ÖNEMLİ DUYURU
Değerli Okur,
Yakında yorumlar DISQUS, FACEBOOK, TWİTTER, YAHOO 'dan herhangi birine ait hesap kimlikleri ile yapılabilecektir. Eğer bunlardan birinden bir hesabınız varsa lütfen yorumlarınızı bu kimliklerinizle yapınız. YOKSA, BİR AN ÖNCE BİR HESAP AÇMANIZ GEREKMEKTEDİR.
  1. gerçek diyor ki:

    Sıkılmadan OKU’nmuyor. Belki eleştirdik diye biraz üzüldünüz ama bakın ne güzel bir yazı çıkmış bu kadar sıkıntı sonunda… En güzeli de “Nokta”nın zatını tarife kelimelerinizin yetmediğini itiraf etmeniz ve bu sebeple içine düştüğünüz hayreti anlattığınız son satırlar olmuş.
    Litaratürlerden ezberlenmiş kavramlar ve kelimelerle değil de salt kendi doğal veri tabanımızla (anlamından emin olup hergün kullandığımız kavramlar ve kelimelerle) yaptığımız doğal ve sade tefekkürler çok daha sarsıcı şeyleri farketmemize neden oluyor değil mi?

    Yazınızı beğendim, güzel bir tefekkür ürünü… Allah ilminizi, anlayışınızı arttırsın, hazmıyla inşaallah.

  2. damla diyor ki:

    Esma mertebesi tek, sonsuz, sinirsiz ve cuzlere ayrilmamis olan ise…

    Biz baktigimiz perspektiften cok ve ayri ayri goruyor isek…

    En ust dediginiz noktada (ya da en alt mi demeli), ya da Esma mertebesi boyutunda cokluktan bahsedilemeyecegi icin soru bu acidan muhal oluyor galiba.

    Kendisinden ayri bir varlik olmadigi icin, her birimde kendisi olarak aciga ciktigi icin, ozde bir olmali hersey.

    Sonsuz noktalar olmasi, o noktalarin ayni olmasi gercegini degistirmiyor, diye dusunuyorum.

    Ben sizin yazinizi da bu sekilde anladim Kemal Bey, umarim yanlis anlamamisimdir.

    Sevgiler.

  3. e.koksal diyor ki:

    Es Selam
    Biliyorsunuz Kutlu dogum oncesi bir olay yasanmıs ve FIL SURESInde anlatılmıs.
    S.A.V. Efendımızın sereflendırmesınden hemen onceki Fıl vakası…
    Fil suresınde gecen “BI” ASHABIL FİL VE “BI” HICARETIN kavramları hakkında bir soru.
    Sozluk anlamı asagıdakı gıbı:

    Hicaret/ hicare = Taş veya su ustunde olan kabarcık
    ve aynı kelıme kokunden gelen onemlı bır kelıme de HACER.
    HACER = Taş-kaya – Ismail A.S.ın annesi.
    Icımızdeki fil ahsabı ve ıcımızdeki taşlar. (Veya su ustunde olan kabarcık) nedir?
    bihicaretin kelımesının HACER (Hz Ibrahımın esi)
    ile ilgisi nedir?
    Hacer ve Hz. Ismail’in yasadıklarını biliyorsunuz, tum bunları dusundugunuzde,
    “icimizdeki HACER” nedir?
    Fil ashabını yok eden, KABEmizi koruyan, ıcımızdeki HACER nedir?
    Estagfurullah…
    Allah kalbınızı korusun
    es Selam
    E. Koksal

  4. M. Hakan diyor ki:

    Bismillah!
    LÜTFİ FİLİZ’in “Noktanın Sonsuzluğu” adlı kitabından alıntılar yapıyorum;
    * * *

    Miraç, kabaca: göğe çıkmak, kanatlanmak, her tarafa ulaşmak olarak tarif edilse bile, esası; kâinatı kapsayacak şekilde küresel bir genişleme ve kâinatı kafanın içine sığdırma olayıdır. Bu da, kişinin; basiret adı verilen akıl ve nur gözlerinin açılması ve kendini kâinatla bir noktada toplaması veya başka bir deyimle, içindeki kâinatı müşahede etmesi demektir.
    * * *

    Miraç, enfüsle âfakın birleşme noktasıdır ki, buna biz: “Cem noktası” diyoruz. O noktada, kişinin kendinden eser kalmamıştır. Sadece O vardır ve O da bir nokta halindedir ki, Hazret-i Ali’nin: “Kâinatın özeti” diye nitelendirdiği Nokta-yı tahtelbâ budur. Onun: “Bu noktada kâinat dürülüdür” dediği, dürülü olan şey ise, akıl nurudur.
    * * *

    İLLA HU

  5. İ.Abdullah Tezer diyor ki:

    Kemal Gökdoğan Beyle yüzyüze hiç tanışmama rağmen, ilk yazısından bu yana okuduğum için ve Onu idrak ettiğim kadarıyla, kendisi hakkındaki tespitim şudur;

    O,
    Ne kendisine yapılan eleştiriler neticesinde Okudu!
    Ne eleştirilere üzüldü!
    Ne de kişilerin düşüncelerini beğenmesi için uğraştı!!!

    O zaten bir OKURyazardı,

    Kendi deyimiyle “yazarak öğrenen” bir “OKUR”yazar…

    Daha önce yerenler onu üzmediği gibi aynı kişilerden gelen tebrikler de onu sevindirmedi ve yazıları için de bir katkı oluşturmadı diye düşünmekteyim…

    Bunun işareti ise daha önceki yazılarla, bu yazısının tam bir anlam bütünlüğü taşıması ve çelişkiden uzak olmasıdır.

    Saygılarımla.

  6. damla diyor ki:

    Evet bu edep ve ilim, masallah, bize de guzel bir ornek olusturuyor. Ne varliga seviniyor, ne yokluga uzuluyor bazilari! Biz de OKUyanlardan oluruz insallah.

    Sevgili Internet. Seni bulan dert gormesin, seni buldurana sukurler olsun. Bu kadar bilgiyi elimizin altina getirip, gozumuzun onune serdin.

  7. gerçek diyor ki:

    Göz görmek istediğini görür, görmek istemediğini de görmez. Sevgi de budur zaten, sevilende sadece güzel olanı görür. “Aşkın gözü kördür” denmesi de bu sebeple olsa gerek. Güzelliklere değil, ondaki eksik ve kusurlara kör anlamında… Ne güzel, demek ki Kemal beyi çok seviyorsunuz. Bu da ondan istifade ettiğinizin açık göstergesi… Çünkü insan kendisine fayda vereni sever, zarar vereni sevmez. Allah muhabbetinizi daim etsin. Kemal beyden de razı olsun bu anlamda…

    Ancak “yazarak öğreniyorum” demekle, “ben her şeyi (tüm hakikatleri) biliyorum, ama bu bilgileri sizinle peyder pey paylaşıyorum” demek aynı anlama gelmiyor. Eğer bu anlama gelseydi size hak vermek mümkündü. Ama yazarak öğrenen kişinin her zaman için henüz öğrenmedikleri var demektir. Bu da bir öncekine göre bir sonraki daha güzel bir yazı şeklinde açığa çıkabilir anlamına gelir, sn. Tezer.

    Ben olsam, birine olan sevgim dolayısıyla objektifliğimi kaybetmemeye çalışırdım. Ama sevgi böyle bir şeydir, elden ne gelir?

  8. gerçek diyor ki:

    E. Köksal bey, sorunuza bir başkası cevap verir mi diye bekledim, ama şu dakikaya kadar kimse cevap vermedi. O halde sorduğunuz soru hakkında kendi düşüncemi yazmakta bir mahsur yoktur herhalde, diye düşündüm.

    Ebrehe, Kabe’ye muhalif gücü temsil ediyor. Ebabil kuşları da bu gücü durduran ilahi güçtür. Sizin için Kabe neyi temsil ediyorsa (mesela Kalbi temsil ediyor olabilir veya her neyse?), O’na muhalif güç de Ebrehe ve fil ordusudur. Ebrehe ise, kıblenizi Allah’tan gayrına döndürmek isteyen dünyevi tutkuları temsil ediyor olabilir. Bunu durduran ilahi güç de Ebabil kuşlarıdır. Ebabil kuşları da sizin için anlayışınıza göre bir şeyi temsil ediyor olabilir. Yere-arza-bedene bağımlı olmayan (uçan), yani bilincin kuvveleri ile yaşayan kimseleri veya bizzat sizin bilinç kuvvelerinizi temsil ediyor olabilir. Attıkları taşlar ise, bilincin kuvveleri (mesela ilim ve iman gücü gibi) ile karşı koyuşu temsil ediyor olabilir.

    Hacer-ül Esved’in gökten düşen bir taş (büyük ihtimalle bir gök taşı) olduğu rivayet ediliyor. Cennetten düştü diyenler de vardır. Cennetlerin yıldızların derununda olduğu da ehlinin bildirdiklerinden… Ama Hacer-ül Esved’in cennetten, yani bir yıldızın boyutsal derinliklerinden değil de madde boyutundan kopup gelmiş bir parça olabileceğini düşünüyorum. Yine ehlinin bildirdiğine göre, kişinin ışınsal boyutunu etkileyip negatif enerjiyi nötürleyen bir yapısı vardır.

    Manasal olarak da Kabe sizde neyi temsil ediyorsa (mesela kalp gibi), hacer-ül esved de ondaki bir sırdır. Tasavvufa göre Kabe Allah zat’ını ve dolayısıyla insanın kalbini temsil eder, hacer-ül esved de o kalbin yönettiği beden (taş) yapıdaki insandır. Nasıl ki hacer-ül esved’in gerçekte cenneten indiği düşünülüyorsa, insanın da gerçek alemi ala-i illiyyindir. Yani aslı hakikati bir bilinç varlık olanın, gerçek alemi de madde alemi olamaz değil mi? Yani insan, madde aleminde tıpkı hacer-ül esved taşı gibi madde bir yapıyla bulunmasına rağmen gerçek alemi bilinç boyutudur. O sebeple hacer-ül esved, kalbiyle Allah’a bağlı insanı temsil eder. Kabe’de bulunması da hilafet sırrını temsilendir.

    Hacer, sizin de belirttiğiniz gibi, Arapça, taş demektir. Bir hadis-i şerifte Hz. Rasulullah (a.s.) şöyle buyurur: “Hacer, sütten daha beyaz renkte olmak üzere indirilmişti. Ademoğullarının hataları, zamanla onu kararttı.” İlahi hakikat üzerine temellendirilerek madde bedende yaratılmış olan insanın aslı tertemizdir. “Biz insanı en güzel kıvam üzere yarattık” (Tîn/4) ayeti bu manayı içerir, insanın bu güzel kıvamı, tabiat, adet, alakalara yönelmek ve Allah’tan uzaklaşmakla kararır. İşte bu manada olmak üzere “sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik” (Tîn/5) denmiştir.

