Allah’ın Rahmetinden bahsediliyor, kötülüğün nefsimizi kirletmemizden; zulmetmemizden… kaynaklandığı, insanların büyük tek bir vücut olarak ektiğini biçtiği, kendi kendilerine zulmettiği, elinden çıkanların karşılığını aldığı… sık sık vurgulanıyor.
Kahhar ismiyle ilgili çok önemli bir tespitim ise şu: Benim görebildiğim kadarıyla Kur’an’da Kahhar ismi hep Vahid ismiyle birlikte “Vahid-il Kahhar” şeklinde yer almaktadır. Ve hepsi de içinde kullanıldığı ayetlerden de anlaşıldığı üzere Allah’ın tekliğini açıklama sadedinde, put/ tanrı/ ilah anlayışını yıkmak için, var olan gerçek tek varlığın Allah olduğunu anlatmak için kullanılmıştır.
İnsanları korkutmak veya kahreden bir tanrı manası oluşturmak için değil…
Yani, anlayabildiğim kadarıyla Allah Vahid’liği dolayısıyla her türlü put/ tanrı/ ilah ve onun dışında her hangi bir şeyin var olma manasını kahreder yani ortadan kaldırır, yani Allah varken ve Vahid iken; put/ tanrı/ ilah ve başka bir şey var olamaz, Kahhar’a uğramışlardır yani gerçekte yokturlar, denmek istenmektedir.
Şimdi Kur’an’ın anlattığı Allah’ın Kahhar olaması manası nerede, bazılarının insanları korkutmak için kullandıkları Kahhar manası nerede?! Kendince dine hizmet ettiğini sanan bu zihniyet, insanları Allah’tan uzaklaştırarak dine, insanlara ve kendilerine en büyük kötülüğü yapmış olmaktadırlar. Allah’ı acımaız bir varlıkmış gibi göstererek insanları O’ndan uzaklaştırmaktadırlar. Bundan dolayı size hak veriyorum, ne deseniz sonuna kadar haklısınız.
YÛSUF SÛRESİ 39-) “(Yusuf dedi:) Ey zindan arkadaşlarım!.. Müteferrık (çeşitli/başka başka) rab’lar mı daha hayırlı, yoksa Vahid’ül Kahhar olan Allah mı?”.
RA`D SÛRESİ 16-) De ki: “Semavat ve Arz’ın Rabbi kim?”… De ki: “Allah”… De ki: “O’nun gayrından, kendi nefslerine bir fayda ve bir zarara malik olamayan veliler mi edindiniz?”… De ki: “A’ma (kör) ile basıyr (gören) müsavi olur mu?… Yahut zulumatLAR ile Nur müsavi olur mu?”… Yoksa (kendinden gayrı vücud olmayan, algıladıkları tüm kuvve ve özellikler kendisine ait olan) Allah’a O’nun halkettiği gibi halkeden ortaklar mı kıldılar (algıladıklarında açığa çıkan kuvveler onlara aitmiş gibi) da halk (yaratma, yaratış) onlar üzerine müteşabih mi oldu?… De ki: “Allah’dır, herşeyin Halik’ı… O, Vahid’dir, Kahhar’dır”.
İBRÂHİM SÛRESİ 48) O gün Arz, başka Arz’a tebdil edilir (değiştirilir), Semavat ta (başka Semavat’a değiştirilir)… (Hepsi) Vahid, Kahhar olan Allah’a buruz etmiştir (gizlenmeleri sözkonusu olmaksızın barizdirler; Hak zahirdir).
SÂD SÛRESİ 65) De ki: “Ben ancak bir uyarıcıyım (farketmeniz gereken büyük bir gerçeği haber veriyorum; nefsim için, nefsimle konuşan değilim?)!… İlah’dan (Allah’ın gayrı vücud) bir şey yok, ancak Vahid, Kahhar olan Allah vardır”.
ZÜMER SÛRESİ 4) Eğer Allah bir çocuk edinmek irade etseydi, elbette yarattıklarından dilediğini ıstıfa ederdi (süzüp seçerdi)… Subhan’dır O!… O, Vahid, Kahhar olan Allah’dır!.
MU’MİN SÛRESİ 16) O gün onlar barizlerdir (perdesiz, apayan)… Onlardan hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz… “Bugün Mülk kimindir?”… “Vahid, Kahhar olan (gayrı vücud olmayan) Allah’ındır!”.
İlk inancımı sorgulamaya ne, neden, nasıl cevaplar aramaya başladığımda bir çok tasavvufi eserler, Kuran mealleri, tefsirleri ve tevilleri okudum. Anlatımlar ve verilen ilim bir yere kadar geliyor sonra sanki 13+ film başlayacak gibi bundan sonraki bilgi ehline verilir diyordu. Hatta Arabi ile çok kavgalar ettim zihnimde. Arabi’de anlattığını anladınsa anladın, anlamadım biraz daha açıkla dersen seni huzurundan kovuyor gibi bir hava algılıyordum. Hatta tasavvuf erbabını geçtim, çevremdeki ilim irfan sahibi olduğunu düşündüğüm kişiler neden bana bunları anlatmadı dediğim, cahilliğimi bana öğretilmemiş olmasına bağladığım nice bilgilerle doldum.
Yeni öğrendiğim bana ufuklar açan herşeyi yakın bir arkadaşımla sürekli paylaşıyordum. O kişi ki; ilginç bir şekilde ne anlatsam, bak böyle bir yorum var, bunun anlamı bambaşkaymış gibi paylaştığım tüm bilgiyi sünger gibi alıyor, anlayışıma yenilikler katıyor ve ben hala sorgulamasını yaparken fiile döküp hayatını yeniden islama göre düzenliyordu. Günah denenden kaçar, sevap deneni kovalar oldu, ibadeti arttı, kişiliği bile değişti desem yeri. Olay sanki ben okuyorum, o icraat yapıyor gibi bir hal aldı. Beni dinlemeye, beraber fikir sohbetleri yapmaya doymayan kişi bir gün “ben kafamda herşeyi yerine oturttum yeter kafamı karıştırma” dedi. O an Arabi ve tanıdığım zatları hatırladım. Onlar susacakları yeri bilmiş bense susturulmuştum. Artık kime konuşup kime susacağımı, içimdeki inancı ne kadar dışa vuracağımı öğrendim.
Tabii bu giz bilip te anlatmayanlar için, bir de bildiğinin son sınırında anlatan ama bir başka bilenden geride kalanlar var.
SADECE VE SADECE ALLAHIN AYETLERİNE KATIKSIZCA /EKLEMESİZ ([...] SAFSATASI GİBİ.) TABİ OLMAYIP
ÜSTATLARIN, ŞEYHLERİN, HOCALARIN, SÖZDE ALİMLERİN Kitablarına Körü Körüne Tabi Olursan ve Olunursa Bu Kişilerde “ÇELİŞKİLER BİTMEZ”.
“KURAN’A UYMAYAN HER BATIN BATILDIR!”
KUR’ANA TEZAT OLAN HER TASAVVUFİ, FELSEFİ, BİLİMSEL BİLGİ, GÖRÜŞLER, SÖZLER, FİLLER, SAPKINLIKTIR. SAPIKLIKTIR. CEHALETTİR. DALALETTİR.
Açın Bakın “İSLAMIN TEK ve TAM REHBERİ KUR’AN” daki Ayetlere; Hahamları, Sözde Alimleri, Üstadları RABB Edinmek Hakkında.
ÜSTATLARIN, ŞEYHLERİN, HOCALARIN, FALANCA KİMSENİN ([...] ve Arkadaşları GİBİ RİVAYETÇİ /DEDİKODUCU İFTİRACI ZALİM MÜNAFIKLARIN) HER YAZDIĞINA SÖYLEDİĞİNE KİTABULLAHA TABİ OLMADAN KÖRÜ KÖRÜNE İMAN EDENİN TEZATLARI SIKINTILARI BİTMEZ.
ÜSTATLARIN DEDİĞİNE YAZDIĞINA DEĞİL, HİKMET-İLİM KAYNAĞI KUR’AN’A BAK. ORİJİNAL ARAPÇA MANASI İLE ÖĞRENMEYE ARAŞTIRMAYA ÇALIŞ.
Ayrıca YARATAN/ HALKEDEN Hakkındaki DÜŞÜNCE ve SÖZLERE ÇOK DİKKAT ETMELİ.! ACIMASIZ!!! lık Kavramlarından Beridir. Kimlere Neye??!
Acımasızlara, Zalimlere, MÜNAFIKLARA, MÜŞRİKLERE, İNKARCILARA Acımayacağını KUR’AN’dan ÖĞRENEBİLİRSİN.
ALLAH, HAKKINDA BİLMEDİĞİNİZ ŞEYLERİ KONUŞMANIZI HARAM ETMİŞTİR.! Ayetini Oku.
İNSAN MERKEZLİ DİN BAKIŞINDAN KUR’AN/VAHİY MERKEZLİ DİN ANLAYIŞINA…
ALLAH RASULUNE EBEDEN SALAT VE SELAM.
SADECE TEK KAYNAK KUR’AN’A TABİ OLAN HAS MÜMİNLERE ES-SELAM.
Nefsime zulmettiğimde Kahhar ismi zahir oluyor ve tamamen yanlışa gidecek algımın önünü canımı çok acıtarak kesiyor. Canımın acısının hikmetini bilemediğim için sinirleniyorum. Halbuki Allah’ın rahmeti gazabının içinden bana ulaşmış. Bu beşeriyet algısına göre gerçekten tatsız tuzsuz, kabul edilmez bir sonsuz yaşam süreci. Durumu tam anlamıyla idrak eden rahmeti, duygusallığı, affedilmeyi içinde yaşayacak ve yaşayan KENDİ olacaktır. Bunun dışında sistemi tanrı zanneden, bu yüzden sistemde duygu arayan için mutlak bir hüsran, sistemi değiştirme suretiyle affediciliğini ortaya koymayan acımasız bir hayali tanrı algısı kalacaktır.
Ama inan ki dostum seni senden başka affedecek, anlayacak kimse yok. Dua ederken düşünce platformunu temizle, kendi sesini duymaya çalış çünkü bundan sonra sonsuzluğa kadar duyabileceğin (anlayabileceğin), seninle irtibata geçecek tek ses o. Hakikati deşifre edecek olan “dekoder” sensin.
Allah’ın “acımasız” diye bir ismi, bir vasfı yoktur. Bize merhametsiz gibi görünen hadiseler arkasında hikmet ve rahmetin güler, gizli, güzel yüzleri vardır.
Bediüzzman Hz.’den konuyu izah eden bir çok yerden, yalnızca kısa bir alıntı;
Eğer denilse, “Bu dünyadaki musibetler, çirkinlikler, şerler; ihatalı (kuşatıcı) rahmete münafidir, bulandırıyor.”
El cevap: Risale-i Kader gibi Nurun risalelerinde bu dehşetli suale tam cevap verilmiş. Onlara havale ile, kısacık bir işareti şudur:
“…Herbir unsurun, her bir nevin, her bir mevcudun, külli ve cüz i müteaddit (bir çok) vazifeleri ve o her bir vazifenin çok neticeleri ve meyveleri var. Ve ekseriyet-i mutlakası, maslahat ve güzel ve hayır ve rahmettirler. Ve az bir kısmı, kabiliyetsizlere ve yanlış mübaşeret edenlere (sünnetullaha uygun hareket etmeyenlere) veya ceza ve terbiyeye müstehak olanlara veya çok hayırları sünbül vermeye vesile olanlara rast gelir; zahiri, cüz’i bir şer, bir çirkinlik olur, bir merhametsizlik görünür. Eğer o cüz’i şer gelmemek için rahmet tarafından o unsur, o külli mevcud o vazifesinden menedilse, o vakit bütün hayırlı, güzel sair neticeleri vücud bulmaz. Bir hayrın ademi (yokluğu) şer ve bir güzelliğin bozulması çirkinlik olması itibariyle, o neticeler adedince şerler, çirkinlikler husul bulur. Demek, birtek şer gelmemek için yüzer şerler, merhametsizlikler irtikab edilir ki, bütün bütün hikmete, maslahata, rububiyetteki rahmete muhalif düşer. Mesela, kar, soğuk, ateş, yağmur gibi nevilerin yüzer hikmetleri, maslahatları içinde bazı dikkatsiz ve ihtiyatsızlar, su-i ihtiyarlarıyla kendileri hakkında şer yapsa, mesela elini ateşe soksa, “Ateşin hilkatinde rahmet yoktur” dese, ateşin had ve hesaba gelmeyen hayırlı, maslahatlı, merhametli faydaları onu tekzib edip ağzına vurur.
