Steve Grand, sizin ve benim, bizlerin, sabit bir şeyden ziyade dalga gibi olduğumuzu söyler. Okuyucusunu düşünmeye davet eder: “çocukluk günlerinizden kalma, net bir şekilde hatırladığınız, gerçekten oradaymış gibi görebildiğiniz, hissedebildiğiniz bir deneyimi düşünün. Sonuçta gerçekten her an oradaydınız, değil mi? Yoksa nasıl hatırlardınız? Sürpriz ise burada: Orada değildiniz. Hatırladığınız olay gerçekleşirken, bugün vücudunuzda olan hiçbir atom orada değildi. Madde mekândan mekâna akar, “siz” olmak için anlık olarak biraraya gelir. Dolayısıyla her ne iseniz, aslında sizi meydana getiren şey değilsiniz. Bu önemli. Bu yüzden eğer tüyleriniz diken diken olmadıysa tekrar okuyun, ta ki olana kadar. Çünkü bu önemli.”
(Video Türkçe altyazılıdır)
VİDEONUN TAM METNİ
Benim başlığım: “Tahmin edebileceğimizden daha tuhaf: Bilimin garipliği.”
“Tahmin edebileceğimizden daha tuhaf” söylemi ünlü bir biyolog olan J.B.S. Haldane’e ait. Haldane şöyle diyor: “Şu anda benim kuşkum, evrenin sadece tahmin ettiğimizden daha tuhaf değil, fakat tahmin edebileceğimizden de daha tuhaf olduğu. Bana kalırsa cennet ve dünyada hayal edilenden, ya da herhangi bir felsefe dahilinde hayal edilebilecek olandan daha çok şey var.” Richard Feynman kuantum teorilerinin deneysel öngörülerinin hassasiyetini, Kuzey Amerika’nın genişliğini bir saç telinin genişliği kadarlık yanılgı ile ifade etmenin keskinliği ile kıyaslamıştır. Bunun anlamı kuantum teorisinin bir anlamda doğru olması gerektiğidir. Öte yandan kuantum teorisinin bu tahminleri gerçekleştirmek için yapması gereken varsayımlar o kadar gizemlidir ki, Feynman’ın kendisi dahi şu şekilde bir açıklama yapmıştır: “Eğer kuantum teorisini anladığınızı düşünüyorsanız, kuantum teorisini anlamıyorsunuz.”
Öyle tuhaftır ki, fizikçiler teorinin mantığa aykırı görünen izahatlarına başvurmuşlardır. David Deutsch, bu konferansta da konuşacak, “The Fabric of Reality” isimli kitabında, kuantum teorisinin “birçok dünya” yorumunu benimsiyor, çünkü bu yorum hakkında söyleyebileceğiniz en kötü şey, budalalık derecesinde boş olduğu. Yorum, geniş ve hızla büyüyen sayıda evrenin birbirine paralel bir şekilde var olduğunu varsayıyor ve kuantum mekanik deneylerinin dar lombozları olmadan, karşılıklı olarak tespit edilemez olduklarını öngörüyor. Ve bu da Richard Feynman.
Biyolog Lewis Wolpert modern fiziğin tuhaflığının çok uç bir örnek olduğuna inanıyor. Bilim, teknolojinin aksine, sağduyuya zorbalık ediyor. Wolpert, içtiğiniz her bardak suyun içerisindeki en az bir molekülün, Oliver Cromwell’in mesanesinden geçmiş olması olasılığına işaret ediyor… Yalnızca temel olasılık teorisi. Bir bardak içerisindeki molekül sayısı, dünyadaki bardakların sayısından da, mesanelerin sayısından da çok daha büyük ve, elbette, Cromwell ya da mesanelerle ilgili özel bir şey yok. Az önceki nefesinizle, uzun palmiye ağacının soldan üçüncü iguandonunun sağ akciğerinden geçen bir azot atomunu içinize çektiniz.