    İsmail’in, anası Hacer ile bağlantısı ne olabilir? Hacer, anneyi ve dolayısıyla arzı-bedeni temsil ediyorsa, ondan dünyaya gelen İsmail de hacer-ül esved gibi madde olsa da sırrı hilafettir. Yani ilahi hakikat üzerine temellendirilerek madde bedende yaratılan insan… vs. Doğrusunu Allah bilir.

    Bundan ötesini de siz düşünün, benden bu kadar Emre bey..:-) Gerçi ben sizin bunları bildiğinizi düşünüyorum. Belki de teyid olsun diye sordunuz. Ama ben de sayenizde düşünmüş oldum.

  9. talebe diyor ki:

    Sn. K.Gokdogan hayirli olsun nurtopu gibi bir cibrailiniz olmus.
    Bu isin latifesi fakat gecitler zor.
    OKUyup dusunmek yerine insanlari SIKmak icin ugrasanlar her yerde olur. Ders vermek haddimiz degil fakat musluman dogru sozu soylemekten cekinmez.
    Haddini bilmek edeb bilenlere mahsustur.
    Selam ve dua ile.

  10. HAZIM diyor ki:

    Son yorumları kutlarım. İlaveten yorumcuların yazarlara tepeden bakmalarını bırakmalarını salık veriyorum. Birbirimizi hazmetmeliyiz. Herkes herkese, eşit kul düzeyinden hitap etse tartışmalarımız çok seviyeli olur. Hz. Muhammed’en sonra Allah adına yargılama yetkisi bitti, diyorsak bunun istisnası olmaz herkes için geçerlidir, buna göre haksızlık karşısında susmak gerekmez. Baskı ve sindirme tarzı davranışlar ilkel yaşamlarda olur. Mesajı alan yazar ve okurlar da buna göre yazılarını denetlemelidir…

    Tek sesli koro geride kaldı şimdi özgür ve özgün beyinlerin çok sesliliği zamanındayız…

  11. e.koksal diyor ki:

    Es Selam,
    sayın “gercek”, yanıtınız icin cok tesekkur ederim.
    Herkesın bıldıgı gıbı, anlatılana gore sevgili Kabemizi ilk olarak Adem babamız yapmıs ve sonradan Hz. Ibrahim ve Hz. İsmail yapmıs. (Yani HACER annemizden gelen serefli soy Hz. İsmail.)

    Kabemizin korunması, FIL SAHIPLERI, atılan TASLAR, ebabil denilen kuslar, Hacer kelımesının TAS anlamında olusu, cicek hastalıgının Arabıstan’da ılk defa fıl vakasından bır ıkı gun sonra gorunmus olması, Hacda Safa, Merve arasında 7 defa gıdıs gelıs, HACER annemız ve hz. Ismaıl ve Cebraıl A.S. (ki Cebraıl a.s. HACER annemıze gorunmus) ZEMZEM suyunun yerden cıkması, (Arapca bilmem ama BRH BRHM
    ebrehe ve ıbrahım kelımelerındekı fark BRH nin sonundakı MIM mi acaba.)
    FIL vakasının s.a.v. efendimizin sereflendırısınden hemen once olması, Fıl suresının 19. sırada nazıl olusu (uzerınde 19 var.. ayetini de hatırlayın) fil suresinden sonra yıne korunma surelerı olan 20. felak 21. nas surelerı ve sonra 22. IHLAS surelerının nazıl olusu, yazılıs sırasına gore de fıl suresınden sonra Kureys suresının yazılmıs olması…
    HICAR kelimesi 8 defa gecıyor, HACER kelımesı 13 defa gecıyor (www.kurandaara.com)

    Şu anda aklıma gelmeyenler de dahıl olmak uzere bu butun ıcınde bır temel/bır ıncelık var ama NE ???
    Sanırım sindirmek icin biraz :) zaman gerek benim icin.
    Allah kalbınızı korusun
    estagfurullah
    sevgıyle
    Emre :) Koksal

  12. gerçek diyor ki:

    BU BİR YORUMSUZ BLOG MODERATÖR NOTUDUR:

    Değerli Okur, Yazarlara ve yorumculara abartılı teşekkür ve övgü sözleri Yorumsuz Blog Yayım İlkeleri gereğince yayımlanmamaktadır. Kişisel özelliklere yönelik olmayan sadece paylaştığı bilgilere karşı yapılan abartısız teşekkür mesajları ise Yorumsuz Blog yönetimi tarafından yayım ilkelerine uygun bulunduğu takdirde yayımlanmaktadır.

    Yazarların ve yorumcuların kişisel özelliklerine yönelik ilmî değeri olmayan abartılı eleştiriler de abartılı övgüler gibi yayımlanmamaktadır.

    Değerli okurlarımızın “abartılı kişisel övgü ve abartılı kişisel eleştiri” gibi hassas bir konuyu gündeme getirerek yanlış anlaşılmaları “yazarlara/yorumculara” bağlamadan ilmî tartışma ortamı içinde aydınlatacaklarına inanıyoruz.

    “gerçek” rumuzlu değerli okur ve yorumcumuzun “övgü ve eleştiri” üzerine yapmış olduğu açıklamalarındaki “kişiye yönelik” tahminî değerlendirmeleri [...] işareti ile kapatarak diğer kısımlarındaki bilgileri okuyucularımızın değerlendirmesine sunuyoruz. (YORUMSUZ BLOG MODERATÖRÜ)
    * * *

    Eleştirilmeye veya takdir edilmeye bu kadar kayıtsız olmak için, insanın beşer değil melek türünden olmak lazım. İnsanlara olan sevgimiz onların beşeriyetini unuttup gözümüzde ilahlaştırmasın. Hz. Peygamber de tebliği vahiy olup hatasız olduğundan emin olduğu halde, bu tebliğ esnasında eleştiri aldığında veya anlatmak istediğini anlatamadığında üzülmüştür. Kuran’da da bu üzüntüsünden açıkça bahseder. Ama O’nun üzüntüsü nefsi için olmaktan ziyade insanlar içindir.

    Kur’ân-ı Kerim’de, “Size kendinizden öyle izzetli bir peygamber geldi ki, sıkıntıya düşmeniz O’na ağır gelir, size çok düşkündür/harîstir ve mü’minlere çok şefkatlidir.” (Tevbe, 9/128) ve “Sen, onlar inanmayacaklar (mü’min kişiler olmayacaklar) diye neredeyse kendini helâk edeceksin.” (Şuarâ, 26/3.) buyrularak bu hüzne işaret edilir.

    Peygamberimiz, ilk vahiy almasının üzerinden üç yıl geçirdikten sonra açıktan tebliğ emri gelince, akrabaları olan Abdülmuttalip oğullarını kendisine inanmalarını ve ona yardımcı olmalarını istemişti. Fakat akrabaları kendisine yardım etmediği gibi amcası Ebu Leheb hakaret etmiş, bizi buraya bunun için mi çağırdın diyerek azarlamıştı. Bu olay da O’nu üzen bir olaydı. Ama bu üzüntü nefsi bir üzüntü olmaktan çok, aldığı risalet ve nübüvvet görevini icra ederken akrabaları tarafından yalnız bırakıldığında, işinin ne kadar zor olduğunu görmesi dolayısıylaydı. Ama üzüldüğü bir gerçektir.

    Bundan sonra peygamberimiz, Kureyş kabilelerini, Safa tepesi yanına toplayarak onları İslama davet etti, bu davetten de Kureyşilerden açık bir destek alamadı. Hatta Amcası Ebu Lehep peygamberimize hakaret ederek ona taş attı, bunun sonucu Tebbet suresi inzal oldu. Bu esnada Hz. peygamberin amcası ve yengesinin yaptığına üzülmediğimi kim söyleyebilir? Bu çok saçma bir iddia, zira habibini üzmeyen bir olay için mi lanetlenme ayetleri inmiştir? O zaman Hz. Peygamber’i Tanrı’nın postacısı gibi algılıyoruz biz, öyle mi?

    Tayif’te yaşanan olayı ise anlatmaya lüzum yoktur. En çok üzüldüğü ve içerlediği olay olduğu bilinir. Yaralarının ıstırabından, üzüntüden ve çölün sıcağından komaya girdiğini tarih kitapları söylüyor.

    Kısaca, Hz. Peygamber’in dahi kayıtsız kalamadığı, (en azından insanlar adına) üzüldüğü böylesi eleştiri ve reddedilme durumlarına dahi kayıtsız kalabilecek biri var mı aramızda? [...].

    Biraz abartmıyor musunuz meseleyi?

    Kaldı ki Kemal beyin böyle kusursuzluk gibi bir iddiası da yok, kendisi de hatalar yapabileceğini itiraf etmiştir. [...] Kim olursa olsun, sözlü veya fiilen taşlanan üzülür. Ama bu üzüntüyle hareket etmemiş olabilir. Bu da olması gerekendir zaten… Eğer bu gibi üzüntüleri nefsin imtihanı ve ıslahı olarak görüp de duygusal tepkiler vermezsek, aklımıza genişleme imkanı sağlamış oluruz. Sıkılma olayı da Cebrail’in sıkmasıyla özdeşleştirilir tasavvufta… Sıkılan OKU’r diyerek… Bu sıkıntı hangi şeyden kaynaklanırsa kaynaklansın. Ama ortada “sıkılma” diye bir gerçek var değil mi? Değerlendirmelerimizi daha gerçekçi ve ilmi çerçevede yapmalıyız, abartmadan…

    Bir keresinde Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in, “Ey Allah’ın Rasûlü! İhtiyarlandın!” demesi üzerine Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem): “Beni, Hûd, Vâkıa, Murselât, Amme yetesâelûn ve İzâ’ş-şemsü küvvirat (sûreleri) ihtiyarlattı” (Tirmizî, Sünen, Tefsir, 56/6.) buyurarak Hûd ve Vâkıa sûrelerinin “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” âyetlerine işâret etmiştir. Kolay değildir “Emrolunduğu gibi dosdoğru olabilmek” ve her babayiğidin harcı da değildir.

    Benim bu konudaki en büyük endişem ise şu: [...]Çünkü nefsi için üzülmemek (sadece insanlar için üzülmek) için, nefsin safiye düzeyinde olması gerekir. O ancak mürşid- kamil’dir. Benim bildiğim onun böyle bir iddiası yok, [...] Ben Kemal beyin yerinde olsam, bunun ciddi bir vebali olduğunu hatırlar ve hatırlatırım sık sık… Çünkü eğer kendi de yanılabileceğini düşünüyorsa, [...]