Hem, insanın hodgam (yalnız nefis boyutundan bakan) hevesatı (hevesleri) ve süfli ve akıbeti görmeyen hissiyatı, kâinatta cereyan eden rahmaniyet ve hakimiyet ve rububiyet kanunlarına mikyas ve mehenk ve mizan olamaz. Kendi ayinesinin rengine göre görür. Merhametsiz siyah bir kalb, kâinatı ağlar, çirkin, zulüm ve zulümat suretinde görür. Fakat, İmân gözüyle baksa, yetmiş güzel hulleler giymiş bir Cennet hurisi gibi, rahmetler ve hayırlar ve hikmetlerden dikilmiş yetmiş binler güzel libasları birbiri üstüne giymiş, daima güler, rahmetle tebessüm eder bir insan-ı ekber ve ondaki insan nevini bir kâinat-ı suğra ve her bir insanı bir alem-i asgar müşahede eder. Bütün ruh u canıyla,
“Elhamdüllilahi rabbil alemin, errahmanirrahim, maliki yevmiddin der…”
Çok önemli bir mesele sorup bizi tefekküre sevk ettiğiniz için teşekkürler sayın “hitap”…
Gizlenmek zorunda olan şeyler?
Gizlenmek zorunda olan hiç bir şey yoktur. Gizlenmeye çalışılıyormuş gibi algılananlar ise sadece ve sadece yanlış anlaşılmaya sebeb olmamak, doğru bilgiye ulaşmak için gerekli dinginliğe ulaşmayı beklemenin durgunluğu veya sessizliğidir. Alemde saklı hiç bir şey yoktur. Anlaşılması için çıkılması gereken fikir seviyeleri vardır. Fakat bu uzaklık! bizim onu reddetmemizi gerektirmez. “Kişi bilmediğinin düşmanıdır.” prensibi gereğince, bu düşmanlığı, uyuyan şeytanı! uyandırmamak için kalınan sessizlik vardır…
Saygılarımla…
”İNSAN MERKEZLİ DİN BAKIŞINDAN KUR’AN/VAHİY MERKEZLİ DİN ANLAYIŞINA…” A.KELAMİ
Kur’an bir tarih vs. kitabı olmadığı gibi İnsan’ın hakikatını anlatan Allah Rasûlun(İRSAL OLMUŞ)ce DİLLENMİŞ, adeta İnsan merkezli bir kitab’dır. Bu tabi İnsanın merkezinden de ne anlaşılacağına göre değişir insandan insana…
Hem İnsan merkezli değil diyeceksiniz hem de Allah Rasûlu’ne salat edeceksiniz?!!!
”KUR’ANA TEZAT OLAN HER TASAVVUFİ, FELSEFİ, BİLİMSEL BİLGİ, GÖRÜŞLER, SÖZLER, FİLLER, SAPKINLIKTIR. SAPIKLIKTIR. CEHALETTİR. DALALETTİR.” A.KELAMİ
Kur’an’ı anlamak, Arapçasını anlamakla eş değer değildir. Kur’an HAKİKATTE anlaşılırsa bilinir ki;
Aslında hiç bir şey Kur’an’a ters düşmez!
Bir civcivin içinde bulunduğu yumurtanın kabuğunu, o civcivin kendi çabasıyla kabuğunu kırmasından önce dışarıdan müdâhale ile kırarsanız o civciv yeni (!) yaşamı kaldıramayacak ve kısa sürede ölecektir.
Yeni ortamı kaldırAmayacaktır!…
Evren (!)’deki Rahmãn (Kimliksiz O’nun Bilinemezliğini) ve Rahîmi (Kimliksiz O’nun kendini Bildirmesini) “esirgeyen, acıyan, bağışlayan, şefkatli (!)” gibi insanî duygularla yorumlayan; öldürdüğümüz hayvanları afiyetle (!) ve büyük bir keyifle (!) yerken üzülmeyip de, ölen-öldürülen-öldüren -insanlara Sistem’de duygusallığın geçerli olmadığını bilmeden- tepkisel (!) olarak üzülen-sevinen-kızan; ama nötr=yorumsuz olamayan (!) biyokimyasal fabrikamıza (beynimize) neden bazı şeyler açıkça anlatılsın ki?
Din, tasavvuf, bilim vs. şartlandırmalarıyla/ezberleriyle, kendimizde açığa çıkarmadığımız, orjinal olmayan taklit bilgiyle hakîkate nasıl hazır olabiliriz?
*/ Herşey apaçık anlatılmış; ama duygusallığımız nedeniyle gözümüzün önündeki hakikatten perdeleniyoruz /*
Kur’ãn’ın İndirildiği GÖK’te duygu yoktur, dolayısıyla Kur’ãn tepkisel-duygusal olmayan “akıl sahipleri” için apaçıktır! O’nun, biyokimyasal varlığımız nedeniyle duygusal olan diline “duygusallıksız” bakarsak “Sır” diye bir şeyin olmadığı ortaya çıkacaktır.
Duygusallığı bırakalım! (Duygularımızı değil)
Kitap’ta hiçbir şey eksik bırakılmamıştır. Zâhir dünyamızda her şey misâllendirilmiş.
Çocuklar (!) akılları (!) kesene kadar oyalanmaları için bir takım Ali Baba ve Kırk Haramiler masalları ile büyütülür. Müslümanlık, Hrıstiyanlık bilgileri, ötedeki (!) cinler-periler-şeytanlar-melekler-ahiretler-(Esmã, Zât, Melekût) mertebeler, Kutuplar, Gavslar, 3′ler-7′ler vs… Sonrasında anne-babası yeni dünyayı büyüyerek tanımaya başlayan çocuğa bu yeni dünyanın, Ali Babanın, Haramilerin gerçeklerini fısıldar.
Fısıltının şartı Akıl Yaşını büyütmektir.
Büyümek için tepkisel olarak kızma, şımarma, duyguların seni kontrol etmesin,
Ama aklını büyüttükten sonra istediğin duyguya ve duygusallığa bürün!
Duygusal olmakla olmamak sende 1 olduğunda Özgürce kız, Özgürce kahkaha at!
Farkındasın!.. Kontrol edebiliyorsun, dilediğin gibi oynayabiliyorsun duygularınla!
Sendeki Âdem çıkmadan insanlık, insanlığının göstergesi orjinal bilgi/ilham yok.
13 yaşa gelmeden de Hanîf İbrahimlik/Tevhid yok.
Hayrola, nasip ola..
Sevgilerimle Efendim!..
“Allah acımasızdır” değil!. Fakat, Allah yaratısı sistem gerçekten çok acımasız. Bunun bu şekilde acımasız olduğunu ve gereken tedbirleri almaktan başka çare olmadığını artık kabul etmek gerek.
Gece kondu hayatı ile gökdelendeki yaşam anlayışları birbirlerinden çok farklı. Bu yüzden ömründe hiç gökdelen görmemiş, hep gecekonduda yaşamış biri için, gökdelen yaşamı çok TUHAF gelir. Eskiyi atıp, yeni yaşama ayak uydurulmalı, aksi halde tuhaflıklar hiç bir zaman bitmeyecek.
Birileri maddi menfaatlerine zarar gelmesin diye gerçeği örter, birileri de bu gerçeğe bilmeyenler dil uzatmasın diye örtmeye çalışır. Gizlenmesi bundadır sanırım.
Başka tuhaflıklar da vardır. Ama şimdi değil ahir zamanda…
Bir kavim çıkar, hakikat ilmi paylaşırlar: GELENE GİT, GİDENE GEL DEMEZLER!
AmedLi güzel kardeşim;
“Allah acımasızdır” değil!. Fakat, Allah yaratısı sistem gerçekten çok acımasız.”
Allah esmalarından oluşmuş sistemi, nasıl Allah’tan farklı olabilir? Bu sistemin kaynağı nedir, Allah(esmaları) değil mi?
“Gece kondu hayatı ile gökdelendeki yaşam anlayışları birbirlerinden çok farklı. Bu yüzden ömründe hiç gökdelen görmemiş, hep gecekonduda yaşamış biri için, gökdelen yaşamı çok TUHAF gelir. Eskiyi atıp, yeni yaşama ayak uydurulmalı, aksi halde tuhaflıklar hiç bir zaman bitmeyecek.”
Allah beni böyle bir gökdelene çıkarıp başımı döndermesin, gecekondudakinin ilmine razıyım:(
“Birileri maddi menfaatlerine zarar gelmesin diye gerçeği örter, birileri de bu gerçeğe bilmeyenler dil uzatmasın diye örtmeye çalışır. Gizlenmesi bundadır sanırım.”
Günümüzde artık örtülen pek bir şey kalmadı.Kitaplarını okuyup taklit ettiğiniz kişi, bazı düşüncelerini örtseydi de gizli/cinni düşüncelerini açmasaydı:(
“Başka tuhaflıklar da vardır. Ama şimdi değil ahir zamanda…
Bir kavim çıkar, hakikat ilmi paylaşırlar: GELENE GİT, GİDENE GEL DEMEZLER!”
Efendimiz(as)dan sonraki her dönem ahir zamandır.Aksi halde hiç bir kimse kendi dönemini ahir zaman olarak görmez, içine düşülen yanlışlıkları fark etmez, şimdi olduğu gibi:(
Güzel kardeşim kendimiz olmaya çalışalım, başkasının sindirdiği lokmanın kimseye faydası olmaz..
YORUMSUZ SİTESİ KİTABINA UYAN CÜMLELERİ VURGULAYARAK GÖSTERİYOR
UYMAYANLARI İSE SANSÜRLÜYOR.
YORUMSUZSAN TARAFSIZSIN DEMEK, TARAFSIZSAN SANSÜR YAPMA.
KENDİMİZE KURDUĞUMUZ SİTEDE GEREKENLER YAZILACAK. İNŞA-ALLAH. YAZDIĞIM YAZILAR SENİN HEVANA UYDUĞU İÇİN VURGU TONU İLE GÖSTERME.
KUR’AN insan merkezli bir kitab’dır. Diyorsun ve Vurgu ile Gösteriyorsun. Yorumsuz Sitesi SENİN VE TABİOlduklarının ALLAHIN AYETLERİNDEN Bİ-HABER İLMİNİN NE DÜZEYDE OLDUĞUNU AÇIK SEÇİK GÖSTERİYOR. İstersen Ahmed Bey ya da Filan Bey Her Kim isen Sözüm Sana.
SİZİN GİBİ NASİBSİZLERDEN UZAĞIZ.
İyi de ABDULLAH KELAMİ kardeşim;
Sen ismin de dahil yorumlarını genelde büyük harf karakterleriyle yazıyorsun. Gerekli vurgulamaları sen zaten yapıyorsun. Senin yorumlarına YB’nin kalın vurgu yapmasına gerek kalmıyor.
Sansüre gelince; genelde çoğumuzun cümleleri bundan nasibini alıyor. Bence gerekli bir mekanizma; her akla gelen yazıldığında sonradan pişmanlık oluşturabiliyor, ayrıca kişi hakları denen bir olgu var.
Sakin, anlayışlı, hoşgörülü olarak kızgınlığımızı, üzüntümüzü, öfkemizi bastırmaya çalışalım. Bizlere de bu yakışır diye düşünüyorum, öfkeyle kalkan, pişmanlıkla oturur.
Değerli ABDULLAH KELAMİ, sen ve sizin gibiler nasibli olun inşaallah. Ben veya bizler sen veya sizler(?!) için nasibsiz olmayı göze alanlardanız…
Allah bana neyi lutfetmiş İse, ben hakikaten râzıyım…
Sende râzı mısın?
