Çok sade ve net’ti aslında hikâyesi. Tümel yapının bir parçası olduğunun farkında olarak yaşamalıydı. Denizin taa derin ufuklarında bile olsa, ya da gökyüzünün en ince noktasına varsa hep aynı olmalıydı, aynıyı düşünmeliydi.
“Ayn” ıyı bilmek gerekliliğinin düşüncelerine dalmışken, aklından türlü türlü fikirlerin türemeye başladığını fark etti. Biri diyordu ki ona; “ayn” aslında “ilk”tir. Her şeyin ilkini çağrıştırıyordu. Her şeyin bir “ilk” ten olduğunu ve her şeyin bir “ilk”i olduğunu anımsatıyordu ona. Tıpkı bir annenin “ilk” çocuğu gibi ya da babanın ilk oğlu…
Bu kelimenin dil anlamı bu şekilde oluştuktan sonra aklına şimdi de “Ayn” ın göz olma ihtimali gelmişti. Görebilmeyi anlatıyordu bu sözcükte, algılayabilmeyi.
Bilinmekliğini dileyenin, bilinebilmesi için gerekliliği elzem (zorunlu ya da mecburi) olan kavramdı bu da. Aynı zamanda “ilk” ve “ayn” aynı tümcede kullanılınca “ilk göz” ağrısı sözü gelir akıllara ne “hikmet” ise!
Bu tümcenin öznesini oluşturan “mim” özel bir kavram olduğundan, “ayn’a” oluyor ve kendini seyr, başlangıcın sonu ya da sonun “ilk’i” oluyor.
En sevilen, En sevenin önünde kendini bilmek için ya da belki de bildiği kendini seyr’etmek için yola çıkma kararı alıyor.
Ki bu da “ayrılık” demek oluyor. İçinden içine bir ayrılık, kendinden kendine bir yolculuk, ya da dışından özüne vs. vs… Diye tanımlar alan bu seyahat, her gün daha da artan galerilerin içinde karışıyor, değişiyor, kaybolup gidiyor.
Birçok çalışkan bilinçlerin hayatlarını bunun için harcadıklarını gören diğer bilinçler, tarihi karıştırarak, okuyarak, arayarak bir sonuca varmaya “ayn”’nın “ilk” haline dönmeye çalışıyorlar. Bu istek onların bazılarını Kızıl Deniz’in sularından aşırıyor, kimi zaman çarmıh’a gerdiriyor kimi zaman ise yücelere erdiriyor.
Sahi ya, asıl sorun da burada algılanıyor. Tümel bir yapının BİR parçası olduğunu kabullenerek ya da en azından bunun bilgisini edinerek seyr’etmek doğru mudur?
Yoksa, “yok” iken bir zerreye, bir zerreden bir hücreye, bir hücreden bir kelebeğe dönüşen olgu gibi mi olmalı? “Ham İdim, Piştim, Yandım misali”
Ortada teslim olunması gereken bir varlık olmadığının bilincinde yaşayarak kendi benliğimizi, Firavunun denizi aşamayıp takıldığı mülhime esaretine takılmak olabilir mi?
Ya da “bilincin” “şuur boyutuna” erebilmek için, teslimiyet çalışmalarında bulunarak, “bu alemler benim için yaratıldı, ben de, beni yaratan için bu alemlerden geçerim” de ona teslim olurum, demek mi lazım?
Akletmek; aklını sınırlayan birimlerden, değerlerden, olaylardan, duygulardan kurtulmakla olabilir ancak.
Kendi varlığının “tek” varlık olan “tümel” varlığa ait olduğunu, O’nda olduğunu, O’nun olduğunu idrak edebilmek için “nebi”nin uyarılarına uyarak “rasul”una kavuşacak ve onun “miracı” ile seferini tamamlayacaksın belki de.
Arz’ın (ve aynı zamanda bedenin) tek bir yapıda/dan olduğunu görmek için nefsini temizlemek (arındırmak) yeterlidir belki.
Ki böylece bizim ve etrafımızın imanını kurtaracak bir mübarek zatı beklemek yerine, çalışarak elde ettiğimiz hakikatle, şuur boyutunda onunla buluşup da ona asker bile olma şansını elde edebiliriz. Ve kesretin bütün anlaşılmaz kavramalarından sıyrılarak vahdet’e erişebilir, daha doğrusu vahdet’te olduğunun farkındalığını yaşayabiliriz.
Öyle değil mi?..
Aklında Rahman kalbinde şeytAn oldu mu bu hayatta,
Bil ki imanlıyım diye aklederek namazı, orucu, zekatı, haccı amel edersin.
Amelim iyidir dedikçe sen…
Kalbin, nefsinin esareti altında kendi saltanatını yüceltmekle meşguldür ki, bunun sen farkında bile olmazsın.
Kalp “imanın kalesi” Rahman’ın insandaki tek girdisi.
Eğer istiyorsan olmak Allah Velisi, önce olmalısın delisi.
Sonra savaşmalısın Ali gibi ki, olabilesin talebesi.
Savaş şeytanla olur, şeytan nefsinde.
Nefsi, kalbin makamından azlederek kurtarmalısın dünya içinde.
Eğer sakınırsan kendini çirkinden. Güzel Olur, gün olur, gönül olur yolun. Irağa değil yakınlardan yakın olana Erişirsin. Dileyelim ki Rahman gönlüne ilişsin, işlesin…
Ama savaşmalısın, savaşmalı…
Kolay Gelsin.
Selam yaşamımız, HAKK’A teslimiyette RASULULLAH (s.a.v.) yolumuz olsun.
Veysel Orhan
www.yorumsuzblog.org



















