    Ayrıca, “Yazarak öğreniyorum” diyen Kemal beydir. Bu beyanından sonra bir yazı yazdı ve bu yazıyı gerçekten beğendiğimiz için takdir ettik, tekdir etmedik. Bu esnada önceki eleştiriler dolayısıyla da bir teselli verilmiştir tarafımdan… Tekdir yok, hakaret yok, bilakis takdir var. Peki [...] gelen bu manasız tepkinin anlamı ne? Algılama hatası mı var acaba?

    Biraz üstten konuşmaya gelince, onu bilerek yaptım. Çünkü hazır üzülüp de sıkılmışken ve [...] yeniden nefsini şahlandıracak abartılı bir övgü ile ona kötülük etmek istemedim. Olaya nereden bakıldığı çok önemli… Herkes aynı yandan bakmayabilir. Kimin ameli daha büyük hayır, onu da sadece Allah bilir!

    Ayrıca, günlerdir burada pek çok farklı rumuzla pek çok farklı konuda yorum yapıyorum. (Kemal beyin bu yorumu da daha önce NOKTA konusunda yaptığım yorumlardan biriyle örtüşür nitelikteydi, o sebeple fikrini kendime yakın buldum ve takdir ettim) Eğer adımı billboardlara yazdırma hevesim olsaydı, hep aynı rumuzla veya asıl adımla yazardım. Demek ki niyetim halis ve kendi reklamımı yapmaksızın bir şeyler paylaşmaya çalışıyorum bu sitedeki Müslüman kardeşlerimle… Ortaya hiç bir kayda değer düşünce koyamayanların, düşünce üretenleri eleştirmeye ne kadar hakkı olabilir? Önce emek sarfedelim, sonra düşünenleri eleştirmeye hak görelim kendimizde… O zaman niyetin halis olduğundan söz edilebilir. Bence asıl haddini bilmek ve edep budur! Yoksa girip, sen güzel yazmışsın, sen de tüh [...] demek marifet değildir. Bunu herkes yapabilir.

  13. e.koksal diyor ki:

    Es Selam,
    eklemem gereken onemli bır konu da şu;
    HACER annemızın Mekke sehrının kurucusu oldugu.
    Alıntı: http://www.caferilik.com/kadinaile/ornek/hzhacer.htm

    O uzak ve ıssız diyarda yerden böyle bir pınar fışkırınca, kuşlar kendilerine has güçlü duyarlılıklarıyla hemen suyun kokusunu alarak yüzlerce kilometre öteden Mekke vadisine doğru akın etmeye başladılar.
    Yemen’in asil Araplarından olan ve uzun suredir Hicaz’ın kuytu bir bölgesinde yaşamını sürdüren “Cürhüm” boyu, kuşların gidiş gelişlerinde izledikleri yolu takip ederek bu noktayı bulmakta gecikmemiş ve Hâcer’in izniyle oraya yerleşmişti.
    Böylelikle Mekke’nin bir şehir olarak ilk oluşumu tamamlanmış bulunuyordu.
    estagfurullah
    Allah kalbınızı korusun
    Es selam sevgıyle.
    e.koksal

  14. SANAL gerçek diyor ki:

    Sayın “gerçek”
    YAPTIĞINIZ AÇIKLAMALAR İÇİN TEŞEKKÜR EDİYORUZ.

  15. cem diyor ki:

    K. Gökdoğan bu kadar mükemmel biri mi? Üzülmüyor, sevinmiyor, hata yapmıyor!!

  16. KGökdoğan diyor ki:

    ÖZGÜRLÜĞÜN KÖLESİYİM

    Bizim gibi sade vatandaş insanların birbirlerini karşılıklı tebrik ve teşekkürleri medenî bir davranıştır. Doğal bir teşekkürden hayalî senaryolar üretmek ve her teşekkür eden insanı ve insanları bu senaryoda baş rol oyuncusu yapmak ise doğal değildir.

    Bizim gibi sade vatandaş insanlar, hiç farkında olmadan kişisel yanılgılara düşebilir. Doğal bir teşekkürü kendinde var zannettiği üstün meziyetlere bağlayabilir. Hayalî senaryolardan üretilen “eleştiri ve uyarılar” her ne kadar üreticileri için negatif bir ürün ise de hedeflenenler için boş değildir… Allah’ın sisteminde mutlaka bir görevi, bir fonksiyonu vardır.

    Bir insana… hele ki bizim gibi sade vatandaş birisine “Sen mükemmelsin, sen hata yapmazsın, sen üzülme ve sevinme makamını aşmışsın” gibi düşünceler yöneltmek aynen şuna benzer:

    Türkiye’nin Cumhurbaşkanının kim olduğu bellidir ve sabittir. Bana birisi; “Türkiye’nin sen de bir Cumhurbaşkanısın!” dese benim de “Hayır vallahi de billahi de ben Cumhurbaşkanı değilim” diyerek kendimin Cumhurbaşkanı olmadığını kanıtlamaya çalışmam çok komik ve akılsızca bir savunma olur.

    Bu nedenle hiçbir savunma ihtiyacı hissetmiyorum…

    Ligin ilk dakikasında gol yiyen bir kaleci ligin sonuna kadar “gol yememek rekoru”nu elde etmek ihtirasının esaretinden kurtulur. Fakat, ilk maçtan itibaren gol yemeyen bir kaleci saat ve maç sayıları arttıkça “gol yememek rekoru”nun esareti altına daha çok girer. Tüm lig boyunca gol yememek ihtirasının kölesi olmaktansa hem ilk dakikada hem de arada sırada gol yemenin özgürlüğünü yaşamak isterim.

    Kısa dünya yaşamımda bir Gavs-ı Azam olup da insanların göz hapsine girmektense her an hata, kusur, günah işleyebilecek bir kul olup “hatadan mahfuz” kâmil zâtların “ilimlerinin” önünde yüzü kızaran “özgür” bir “günahkâr” olarak kalmayı tercih ederim.

    Mükemmel olmamak, hatasız olmamak, günahsız olmamak EN BÜYÜK ÖZGÜRLÜKTÜR ve bu ÖZGÜRLÜĞÜN KÖLESİ olarak kalmaktan son derece mutluyum.

    Rasulullah a.s.’ın tüm insanlığa miras bıraktığı ilim ve aşktan anlayabildiklerimizi “kuru kelimelerle” anlatmaya… anlatırken de öğrenmeye çalışıyorum. Baktıkları ve gördükleri ve okudukları “istisnâsız her şeyde” Rasulullah a.s.’ın mirasından izler görebilenler, aslında kendi özlerindeki sonsuz güzellikleri görmektedirler. Güzel gören ve güzel düşünen tüm okurlara en güzel teşekkürlerimi arz ediyorum.

    Selam ve sevgilerimle

  17. İ.Abdullah Tezer diyor ki:

    Sayın Kemal Bey hakkındaki sözlerim elbette ki onu sevdiğimden ve fikirlerinin birçoğunu benimsememden ileri gelir. Ama bu kadar objektiflikten uzak kalarak keskin cümleler kullanıp yazmamın tek sebebi vardır;

    Ona karşı gelenlerin uslubunun iticiliğine aynı derecede cevap vermek!!!

    Eğer birileri çıkar, Onu kıyasıya ve futursuzca ve hatta acımasızca eleştirirse, sistem tam karşılarına da birilerini çıkartır.

    tez+antitez=sentez!!!

    Bu yüzden eleştirirken bile özenli olmalıyız,fikirleri idrak edebilme edebiyle sadece fikirler üzerinde konuşabilecek ve karşısındakini de her daim anlamaya gayret edecek pozitif düşünce ve erdeme sahip olamayan bu yola uğramasın!!
    Uğraştığı alan onun kapasitesi değildir düşünceme göre!!!

    Hele hele “bak iyi ki seni kıyasıya eleştirmişim(iz), adam olmaya ve güzel yazılar yazmaya başladın sayem(iz)de” demeye getirirse birileri kibarca, diğer grup da çıkar (sistemin gerçeği olarak çıkmak zorundadır) ve der ki; “o zaten adamdı!!!”

    YANLIŞLIK DİĞER YANLIŞLIĞI DOĞURUR.

    Kemal bey ile ilgili yazdıklarım “SİSTEMİN BU GERÇEĞİNE” işaret etmek içindi.

    Yoksa Kemal Bey’e yazdığım misyonları yüklemek, ona yapılacak en büyük haksızlık olacaktır.

    Ama kendisi hakkında yazdıklarım içinde doğruluğuna inandığım çok önemli bir cümleyi tekrarlamak istiyorum;

    O kendisine yapılan eleştiriler neticesinde bu yazıyı yazacak kuvveyi kendisinde bulmadı. Onun her yazısını okuyan bilir; son yazısıyla ilk yazısı arasında tam bir anlam bütünlüğü vardır.

    Saygılarımla.

  18. KGökdoğan diyor ki:

    (((… HÂCER: İbranice’de Hagar olarak geçen Hâcer kelimesinin anlamı “kaçma, kaçış”tır. Grekçe’de Agar, Arapça’da hem Âcer hem de Hâcer şeklinde yer almaktadır. Bütün Buhârî nüshalarında Âcer diye kaydedilen kelime Hâcer olarak meşhur olmuştur. Arapça olmayan Âcer’in kökü bilinmemektedir. Hâcer ise “terk etmek, hicret etmek; şirkten uzaklaşmak; emsâlinden üstün olmak” mânâlarına gelen hecr kökünden olabileceği gibi Güney Arabistan’da bir yerleşim merkezi olan Hecer’le de alâkalı olduğu düşünülmektedir. Kur’an’ı Kerim’de kendisinden söz edilmeyen Hâcer Tevrat’a göre Mısırlı bir câriyedir… ))) (T.D.V. İSLÂM ANS. cilt 14, sh.431-432’den alıntı)

    HÂCER kelimesi Arapça güzel He (ince H)ile başlar ve H’den sonra kelimeyi uzun okutan elifle devam eder.

    HACER kelimesi ise kalın okunan H (kalın HA) ile yazılır ve H’nin önünde uzun okutan elif yazılmaz. Hacer kısa okunur.

    Türkçede Arapça’nın üç adet “Ha-He-Hı” harfi tek “H” ile birleştirilmiştir. Bu nedenle çevirilerde bazı anlamlar birbiri ile karışmaktadır.

    HÂCER ve HACER farklı kelimeler ve farklı kavramlardır.

    HACER taş anlamındadır, HÂCER uzaklaşmak/göç etmek/ hicret etmek anlamındadır.

    el-Hacerü’l-esved “siyah taş” anlamında iki kelimeden oluşan bir deyimdir.

    HACER ve HÂCER kelimelerindeki bu anlam farklarını dikkate alarak tasavvufi mânâlarını tekrar düşünmekte yarar vardır.