Kainatta herşey zıddı ile yaratılmıştır,
Merhametsizler olmazsa merhametli nasıl belli olur?
Deccal olmazsa Mehdi’yi İsa’yı nasıl bileceğiz?
Allah’ın 1001 isminden biri Erhamerrahimin ise birisi de Gaddar’dır.
Hiçbir vasfında sıfatında da bir sınır yoktur.
Allah’tan Billah’a sığınırım.
Selam aleykUm
Hani yorumlara yorum yazılmayacaktı???
Çifte standart olmuyor mu sayın yönetim??
“Hitap” kardeşimizin yazısını şöyle dikkatli okuyunca anladım ki, o aslında bize soru sormuyor, bizden cevap beklemiyor. Çünkü o sorularının cevabını geç te olsa bulmuş.
Onun amacı kendisine sorup cevabını bulduğu soruları, bizim de kendimize sormamızı ve cevabını bulmamızı istiyor. Yani o, “ben çektim siz de çekmeyin; ben gerçeği geçte olsa fark ettim, siz de fark edin” demek istiyor.
Biz ise, hala ona cevap yazma yarışına devam ediyoruz, gibime geliyor. Ona cevap yazmaktansa onu anlamaya, endişelerinin haklılığını fark etmeye çalışıp, kendimizle yüzleşip, düşüncelerimizi arındırmaya çalışmamız, daha mantıklı olur kanısındayım.
“Hitap” kardeşim, bu sefer sana cevap yazma gibi gereksiz, anlamsız ve boş bir uğraşa girmiyeceğim, çünkü sen geç te olsa cevaplarını bulmuşsun. İnşaallah bu sorularına verdiğin doğru cevabını biz de farkeder, daha da geç olmadan dengeyi buluruz diyorum.
Teşekkürler…
Yorumsuz Blog’u yorumsuz biri olarak değerlendirmek gerekirse ABDULLAH KELAMİ’ nin söylediği şeyin olmadığını diyemeyiz ama şurası çok önemli; Benim kanatimce bazen yanlış olan şeyleri de bilerek bold karakerle belirtiyorlar yani hoşa gidilen gidilmeyen değil de, üzerinde dikkat edilmesi gereken manasında ben alnıyorum yani burada bir yanlış var dikkat edin manası gibi. Fakat bence Yorumsuz Blog kendini de eleştirmeli. Madem yorumsuz, kendince bazı kısımları bold yapmamalı. Şahsen ben bakıyorum yazımın bir yerine bold olarak belirtilmiş mi, eğer öyleyse nefsim şöyle bir hoşlaşıyor, afferim diyorum kendime
))
Yorumsuz Blog uykuya dalmış ne güzel… Beşer tabii uyumalı… Daha yoruma onay gelecek bekleee…!
Allah’ın ”Acımasızlık” değil, Rahman sıfatı vardır…
Rahman, Rahmet edendir… Zulmeden değil!!…
Zulmün köklerinde ödül yoktur… Rahman’ın Rahmetinin köklerinde ise ödül vardır.
Bu ödül yeni bir yaşam olarak açığa çıkar ki, Rahmettir…
Rahman’ın Rahmeti acıdır, zulüm de acıdır… Ama aralarında ki fark; birinin sonunda bir yaşam ve bir ödül vardır. Diğerinde ise, ne bir ödül, ne de bir yaşam…
Allah bir kuluna bir acı tattırırsa şayet, sonunda o kulunu hiç bilinemeyen bir yerden mükafatlandırır… Çünkü O Rahmandır… Acımasız bir Zalim değil!!!…
DENGE
Herkes Rabbini “zan ettiği” gibi bulacak olsa karşısında;
Neler zan ederdik acaba?
Rabbimiz hakkında neleri zan etmekten kaçınırdık?
Yaşadığımız olaylar karşısında ne vehim ve vesveselere kapılmışızdır da, korktuğumuz başımıza gelmemiştir?
Veya en azından “en kötüsü” olarak gelmemiştir.
Hafifletici sebepler ile yunmuş, yıkanmış olarak gelmiştir.
Unutmayalım; ne ekersek onu biçiyoruz!
Rüzgar eken fırtına biçer!
Ekilince çoğalır! Hele bir de verimli topraksa! Seyreyle gümbürtüyü.
Rüzgar, rüzgar olarak ta kalmaz… Fırtına olur, kasırga olur… Olur da olur..
Çünkü mayalayan “sen” sin! Sen biliyor musun “sen” in ne olduğunu?
Bir de “hatasızlık” ararız. Birisinden, bir yerlerden bir şeyler öğreniriz.
Hemen “alim” kesilir, öğretenin açığını arayıp, tenkide uğraşırız.
E O da insan!
Elbette hata yapacak! Tamamen kusursuz olması, her şeyi bilmesi mi gerekiyor?
O nun söylediği her şeyin “doğru” olması mı gerekiyor?
Şimdi sorayım; Ey nefsim! Senin öğreticin kim? Yol gösterenin kim? Mürşidin kim? RABbin kim?
Kimi Rab ediniyorsun? Kimin öğretisi ile, söyledikleri ile amel ediyorsun?
Kimden aldığın bilgi ile aklın çalışıyor?
Kimin kitabından okudukların ile amel ediyorsun?
Kimin “yap dediğini” yapıp, “yapma dediğini” yapmıyorsun?
Eğer ki;
Ezbere bilgi sahibi olup, aklını çalıştırmıyor isen,
Aklını kullanıp aldığın bilgileri Kur’an’a götürmüyor isen,
Kur’an ı anlamak için O’ nun vahyedildiği Resulü örnek alıp, anlamaya çalışmıyor isen;
Sen istediğin kadar “Rabbim Allah’tır,“ de…
Senin Rabbin, tâbi olduğundur!
Bir de ifrat ve tefrit var…
Esas olan, doğru olan; “Şey”e Hakkını vermek!
Hak ettiğinden fazlasını verirseniz (ifrat) de, az verirseniz (tefrit) de o “şey”e zulmedersiniz.
Her iki durumda da “had” aşılmış olur.
Doğru tesbit, doğru bilgi ile yapılır.
Hava günlük, güneşlik, süt-limanken “Tek” lik tepelerinde kanat çırpanlar, fırtına çıkınca “çift” liğe mi sığındı?
Konunun nerelere gittiğini, neler gizlendiğini pek anlamadık, bir anlatan çıkar herhalde!?
Kur’an ı anlamak;
Bir Arab’ın “Arap” ça, bir Türk’ün “Türkçe”, bir İngiliz’in “İngiliz”ce okuyup anladığı bir metnin anlayış açısından birbirinden farkı yoktur.
Bir anlamı herhangi bir dilden, herhangi bir dile transfer edebilirsiniz. En fazla o kelimenin, o dilde bire-bir karşılığı olmayabilir. İzah edilemez demek değildir.
Dil bilgisi kuralları, gramer yapısı herhangi bir dili “üstün dil” yapmaz.
Üstünlük, MANAyı anlayan ferasettedir.
HİKMET
Varliklari zitliklar olusturur!…
Bir ceylani yakalayip yiyen aslan merhametsiz midir? Onun da besleyecek yavrulari var, bu bir sistemdir. Av olmasi icin avci da olmalidir degil mi?…
Kime ve neye göre merhamet ve acima?
ALLAH’in esmalari sonsuza kadar aciga cikacaktir bütün hasmetiyle…
GERÇEĞİ KİM GİZLER?
Önce kendimize şunu sormalıyız: “Gerçek nedir?”
Soruya cevap vermeden yeni sorular sormalıyız:
Kaç gerçek vardır?
“Allah’ın gerçeği ayrı, insanın gerçeği ayrı mıdır?”
“Allah kendi gerçeğini birisine/birilerine; ‘bak sadece sana söylüyorum… aman ha benden duyduğunu herkese deme, bir sen bil bir de güvendiğin bir kaç kişiye söyle… geri kalan ve ağzı sır tutmayacak olanlara da mecazlarla anlat… anlayanlar anlasın anlamayanlar anlamasın’mı demiş?”
“Gerçeği bilen/bilenler bildiklerini ağzı sıkılara mı söylerler?”
“Gerçeği bilenler Zen üstatlarını bile çatlatacak sırlı sözlerle mi konuşurlar?”
Soruları sonsuza kadar üretebiliriz. Fazla yorulmadan bir kaç “açık gerçek (?)” yazalım:
Önce “acı gerçekler (?)”:
“Sistemde vahşet ve dehşet egemendir.”
“Güçlü zayıfı sürekli öğütür.”
“Sistemi var eden Yaratıcı sistem/İNdeki acı ve vahşetten memnun değildir ama sistemi/Nİ de ‘duygusuzca’ seyreder.”
“ Zayıfların yok oluş ve güçlülerin varlığını mükemmele taşıyış doğal seleksiyonunu ‘ilâhî objektiflik’ ile yorumsuzca izler.”
“Biraz daha dişinizi sıkın, sistemdeki vahşet ve dehşet sizi eğitip cennete hazırlamak içindir.”
Şimdi de “tatlı gerçekler”:
“Sistemde salt rahmet ve merhamet vardır ama bilinçleriniz kör olduğu için göremiyorsunuz!”
“Allah’ın işine karışma… karışırsan şer görünenden çıkacak hayıra engel olabilirsin.”
“Bazan da ibreti âlem olsun diye bir leopara bir maymun yavrusunu şefkatle kucaklattırır.”
“Aslında herkes cennete girecek(???)”
“Cehennem denilen yerdeki ateş senin bildiğin ateş değil(???).”
“Cennet-cehennem cahilleri ve avamı korkutmak ve sevdirmek için kullanılmış mecazlardır(???).”
“Acı gerçekler” ve “tatlı gerçekler” sır mı? Sır ise bizim gibi avamın kulağına kadar nasıl ve neden geldi? Ağzı sıkılar ağzından mı kaçırdılar?”
Neden ve nasıl geldi bilemem ama bu sırları duyunca “gerçeği çözmüş”olurum ve derin bir nefes alarak: “Oh be cehennem ateş değilmiş, cennet de herkese yetecek kadar genişmiş. Öcü gösterilen Yaratıcı ‘şirin ve çok tatlı birisiymiş’… ama bu gerçekleri herkese söylememeliyim! Yok yok söylemeliyim ama çok gizemli laflarla ‘çaktırmadan’ yavaş yavaş… alıştıra alıştıra” diyoruz. Duyduklarımızı ve mecazlardan çözdüklerimizi çapımızca sızdırıyoruz… bakıyoruz kimsenin ‘tınladığı’ yok… her şey eski tas eski hamam. Bu sefer de kendimizi nimet saymaktan vazgeçip hayranı olduklarımız adına konuşmaya başlıyoruz ve…
Zannedersem “gizlenen gerçek” bizim gibi avamın duyup da gizlediği değil… “seçkinlerin” ve “seçkinlerin seçkinlerinin” bildiği ama söylemediği çok muazzam başka gerçekler olmalı. Baş döndürücü sırlar olmalı. Bunları söylememeleri, gizlemeleri, çözemeyeceğimiz mecazlarla birazını sızdırıp gerisini demlenmeye bırakmaları bizim hayırımızadır. Açıkça söyleselerdi kaldıramazdık… hatta inkar edip yoldan çıkardık… gibi laflarla kendimizi avutmaya devam ediyoruz.
İnsanı kuşatan rahmet ve gazabı Rasuller/Nebîler akıl ve kalbleri zirve yaptığı anlardaki algılarıyla “Rabbin kelimeleri” olarak bize aktarmışlar.
Kehf/109-) Kul lev kânel bahru midâden likelimati Rabbiy lenefidel bahru kable en tenfede kelimatu Rabbiy velev ci`na Bi mislihi mededa;
De ki: “Eğer Rabbimin kelimeleri (manalar) için Deniz (sûretler mertebesi) mürekkeb olsa, Rabbimin kelimeleri tükenmeden (sınırsız) önce elbette Deniz tükenirdi (sonsuz) … Ve eğer onun (o denizin) bir (Bi-) mislini daha getirsek (gene yetmezdi)”.
