Sanki hep bir ağızdan konuşmaktayız, yüreklerimizin çağrılarına ses vermek gerektiğinin altını çizerek. Sıcak ve uzun aydınlıklarının ardından, yazın geride kalmışlığını yaşadığımız bu yeni günlerin serinliğini, yüreklerimize heyecanlarla katmalı belki de, ki o zaman yakan sıcaklığımızı ya da yanmışlığımızı serinletebilelim az olsun.
Uzun ama çoook uzun yılların ya da döngülerin ayırdığı bizleri birleştirmeye çalışan gönüllerimizin ses frekanslarıyla biraz olsun oynamak vakti gelmiştir belki..
Ya da sisli sokaklarında bıraktığımız karanlıklı gecelerimizin güneşine merhaba demeli, onu uyandırmalı veyahut uyarmalıyız uyandırsın diye bizleri.
Doğuşundaki kızıllıkları, kan rengine bürünmüş yalnızlıklarımıza ekleyerek birbiri ardına gitmelerini ve yerlerine apaydın, taptaze sabah meltemlerini, merhabalarını bırakışlarını seyre dalmalıyız.
Her iki seven arasında oluşmuş nehirlerin, doruklardan gelen tazeliklerini, ilk doğuşlarını özenerek kendimizde bulmaklarımızı yaşatmaya gayret etmeli belki de.
Ya da belki de bu duygu(suz) yüklü döngünün duygularından arınabilmek için atmalı kendimizi ateşimizi söndürecek tek gerçek olan suya.
Özümüzde varmış. Özümüzde olanı bulmak ne zormuş? Korkuyoruz atalarımızın, babalarımızın, annelerimizin yaşayageldiklerini terk etmekten belki.
Ya da onları zaten bırakmışızdır da, kendi hayal imparatorluğumuzdan silip atmışızdır da. Onu terk etmek zor geliyordur. Kolay değil elbet tepelerden inmek aşağı. Aşağılanmak duygusunun bize vereceği o sonsuz izdırapları düşünmek bile ürpertiyordur içimizi, korkular sarıyordur. Yaşadığımız mahallenin ahalisinin bakışları arasında yaşamak, her an her halimizle incelenmek, tenkit edilmek, yüceltilmek, yerilmek DÜŞÜNCELERİYLE boğuşmak kolay değil.
Bİ-bırakabilsek bunları da, anlamaya çalışmak zorunluluğunu bildiğimiz içimize dönebilsek birgün. Çalışsak azimle, bıkmadan usanmadan. Sonra her tanıdığımıza anlatabilsek geçmişin girdaplarından kurtulmanın hem gerekliliğini ve hem de bize-ÖZÜMÜZE kazandırdığı anlamları. Her iki seven arasında bulunan her nehre bir köprü atabilsek te BİRLEŞEBİLSEK.
Biz her OKUR-YAZAR arkadaşımızı, kardeşimizi, abimizi, ablamızı kendimize davet etmeliyiz ki, CEM’in maneviyatını yaşayabilelim, her ortamda gerek toplantı-sohbet yerlerinde, gerek evlerde ve gerekse SANAL ortamlarda dağılmışlığımızı toplamalı ve bir olduğumuzu sözlerimizle değil; gönüllerimizle dillendirmeliyiz belki, BELKİ en büyük KÖPRÜ budur kim bilir. Sanal ortam zaten HAYATIN HAKİKATİ değil midir ki?
Veysel Orhan
www.yorumsuzblog.org

















































Dua dedim
kelimeler ”habibim denildi mi” dedi.
Aşk dedim
kelimeler ”Muhammed mi” dedi
Teklik dedim
kelimeler ”hangi salat ile” dedi
Veda dedim
kelimeler ”marifet ile mi” dedi
Tamam anladım eve dönüyoruz dedim
kelimeler ”biz olarak mı” dedi.
Sessizlik dedim
kelimelerden çıt çıkmadı.