    1988 yılından beri (21 yıl) Türk Diyanet Vakfı İSLÂM ANSİKLOPEDİSİ yayımlamaktadır. İnşallah son cildini ölmeden görürüz. Bu değerli ansiklopediden yararlanmayı herkese tavsiye ediyorum.

    İslâm Ansiklopedisi’nde kelimelere baktıktan sonra sevgili E. Köksal’ın bahsettiği âyet meallerine de kısaca göz attım. İki âyette geçen HÂCER/HACER kelimelerinin anlamlarının farklı olduğunu gördüm. Kur’an’ın Lâtin alfabesiyle okunuşunda ince H ve kalın H ayırt edilemiyor fakat Arap harfleriyle yazılı Kur’an’da okunuşları tamamen farklıdır. Konuya ilgi duyan araştırmacı okurlar diğer âyetleri de karşılaştırıp bizimle paylaşırlarsa kendilerine müteşekkir oluruz.

    BAKARA/60-) Ve izisteska Musa likavmihî fekulnadrib Bi’asakelHACER fenfecerat minhüsneta aşrete aynen, kad alime küllü ünasin meşrabehüm* külu veşrabu min rizkıllahi ve la ta`sev fiyl’ Ardı müfsidiyn;

    Ve hani Musa kavmi için su istemişti de biz “(Bi-) asan ile taşa vur” demiştik… Bunun üzerine taştan hemen oniki ayn/pınar/göze fışkırmıştı… Her gurup insan kendi meşrebini (su’dan içecekleri yeri) hakıkaten bildi… “Allah rızkından yiyin, için; ifsad ediciler olarak Arz’da taşkınlık yapmayın” (dedik).

    BAKARA/218-) İnnelleziyne amenu velleziyne HACERU ve cahedu fiy sebiylillâhi ülaike yercune rahmetAllah* vAllahu Ğafur’un Rahîym;

    Şüphesiz ki iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mücahade edenler (e gelince);işte onlar Allah Rahmeti’ni umarlar… Allah Ğafur’dur, Rahıym’dir.

  19. gerçek diyor ki:

    Bu yorumumu yayınlamazsanız, çok ayıp edersiniz Yorumsuz Blog, çünkü çok seslilikten dem vurup, bana göre tek sesli olmaya başladınız.

    Eleştirim öncelikle size! Yazılarımın çoğunu kişisel değerlendirme diyerek makasladınız -ki burada kişisel olmayan hiç bir değerlendirme yok, kimse Allah adına konuşmuyor, kendi adına konuşuyor-, ama görebildiğim kadarıyla “Hipnotize olmuş koyunlar”, “Sürüden olanlar” ve daha pek çok rencide edici kişisel yorumu hiç makaslamadan yayınladınız. Hemen akabinde diğerlerine “sürü” demeyin dediğim yorumumdan “sürü” kelimesini çıkardınız. Bu nasıl bir makaslama anlayışı anlayamadım, ama bu şu anlama geliyor: Siz çok sesli olamıyorsunuz, ne yazık ki yanlı yayın yapıyorsunuz. Umarım beni yanıltıp bunu yayınlarsınız.

    Şimdi yazacaklarım da tüm Kemal bey [...]

    Habeşistan Krallığı’nın Yemen valisi olan Ebrehe, milâdî 570 yıllarında San’a şehrinde, ‘Kulleys’ adı verilen muhteşem bir kilise yaptırmıştı. Maksadı, Kâbe ziyaretine rağbet gösteren Arapların ziyaretlerini oraya çevirmekti. Bu duruma tepki gösteren bir adam da, gecenin birinde Kulleys’e girip içine pislemişti. Bu hakarete çok öfkelenen ve koyu bir hıristiyan olan Ebrehe, gidip Kâbe’yi yıkmaya karar verdi. Topladığı onbinlerce asker (altmış bin olduğu söylenir), Mahmud adlı büyük bir fil ve daha başka fillerle Mekke’ye doğru yola çıktı. Önüne çıkan bazı kuvvetleri de mağlup ederek ilerledi. Taif şehrine gelince askerlerin bir kısmını Mekke’ye gönderdi. Onlar da Peygamber s.a.v.’in dedesi ve Kureyş’in reisi Abdülmuttalib’in ikiyüzü aşkın devesiyle ahalinin hayvanlarını sürüp götürdüler.

    Bu olayın peşinden Abdülmuttalib, gidip Ebrehe’yle görüştü, develerinin geri verilmesini istedi. Ebrehe dedi ki:

    - Benden develerin istiyorsun da, Kâbe’den hiç söz etmiyorsun. Halbuki ben onu yıkmaya geldim.

    Abdülmuttalib şöyle cevap verdi:

    - Ben develerin sahibiyim. Kâbenin de onu koruyacak sahibi vardır!

    Bundan sonra fil ordusu Mahmud isimli en büyük fil eşliğinde Kabe’ye doğru hareket eder ve Kabe’nin sahibi Ebabil Kuşlarını yollar. Gerisini biliyorsunuz.

    Mecazları severim ve bu yorumumda kullanmak istiyorum müsaadenizle..

    Kemal beyi sevip sahiplenenler var ki onu savunuyorlar görüldüğü üzere… Ne hoş ne güzel, Allah böyle sevilmeyi herkese nasip etsin… Fakat bu garibin de bir sahibi vardır elbette… Ben de sahibime havale ettim o işi, kendi kendimi savunmama ve nefsime pirim yaptırmama gerek yok diye düşünüyorum. Hayır gibi görünür şerdir, şer gibi görünür hayırdır. Biz bilemeyiz, Allah bilir. Eğer savunulmamı gerektirecek bir şey varsa, bu garibin sahibi de gerekeni yapar elbette… Belki kalbimiz Beytullah olmadığından Ebabil Kuşları gelmez, ama gereken neyse esirgenmez. Eğer savunulmamı gerektirecek bir şey yoksa, o zaman da savunmaz. Benim de bir şey demeye hakkım yoktur… Hakkımda hayrı da şerri de ben bilmem. Niyetimi ortaya koyduğuma göre, gerisini sahibime havale ettim, O bilir işini…

  20. gerçek diyor ki:

    Fakat bir şeyi daha söylemeden geçemiyeceğim. Pek çok emeği ve hizmetiyle Hak’ka hizmet bir zat ve sevenleri hakkında haksız yorumlar yapıldığını müşahade ederek, kendim adına değil, sırf Hak’kı söylemek adına bazı yorumlar yaptım. Bu benim yaratılış tabiatımdır. Özdemir Asaf’ın çok sevdiğim bir sözü vardır. “Sustuğunu bilen olgundur, bildiğini susan değil“. Bu güzel sözdeki ilkeyi şiar edindiğim için, ister dostum olsun, ister olmasın, daima haklının ve mazlumun yanında olmuşumdur. Doğru bildiğimi söylemekten de geri durmam. Bu konuda hiç bir değeryargısı ve şartlanmam yoktur. Yorumsuz Blog’ta böylece yorum yapmaya başladım ve sonra sorular sorulunca, soranlara saygım ve nezaket gereği cevap vererek devam ettim. Ama genel olarak görebildiğim kadarıyla ne o zatın, ne de onun sevenlerinin çok da ciddiye almadığı bir durumu bencileyin gereğinden fazla önemseyip ciddiye almışım demek ki… Çünkü benden başka kimseden ses soluk çıkmadı. Ve hiç ilgim olmayan bir konuda sırf Hak’kı söylemiş olmak için, bu kadar lafı da ben işittim ne yazık ki… Eh, görülen o ki üzerime vazife olmayan ve kimsenin umursamadığı bir meseleye karışarak belki de çoluğum çocuğum yaşındaki bir çok insandan bu rencide edici sözleri işitmeyi hakettim bir bakıma, ne diyebilirim? Ben ne Ali’den yanayım ne Veli’den.. O sebeple haklısınız, burada da hiç bir işim yok, hoşça kalın.

  21. gerçek diyor ki:

    İ. A. Tezer’e:

    Aşağıdaki yorum, bu sitede çok yakın bir tarihte “NOKTA ve Hologram ile ilgili yorumuma ilave:” başlığı adı altında, NOKTA ile ilgili yaptığım son yorumdur. Bu yorum Kemal Gökdoğan’ın yorumundan çok önce yayınlanmıştır. Bundan başka size de söyleyecek sözüm yok.

    NOKTA ve Hologram ile ilgili yorumuma ilave:

  22. Tuğba diyor ki:

    Bence sansür sisteminiz arızalı. [...] sansürü uygulanan yazıları dikkatle okudum. Yazının akışına bakınca, sansürlenen noktalarda hakaret içeren sözler olması mümkün gözükmüyor. Neden sarsürlediğinizi mantıklı bulacağımız nedenlerle açıklamanızı çok isterim. “Kişiye yönelik” tahminî değerlendirmeler, gerekçesi çok inandırıcı gelmedi bana… Çünkü günlerdir sistenizde kişilerin “niyetleri” bile tahmin üzere yargılanırken, “kişiye yönelik tahmini değerlendirmeler” gerekçeninize inanmamızı beklemenizi garipsedim. Bence işinize geleni yayınlıyorsunuz, işinize gelmeyeni yayınlamıyorsunuz.

    Okurlarınızı yanıltmayın. Bakış açınızı iyice daraltıp sadece bir kişinin penceresinden dünyaya bakmaya ve baktırmaya başladınız. Sizi protesto ediyorum. Kemal Gökdoğan’la tek sesli mutlu yayınlar dilerim.

  23. damla diyor ki:

    Sanirim basrol’de olmasam da, ben de tuz biber olmusum bu lezzetli yemege.

    Çunku bir kac yorumda benim kullandigim soz’e atifta bulunulmus.

    Sevgili dostlar, canlar.

    “ne varliga sevinirim, ne yokluga uzulurum” diyen Yunus degil midir?

    Demek ki boyle denebiliyor sevgili “gercek” kardesim.

    Siz buyurmussunuz Allah Resul’u uzuluyordu, o uzuluyordu da kim uzulmez diye.

    Diliyle gonlu ayni lisani konusuyor olduguna inandigimiz Yunus’un bu sozunu, hissedisini nasil yorumlarsiniz?

    Ben kucucuk bir damlayim. Ama karismaya calistigim denizde, inanin gun gectikce kizmam, kusmem azaldi. varlikta yuz gosteren O ise, kime kizayim sevgili “Gercek”. Varlikta tasarruf eden baska bir guc mu var?

    Ben bu kadarini idrak ettiysem minik bir damla olarak, neden yillarini bu yolda tuketenler, sizin elestirilenizle size kiziyor ya da uzuluyor olsun.

    Bu arada hacerul esved ile ilgili aciklamaniz icin cok tesekkur ederim. İnanin cok faydalandim.