Kehf/110-) Kul innema ene beşerun mislüküm yuha ileyye ennema ilahuküm ilahun vahıd* femen kâne yercu Lıkae Rabbihi felya`mel amelen salihan ve la yüşrik Bi ibadeti Rabbihi ehada;
(Rasûlüm) de ki: “Ben sizin misliniz bir beşerim, ancak (öyle ki) ilahınızın (SİZ’i yaratanınızın?) İlah’un Vahid olduğu bana vahyolunuyor (dıştan bilgi gibi, değil?) … O halde kim Rabbine LIKA (kavuşma)’yı (varlıklarında açığa çıkışını yaşamayı) umuyorsa salih (sünnete uygun, marifete mutabık) amel işlesin ve Rabbi’nin ibadetine (B sırrınca) birini ortak koşmasın”.
Vahyi bir kısmı gizli kalması gereken fısıltı gibi anlamazsak “gerçek ve sır” hakkında biraz daha insaflı düşünebiliriz.
Hz. Muhammed a.s. da “bizim gibi bir beşerdir” ancak “gizemli ve sır olmayan” gerçeği netleşen bilinciyle okumuş ve bize beyan etmiş. Altı bin civarındaki âyeti (işareti) kayda geçirmiş. Ve bu kadar sözün ve misalin bizlere yeterli olacağını söylemiş. Söze ve misale devam edecek olsaydı kendi Rububiyet hakikatinden aldığı mânâları yazmaya (anlatmaya) denizler mürekkep olsa yetmezdi.
Âyetlere göre… Rasulullah a.s.’ın anlatmadığı yerlerin anlattığı yerlerden neredeyse sonsuz kat fazla olduğu sonucuna varıyoruz. Vardığımız sonuç doğru. Fakat anlatmadığı yerlere “gizlenmiş, örtülmüş sır” der isek yanılırız.
Sayı doğrusunu düşünelim. Üzerinde sıfırdan altı bine kadar olan rakamları okuyalım ve bizi dinleyenlere; “Geri kalan rakamları yazmaya (okumaya) denizler mürekkep olsa yetmez, ben ancak bu kadarını ‘sızdırdım’ gerisini siz düşünün… benden bu kadar” diyelim. Geri kalan rakamlar bu durumda açıklanmamış gerçek mi olur? Sır mı olur?
“Ben bu kadar sızdırdım” diyen “altı binden sonraki rakamları siz anlamazsınız, sizin çapınızı aşar, sizde fazla kapasite yok, bende çok, sizlerin aklı zekası az, benimki süper” mi demek ister?
Hiç zannetmem öyle demek istediklerini.
Fakat; “Ben altı bine kadar saydığın rakamları anlamadım, yüz bine kadar sayarsan anlarım” demek belki anlayışsızlığın işaretidir. Kendimizi ısrarla anlayışsızlıkla, yetersizlikle etiketliyorsak… kendi zannımızdan kendimiz memnunsak… “anlayışsız” diyenlere kızmamalıyız.
Sistemi anladım, her şeyi biliyorum, çok anlayışlıyım… anlamında bir iddiada değilim. Sistemde gizlenen, örtülen, saklanan ne gerçek ne de sır var. Sistem açık da değil kapalı da değil. Sisteme “açık” demek kadar “kapalı” demek” de yanılgıdır. Açık der isek “Hadi oku bakalım” derler. “Okuyamıyorum” der isek “Kör müsün?” derler. Kapalı der isek… birileri “ben senin yerine okuyuvereyim, diplomayı sen al” diye tuhaf bir teklifde bulunur.
Sistemi açık ya da kapalı olarak yargılamadan basitçe kendimiz yaşayarak deneyimleyebiliriz:
Elini ateşe sokarsan ateş elini yakar… işte gazap.
Elini ateşe sokmazsan ateş elini yakmaz… işte rahmet.
Yanlışlıkla veya birisinin zorlamasıyla ateşe düşersen ateş yine yakar… işte “çözülemeyen kader”
Elin yanınca sana “oh olsun sokmasaydın elini ateşe”diyecek “duygusuz” bir tanrı yok.
Elini yakmayınca “aferim sana” diyecek “duygulu” bir tanrı yok.
Ateşe düşünce ya da düşürülünce “vah vah” diyecek bir tanrı yok.
Tanrının yokluğunun adı “Allah”ın varlığıdır. “Allah”ın varlığını ise tanrısal duygusuzluk ve tanrısal duygu ile eşitleyerek-özdeşleyerek düşünmek “düşünce hatası”dır… yanlıştır.
Yanlış sorulan soruların doğru cevabı olmaz, olamaz… Eğitim-öğretimde dahi yanlış hazırlanan sorular “iptal” edilir… yanlış sorunun “doğru” kabul edilen şıkkını işaretleyenlerle “yanlış” kabul edilen şıklarını işaretleyenlerin cevapları birlikte geçersiz sayılır.
Tanrı problemini aştığımızı zannederek… “Allah”da… ya da evrensel sistemde duygusallığa yer var mı? yok mu? diye sormak yanlış bir sorudur.
(Altı bin sayısını Kur’an âyetine yakın olması bakımından örnek verdim… sayı değerlerini daha da azaltıp artırabiliriz.)
***
Yorum başındaki…
“Gerçeği Kim Gizler?” sorusuna…
“Gizlenecek gerçek var zannedenler gerçeği gizlediklerini zannederler” diyebilirim.
***
Değerli “Hitap”… sorunuz “doğru” bir soru. Bizim verdiğimiz cevaplar biraz doğru biraz eğri olabilir. Doğruların yanında eğriler de inşallah zamanla doğrulur. Saygılarımla.
”Hani yorumlara yorum yazılmayacaktı???”
Yoruma yorum yazmadım, benim yorumumu yanlış yorumlayana doğrusunu göstermeye çalıştım. Eğer ki beni kastediyorsanız. Ki benim de bazı mesajlarım kırpılmayı bırak, yayımlanmamıştır. Hatta bundan önceki forumda rumuzum kullanımdan dahi kaldırılmıştı:). Sen küsüp ayrıldıktan sonra, sen bilmezsin gerçi…
Ayrıca bence hakkaniyetli olmuş, artık eskisi gibi değil; sürekli bir yenilenme var…
Rumuz veya isim belirtmeden yapılan yorumlara cevap hakkımız olmalı değil mi?
Açıkça bir saldırı geleceği zaten ilk yorumdan belliydi. Siz de arkadan çıkageldiniz onca zaman sonra bu da enteresan!? Bunu söylemek için mi onca zaman beklediniz? Yazık, geçen zamana yazık… Biraz fantastik oldu galiba:).
Halbuki yapılan yorumlarda yanlış-doğru nerelerde, niye bunu yazan hiç olmadı? Sadece ”infinity” yorumumun yanlış olduğunu bir şekilde belirtmiş ama nedeni yok:).
Yazdıklarınızdan alıntıladıklarımla bir açıklama getirmek istiyorum;
“Sistemde acıma yoktur, vahşet ve dehşet egemendir.”
Böyle inanabileceğimiz gibi aşağıdaki gibi de inanabiliriz.
“Sistemde salt rahmet ve merhamet vardır ama bilinçleriniz kör olduğu için bunu göremiyorsunuz!”
Bu zıt anlatımları gördükten sonra yazdıklarım yeniden okunursa, sözlerimden daha doğru sonuçlar çıkarılacağına inanıyorum.
Eğer acımasız bir yaratıcıya inanmıyorsam, gerçeği anlayamadığımı kabul etmem zorunlu tutuluyor. Peygamber neden yaratıcının acımasızlığını anlatmadı? Neden O her gün belki bin kere “Allah acıyandır” derken bize bin kere “Allah acımasızdır” deniyor. Önerdiğiniz kitaplarda hiç Allah’ın merhametinden bahsedildiğini görmedim.
Yoksa yanılmış veya birşeyleri eksik bırakmış bir peygambere mi tabiyiz? Yoksa onu aşan birileri mi var? Servis yapılan bu tuhaf inançların arkasında ne gizleniyor?…
Eğer acımasız yaratıcı inancı doğru ise, merhametli yaratıcıya aptallar inanıyor. Fakat bizim dışımızdaki insanların aptallığına inanmakla avunuyorsak, bizler daha aptal olabiliriz. Aptal değilsek, bir yerlerde bozukluklar var. Çarpık anlayışlar var. Yanlışlar var. Bozuk bir merkezden yönlendiriliyor gibiyiz.
Bugüne kadar ve bugün itibarıyla “Allah acımasızdır” yazan bir tek kişiyi okumadım, işitmedim sayın “hitap”!?…
“Kainatta işleyen düzende beşeri duygular geçerli değildir,” dediler, ama Allah merhametsizdir diyen kimse olmadı. Yazılmış böyle bir satır veya söylenmiş böyle bir söz varsa, onu buraya yazarsanız kaynağı ile memnun oluruz. Yanlışı doğru, doğruyu yanlış gibi göstermemeye dikkat etmek gerekir.
“Sistemde acıma yoktur, vahşet ve dehşet egemendir.”
“Sistemde salt rahmet ve merhamet vardır ama bilinçleriniz kör olduğu için bunu göremiyorsunuz!”
Bu iki cümle, gören ve görmeyenler açısından kainatın zahir ve batın gerçeğidir. Ayette bildirilen “Hayır gibi görünür şerdir, şer gibi görünür hayırdır” gerçeği.
Eğer görmüyorsak, göremememize bir suçlu aramamalıyız. Sağı solu veya bize manevi anlamda yardım etmeye çalışanları nankörce suçlamak yerine, olgunlaşıp görene kadar sabretmek aklın ve imanın gereğidir. Resulullah efendimiz dünya yaşamımızda en önemli direncimizin sabır olduğunu ve ancak sabredersek olgunluğa erişeceğimizi bildirmiş. Ama biz istiyoruz ki hemen bakıp okuyalım, her şeyi anlayalım. Resulullah’a dahi kırk yaşında vahiy gelmiş, O’nun da olgunlaşması beklenmiş. Her insan düşünür, iç dünyasında kimi zaman isyanlar, kimi zaman boyun eğişler yaşar. Ama bunu çevresine yansıtırsa, o sırada iç dünyasında az çok huzuru yakalamış kimselerin huzurunu da bozar. Bunun sistemde bir karşılığı olmaması mükün değil, zulümdür çünkü. Eğer size bir güzellik ve huzur bağışlandıysa tefekkürlerinizin sonucu, onu paylaşın, vehmi değil… Kime ne faydası var vehimlerin? Vehmin kaynağı akıl değildir…?
((Şimdi sorayım; Ey nefsim! Senin öğreticin kim? Yol gösterenin kim? Mürşidin kim? RABbin kim?
Kimi Rab ediniyorsun? Kimin öğretisi ile, söyledikleri ile amel ediyorsun?
Kimden aldığın bilgi ile aklın çalışıyor?
Kimin kitabından okudukların ile amel ediyorsun?
Kimin “yap dediğini” yapıp, “yapma dediğini” yapmıyorsun?))
Malik-el Mülk Allah olduğu için, O’ndan başka fail olmadığı için, Hak’tan başka görmediğim için, Rabbimden başkasının dediğini yapmıyorum bence. Her anım O’nun hüküm ve idaresinde diyorum ve senin de.
Bir de Yorumsuz Blog açısından gördüğüm gerçeği yazmak isterim. Yapılan bir yorum tuhafıma gitti açıkçası ve biraz şaşırdım…
Yorumsuz Blog burada yaptığı işten dolayı bizlerden bir ücret alıyor mu? Almadığına göre her an hazır ve nazır olarak emrimize amade olup her yazdığımız yorumu dakikası dakikasına yayınlamak gibi bir mecburiyeti neden olsun? Kendimizi karşımızdakinin yerine koymayı öğrenmeden, karşımızdakinin insanlığına ve kişisel haklarına da bizimkine duyulmasını beklediğimiz saygıyı duymadan olgunlaşmak imkanı zayıflar ve süreç uzar.
Gizlenmek zorunda olan bir sey söz konusu olamaz sistemde. Hersey zamANi geldiginde sistem geregi acik edecektir kendini, Rahim”e düsen cenin hesabi.