“Tahmin edebileceğimizden daha tuhaf.” Bizi herhangi bir şeyi tahmin edebilir kılan nedir, ve bu bize ne tahmin edebileceklerimize dair bir şey söyler mi? Evren ile ilgili sonsuza değin kavrayamayacağımız, fakat bazı daha üstün canlıların kavrayabileceği şeyler var mı? Evren ile ilgili, ne kadar üstün olursa olsun herhangi bir dimağ tarafından kavranamaz şeyler var mı? Birbirini takip eden nesiller evrenin giderek artan tuhaflıkları ile uzlaştıkça, bilim tarihi, bir dizi uzun ve şiddetli beyin fırtınası ola geldi. Güneş’in gökyüzünde hareket ediyor olduğundan ziyade, Dünya’nın dönüyor olduğu fikrine artık alışığız. Bunun ne kadar allak bullak edici bir düşünsel devrim olmuş olduğunu kavramamız zor. En nihayetinde Dünya’nın büyük ve hareketsiz, Güneş’in ise küçük ve seyyar olduğu aşikar gibi görünüyor. Fakat yine de Wittgenstein’ın bu konudaki yorumu hatırlamaya değer. “Söyle bana,” diyor Wittgenstein bir arkadaşına, “herkes neden sürekli insanın Dünya’nın kendi etrafında dönmesi yerine, Güneş’in Dünya etrafında döndüğünü varsaymış olması doğaldı diyorlar?” Arkadaşı yanıtlıyor: “Eh, çünkü gerçekten Güneş Dünya’nın etrafında dönüyormuş gibi görünüyor da ondan.” Wittgenstein şöyle yanıt veriyor: “Peki, Dünya kendi etrafında dönüyormuş gibi olsaydı nasıl görünürdü?”…
Bilim, tüm önsezilerimize karşın, kristaller ve kayalar gibi katı cisimlerin dahi neredeyse tamamen boşluklardan ibaret olduğunu öğretti. Ve bildik bir örnek de bir atomun çekirdeğinin bir stadyumun ortasındaki sinek olduğu, sonraki atomun ise bir diğer stadyum olduğu. Dolayısıyla en sert, en aralıksız, en yoğun kaya bile gerçekten de neredeyse tamamen birbirinden uzak küçük parçacıklar tarafından bozulan bir boşluktan ibaret. Öyleyse kayalar neden sert ve içinden geçilemez görünüyor ve hissediliyor? Bir evrim biyoloğu olarak şöyle derdim: beyinlerimiz, vücutlarımızın iş gördüğü büyüklük ve hız koşullarında hayatta kalmamızı sağlayacak şekilde evrildi. Hiçbir zaman atomların dünyasında hareket edecek şekilde evrilmedik. Öyle olmuş olsaydı muhtemelen beyinlerimiz kayaları boşluk ile dolu olarak algılardı. Kayalar ellerimiz tarafından sert ve içine girilemez hissediliyor, çünkü kayalar ve eller gibi cisimler birbirlerinin içlerine giremezler. Dolayısıyla beyinlerimizin “sertlik” ve “nüfuz edilemezlik” gibi kavramlar inşa etmiş olması faydalı, çünkü içinde hareket etmemiz gereken orta boy dünyada, vücutlarımızı hareket ettirebilmemize bu gibi kavramlar yardım ediyor.
Ölçeğin diğer ucuna gittiğimizde, atalarımız hiçbir zaman kainat içerisinde ışık hızına yakın hızlarla hareket etmek zorunda kalmadı. Kalmış olsalardı, beyinlerimiz Einstein’ı anlamakta çok daha iyi olurlardı. İçinde hareket etme becerisine sahip olacak şekilde evrildiğimiz orta ölçekli ortama “Ortanca Dünya” adını vermek istiyorum — Tolkien’in “Orta Dünya”sı ile ilgisi yok. “Ortanca Dünya”… Ortanca Dünya’nın sakinleri olarak evrildik ve bu da ne hayal edebileceğimizi kısıtlıyor. Bir tavşanın, diğer Ortanca Dünya tavşanları ve objeleri gibi ortalama bir hızla hareket edişini, bir diğer Ortanca Dünya objesine, mesela bir kayaya çarpışını kolayca kavrayabilir, hayal edebilirsiniz.