    Yine Yunus ile “nokta” layalim.

    ben gelmedim kavga icin,
    benim isim sevgi icin.
    Hakk’in evi gonullerdir,
    Gonuller yapmaya geldim.
    * * *

    Aslinda prensip olarak sahislari ovmemek sunnet’e daha uygun duserdi. Ben de daha dikkatli olayim insaAllah.

    “Karsindakini ovmek, onu bogazlamak gibidir buyruluyor.” nitekim.

    Nefsime uyup yazdigim yorumum da eksikligimi/zi aciga cikardi ise bize de tamamlamak duser.

    O halde yorumumu su sekilde yeniden yaziyorum.

    Ben sizi Allah icin cok seviyorum Kemal Agbi.
    Zaten sevmedigim kimse yok ki Kemal Agbi…
    * * *

    Ben de nacizane sansur yerine, uygun gordugunuz takdirde, yoruma kapatmanizi daha makul goruyorum sevgili YB.

    Sansur olunca konusanin konusmasinin belli bolumlerinde agzini elinizle kapatmissiniz hissi uyandiriyor bende.

    Ya da yorumcuya danisarak, o bolumun neden uygun dusmeyecegini e-maille bildirip, kendi arzusu ile duzeltebilir ya da yorumu yayinlamamayi tercih edebilirsiniz belki.

    Kalin saglicakla. İyi geceler. Ya da hayirli sabahlar..

  24. gerçek diyor ki:

    Yaşım kırkbeş, oniki yaşımdan beri tasavvufi eserleri okurum. Yirmi yıldır dervişlik ederim. On yıldır da halka hizmet ederim, ama hala bilmediklerim varmış demek ki.. İyi bir paylanmaya, kulağımın çekilmesine, haddimin bildirilmesine, akla ve nasihate ihtiyacım varmış ki yapmışlar. Allah layık görmüş ve izin vermişse bana ne demek düşer? İzin verene ve konuşturana hürmeten bana susmak düşer.

  25. İ.Abdullah Tezer diyor ki:

    Bu sitenin bir süredir takipçisiyim ve site her tür yayına ve bilgiye yer verdi. Kimseyi engellemedi. Hatta özgür düşüncenin sembolü oldu.

    Tasavvuf; buzdağının görünmeyen alt bölgesiyle ilgilenir. Herkes de hissettiklerini, yaşadıklarını bildiklerini paylaşır bu yüzden “ÖZGÜR”ce.
    Tasavvuf kimsenin tek elinde değildir. Düşünceme göre, bu site de tam olarak bunun farkına varmış ve özgürce her fikrin söylenmesini sağlayan nadir sitelerden biri haline dönüşmüştür. Bir ihtiyacı karşılamıştır. Bu yüzden de çok okunur.

    Tek şartı vardır; kişilere yönelik incitici kelimelerden uzak durulması.

    Dedik ya, özgür platform diye, özgürce söylenir fikirler burada.
    Özgürce de fikir çürütülebilir. Dikkat edin “FİKİR”…
    Ama çürütmeye çalışırken fikirleri, incitici olunursa o yazıyını kaleme alanlar hakkında,
    o zaman da;
    SİSTEM DEVREYE GİRER.
    YAPILAN YANLIŞLIĞI BAŞKA BİR YANLIŞLIKLA DEVAM ETTİRİR…
    İNCİTİRSE BİR TARAF, DİĞER TARAF TA ONU İNCİTİR…

    Sonrasında da “vah efendim, ah efendim” demeye de hakkı yoktur o kişilerin..

    Hele hele yıllarını vermiş kişiler bu yola, bu kuralı
    VE SİSTEMİN İŞLEYİŞİNİ İYİ BİLMEK ZORUNDADIR.

    Saygılarımla.

  26. SANAL gerçek diyor ki:

    BU BİR YORUMSUZ BLOG MODERATÖR NOTUDUR:

    Bir yazar, bir yorumcu gerçek kimliğini açıklamak istemedikçe kullandığı farklı rumuzlardan yola çıkarak “siz şu kişisiniz” tahmininde bulunmak, emin olunsa da doğru olmaz. Rumuz sahiplerinin kimliklerini açıklamamak kararına saygı duymamız gerekir. Bu nedenle değerli okurumuzun bu yorumunu gerçek kimliği deşifre etmeye yönelik tahmin/işaret özelliği içeren kısımlarını kapatarak yayımlıyoruz.

    Yorumlarda kişisel bilgileri korumamız ve kişisel yargı içeren sözleri [...] işareti ile kapatmamız ya da yorumu tamamen yayımlamamamız “sansür” olarak anlaşılmamalıdır. Bu uygulamamız Yorumsuz Blog’un kişi haklarına ve açıklanmak istenilmeyen kişisel bilgilere saygı ifadesidir.
    (YORUMSUZ BLOG MODERATÖRÜ)
    * * *

    “SANAL gerçek” rümuzlu okurumuzun yorumu:

    Sayın “gerçek”
    YAPTIĞINIZ AÇIKLAMALAR İÇİN TEŞEKKÜR EDİYORUZ… Demişdik ama birşey değişmedi.
    Sizi önceki YORUMSUZ’da aynı buradaki gibi değişik adlar kullanarak yazdığınız yazılardan [...] tanıyoruz. Kimliğiniz belli olunca o zaman da [...] sizi rahatsız eden açıklamalara karşı öfkeyle, hararetle yazıp gürlediniz. Sonunda o zamanki gibi tanındığınızı anladınız, burada da hiç bir işim yok, hoşça kalın, bundan başka size de söyleyecek sözüm yok demenizden sonra bu defa, kimse size sormadan bir yorum yazıp, kendinizi farklı yeni bir kişiymiş gibi göstermek istediniz.
    “Taklidan sofi”, “düşünen adam” gibi değişik rumuzlarla da zaten başkası gibi gösteriyordunuz. O adları sizin kullandığınızı yukardaki yorumunuzda teyit etmişsiniz.
    Ama herkes gibi tartışmalara girseniz bile, her zaman herkesten yukarı bir mertebede durma istediğinizden dolayı hemen tanınıyorsunuz.
    İnançlı insanlar, ilimden ziyade kişinin ahlakına bakarlar. Ahlak sahibi olmak, ilim sahibi olmanın üzerindedir. Nefrete gerek yok, agresifliğe gerek yok, diye yazmıştı hatırlıyorum birkaç yorumcu ama dinlemediniz.

    [...]

    Keskin zekası ile başkalarını aldatmaya meyilli olanları da Allah, bazı halis niyetli kullarına hissettiriyor. Cenabı Hak bazısına ilim, bazılarına kalp gözü vermiş. Zaman eski zaman değil; Tek bir kitabın adamı olmayan insanlar diğerlerini istediği şekilde yönlendirmek isteyenleri hemen anlayabiliyor. “Hipnotize Olmuş Koyunlar” yazısından çok rahatsızlık duymalarınız bu sebeple zahir. Size şunu söyleyeyim; Hipnotize koyun varsa bile Yorumsuz Blog’da uyanacak…

    Birşey daha söyleyeyim.
    Güven sarsılmasının verdiği acıya benzer bir şeyi hiç yaşamadığınız belli.
    İşiniz bittiğinde terk edip giderken, yanınızda kimlerin masumiyetlerini, onurlarını, hayallerini, umutlarını ve daha nelerini götürdüğünüzü görmüyor olabilirsiniz. İnsanlar uzunca bir süre neler olduğunu, nerede hata yaptıklarını merak edecekler. Üzülecekler ama belki akıllanmış olacaklar.
    Allah saf müslümanlara iş işden geçmeden uyanmalarını nasip etsin…

    Müslümanların arasında iyi niyetli ama cehaletinden dolayı alet oldukları oyunları göremeyen çok kardeşlerimiz var.
    Onların uyanması için YORUMSUZ farkı, bu meydanda her şeyi gün ışığına çıkarmaya devam etsin diliyoruz. Özgür ifadenin olduğu yerlerde her şeyin iç yüzü kesinlikle ortaya çıkıyor. Allah büyükdür hepimiz inanıyoruz.
    Uyanık olun kardeşlerim.

    Sayın beyefendi, bunları gözler önüne sererken size yahut diğer kimselere zarar vermek kasdımız yokdur. Sözlerinizden ve davranışlarınızdan diğer insanların nasıl etkilendiklerini görmenizi istiyoruz. İlmini ahlak edinebilen insanın her problemi çözülür. Ama bazı vakalarda yalanı ortaya çıksa dahi soğukkanlılığını kaybetmeyenler vardır derler, takip etmeye devam edelim. İlim meclislerinin aldatma ve aldanma meclislerine çevrilmesine izin vermeyelim. Haksızlığa ve cehalete karşı birlik olalım kardeşlerim.
    Selam ve dua ile.

  27. s.öztaş diyor ki:

    NOKTACI
    Yüce garip dağlardan hep o nokta’yı sordun
    Gören bilen olmadı çok ağladın durdun
    Gözlerinde gözleri ömrünü doldurdun
    Anladın ki çare yok son noktada kayboldun
    Artık hiç görmesen de noktanın gözündesin
    Zaman mekan hiç olsa da, Anka’nın özünde’sin
    İsmi var kendisi yok ki son noktada Anka’nın
    Gök doğan’larla dolsa, yem olur noktaların
    Yemlenen kuşcağızlar bir gün kemale ersin
    Her biri anka olup yüce dağları delsin…

  28. Fırat diyor ki:

    Tezer, konuşmayı bırakıp yazılanları okursan, belki sen de yaşını başını almış insanların yazdıklarından biraz ilim, hal ve edep öğrenirsin. Burada senden başka ah vah diyen yok. Kraldan çok kralcı yaklaşımlarınla sen de çok itici ve inciticisin. Tasavvufta önce baş olma sevdası terkedilmelidir. Bu site okurlarının bazıları çok dominant insanlarmış. İnsanları yönetmeyi çok seviyorlar. Öyle yapma böyle yap! Nasıl özgürlük bu? Yazılanları beğenmemek gibi bir şansımız hiç yok. Beğenirsek de onların istediği gibi beğenmek zorundayız. Onun için “gerçek”i evire çevire sopalamadıkları için kendini şanslı saysa iyi olur.

  29. KGökdoğan diyor ki:

    TEŞEKKÜR ÖVGÜ DEĞİLDİR:

    Yazılarımda sergilediğim düşüncelerimi beğenenler de oluyor beğenmeyenler de oluyor. Herkes herkesi beğenecek ya da reddedecek diye bir kural yok elbette. Beğeniler veya beğenmeyişler yorumlar halinde ekrana yansıyor. Beğeni mesajları/yorumları soğuk havada ikram edilen bir bardak sıcacık çay ya da çok sıcak havada ikram edilen bir bardak soğuk limonata gibi “pozitif enerji” etkisi oluşturmaktadır.