Ve dikkat edilmeli; gizlemek, gizlenmek gibi kelimeler iclerinde ikilik barindirirlar ve TEKlik esasiyla celisirler. Kim, kimi, kimden gizliyor ?:) Ben, sen, o, biz, siz, onlar anlayisindan “Zerre küllün aynasidir” maymuncuguna erenlerden ve bu hakikati hazmedenlerden olalim insallah.
Aksi tadirde, sirlari acik edip, cennet kapisinin anahtarini dagittigini iddaa eden kurtlara asik olan kuzularin kaderini paylasiriz.
“hayır söyle ya da sus” rumuzlu kardeşim ben zaten o yorumumda bunu dile getirmişim site yöneticileri de bizim gibi insan ve her yorumu anında yayınlayamazlar… Yorum yazdıktan bir saat sonra baktım yayınlanmamış ve düşündüğümü buraya yazdım o kadar… Yanlış uslubum yüzünden herkesten özür dilerim…
Önce Alp kardeşe
Dikkat Ederseniz Bu Sitedeki Görevli-lerin Yazdıklarıma Vurgu Yapmasına Gerek Olmadığını Yazdım Bu Bir.
Bir de kimsenin yazısına vurgu yapmaması lazım. TARAFSIZLIK Gereği. Dikkatli Okuyan Okur. Müdahele Bu Mantığa Uymaz.
Mümin Her AKIL NURUna Göre nerede nasıl konuşacağını bilir.
Yaşayan Kişilere Sözler Yok Sadece MÜNAFIK kişilere İşaret Var dı.
ÇİFTE STANDART Haksızlık Karşısında Hoş Görülü Olunmaz.
Mümin Bu Durumlarda ÖFKe ile Kalkmaz. AZİZ Olan ALLAH’IN Verdiği İZZET ve GAYRET le Kalkar. HAKKI SÖYLER ve PİŞMAN OLMAZ. Bi-İznİLLAH
Ayrıca Yorumsuz Görevlisi Hiç olmazsa bu en son yazıları olduğu gibi yayınlamış bu da bir güzelliktir esneklik.
Alp kardeş tavsiyelerinin bir kısmı için teşekkür ederim. Çünkü diğer kısımlarda yanlış anlaşılma olmuş.
Afiyetle üzere kalasın.
“sed191″ kardeşim, o dediğin “beyin fırtınası” katagorisindeki yazılar için geçerliydi. Diğer yazılarda “yorumlara yorum” yazabiliyoruz:)
“BirDOST” kardeşim; İsim yazmamızda da bir sakınca yok, zaten sen dahil çoğumuz ya rumuz ya da başka bir isim kullanıyoruz. Artı ismi değil, yorumu yorumluyoruz ve şahsen birbirimizi tanımıyor, tanınmıyoruz.
Dostlar; bundan dolayı; isim belirtmekte, “yoruma yorum” yazmakta bir sakınca yok. Aksine “yoruma yorum” yazmalıyız ki doğruları birlikte paylaşarak bulalım, amacımıza ulaşalım, sadece içimizi boşaltmayalım, içimizi dolduralım.
Yeter ki ilme odaklanalım, kendi dünyamıza çekilmeyelim, yorumlarıma dokundurmayarak dokunulmazlığımızı ilan etmeyelim, gerçeklerle yüzleşelim, eleştiriye açık olalım:)
Sistem anlayışına gelince; kim, neyi, nasıl görüyorsa onun sistemi odur. Ateş kimini yakarken, kimine gül, gülüstan olur. Kimi yanmayı sevmez, kimisi yanmak için çırpınır. Kimi lezzeti ateşte, kimi soğukta bulur.
Kimine elemsiz lezzet tat vermez, kimine elem de lezzet de tat vermez. Elemsiz lezzet, lezzetsiz tat, tatsız cennet olmaz.
Cehennemden geçenlere, ateşi tadanlara, yanma sonrası lezzeti tadanlara selam olsun, cumanız cem’iniz, haliniz cami’niz olsuz:)
“BirDost” Kardeşe
Bizler, Evet Bizler Bir Dost Kardeş ULUHİYET SAHİBİ TEK İLAHa ve Sadece Onun Katıksızca (Batıniye Fırkasının Yorumlarından ve Felsefi Bakıştan Ari Şekilde) AYETLERİNe Daha çok Tabi Olmaya Çalışan” TEK DİNİN TEK KAYNAĞI KUR’AN “dan Başka Kaynak Tanımayan ve Tabi Olmayanlar Aynen ALLAH RASULU nun Sadece Ona Tabi Olduğu Gibi. AleyhisSalatuvEs-Selam.
Bizer İçin Nasibsiz Değilsiniz. Ona şuna Göre Değil. Müminler Özel İkram Olan FURKAN ve FERASETLE Bakarlar.
Demişsinki ;
“Allah bana neyi lutfetmiş İse, ben hakikaten râzıyım…
Sende râzı mısın?”
SADECE ve SADECE KUR’AN ve KUR’AN’a O nun Hablına/ İpine Sarılmayı Nasib Ettiği İçin Onun Kulu ve Rasulu Olan ÖNDERİMİZİN TEK KAYNAĞIna HİDAYET Ettiği ve FURKANı Nasib Edip Gösterdiği İçin. (AleyhisSalatuvEs-Selam.)
Nasıl Ne Diyebileceğim Kelime Hal Yok. Akılları Çıldırtan bu Nimetin Kerametin Şükrün karşılığına Ne dememi istiyorsunuz Alp.
İlla Bir Şey Söylemek Gerekirse. Ona Karşı Haddim Olmayarak İfade ediyorumki;
EBEDEN DAİMEN
EBEDEN DAİMEN
EBEDEN DAİMEN
“Bir de kimsenin yazısına vurgu yapmaması lazım. TARAFSIZLIK Gereği. Dikkatli Okuyan Okur. Müdahele Bu Mantığa Uymaz. (A.K.)”
Şimdi demek istediğinizi daha iyi anladım. Haklılık payınız yüksek gibi görüküyor. Bu uygulamasından vaz geçerse, en azından YB’de bir yükten, harfleri koyulaştırma işinden kurtulmuş olur:)
Okuyanlar da yazıların, yorumların tümüne odaklaşarak, kendileri için önemli kısımları kendileri tespit eder, aktif öğrenme, okuduğunu anlama, anladığından sonuç çıkarma, sonuçları paylaşma bazı cümlelere takılma endişesi olmadan gerçekleşmiş olur.
Afiyet sizlerin de üzerinize olsun:)
“Nasıl Ne Diyebileceğim Kelime Hal Yok. Akılları Çıldırtan bu Nimetin Kerametin Şükrün karşılığına Ne dememi istiyorsunuz Alp. (A.K.)”
Yorumunuza “BirDOST” ile girmiş, “Alp” ile çıkmışsınız:)
Bu yorumunuzun benle bir alakasını kuramadığımdan; sanırım, bir yazım yanlışlığı yapmışsınız.
YB. mu KARIŞIP düzeltsin, yoksa siz mi düzeltirsiniz:)
Şaka bir yana; bizlere bu kadar karşılıksız hizmet veren, yorumlarımızı yayınlayan, yazım hatalarımızı düzelten YB.’un harfleri koyulaştırma faaliyetini; en azından “buna hakkı var, YB.’de kendince önemli kısımları bu şekilde belirtiyor, paylaşıma bu şekilde katılıyor, kendi düşüncelerini yansıtıyor, yoruma yorum katıyor” diyerek de düşünebiliriz.
Yoksa “Yorumsuz Blog” ismine yüzeysel olarak takılırsak hiç birimizin yorum yapmaması gerekir. Bu isim (Y.B.) daha derin, öz bir mana taşıyor, gerçek SEYİR halinde OLAN’ın, sisteminin zıttı olan müdahalelerde bulunmadığı gerçeğini yansıtıyor, diye düşünüyorum…
Ve ben sizin fikirlerinize de saygı duyan biri olarak, YB’un bu şekilde belirtmelerine, yorumlamalarına, müdahalelerine hizmeti ve emeği gereği hakkı var diye düşünüyorum. Kendilerine göre de bir düşünce dünyalarının olacağı gerçeğini gayet doğal karşılıyorum. Ve bunu da kötüye, yanlışa alet olmak için değil; iyiye, güzele ulaşabilmek için kullandıklarını hissediyorum.
Ve kendilerine karşılıksız hizmetlerinden dolayı teşekkür ediyorum. Yazıları, yorumları koyulaştırıp, koyulaştırmamaları benim için farketmez; ben tüm yazıları, yorumları okuyup bir sonuç çıkarmaya çalışıyorum. Koyulaştırılmış yerlerin de önemini anlamaya yöneliyorum.
Selametle efendim.
”Abdullah Kelami” kardeş, üç kere tekrar?a gerek yoktu, düşünmeniz yeterliydi. Ya da tefekkür diyelim… Ama yine de cevabınız için teşekkür ederim…
Nasibiniz ne ise hayırlı olsun ne diyelim… Belki, bizlerle de paylaşmak istersiniz ilminizi?…
DUYGUSUZ EVREN
Duygunun olmadığı yer “evren” mi? Yoksa “evren”i yöneten mi?
Sualimizi bir örnek üzerinde somutlaştıralım:
Masanın üzerinde duran bilgisayarımızı insanın içinde yaşadığı “evren” olarak kabul edelim.
Bilgisayar: “Benim içimde insan var, tüm sistemimi insanı korumaya-(merhamete) göre çalıştırayım” diye bir gerçek üretebilir mi? Üretemez…
Bilgisayarda duyguya yer yoktur. 1’ler ve 0’lar vardır, girdiler ve çıktılar vardır.
Kendimizi bilgisayarda “merhamet” oluşturmaya zorlarsak bu sefer masanın başına “merhamet duygulu bir operatör” oturtup bilgisayar içindeki olaylara masa başından “merhametli müdahaleler” ettirmemiz gerekir.
Örneği tekrar büyütelim.
Sonsuz bir evren.
Evrenin çalışma sisteminde duyguya, merhamete yer yok gibi görünüyor. Bir ceylanı aslanın parçalaması ceylana vahşetken aslan yavrularına merhamet.
Evrende “mutlak merhamet ve duyguya yer olsun” istiyorsak evrenden bir üst (başka) boyuta “evrene müdahale eden bir operatör” yerleştirmeliyiz. Ve o operatörü “mutlak merhamet sahibi ve duygulu” birisi olarak kabul etmeliyiz.
Tartışma alanı;
“evrende” mi merhamete ve duyguya yer yok?
“evreni idare eden”de mi merhamete ve duyguya yer yok?”…
Önce burayı netleştirmemiz gerekiyor.
“Evrende merhamete ve duyguya yer yok” der isek aslanın yavrularını beslemesi için kendisini av peşinde parçalarcasına ölüme dalışı “merhamet ve duyguya” örnek gösterilip… “o aslanı sevk ve idare eden biri var o birisi de mutlak merhamet ve şefkat sahibi olan Allah’dır” gibi örneklemeler veriliyor. “Allah’ın varlığını evreni öteden idare eden bir operatör gibi kabul etmekten Allah’a sığınırım” denildiği zaman iş karışıyor ve çıkmaza giriliyor.
Allah bazen karışan bazen karışmayan bir tanrı gibi anlaşılıyor. Bu anlayış avam için en iyisidir daha derine inmeyelim düşüncesi durumu idare eden en iyi inanç kabul ediliyor.
Konular, sorular, yorumlar çok çok derin…
Çözüm var mı yok mu?
“Eğer acımasız yaratıcı inancı doğru ise, merhametli yaratıcıya aptallar inanıyor. Fakat bizim dışımızdaki insanların aptallığına inanmakla avunuyorsak, bizler daha aptal olabiliriz. Aptal değilsek, bir yerlerde bozukluklar var. Çarpık anlayışlar var. Yanlışlar var. Bozuk bir merkezden yönlendiriliyor gibiyiz.” (Hitap)
“Hitap”ın yorumuna yeni sorular ve cevaplar aramaya silbaştan başlamak gerekiyor gibi…
”Bilgisayarda duyguya yer yoktur. 1’ler ve 0’lar vardır, girdiler ve çıktılar vardır.”