Size 1983 yılında askeri haber alma şefi olan Tümgeneral Albert Stubblebine III’ü tanıtmak isterim. Arlington, Virginia’da gözlerini duvarına dikti ve yapmaya karar verdi. Hedefi bitişikteki ofis odasına gitmekti. Ayağa kalktı, masasının arkasından çıktı. Atom ağırlıklı olarak neyden oluşuyor? diye düşündü. Boşluk. Yürümeye başladı. Ben ağırlıklı olarak neyden oluşuyorum? Atomlar. Adımlarını sıklaştırdı. Duvar ağırlıklı olarak neyden oluşuyordu? Atomlar. Tek yapmam gereken boşlukları denk getirmek. General Stubblebine burnunu ofisinin duvarına sağlam bir şekilde çarpmıştı. 16,000 askeri komuta eden Stubblebine, duvardan geçmekteki mütemadi başarısızlığı karşısında şaşkındı. Bu becerinin, bir gün, genel bir askeri araç haline geleceğinden şüphesi yoktu. Kim bunu yapabilen bir orduya dalaşabilirdi? Bu, geçen gün Playboy dergisinde okuduğum bir makaledendi…
Bunun doğru olmadığını düşünmem için sebep yok. Playboy okuyordum, çünkü içinde benim yazdığım bir makale de vardı… Ortanca Dünya’da yetişmiş ham insan sezgisi, Galileo, havanın sürtünmesi yok sayıldığında ağır ve hafif bir obje yere aynı anda düşer dediğinde, buna inanamaz. Çünkü Ortanca Dünya’da havanın sürtünmesi hep oradadır. Eğer boşluk içerisinde evrilmiş olsaydık, yere aynı anda çarpmalarını beklerdik. Eğer bakteri olsaydık, ve sürekli moleküllerin termal hareketleri ile boğuşsaydık durum farklı olurdu, fakat biz Ortanca Dünyalılar Brownian hareketini fark etmek için çok büyüğüz. Aynı şekilde hayatlarımız yer çekiminin tahakkümünde, fakat yüzey geriliminden neredeyse habersiziz. Küçük bir böcek bu öncelikleri tersine çevirirdi.
Steve Grand — soldaki. Sağdaki de Douglas Adams — Steve Grand, “Creation: Life and How to Make It” isimli kitabında maddenin kendisi ile ilgili meşguliyetimizi emin bir şekilde yaralıyor. Yalnızca katı, maddi şeyleri gerçek şeylerden saymaya dair bir eğilimimiz var. Bir boşluk içerisindeki elektromanyetik dalgalar bize gerçek dışı görünüyor. Muhafazakarlar dalgaların bir şekilde maddesel bir ortam içinde olmak zorunda olduğunu düşündüler — eter (beşinci element). Fakat biz gerçek maddeyi sadece, maddenin faydalı bir kurgu olduğu Ortanca Dünyada evrildiğimiz için konforlu buluyoruz. Grand’e göre bir anafor, bir kayanın sahip olduğu kadar gerçekliğe sahiptir.