    İnsanlar hiçbir çıkar gözetmeden “pozitif enerji” oluşturacak olan “doğal beğeni, doğal teşekkür, doğal tebessüm… sıcak çay, soğuk limonata” gibi şeyleri karşılıklı olarak birbirlerine izzet ikramda bulunabilirler. Bu tür güzelliklerin paylaşılmasında insanî, dinî, tasavvufî ne gibi sakıncalar olabilir? Güler yüzün, tatlı dilin misafire, dosta, yolcuya, bir çiçeğe, masum bir kediye, bir tabloya, bir esere yansıtılmasında insanlığa, dine, tasavvufa, Kur’an’a, sünnete, edebe, erkana ne gibi uyumsuzluğu olabilir? Hiç…

    Fakat… “Sinekten yağ çıkarma”yı “mârifet” bilen insanî doğal davranışlardan diledikleri kadar “negatif anlam” ve uyumsuzluklar icad edip çıkarabilir.

    Tebrik ve teşekkürü “yağcılık, çıkarcılık, dalkavukluk, dolduruşa getirmek” gibi kaba argo kavramlarla karıştırabilir.

    Kendisine tatlı dil, güleryüz, tebrik ve teşekkür ikram edilen herkesi kibire, gurura, liderliğe, taraftar toplamaya, mürşidliğe hevesleniyor zannedebilir. Görevi gereği “Gururlanma pâdişahım senden büyük Allah var!” diye bağıran saray çığırtkanları gibi… yazar ve yorumculara “Aman ha nefsinizi kabartmayın sonra kendinizi ilah zannedersiniz” demeyi ilâhi bir vazife zannedebilir. Her yazarı ve yorumcuyu potansiyel suçlu görebilir.

    Değerli yazar İ. Abdullah TEZER ve değerli mütevâzî ‘OKUR’-YORUMCU sevgili “damla” eleştirilere verdiğim normal/tepkisiz cevaplarıma bakarak “tepkisiz” kaldığımı, “üzülüp sevinmediğimi” yorumlarında en doğal sözleriyle ifade etmişlerdir. Onların bu ifadelerine dayanarak akıllarından ve kalblerinden geçirmedikleri negatif düşünceler çıkarmak gerçekten “maharet” gerektirir.

    Fakat normal “beşer” olduğum için bedensel duygu ve dürtülerimi bir Nebî, bir GerçekRasul, bir İnsan-ı Kâmil gibi her zaman denetlemekten mahrumum. Bir an gelir kişisel yargılamalara karşı kişisel tepkimi saygı ve edep sınırını aşmamaya çalışarak ortaya koyabilirim de.

    Bedenim ve bedensel algılarım tatlı dil ve güler yüz mesajlarına karşı olumlu tepki gösterirken… yazılarımdaki düşüncelerime değil de kişisel özellik kapsamına giren “kendimi bir şey zannetmem, tebriklerle kibirlenmem, kendimi âlim / üstad / mürşit / yanılmaz / şaşmaz / düşmez vs. vs.” kabul etmem gibi “hayali senaryo rolleri yükleyen “ilmî/fikirsel olmayan kişisel yargılamalar”a karşı olumsuz tepki gösterebilir… çünkü ben de herkes gibi bir beşerim.

    Melek vücudu gibi olmayan bedenimle, İnsan-ı Kâmil / Mürşid-i Kâmil bilinci gibi olmayan bilincimle “saygı ve edep” sınırını aşan kişisel yargılamalara karşı sonsuz tepkisizlikte bulunamayacağımı da itiraf edeyim.

    Bir yazar her düşündüğünü doğru zannedip ilim ve edep sınırı tanımadan yazmak özgürlüğüne sahip olmadığı gibi her eleştirmen de her düşündüğünü gerçek zannedip ilim ve edep sınırı dışında yazma özgürlüğüne sahip değildir. Bir başka deyişle… herkes her aklına geleni her yerde söyleyemez, yazıp çizemez. “Ben kuşlar kadar özgürüm, her aklıma geleni her yerde kuşlar gibi özgürce öterim” diyemez. Kuşlar gibi özgürce ötmek için kuş aklına sahip olmak gerekir. İnsan aklına sahip özgür insan ise başkalarının kendisine sus demesine gerek bırakmayan… ağzından/klavyesinden çıkanı bizzat kendisi kontrol edebilendir.

    Güzel insanların güzel sözlerini, güzel duygularını dile getirişini “övgü” zannederek… “Sen bana kötülük yapıyorsun, beni yüzüme karşı övmekle bana zarar veriyorsun” diyerek “yüzüne bir avuç toprak saçmak” sünnette bahsedilen “yüzüne toprak saçmak” değildir… Kabalıktır, düşüncesizliktir, edepsizliktir, insani güzellikleri anlamamaktır, sünnete iftiradır, İslâmî nezaketi farkedemeyecek derecede yobazlıktır.

    Hz. Muhammed a.s. kendisini sevdiğini söyleyen, kendisine tatlı dil güler yüz gösteren hangi arkadaşının, hangi insanın yüzüne toprak saçmıştır?

    Bu algı yanlışlığını düzeltmeye çalışan güzel bir alıntı veriyorum:

    (((… İnsanları yüzlerine karşı övmek de kınanmıştır. Bu,öven kimsenin de övülenin de karakterini bozmaktadır. Öveni dalkavukluğa alıştırırken, övülenin de kendisini bir şey zannetmesine,olduğundan fazla görmesine neden olacaktır.

    “İnsanları yüzlerine karşı övenin suratına toprak saçınız”

    Burada incelik şu ki; kardeşinin başarısından dolayı tebrik etmek bu gruba girmez. Güzelliği teşvik için tebrik caizdir…))) ( http://www.sufizmveinsan.com/konuk/yucelme2.html / M. DOĞRAMACI’ dan alınmıştır. )

    Evet… tebrik, değerlendirme, fikir yürütme, pozitif enerji gönderme, düşünceye değer verme gibi eylemleri söze/yazıya dökmek “câiz”dir fakat sırf kişisel çıkarlar ve kişisel hırslar için “övgü/dalkavukluk” “câiz” değildir. Sünnet budur, sistem budur. Nezaket budur.

    Değerli yazar ve yorumcu Sn. İ. Abdullah Tezer’in son yorumunda vurguladığı bilgiler için kendilerine teşekkür ediyorum… her teşekkürün bazıları tarafından “yağcılık, hizipçilik, taraftarcılık” olarak anlaşılacağını bilerek yine de teşekkür ediyorum.

    “K. Gökdoğan bu kadar mükemmel biri mi? Üzülmüyor, sevinmiyor, hata yapmıyor!!” diye yorum yapan sevgili “cem”e çok anlamlı ve sorgulayıcı bu yorumu için de ayrıca teşekkür ediyorum.

    Bu yorumumda “teşekkür” ve “dalkavukluk” arasındaki herkesin bildiği farkı bir kez de ben tarif etmek istedim. Yazdıklarımdan… bana teşekkür etmeye devam edin, teşekkür almak çok hoşuma gidiyor, tebriklerinizi ve övgülerinizi de yan cebime koyun mesajını çıkarmak isteyenler mutlaka olacaktır. Ne diyelim… anlama özgürlüğü var, isteyen istediği gibi anlar. Yine de açıkça söyleyeyim bu yorumumda teşekkür beklentisi mesajı vermiyorum.

    Abartısız, sade, nâzik “Teşekkür” mesajlarından rahatsız olanları daha fazla rahatsız etmemek için de bundan sonra daha az teşekkür mesajı vermeye gayret edeceğim.

  30. graceful diyor ki:

    Bazıları kendini sistem sanıyor ve sistemin sahibi adına birilerine beşeri cezalar kesiyor. Halbuki en büyük ceza baktığı yerde Vechullah’ı seyredemediği için Allah’tan uzak düşme ilahi cezasıdır. Bir görebilse!

  31. emre diyor ki:

    Bir tasavvuf sitesinde şeriat kanunları mı işliyor? Kısas uygulayacaksak biz de İ. Abdullah Tezer’e uygulayalım. Bir tek kötü söz söylemeyen insanların yazdıklarından kendine göre sonuç çıkaranlar ceza vermeye kalkışıyorsa, bu kadar söz söyleyenlere biz ne ceza uygulayalım? İnanılır gibi değil!!!!

  32. Tuğba diyor ki:

    Sayın Kemal Gökdoğan, kimsenin size teşekkür edilmesine itirazı olmadı. Siz neden söz ediyorsunuz? Eleştirilen kişi de size teşekkür etti. Tartışma çıkaranlar, size yapılan teşekkürleri bir kalıba sokmaya çalışanlardır. Bu davranışlar despotça yaklaşımlardır. Bu olanlardan sonra yazınızı beğenmeseydik başımıza neler gelirdi acaba diye düşünmeden edemiyor insan.

  33. mmm diyor ki:

    İki gündür yine Yorumsuz Blog sitesine takılmaya başladım. Sitenin formatı biraz değişmiş sanırım. Bu yazı altında yapılan yorumların içinde en çok gerçeğin yorumlarından faydalandım ve sabrına da hayran kaldım. Bunu söyleme cüreti gösterdiğim için bana da ceza verilecek mi?

    Faydalanılacak çok değerli yorumları bırakıp nelerle uğraşmışlar!! Tartışma konusu yorumların çoğu bence duygusallıktan kaynaklanıyor. Değer yargıları ne kadar çoksa, duygusal tepkiler de o kadar çok olur.

  34. AHHA diyor ki:

    Hakikati farketme ve yaşama konusunda, bizim gibi olmayanları eksik-hatalı bulmamızın altında, “nasılsa biz Allah’ın tarafındayız” (!?) türü derinlerdeki ön kabulümüz yatar. Oysa bu hissediş, örtülü “tanrılık” iddiasından başka şey olmayan, çıkılması çok güç devasa bir girdaptır ve ne yazık ki, “ALLAH’a imanlı bakışın” getirisi olan ebedi “huzuru” değil, kendini kandırmanın geçici(!) dünyalık avuntusunu yaşatır.

    Eğer böylesi ön kabullerle kendimize tanrısallık(!) makamı verdiğimizi ve o yüzden de bizim yanımızda olmayanlara “imanı” dahi hak görmüyor olduğumuzu fark edebilsek, “sınırlı” taraftarlığımızı “sınırsız hakikat yaşamı” gibi görmeye kalkacak ve beğenmediklerimize üstünlük taslayacak halimiz kalır mı hiç? (Şirkten kaçınanlardan isek elbette…)

    A. Bâkî (Hayret’ten)

  35. EL-MECBUR... diyor ki:

    SELAM…

    Hele bi durun, durdurun da, kulak verin şu kardeşinize…

    Ağalar, bacılar, yar ve yarenler…

    Eğer bir yerlerden, bir birimden dilleniyorsa ki (OKU-rum ).. Aşkın, sevginin… Kısacası Rahimiyyetinin, dillenişidir bu.. Bencileyin, sencileyindir…

    Amaaaa.. Diyorsa ki, OKUR-YAZARIM… Hele bunu da -bizcileyine- dökerek, indirgeyerek dillendiriyorsa AMAN ALLAHIM, İŞİTTİK VE DE İMAN ETTİK, demekten başka kimsenin elinden başka bir şey gelmez…. Çünki OKUYAN – (Keşif – Müşahede ehli Velidir..) Taalluku sadece seyredir… Gözünü sağa -sola dahi döndürmeye kaadir değildir…
    -YAZAN- ise hem onda hem de TÜM VARLIKTA DİLEDİĞİ GİBİ TASARRUF EDENDİR… O’NA HİÇ BİR VARLIK HESAP SORAMAZ; Neden, nasıl, niçin diye…

    Neden..???