Evet bilimsel olarak öyle fakat yazılan yazıların ( 1 ve 0 şeklinde), insanda oluşturduğu etkileri de gözardı mı edeceğiz?! Bir şiir, bir roman, bir hikâye, bir fıkra, bir mektup vs.. bunlar yeri geldiğinde insanların fiilerini etkiliyor mu? Etkiliyor… Demek ki duygular diye anlamlandırmış olduğumuz görünmez güç’ler, insanların davranışlarını etkiliyor…
Duygulara yer yok denilirken, benim anladığım kadarıyla; evrenimizde bizim ”anlamlandırmış” olduğumuz duygulara yer yok denilmiştir. Bana göre duygular vardır fakat izah ettiğim şekilde, hatta canlı varlıklar olarak vardır.
“Sistemde Duyguya Yer Yok mu” konusu epey bir tartışıldıktan sonra bu konuyu farklı bir soru, farklı bir konu sanmıştım ama sanırım tekrar iş duygu-duygusuzluk durağına varmış. Yaratıcı acımasız mı merhametli mi sorusunu da anlayabildiğimi söyleyemem.
Allah; Kahhar’dır , Celal ve Celil’dir, Muzill’dir.
Nasıl yani, şimdi bu sıfatlar yüzünden dünyada ve yaşamınızda gördüğümüz her adaletsizliği, her merhametsizliği, vahşeti (haşa) O’na mı yükleyeceğiz?
Sistem merhametsiz acımasız neden?
Allah öyle yarattı, Allahın Celal sıfatları sebebiyle böyle oldu. Sıfatları arasında ayrım mı yapacağız? Kendi ahlağımızı düzeltemiyoruz da yaradanı mı beğenmeyip terbiye edeceğiz (Haşa)
Allah MUDİLL’dir; ki ben en çok bu sıfatının baskın olmasından korkarım.
Adem halife olarak meleklere tanıtıldığında melekler
“orada fesad eden ve kan döken kimseyi mi halife kılacaksın, BIZ hamdinle tesbih ve seni takdis edip dururken”, dediler… (Bakara 30)
Evet biz burada fesad edip kan döküyoruz! Halife olmadan önce de yapıyorduk hala yapıyoruz. Melekler haklı çıktılar. Çoğumuz meleklerle aynı fikirdeyiz.
(Allah da buyurdu): “BEN SİZİN BİLEMEYECEGİNİZ SEYLERİ BİLİRİM” (Bakara 30)
O bizimde bilmeyeceğimiz şeyleri bilir!
Keşke sadece meleklerle aynı fikirde olup, vahşeti görmekle kalsaydık.
İblis insanı nasıl da küçümsemişti
“….Ben daha hayırlıyım ondan; …..( ARAF 12)
İblis nasılda sapkınlığını Allah’a yüklemişti. Allah MUDİLL olmasa iblis sapıtmazdı!
“Beni SAPITTIRMANA yemin ederim ki… (ARAF 16)
Herkesin bildiği, kimsenin kimseden bir şey gizlemediği gayet açık ayetler. Sadece tartışmadaki konuya herkesin kendisinin uyarlaması için bir hatırlatma olsun istedim.
Duygusuz acımasız sistemin çarkları arasında, zavallı, kendimizi çaresiz konumda hissedip te, acıması merhameti olmayan Kahhar’ a sitem ediyorsak düşünelim derim.
* *
Acımasız çark üstünüze gelirken dişliler arasında ezilmemek, kurtulmak için yapılacak iki şey biliyorum ben.
İlki çarktan güçlü olup durdurabiliriz ve dünya saf Rahmet deryası olur… Birinci yol beni aştığından ikincisini hayat prensibi edindim. Çok basit; Çark üstüme gelirken bedenimi, ruhumu siper etmeyip, ana karnındaki cenin gibi kıvrılıp, korumaya alıyorum kendimi. Kıvrılıyorum içime doğru, özüme çekiliyorum. Düzeltemeyeceğimi GÖRMÜYORUM…
Merhamet, acıma mutlaka olacak ama dozunda olmalı. Rahmeti gazabını geçmişin en güzel ispatı budur işte. Siz, ben hepimiz öyle merhametliyizki öyle acıma duygusu yüklüyüzki. Onun tecellisidir bu. Ama merhamette Allah’ı geçmeye çalışmayalım. Haddimizi bilelim. Edep Ya HU…
Yarattıklarına merhamet etmeyi, gazabı veren yaratıcıya bırakın, elinizden bir şey gelmediğinde. Merhametten maraz işte bunu yapamadığınızda doğar. Maraz sizde doğar, size doğar. Allah’ın kendi kuluna nasıl davranacağını kim öğretecek? Kim yargılayacak?
Başımıza bir musibet geldiğinde ahlayıp vahlamadan isyan etmeden, sabır tevekkül teslimiyet diyoruz. Başkasının başına gelende de aynını yapmak gerekmiyor mu. Acımasızlıklara; kim acımasız, kim merhametli kafa yoracağımıza, Allah kurtarsın, Allah rahmet merhamet etsin desek. Hanif mümin Hz. İbrahim gibi ateşleri gül bahçesi eyleyebilsek. Dünyayı değil ama dünyanızı değiştirebilirsiniz.
Herkes gazete okuyordur, en tv izlemeyen ana haber bültenine bakıyordur. İlk gazeteyi açtığınızda ya da tv de her ne izliyorsanız dikkat edin. Nasıl sömürülüyoruz. Duygularımız sömürülüyor, sinirlerimiz yıpranıyor. Neden izin verelim bu hırpalanmaya. Bundan kurtulmak çok kolay kapatın gözünüzü. Cenin konumunuzu alın. Dünyadan bi haber mi yaşayalım diyeceksiniz. Hayır dünyadan haberdar olun size katkı sağlayan herşeyle ilgili olun. Ama huzurunuzu inancınızı koruyun. Bir film izlerken, misal tecavüz sahnesi. Acıyor musunuz oradaki kadına çocuğa? Eskiden ninelerimiz akıl verir yardım ederdi ekrana hitap ederek, bilmem kaç zaman önce çevrilmiş Ayşecik filmlerinde. Hiç Kemalettin Tuğcu’nun çocuk hikayelerini okudunuz mu? Sayın Tuğcu nasıl eziyet eder o hikayelerdeki çocuklara. Bunlar gerçek hayatta yok mu diyeceksiniz. Var. Gerçek sandığımız uykudaki rüyalarımızda kabuslarımızda var. Bilinçli uyuyalım bilinçli rüya görelim. O zavallı çocuk, o ürkek ceylan, o yanan ormanlar elimizi uzatıp durdurabiliyorsak kıpırdatsın bizi. Çaresizsek Allaha havale edelim O bilir bizim bilmediğimizi. Filmi, filmimizi seyredelim. Senaryoda değişiklik izni verilirse değiştiririz bir kaç repliği. Ama eleştirme hakkımız yok. Değiştirebilme gücünü hakkını veren yaratıcı eleştirme hakkı vermemiş bizlere.
Dünyada a’ma olan ahirette a’ma olurmuş. Ne zaman kör ne zaman gören olacağımızın ayarını iyi yapalım.
Uykudayız madem, ben uyanana kadar kabus değil, rüya görmek istiyorum. Uyanmayı beceremesem de, uykuda olduğumun bilinciyle, yatağımın altından uzanıp bacağımı yakalayacak öcüleri göreceğime, güzelliklere dikiyorum gözümü. Uyandığımda kabusun kan-ter içinde bıraktığı bir ben olmasın, gözümü gülümseyerek açayım istiyorum.
GİZLENEN BİR SIR VAR, BİZE YALAN SÖYLEMİŞLER. Kefenin cebi yok demişler. Oysa varmış biliyor musunuz. Kefeninizin cepleri boş gitmeyin sakın sonsuz aleme.
Huzur, sukun, hoşnutluk, sevgi, güzel her ne varsa, hayata, aşka, insana, aleme dair alalım onları, dolduralım ceplerimizi. Sinir, stres, kin, öfke, huzursuzluğu sahiplenmeyelim. Onlar da dünya malı, bırakalım dünyada kalsınlar. Sermayemizi dikkatli hazırlayalım sonsuz denen zamanda kullanacağız.
Bunun icin felsefe lazim degil ki. Oturun kainatin isleme mekanizmasina bakin. Sisteme ters dusen seylerde artik KAHR olmaga basliyoruz… Akina karsi gidilirse aciyacaksin…
NullMoon Yazmış:
4 Temmuz 2009 03:30
Ne Güzel yazmışsınız. Allah Razı ve Memnun olsun.
İnsana kendi gayret ve çabasından başkası yoktur. (Necm 39)
Sır vardır da saklanır layık olmayanlardan diyeceğime, genişliği olmayan kişi veya mekana gerçeklik kendini dilediğince gösteremez, demeyi tercih ederim.
Değerli yazılarınız güzel ama kişiselleştirmek hoş olmuyor. Konunun özünden uzaklaştırıyor. Özetle en çok söylenen şu; “sistemde gizli saklı yoktur” bu çok doğru. Gizlenen, hedef saptırmaları var deniyor, bu da çok doğru. (Hedef saptıranlar var demek çok yanlış) İnsani bilinç hayatında öyle anlar vardır ki; burnumun önündeki gerçeği görememişim, dersin. Öyle anlar da vardır ki; ne kadar saklanmaya çalışsan ulu orta kalırsın. Bazen eksi derecede soğuklarda yanarsın, bazen de ağustosta palto giyersin. Bazen herkezin güldüğüne ağlar, bazen de ağlayanlara gülersin. Alemlerin Rabbı Rahman ve Rahim’in Hamidiyeti ile din gününündeki sürdüğü saltanatlığı bu olsa gerek. İşte o din anında nurunu verdiği ile vermediği bir mi olur? Her bir nefis payına düştüğü kadarını alır öyle değil mi? Eğerki o nuru her bir birim ayniyle tam alsa idi ne olurdu?
Değerli Üstad Ahmet Hulisi’nin İlmi Suret ve Hologram eserinden;
İlmiyle, ilmini, ilminde seyredenin seyri sonucudur “holografik gerçeklik” olan âlemlerin varlığı!
“Âlemler vehim nurundan yaratılmıştır!.. Âlemlerin aslı hayaldir!.. Anka bir kuşun adıdır ki adı vardır, varlığı “yok”!.. Varlık hayaldir, vehmedenden kaynaklanan!..” gibisine geçmişte Hakikat ehlinden açığa çıkmış bulunan tespitler acaba neye işaret ediyordu dersiniz?
Bence üzerinde iyi düşünülmesi gerektiğini vurgulamış Muhterem Zat.
Bir diğer düşünülmesi gereken ise; Allah gayrı şirktir, puttur mabuddur diyor Geylani hazretleri. Allah’ın gayrını sadece vücut olarak değil, mana olarak ta ona ortak koşmamalı. Zira; “Ademoğlu Dehr’e söver, bilmezki Dehr benim.” uyarısı var??? Çok dikkat etmeliyiz, (kişisel algılamayın sakın) bozuk merkez, hedef saptıranlar, …. v.s. gibi varsayımsal düşünceler bizi Dehr’e sövmeye veya ortak koşmaya götürebilir. En güzeli sonsuz manaları önyargısız, ortak koşmadan ve akıl ederek seyretmek ve her manadaki sonsuz hikmetleri güzellikleri en önemlisi de kaynağı olan muhteşem ilmi anlayabilmek. Eğer Allah’ın Acıması ve Acımasızlığı yerli yerince ve adedince olmasa idi, ilimden ne alabilirdik ki onu tanıyalım?
Bu grubun dışında etrafımdaki iyi ahlaklı, aydın, inanan insanlara soruyorum, onlarla konuşuyoruz. Eğer bana tuhaf gelen bir dizi inanç eleştirilemez ise bizim dışımızda neden ilgi duyan başka insanlar çıkmıyor? İnançlı insanlara niçin itici geliyor? İslami eserleri okuyanlar bir bozukluk olduğunu söylüyorlar. Bir yönlendirme olduğu anlaşılıyor. Sonuçta kimin elinde ne kalıyor buna bağlı olarak saptanan bunu görmek gerekir deniyor.