Tanzanya’daki bir çöl ovasında, Ol Donyo Lengai yanardağının gölgesinde, volkanik küllerden oluşmuş bir kumul vardır. Güzel olan, bu kumul hareket eder. Bu, teknik olarak ‘barchan’ olarak bilinen olaydır ve bütün kumul çöl boyunca yılda 17 metre hızla batı istikametinde yürür. Hilal şeklindeki gidişatını korur ve hilalin boynuzlarına doğru hareket eder. Olan şey şu: rüzgar, kum tanelerini diğer taraftan rampanın tepesine doğru üfler, kum sırtın tepesine ulaşınca, kumulun diğer tarafındaki hilâlin içine doğru akar, bu yolla boynuz şekilli kumulun tamamı hareket eder. Steve Grand, sizin ve benim, bizlerin, sabit bir şeyden ziyade dalga gibi olduğumuzu söyler. Okuyucusunu düşünmeye davet eder: “çocukluk günlerinizden kalma, net bir şekilde hatırladığınız, gerçekten oradaymış gibi görebildiğiniz, hissedebildiğiniz bir deneyimi düşünün. Sonuçta gerçekten her an oradaydınız, değil mi? Yoksa nasıl hatırlardınız? Sürpriz ise burada: Orada değildiniz. Hatırladığınız olay gerçekleşirken, bugün vücudunuzda olan hiçbir atom orada değildi. Madde mekândan mekâna akar, “siz” olmak için anlık olarak biraraya gelir. Dolayısıyla her ne iseniz, aslında sizi meydana getiren şey değilsiniz. Bu önemli. Bu yüzden eğer tüyleriniz diken diken olmadıysa tekrar okuyun, ta ki olana kadar. Çünkü bu önemli.”
Dolayısıyla “gerçekten”, yalın bir güven ile kullanabileceğimiz bir kelime değil. Eğer nötrinonun, nötrino-boy atalarından evrilmiş bir beyni olsaydı, kayaların gerçekten boşluktan ibaret olduğunu söylerdi. Bizim, taşların içinden yürüyemeyen, orta-boy atalarımızdan evrilmiş beyinlerimiz var. Bir hayvan için “gerçekten”, beynin hayvanın hayatta kalması için ihtiyacı neyse odur, farklı türler farklı dünyalarda yaşadıkları için de, rahatsız edecek kadar çeşitli “gerçekten”ler ortaya çıkar. Gerçek dünya olarak gördüğümüz şey yalın dünya değil, dünyanın, algının sağladığı verilerle düzenlenen ve ayarlanan bir modelidir, fakat gerçek dünyayla başa çıkmakta faydalı olacak şekilde inşa edilmiştir.
Modelin doğası nasıl bir hayvan olduğumuza bağlıdır. Uçan bir hayvan, yürüyen, tırmanan ya da yüzen bir hayvandan farklı bir modele ihtiyaç duyar. Bir maymunun beyni yazılımsal olarak ağaç gövdeleri ve dalların üç boyutlu simülasyonunu yapabilir olmalıdır. Bir köstebeğin dünyayı modelleyen yazılımı, yeraltı kullanımı için uyarlanmış olur. Bir su sineğinin beyninin üç boyutlu modellemeye ihtiyacı yoktur, çünkü Edwin Abbott’un yaylasındaki bir göletin yüzeyinde yaşar.
Yarasaların renkleri kulakları ile görebileceğini ortaya atmıştım. Yarasaların üçüncü boyutta hareket etmek ve böcek yakalamak için ihtiyaç duyduğu dünya modeli, kırlangıç gibi gündüz uçan bir kuşun benzer işleri gerçekleştirmek için oluşturduğu modele epeyce benzer olmalıdır. Serçe modelinin girdileri olarak ışığı kullanırken, yarasanın zifiri karanlıkta ekoları kullanıyor olması tesadüfidir. Yarasaların, ekoları kullanışlı şekilde etiketlemek için, algıladıkları renk tonlarını kullanıyor olduklarını da ortaya atmıştım, — bunlar belki yüzeylerin akustik dokuları; tüylü, pürüzsüz gibi — aynen kırlangıçların ve tabi bizim algıladığımız renk tonlarını — kırmızılık ve mavilik gibi — ışığın uzun ve kısa dalga boylarını etiketlemekte kullanışımız gibi. Kırmızının doğasında, onu uzun dalgaboylu yapan hiç bir şey yok.