    Çünki; Her OKU-yan YAZAMAZ.!!!!
    Çünki; Her YAZAN ÇİZEMEZ..!!!!

    OKU-yandan (euzu)… okuduğunu YAZANdan (Euzu Bil….)
    Hem OKUR-Hem YAZAR-Hem de ÇİZERden sığınmak gerek… KİME? NEYE? NASIL?… Ne olur Allah’ a demeyin….

    Selam olsun… Ne olur affedin beni…

  36. Mehmet diyor ki:

    “gerçek”, “düşünen adam”, “taklidan sofi” gibi farklı rumuzlarla yazılan yorumları tekrar tekrar okudum. Hepsi tepeden bakma, alim geçinme, kendini büyük adam gösterme, herkesi kendi itikadına yönlendirme maksadı taşıyor. Resulluk iddiasındaki gayretleri de ayrı birşey. Sonra kuvvetli ama gizli öfkeleri ve manidar dönüşleri var. Zaten bunları yazanın aynı kişi olduğunu kendi de ifşa ediyor. Bazı grub üyeleri de “e.koksal”, “emre k.”, gibi rumuzlarla buna destek veren yorumlar yazıyorlar. Grub psikolojisi bunu emreder.
    Sn. Kemal bey, bunların sizi sindirmeye ve akıllarınca hizaya getirmeye çalıştıkları malum. Kendileri gibi olmayanlardan rahatsız olurlar. Eğer onlara uymazsanız sizi imansızlıkla veya sapmışlıkla suçlarlar.
    Biz sizin yazılarınızdan çok istifade ediyoruz. Bunların ilk vukuatları olmadığı malum. Kendi yazdıkları yazılarının altına değişik isimlerle yorumlar yazarak Yorumsuz Blog okuyucularını daha önce de aynı usullerle aldatmışlardı. Hadisi şerifte “aldatan bizden değildir” diye buyurulur. Uyanık müslüman, insanların ilminden önce ahlakına bakar. Biz de öyle yapmaya çalışalım ve dua edelim. Allah ıslah etsin.

  37. S.L. diyor ki:

    Tuğba Yazmış:
    Çünkü günlerdir sistenizde kişilerin “niyetleri” bile tahmin üzere yargılanırken, …..

    Hipnozdan çıkıp dikkatli okuyanlar, bu sitede kişilerin “niyet” lerinden bahsedilmediğini; sergiledikleri “DAVRANIŞ”larından bahsedildiğini kendi gözleriyle görebiliyorlar.

    O bölüm yoruma kapandığı için yanıtlayamamıştım; burada yeniden cevap hakkım doğdu. Size önce “kör müsünüz?” diyen biri sonra dönüp “nurum, bülbülüm” diyince siz içten buluyorsanız, benim kusuruma bakmayın. Ama ben, insanların davranışlarını ve ahlakını görmezsem, kör hissederim. Üstelik bu kişinin bir de kendini aklamak için yanıtında “Şahsen de tanıdığım, görüştüğüm bir zattır kendileri. Günlük yaşamda da kendilerine “nurum” diye hitap ederim… Ayrıca şu da var ki, Şakir beyi günlük yaşamda da tanıdığım ve görüştüğüm için…” yazarken bir diğer yerde ise “insanlardan bucak bucak kaçarım. Dün üç beş dostum vardı, bugün onları da terkettim, sıfır kimse ileyim. Kelimenin tam anlamıyla yapayalnızım…” yazdığı ortaya çıkarsa ve ben bu aldatma DAVRANIŞını da görmüyorsam, iyice körlüğümden şüphelenirim.

    Sizi bilmem ama Yorumsuz okurlarına gözlerini daima kendileri için kullanmaları dileğimle sevgiler.

  38. AHHA diyor ki:

    Olumsuz duygular dağılsın (Fîl Vak’ası sönümlensin :) ), beynimizin farklı bölgeleri aktive olsun diye yorumlar arasında rasgeldiğim bir konu ile ilgili küçük bir katkı/ paylaşım/ tavsiye/ hatırlatma/ uyarı/ akıl verme/ ukalâlık (artık nasıl algılanırsa) da bulunmak istiyorum, kendimize ;) .

    Sevgideğerler,

    Acaba Muhammed Rasûl’un doğumunun öncesinde yaşanmış bir olay için mi “Elem tera (GÖRmedin mi ?)” ifâdesi (Döneminin rivayetlerinden DUYmuş değil demek ki!.. GÖRülen bir şey(ler) var!.. ) Rasûle “Sistemden Gördürülmüş”; yoksa her dem, hatta şimdi bu sayfalarda da tetiklenen Bilinçlerimizden mi Gördürülmekte, İNSAN’daki Rasûl mekanizmasına?

    */
    - Arapça’da Tâir=Kuş, Tayr=Kuşlar anlamında… Fîl sûresinde ise “Tayran” (Sonunda fazlalık “Elif harfi” var)= Uçan şeyler, Uçucular var (Uçak (!) dâhi olabilir :=).
    ). GÖRülende “kuş türleri” yok.

    “Ebabil” de bir “kuş cinsi” değil, “sürüler halinde” anlamında… Hatta, Arapça’nın kardeşi İbranice kökle düşünüldüğünde de E BâB-İL, “Tanrı’nın Kapısı” anlamına gelmekte (İ SRa-İL (Tanrı’nın kulu), İ SMa-İL (Tanrı’nın işittiği) deki gibi..). Ki Arapçada da “Bâb”, Kapı anlamına gelir.

    - eRSeLe Aleyhim >> İçsel boyutlardan Bilinç üzerine açığa çıkış..

    - KeYDe fî teDLîL >> Nefsin/Zihnin kendinde Zekice kurgulayıp kendini inandırdığı/tatmin ettiği; yoldan çıkartan planları.

    - Sûrede FîlLERe Sahip (bir kişi) yok, FÎLe SahipLER VAR.
    */

    Acaba (İçimizdeki=satırlarımızdaki) Bi*-FÎL Sahipliğini HİSsediyor muyuz?

    “Tanrı’nın Kapısı”ndan uçup gelip de FÎLe yârenliğimizi meRMileyen, KABEmizi koruyan, (içimizdeki) Bi*-HiCÂRat nerede (Sevgideğer “e.koksal”‘ın suâlinden modifiye edilmiştir) ?

    Yoksa evrenimizde/ gerçekliğimizde/ pratikte Fîl sahipliğimiz/ dostluğumuz Kâbeleri yıkıyoruz da, Paralel evrenlerde (hayallerde/ teorik anlamlandırmalarda) mi yaşanıyor bu olasılıklar?

    Övgümüz, Sövgümüz, hatta Sevgilerimiz “KARŞImızda olarak” gördüğüm(üz)e oldukça…

    … ke ~asfin me’kul ?

    Ne zaman bitireceğiz bu KARŞIyı, Yã Hû?

    Madem hepimiz karşıyı görmek için ısrar/dua ediyoruz, en azından karşıdaki Beyinleri HEP BİRLİKte olumlu yönde tetikleyelim mi?

    Ne der(sin)iz?

    Selâmetle..

  39. İ.Abdullah Tezer diyor ki:

    Tasavvuf denilen okyanusta bu yolu anlamaya gayret eden insanların bazıları, görebildiğini, hissettiklerini yazmak, paylaşmak ister. Burada olduğu gibi… Bu çok doğaldır.

    Bazı yazarlar ise muhteşem derinliklere dalmışlardır okyanusta yüzerken, çok az kimsenin ulaşabileceği yerlere kadar açılmışlardır yüzerek, ve kıyıya döndüklerinde de yaşadıklarını, gördüklerini harika bir uslupla o kadar güzel ifade ederler ki işte bu noktada okyanusa girmeye çalışıp, yüzme bilmeyenler, yüzme bilip, dalmayı bilmeyenler, dalmayı bilip yeterli oksijeni olmayanlar dolayısıyla okyanusun altındaki rengarenk hayatı ve sayısız canlı türünü keşfedemeyenler ise ikiye ayrılır;

    1- Bunu gerçekleştirebileni saygıyla, edeple, hayran hayran dinleyip nasıl yüzebileceğini anlamaya çalışanlar.

    2- İftira atıp, kişilik haklarıyla oynayıp, nasıl yüzdüğüyle ilgilenmeyip hatta onun yüzmesini engellemeye çalışıp, onu kıskananlar ve onu kıskananların yaydığı negatif enerji etkisinde kalıp ona destek vermeye çalışan diğer saflar!!!

    Yazmaya devam edin sayın Kemal Gökdoğan.
    Kişilik haklarınıza çeşitli isimlerle saldıracaklar!!
    Devam edin.
    Bir isimle hakaret edip, diğer isimle kendilerini masum gösterecekler ve üstelik okuyucuları da etki altına almaya çalışacaklar!!
    Devam edin.
    Fikirlerinize karşı değil, size hakaret edecekler!!
    Devam edin.
    Bu haksızlığı gören ve SİSTEMİN GERÇEĞİ olarak itiraz eden ve mücadele edenlere bile çamur atacaklar, sen sistem misin diyecekler, sen kimsin diyecekler, okumamakla suçlayacaklar!!
    Sıkmasın canınızı, devam edin.
    Bir taraftan kırıcı olurlarken diğer taraftan da bu kırıcılıklarını bazen yaşlarını, bazen kariyerlerini, bazen kaç kitap okuduklarını bahane ederek yaptıkları çirkinliği örtmeye çalışacaklar, sizin yaşınızı, kariyerinizi ve bu konulardaki çalışmalarınıza dair bilgileri bilerek es geçerek!! (hatta ve hatta benim yaşımı ve diğer bana ait bilgilerimi dahi bilmeden.)
    Devam edin…

    OKUNMAYA devam edileceksiniz çığ gibi artarak inşallah.

    Saygılarımla.