Dinler tarihi, dilbazlıktan başka bir şey yapmadan sultanlar gibi ömür geçirmiş Mehdilerle, Mesihlerle dolmuş. Ama herkese, sizin için kendimi feda ediyorum, diyorlar. Bunlar büyük egolu merhametsiz hasta adamlardan başkası değil. Kendilerine inananları gizli gizli sömürmüş, sonra bırakıp gitmiş, sonra yeni bir grubu sömürmüş, sonra onları da terketmiş, bu şekilde hep saklanarak yollarına devam etmişler. Etraflarına adam toplarken onlara ve yakınlarına yaşattıkları acılar için hiç biri kılını bile kıpırdatmamışlar. Onlar gibi inanmayan insanları sürekli imansızlıkla suçlamaktan geri kalmamışlar. NİÇİN?
Eğer bir hayır istenmişse insanlardan bazı şeyleri gizlemek lüzumludur. Bu bozukluk mudur; kimin kararına bakılacak? Bozukluk kime göre? Kim biliyorki onları, belki de onlar Allah’ın seçtiği kulları?
Her zaman merhametli düşünseler sözlerini insanlar dinlemezler. Gözünü yumması gereken yerde yumacak, yaptığının bir faydası olacaksa. Başka türlü insanlara birşey yaptıramaz, sesini bile duyuramaz. Asker, komutanın ne düşündüğünü bilemez. Komutan birkaç askere ceza verir, bütün bölük esas duruşa geçer.
Slm. dostlar,
Neden GİZliyoruz?..
1- Hiç ortalıkta define hazine gördün mü?.. Hazine GİZLENİR..
2- Hazmı zor bir lokma; ZOR BİR KONU..
3- Bilinç seviyesi yetersiz; ANLAYAMIYOR…
4- Zanna düşen seni yanlış anlar, kendine ve sana ZARAR VEREBİLİR..
5- Takdir edilen böyle olması; KADER..
6- Takdirde varsa Giz’lenmeyen günlerde gelecek İNAN !..
Sevgili “pelin”, yeni bir bakış açısı getirdiniz. Şu alıntıladığım görüşler hakkında da düşüncelerinizi almak blogumuza renk katıcı olacak.
“Sistem ve düzeni sadece insana göre, insanca ve insan gözünden degerlendirip, yorumlarda bulunuyoruz en büyük yanlisi da burada yapiyoruz. Duygusalliktan arinalim elimizden geldigince. Neymis efendim sevelim sevilelimmis, her yanda O varmis bu nedenle kibar, hos görülü, alcak gönüllü olmak gerekliymis…”
“Tasavvuf ismi altinda dillenen ilimden amac ; iyi ahlakli olmak, sevmek sevilmek, kimseleri kirmamak, (herkesi) ve (herseyi) hos görmek, kibar davranmak, gönül kirmamak degildir !!
Kemoterapi gören hastada hastalikli hücreler yakilirken bunun yaninda yanan saglikli hücerelere de acinmiyor. Amerikali ismi altindaki “O”, Irakli ismi altindaki “O”yu kesip bicince, tecavüz edince nasil bir durum ortaya cikiyor? Orada Vechullah yok mu oluyor bir anda? Evrensel sistem ve düzen insani duygalara göre islemiyor. Acima, hos görme, affetme gibi duygular insana göredir ve insancadir. Yasamda bu duygulara yer olmadigini görmek icin cevrenize bakin göreceksiniz zaten.”
Değerli okurlar:
Yorumsuz Blog’un yazımı yayımlaması ve sizin yaklaşımlarınızı okumak çok yararlı oldu. Cüretimi affedin; yukarıdaki “Kalpgözü”nün yorumunda alınıtılananlar size açık açık söylenebildiği halde gıkınızı çıkarmadan seyrediyor ve “aman vehim olur”, “yanlış birşey görmemem lazım” kaygılarıyla şüphe etmekten çekiniyorsanız… Size ne yapıldığı konusunda hiç bir sonuç çıkaramıyor musunuz?
cevaplayamıYORUM…
Büyük balık küçük balığı yutar… sistemde acımaya yer yoktur.
İnsan ise büyük küçük dinlemeden her şeyi yutar… sistemde acımaya yer yoktur.
Bugüne kadar kaç tane kızarmış piliç yedik? Henüz ölmemiş yeşil sebzeleri diri diri haşlamıyor muyuz? Cap canlı meyveleri kıtır kıtır yemiyor muyuz?
Sorulara basitçe cevap veriyoruz: “Allah onları insanın hizmetine vermiş. Besmele çeker hayırlısıyla yeriz. Şükrederiz ve yediklerimiz insan bedeninde insanlık makamına terakki eder…”
Ne diyelim… Allah bizlere rahatlık versin.
Eğer kulaklarımızın duyma eşiği bir Rasul veya bir Kâmil Velî gibi olsaydı ve haşladığımız sebzelerin bize yalvarışlarını duysaydık… bir hayvanı kesmeden bir kaç gün önceden bize yalvarmaya başladığını duysaydık ne yapardık? Günde kaç öğün yerdik? Karnımıza taş mı bağlardık?
İçtiğimiz suyun bedenimizde kimyasal değişimler geçirirken enerji dengelerinin bozulmasıyla ne kadar ızdırap çektiğini biliyor muyuz?
Soluduğumuz havadaki gaz elementlerin beden bataklığındaki katı elementlerle kavgasındaki çığlıkları duyuyor muyuz?
Duysaydık… doğal kaynak suyu içemiyoruz, temiz hava soluyamıyoruz diye feryât eder miydik?
Attığımız her adımda bastığımız zemindeki mikro âlemlerin ve sonsuz mikro yaşam boyutlarının kıyametini kopardığımızı, sistemlerini çökerttiğimizi biliyor muyuz? Bilmiyoruz… bilseydik yürümeye devam eder miydik?
Bir şehire atılan bomba yüz binleri öldürürken, işgal edilen bir ülkede yüz binler inim inim inlerken… tek bir yalanın ve tek bir gıybetin ruh ve beden ülkemizde yaşayan canlı birimler üzerinde bomba ve işgalden yüz binlerce kat daha fazla tahribat açtığını biliyor muyuz?
“Sormayın dostlar derdim dünyadan büyük” diyen tasavvuf ehline ne denir?
Ne denecek ki… denilse denilse “kendi derdine düşmüş bencil bir derviş… dünya umurunda değil” denilir… bu arada anti parantez belirtelim. Tâcı tahtı terk edip de kendi derdine düşen İbrahim Ethem Hz.leri… hani denize attığı iğneyi balıkların geri getirdiği zât var ya işte o “derviş” Kudüs’ü düşmanlara karşı elinde yalın kılıç savunurken denizde şehit olduğu söylenir.
SoruYORUM kendime…
Sistemde mi acımaya yer yok? Yoksa “ben”de mi acımaya yer yok?
Ve kendi sorumu kendim cevaplayamıYORUM!!!
La ilahe illa ente subhaneke inni küntü minezzalimin.
Sevgili “Kalpgözü”,
Cevap yazmakta geç kaldığım için kusura bakmayın, sanırım teknik bir sebebten dolayı son yorumları göremedim. Daha önce de belirttiğim gibi tasavvufa ilgim var, daha çok bilgi edinmeye çalışıyorum. Aşağıdaki alıntılarla ilgili düşüncelerimi sizinle paylaşmak isterim, değer verip öğrenmek istediğiniz için teşekkür ederim.
“Sistem ve düzeni sadece insana göre, insanca ve insan gözünden degerlendirip, yorumlarda bulunuyoruz en büyük yanlisi da burada yapiyoruz. Duygusalliktan arinalim elimizden geldigince. Neymis efendim sevelim sevilelimmis, her yanda O varmis bu nedenle kibar, hos görülü, alcak gönüllü olmak gerekliymis…”
Yukarıda da bahsedildiği gibi İNSANIZ, sistemi ve düzeni de İNSAN gözüyle, bize verilenler (duygu, düşünce, sezgi, öğrenme ve anlama kabiliyeti) aracılığıyla yorumlamamız çok normal değil mi? Haşa hepimiz birden eriverdik de haberimiz mi olmadı? Nedir bu duygusallık korkusu anlamıyorum? Sanırım duygusalfobik bir toplumuz, duygu deyince acizlik, ağlamak, acımak gibi şeyler geliyor aklımıza. Kıskançlık, nefret, korku, merhamet, mutluluk, iyilik tüm bunlar duygularımız.
Bunları olumlu ve olumsuz olarak birbirine zıt iki kısma ayırıyoruz.
Allah evrende gereksiz hiçbirşey yaratmamıştır, bunu evrenin düzenine, kendi vücut sistemimizin düzenine bakarak da görebiliriz. Dışsal yani 5 duyumuzla algıladığımız şeyler bize normal ve gerekli gelirken, ruhumuzu geliştirecek içsel şeyler yani duygular neden gereksiz olsun ve neden onlardan arınalım? Hoşgörülü olmanın, affedici olmanın, sevecen olmanın, mütevazi olmanın karşımızdaki kadar kendimize de yararı var aslında. Amaç nefsimizi terbiye edip Allah’a yaklaşmak ise duygulardan ala kılavuz olabilir mi? Allah bu duyguları ve nefsi iyisi ve kötüsüyle birlikte bizim bu terbiyeyi edinip hakikati yani O’nu bulmamız için vermedi mi? Hz. Mevlana‘nın dediği gibi; cilalanmadan nasıl ayna olabiliriz?
Sevmeyelim, affetmeyelim, hoşgörmeyelim, merhamet etmeyelim, tevazu göstermeyelim o zaman, etrafımıza karşı çok katı ve sevgisiz oluruz.
Katı bir kalple neye ulaşabiliriz peki? Allah affeden, yarattığı kulları seven gözeten, şefaat edense eğer kendindeki bu özelliklerden bizde de olması normal değil mi? Bunu doğru kullanmak/kullanamamak ayrı bir konu, o bizim farkındalığımızla ilgili, ancak bir önceki fikrimde ısrar ediyorum; var olan bir şeyi her reddedişimiz, onunla ilgili korktuğumuz ne ise onu hayatımıza kuvvetle çekecektir. Ancak ve ancak bize verilmiş duygu denilen nimetleri kullanarak nefis mertebelerini geçebiliriz, ondan sonrası ölmeden ölmek ve yaradanla bir olmak ise zaten orada başka bir şeye daha gerek yoktur.
Bizler egonun ya da nefsin hapishanesinde duygularımızla yüzleşmekten korkuyor ve kaçıyoruz. Bana göre bunun nedeni aslında gerçekten nefsimizle mücadele etmek istemeyişimiz. Kolayca zorlanmadan savaşmadan bir üst mertebelere geçmek istiyoruz. Çünkü gerçek değişimden korkuyoruz, çünkü nefis bu kadar güçlü! Tasavvufla ilgilenmemin sebeplerinden biri, bizi önce İNSAN olmaya zorlaması, önce içimizi temizlemekten söz etmesi.
İçinde kendisiyle barışık olmayan içini düzeltememiş, içinin farkında olmayan bir insan, dışında ne olduğunu iddia ederse etsin TAM olmamıştır. O yüzden duygularımız lazım bize, tam olmak için.
“Tasavvuf ismi altinda dillenen ilimden amac; iyi ahlakli olmak, sevmek sevilmek, kimseleri kirmamak, (herkesi) ve (herseyi) hos görmek, kibar davranmak, gönül kirmamak degildir !!
Kemoterapi gören hastada hastalikli hücreler yakilirken bunun yaninda yanan saglikli hücerelere de acinmiyor. Amerikali ismi altindaki “O”, Irakli ismi altindaki “O”yu kesip bicince, tecavüz edince nasil bir durum ortaya cikiyor? Orada Vechullah yok mu oluyor bir anda? Evrensel sistem ve düzen insani duygalara göre islemiyor. Acima, hos görme, affetme gibi duygular insana göredir ve insancadir. Yasamda bu duygulara yer olmadigini görmek icin cevrenize bakin göreceksiniz zaten.”