  40. gerçek diyor ki:

    Dergahlar asıl şimdi kurulmalıymış. Bir dergahı eski zamanlarda olduğu gibi çekip çevirmek hiç zor olmazdı. Çünkü içindeki talipler üç veya beşi geçmezdi. Bu kadar az sayıda insana bakıp doyurmak da sorun olmazdı. Mürşidler çekinmesin; dünya nüfusu arttıkça talip sayısı artmıyor, teknoloji ve refah arttıkça aksine bir dergaha kabul edilebilecek nitelikteki insan sayısı düşüyor. Eskiden dergahlara alınacak taliplerin edep, sabır, rıza ve teslimiyete kabiliyetleri olup olmadığına bakılırmış. Bir mürşid şu manzaraya bakıp kendine öğrenci seçecek olsa, aramızdan kaç kişiyi seçerdi? Büyük cihad yapacak nitelikte adam çok da; küçük cihad yapacak nitelikte adam sayısı neredeyse yok, bana göre…
    Eskiden avam içinde bile Allah’a yakın sayılabilecek nitelikte bühl insanlar varmış. Şimdi ise, tasavvuf ilmi almışlar içinde bile yaklaşabilecek kabiliyette insan bulmak zor.
    Tasavvuf eskiden geldiği anlamlara gelmiyor artık günümüzde… Kendi alanında çokça bilgi edinme yöntemi olmaktan başka hiç bir vasfı yok artık. Eskiden tasavvufa, kendini bilmek ve bu doğrultuda terbiye olmak için itibar edilirmiş. Şimdi ise, sıradan insanların bilmedikleri şeyleri öğrenerek, kendini daha değerli bulmak için seçilen bir yola dönüştü sanki. Bu sebeple benim gibi iki satır ilim öğrenen ne oldum şaşkınlığına düşüp kendini Allah’a talip olanlardan sanıyor. Ne yazık ki manzaramız bu.

    Allah aşkından söz edildi. Allah’ı nefsinden çok seven kaç kişi var aramızda? Kaç kişi nefsine aldırmayıp O’na yaklaşabilmek mücadelesi veriyor? Kaç kişi nefsinin arzularını yerine getirebilmek için verdiği çabanın ondan birini Allah’a yaklaşmak için veriyor? Günün kaç saatini O’na yaklaşabilmek için nefsimizi terbiye etmekle geçiriyoruz? Kaç defa durdurdumak için ona bir kuvvet uyguluyoruz. Günde kaç defa zekamızla ve duygularımızla değil de aklımızla hareket ediyoruz veya etmek için çaba gösteriyoruz?
    Teslimiyetimize engel olan ve bizi ateşe süren o sinsi değer yargılarımızı günlük davranış biçimlerimiz içinde yakalamak için düşünen ve yakalayabilen kaç kişi var aramızda?
    Nefsimizin sızlanlarından kaçına kulak asıp kaçına boyun eğiyoruz? Ne yana dönsek Hak’kın Vechi oradadır ayeti günde kaç kez aklımıza geliyor ve bizi bazı zamanlarda çekimser kılarak seyre teşvik ediyor? Sizi bilmem, ama bunları düşününce Allah’a talip olma yeteneğimin pek fazla olmadığını düşünüyorum. Buralarda kendimi diğerlerinden daha ayrıcalıklı, daha önemli ve değerli bulmak için bilgi toplama yarışına giren ve bol bol nefsini doyuran bir uyur gezer olarak görüyorum. Allah uyandırsın beni, yoksa doğal bir süreç içinde zorunlu olarak uyandığım gün çok üzüleceğim kesin. Kızmayın beni azarlayıp paylayanlara… Onların bunu ne amaçla yaptığının hiç bir önemi yok… Ben onlara izin veren Allah’ın niyeti ile daha fazla ilgiliyim. Kimse haketmediğini bulmaz, herkes ama herkes hakettiğini alır yaratılış amacı çerçevesinde ve bu doğrultuda oluşan amelleri sonucu olarak…
    Siz kullara bakıyorsunuz, ben rableri Allah’a… Siz kullara kızıyorsunuz ben Allah’tan utanıyorum, haya ediyorum, mahçubum. Yaptım bir hata ki cezamı verdi. Belli ki “Sana talibim!” diye diye O’ndan uzak düşecek bir hata ettim. Yaptığım ikiyüzlülükten sonra bir de utanmadan cezasına itiraz edip büsbütün mü uzak düşeyim? Bırakın, ben razıyım cezasına… Yeter ki cezam uzaklık olmasın.

  41. Tuğba diyor ki:

    Yunus’tan mısralar örnek verildi. Neler olduğunu anlamak için beyitlerdeki teoriye değil, yaşamdaki pratiğe bakalım. Arkadaşlarının Yunus’u döve döve aralarından attıklarını biliyor musunuz? Sebebi de kıskançlık.
    Artık aralarında kalamayacağını anlayınca Anadolu’yu dolaşmaya başlıyor.

    Barbarlık, ilkellik ve vahşet çağın ilerlemesiyle yok olmuyor. Her devirde bağnazlığa rastlamak mümkün. Bahane mi arıyoruz, bağnaz davranışlar sergilemek için sözde haklı nedenlere sığınarak bulunacak bahane çok. Hiç kimse Kemal Gökdoğan’ın yazısını eleştirmedi. Hedefe koyduğunuz kişi gerçek. Neden hedefe konulduğu hakkında uydurulan bahaneler bana gerçekçi ve tasavvuf anlayışına uygun gelmiyor, kim ne derse desin.

    S.L. Yorumlarımda şahıslarla muhatap olmamaya, sadece kendi fikrimi yazmaya dikkat ediyorum. Sana cevap verirsem doğruluğuna inandığım prensiplerimi çiğnemiş olurum.

    Yorumsuz Blog’u protesto etmiştim, ama yorumlarımı eskiksiz yayınladı. Bir özür borçluyum.

  42. Tuğba diyor ki:

    Yanılmıyorsam Venüs rotarında olabileceklerle ilgili bizi uyaran arkadaşımız da “gerçek”ti. Ama biz niyetiyle ilgilenmekten bize ne gibi bilgiler aktardığına dikkat etmiyoruz. Eğer dikkat etseydik, şu andaki acımasız bakış açımızın ve davranışlarımızın nedeni de görebilirdik. Çünkü ‘kişiler şartlanmamız’ var. Bilgiyi sadece beğendiğimiz kişiden gelirse alıyoruz.

  43. Ümit diyor ki:

    Mehmet, yorumlarda tepeden bakış mı sezdin? Belki de gerçekten yüksekte olduğu için öyle bakıyordur, olamaz mı? Bu da bir ihtimal…
    Yakin olanın tarzını DOST’u belirler. Kimin ne olduğu bilinmez. Her gördüğünü Hızır bil, demişler. Tasavvufla ilgilenenler, insanların iç alemine vakıf olmayacağını bilip, herkese bu şekilde bakmalıdır. Edep, edebe uygunsuz şekilde yargılamak yerine, haddini bilmeyi gerektirir.
    * * *

    Biri anlatmıştı. Ara sıra onların sohbetlerine katılan bir meczup varmış. Şeyhi sohbet ederken terliğini çıkarıp şeyhe fırlatır “Neden onlara gerçeği anlatmıyorsun, lafı eveleyip geveleme artık” dermiş. Şeyh de bu duruma gülüp geçermiş. Çünkü onu o şekilde konuşturanın kim olduğundan perdeli değildir.

  44. yaşar diyor ki:

    Maksadını aşan yorumlara bir son verin artık. Olay neredeyse bir linç eylemine dönüşmeye başladı. Venüs rotarıyla olanların bir bağlantısı olabilir.

  45. astroloji diyor ki:

    Abartılı tepkilerin sebebi Venüs rotarı kadar Dolunay’ın oluşturduğu duygusallık. Venüs rotarı da bu duygusallığı acımasızlığa dönüştürdü.

    Gazetede “Dolunay ve Suç” başlıklı bir yazı okumuştum. Bu dönemlerde suç işleme oranı artıyormuş. Dolunay, sinir sistemindeki hücrelerin işleyiş düzenini bozduğu için dengesizlikler meydana getiriyormuş. Bunda vücuttaki elektrik akımının iki misline çıkması da büyük rol oynuyormuş. Dolunayın insanlar üzerindeki menfi tesirlerini tespit eden bilim adamları, bu tesirlere karşı korunma ve tedavi yollarını da keşfetseler iyi olur. Onlar bu keşifleri yapmak için uğraşadursun, biz her zamanki gibi Peygamber efendimize soralım çaresini…

    Ebu Davud ve Nesei’de, Kudame B. Nilham şöyle söylüyor: “Efendimiz (s.a.v.) bize eyyam-ı biyd (beyaz günler)’de oruç tutmayı emrederdi ve “Bu, bütün sene oruç tutmak gibidir” buyururdu.

    Oruç sadece yemeden içmeden kesilmek değildir, dili tutmak ve nefse halim olmak da oruçtur.
    * * *

    Sevgili Yorumsuz Blog, böyle durumlarda tarafsız kalmak çok güç bir şey olmalı, sizi tebrik ederim. Fakat, daha fazla duygusallık edip kendimize zarar vermemiz ve bize yardımcı olmak açısından, artık bu bölümdeki yorumları kapatamaz mısınız acaba?

  46. graceful diyor ki:

    [...] Ben de aynı fikirdeyim, herkes daha az duygusal düşünmeye başlayana kadar biraz ara verin. Zaten dikkat ederseniz; yazının altında o güzel yazının konusuyla ilgili hiç bir ilmi yorum yok, tek bir tane bile.

  47. KGökdoğan diyor ki:

    GERÇEK DOSTUN ATTIĞI GÜL

    (((… Sayın Kemal Gökdoğan, kimsenin size teşekkür edilmesine itirazı olmadı. Siz neden söz ediyorsunuz? Eleştirilen kişi de size teşekkür etti. Tartışma çıkaranlar, size yapılan teşekkürleri bir kalıba sokmaya çalışanlardır. Bu davranışlar despotça yaklaşımlardır. Bu olanlardan sonra yazınızı beğenmeseydik başımıza neler gelirdi acaba diye düşünmeden edemiyor insan. …))) (Tuğba’nın yorumu)

    Sevgili Tuğba,

    Israr ediyorsun söyleyeyim.

    Evet haklısın “gerçek” dostum bana “taş atmadı” fakat dikenlerini itina ile temizlediği bir “gül” attı.

    Düşmanların attığı “Taş” başı gözü yaralar fakat “gerçek dost”ların attığı güller kalbi yaralar.

    “gerçek dost” da bana bir gül atmış…nasıl “feryâd” etmem?

    Yazımı beğenmeseydi mutlu olurdum. Yazımı beğendiği için mutsuz oldum.

    Bu açıklamamı “aklı ve bilgisi” kabına sığmayan “gerçek”… şerh ederse herkes yararlanmış olur.

    Selam ve saygılarımla…

blog comments powered by Disqus