Elbette tasavvuf denen ilim altında çok daha derin bir amaç yatmaktadır. Ancak yukarıda sayılan şeylerin ne zararı olabilir? Şahsım olarak, iyilik yap iyilik bul felsefesini benimsediğimden başka insanların nefislerine kapılıp yaptıkları kötülüklere bakıp, kendi davranış biçimimizi değiştirmenin yanlış olduğunu düşünüyorum. Başka insanlar bizim gibi davranmıyor olabilir, zulum yapabilir, bundan biz de nasibimizi alabiliriz ancak uğradığımız haksızlığın acısını kendimizi başka insanlara kapayarak, hoşgörüsüz, merhametsiz, affetmez bir tutum takınarak çıkarmamız onları da gereksiz yere cezalandırmak olacaktır, haksızlık yapmak olacaktır ki “Vehim” rumuzlu arkadaşımızın söylediklerine katılıyorum. Burada işe şeytan karışıyor. Bizim gayemiz iyilik üzerinden ders çıkarmak ve bunu davranışlarımıza yansıtmak olmalı, bu yansıma başkalarına da sirayet eder de onlar da yanlışlarını görürse ne mutlu bize.
İnsanların, yaptıklarıyla cenneti ve cehennemi bu dünyada yaşadıklarına inanıyorum. Yaşadığımız her olay, tanıdığımız her insan bize nefsimizi tanıtacak, öğrenmemizi ve ders almamızı sağlayacak tecrübelerdir. Bu tecrübelerle ilk etapta nefsimizi silemeyiz belki ama nefsimizi bilebiliriz. Nefsi bilmek çok önemli ve duygusuz bir tutum nefsi silmeyi ve bilmeyi bir yana bırakın, nefsi kuvvetlendirecektir.
cevaplayamıYORUM…
“Büyük balık küçük balığı yutar… sistemde acımaya yer yoktur.”
Alp: Pekala, büyük balık yaratılıp ona rızık verilmeseydi, o zaman nasıl değerlendirme yapacaktınız? Rızıklar olmasaydı, varlık nasıl var olurdu, hayat nasıl devam ederdi? Rızık rızıklanana rahmet değil mi? Her birim öyle veya böyle ölümü tatmıyor mu, bunun bir yolu da rızıklanmak değil mi? Allah yarattığına acıdığı için, merhamet ettiği için rızıklandırmıyor mu? Asıl acımasızlık; bir şeyi yaratıp, rızkını yaratmayıp ya da onu rızıklandırmayıp, onu hiç yaşatmamak değil midir? Varlığı ve rızkını yaratmanın, her nefs için ölümü tadıp değişime uğramanın acımasızlık ile değil de merhamet ile bir ilgisi olmasın? Yoksa biz dünyayı besmele gözlüğü ile göremiyor muyuz? Yoksa biz; Besmelenin o derin manasında boğulduk da, herkese seslenen o genel manasını unuttuk mu? Bundan dolayı mı cevaplayamıYORUZ?
“İnsan ise büyük küçük dinlemeden her şeyi yutar… sistemde acımaya yer yoktur.
Bugüne kadar kaç tane kızarmış piliç yedik? Henüz ölmemiş yeşil sebzeleri diri diri haşlamıyor muyuz? Cap canlı meyveleri kıtır kıtır yemiyor muyuz?
Sorulara basitçe cevap veriyoruz: “Allah onları insanın hizmetine vermiş. Besmele çeker hayırlısıyla yeriz. Şükrederiz ve yediklerimiz insan bedeninde insanlık makamına terakki eder…”
Ne diyelim… Allah bizlere rahatlık versin.”
“Eğer kulaklarımızın duyma eşiği bir Rasul veya bir Kâmil Velî gibi olsaydı ve haşladığımız sebzelerin bize yalvarışlarını duysaydık… bir hayvanı kesmeden bir kaç gün önceden bize yalvarmaya başladığını duysaydık ne yapardık? Günde kaç öğün yerdik? Karnımıza taş mı bağlardık?”
Alp: Rasul ve Kamil veliler hiçbir şey yemeden mi yaşamışlar? Biz onlardan daha mı duyarlıyız ki bizim için yaratılan rızıklarımıza zulüm ettiğimizi düşünüyoruz? Yoksa biz, sistemdeki yerimizi ve önemimizi hazmedemiyor muyuz? Yoksa biz, rızıklandıklarımıza Allah’ın verdiği değerden daha fazla değer verip, onları insan gibi görme hatasına mı düşüyoruz? Yoksa biz Allah’tan daha mı rahmetliyiz, rahmetin manasını daha mı iyi biliyoruz? Bu rızıklanma işinde rızıklanılan şeyin dönüştüğü mahali yani insanı değersiz mi buluyoruz? Her rızıklandıkça, rızıklandığımız nebatı ve hayvanı insani yapıya taşıdığımızın bilincinde değil miyiz, onların bu şekilde evrimleştiklerini, mükafatlandıklarını göremiyor muyuz? Halbuki insan onlardan rızıklanmazsa, bünyesine katmazsa, manasına karıştırmazsa onlar bitki ve hayvan olarak sonunda ölüp, çürüyüp, amaçsız olarak yok olup gitmiş olmayacaklar mı? Sistemde her şey için işleyen bu asıl merhameti göremiyor muyuz? Yoksa ölümü bir yok oluş olarak mı düşünüyoruz, her şeyin ölümle tekamül şeklinde yükselerek dönüşüp hayatın devam ettiğini fark edemiyor muyuz? Rızklandıklarımızın sadece dünyasını yani görünen şu anını değerlendirip, ahretlerini yani sonraki andaki hallerini göremiyor muyuz, her şey dönüşüm halinde kemalata doğru yükseliyor, kainatı okuyamıyor muyuz? Allah bize rahatlık vermiş, ama biz bu rahatlığı görmeyip rahatsız olmak mı istiyoruz?Rahmetin, merhametin sınırları yarattığının özelliklerini bilen yaratıcı tarafından çizilmiş, bu sınırları nefsimiz uyup genişletemeyeceğimiz gibi kendi iyiliğimiz için daraltmamız gerektiğini bilmiyor muyuz?
Sağ gözümüzü kapatıp sol gözle etrafa bakınıp sonrasında sağ duyu ile yorum yapmaya çalışırsak; her taraf karanlık, zulumat olarak görükecektir, çünkü sağ gözü kapatıp sağ duyu ile değerlendirme yapılamaz:)
(Not: Sağ göz; ilerisini (AHİRet) gören bilinçli bakış. Sol göz; öncesinde (DÜNya) kalan bilinçsiz bakış.)
FINDIK KABUĞU SÖZLERLE DOLMAZ
Şuunâta (şeylere, olaylara ve olgulara… örneğin merhamet/merhametsizlik kavramına) insana, insanlara ve diğer canlı-cansız tüm varlık türlerine GÖRE açıklamalar getirmek CEVAPLAMAK değildir. Sistemde SORU ve SORULAR yok ki CEVAP ve CEVAPLAR olsun!!!
Soru ve soruların olmadığı sistemde cevap olmadığı halde ısrarla cevap isteniliyorsa verilecek en güzel cevap: cevaplayamıYORUM.
Sistem deşifrecilerinin (sanki şifreli sistem var?) izahatları bizlere cevaplar gibi gelse de aslında yapılan işlem: “Tek bir nokta olan ilmin” cahillerin (sistemi –şifresizliği- sorgulamayan bilincin) anlaması için “çoğaltılması”dır. (İlim tek bir nokta idi onu cahiller çoğalttı… Hz. Âli k.v.)
***
Âmâk-ı Hayal Yorumlu Özeti 8. Bölüm’den bir alıntı:
…
Azâmet Deryası’ndan daha fazla aklı donduran bir manzarayla karşılaştık. Sonsuz su duvarının tam ortasından yüz kulaç genişliğinde ‘Tecelli Şelalesi’ fışkırıyordu. Şelale yere doğru inceliyor ve kuru bir fındıkkabuğunun içine doluyordu. Eğilip kabuğun içine baktım, kupkuruydu. Tek damla su yoktu.
Bilge hayretimi anlamıştı. Akıl almaz olayı anlattı.
“Azâmet Deryası’nın suyu sonsuz geçmişten beri Tecelli Şelalesi ile Ululuk Girdabı olan fındıkkabuğuna dökülür. Şimdiye kadar ne Azâmet Deryası’nın suyundan bir damla eksildi ne de Ululuk Girdabı’nın kabuğu doldu. Ezelden ebede böyledir.
Ululuk Girdabı ile Tecelli Şelalesi’nin yanında birkaç yıl kaldık. İlk günlerdeki akıl donukluğum, hayretim azalmıştı. Hatta son günlerde akla hayale sığmayan manzaralar basit gelip hiç ilgimi ve dikkatimi çekmez oldu. Buralara boşuna gelmişim diye düşünmeye başladım.
Rehberimize “Şu sonsuz derya sonsuz zamandan beri şu fındık kabuğuna akıyor. Fındık kabuğu dolmuyor. Bu ne anlama geliyor. Bize ne anlatmak istiyor?” dedim.
“Gördüğün şey gördüğündür. Hiçbir şeye işaret etmez. Bu sonsuz deryadır, bu fındık kabuğudur bu da bir şelaledir. Sen ne arıyorsun, anlayamadım” dedi.
Bu boyutta her şey sonsuz ve sınırsızdı. Fakat olaylar ve sözler tek anlamlıydı, anlam içinde anlamlar yoktu. İnsanların mantık yapılarında bir olaydan ya da sözden anlam çıkarmak yoktu. Doğmak, ölmek, var olmak, yok olmak, mutluluk, mutsuzluk gibi olaylar ve kavramlar yoktu. Aksakallı bilgenin bilgisinin bize göre çok yüzeysel olduğunu fark ettim.
Belki de “İlim” onlar için “tek bir nokta” halinde tecelli ediyordu.
Bizim boyutta olaylar ve kavramlar zıtlarıyla mevcut olduğu için işaretlerle, mecazlarla “çoğaltmış” olabilirdik.
Kafam karışık halde iken dünyada asla duyamayacağım şiddette gürültü meydana geldi. Sesin sonsuz şiddetinden bayılmışız. Ayıldığımız zaman tek olan vücut organlarımızın iki olduğunu fark ettik. Sevinçten birbirimize sarıldık.
…
***
Hikâyedeki aksakallı bilgenin bilgisi aslında bizim bilgi zannettiğimiz bilgi yığınından daha doğrudur. Sistemde “ne oluyorsa o oluyordur”… başkaca ne anlamı ne anlamsızlığı vardır.
Yine de Allah bizlere sorular ürettirmeyi ve sorulara cevaplar verdiğimizi zannettirmeyi dâim eylesin. Ve sorular-cevaplarla sistemde “herhangi bir eksik ve fazlanın olmadığını” idrak edelim.
… bu gün sizin için diyninizi ikmal ettim, üzerinizdeki ni’metimi tamamladım ve sizin için diyn olarak İSLAM’a razı oldum… Mâide/3. âyetten bir kısım
Semavat’ı yedi tabaka (halinde) yaratan O’dur… Rahman’ın halkında hiçbir tefavüt (ihtilaf, uyumsuzluk, uygunsuzluk, aykırılık, düzensizlik, kaos) göremezsin… Hadi basar’ı (bakışını) döndür (gözünü tekrar çevir) de bak… Bir futur (çatlak, kopukluk, uyuşmazlık) görüyor musun?. Mülk/3
Sonra basarı (gözünü, bakışını) iki kerre daha döndür de bak!.. Basar’ın (gözün, bakışın), yorgunluğun en ileri derecesine ulaşmış (aradığını bulamamış), hor-hakir olarak sana inkılab eder (döner). Mülk/4
Allah bizlere sistemde yine de merhamet ve merhametsizlik gibi tezatların var olduğunu var kabul ettirsin ve bizler de hem nefsimize hem de âlemlere “nizâm-ı âlem”(?) hizmeti vermeye devam edelim. Aynen… Rasulullah’ın ilminin hizmetinde olan niceleri gibi.