Önemli olan ve modelin doğasını terbiye eden şey, algılama yönteminden ziyade, modelin nasıl kullanılacağı. J. B .S. Haldane’in dünyasında kokunun hüküm sürdüğü canlılara dair söyleyeceği bir şeyi vardı: Köpekler çok benzer, oldukça seyreltilmiş iki yağ asidini ayırt edebilirler: kaprilik asit ve kaproik asit. Görebileceğiniz gibi tek fark, zincir içerisindeki ekstra iki karbon atomu. Heldane’in tahminine göre bir köpek, asitleri kokularından yola çıkarak moleküler ağırlıklarına göre, aynen bir insanın piyano tellerini seslerinden yola çıkarak uzunluklarına göre sıralayabileceği gibi sıralayabiliyor. Şimdi, bir yağ asidi daha var, kaprik asit, diğer ikisi gibi, tek farkı iki tane daha karbon atomu. Daha önce kaprik asit ile hiç karşılaşmamış bir köpek, muhtemelen, onun kokusunu hayal etmekte, daha önce duyduğumuz trompet notalarından bir nota daha yüksekten çalan bir trompeti hayal ederken zorlanacağımız kadar zorlanır. Belki köpekler, gergedanlar ve diğer koku odaklı hayvanlar renklerle kokluyorlar. Ve iddia yarasalarla ilgili olanın aynısı olurdu.
Ortanca Dünya, — sezgisel olarak rahat hissedecek şekilde evrildiğimiz büyüklükler ve hızlar — elektromanyetik tayfın, ışığı çeşitli renkler olarak gördüğümüz dar aralığı gibidir. Bir takım araçlardan yardım almadığımız sürece, bu aralığın dışında kalan frekanslara körüz. Ortanca Dünya, gerçekliğin, çok küçük, çok büyük ve çok hızlı olanın tuhaflığı aksine “normal” kabul ettiğimiz dar bir aralığı. Olasılıksızlıkların benzer bir ölçeklendirmesini yapabilirdik; hiçbir şey tamamen imkansız değil. Mucizeler, muazzam düşük olasılıklardan başka bir şey değiller. Mermer bir heykel bize el sallayabilirdi; kristal yapıyı meydana getiren atomlar, zaten hali hazırda ileri geri titreşiyorlar. Çok fazla oldukları için ve tercih ettikleri hareket yönüne dair bir anlaşmaları olmadığı için, Ortanca Dünya’da gördüğümüz mermer, kaya gibi hareketsiz. Fakat eli oluşturan atomlar aynı anda aynı yöne tekrar tekrar hareket etselerdi, Ortanca Dünya’da elin hareket ettiğini ve bize el salladığını görürdük. Elbette bunun olma ihtimali çok çok düşük, öyle ki, virgülden sonraki sıfırları yan yana yazmaya evren oluştuğu anda başlamış olsaydınız, bu gün, halâ yazıyor olurdunuz.
Ömrümüz kısa, bu yüzden Ortanca Dünya’da olasılığı çok düşük olayları kavrayacak şekilde evrilmedik. Ortanca Dünya’da “imkansız” görünen bir şey, evren ve zamanın enginliği içerisinde “kaçınılmaz” olabilir. Gezegenleri sayarak bunu düşünebiliriz. Evrende kaç gezegen olduğunu bilmiyoruz, ama iyi bir tahminle 10, 20 ya da 100 milyar kere milyar taneler. Bu da bize canlılığın olasılıksızlığını ifade için iyi bir yol veriyor. Bir olasılıksızlık spektrumunda, gördüğümüz elektromanyetik tayf gibi bir takım sınır noktaları belirleyebilirdik.
Eğer hayat her bir şey için — eğer — demek istediğim, hayat her gezegende ortaya çıkmış olabilirdi, çok sıradan olabilirdi, ya da her yıldız ya da galaksi başına bir kez ortaya çıkabilirdi, ya da belki evren başına bir tane, ki bu durumda da hayat sadece burada olurdu. Ve oralarda bir yerlerde, bir kurbağanın prense dönüşmesine benzer büyülü şeyler için bir şans olabilirdi. Eğer hayat evrende sadece bir gezegende ortaya çıktıysa, o gezegen bu olmak zorunda, çünkü buradayız ve hakkında konuşuyoruz. Bu durumda bundan bir yarar sağlamak istersek, hayatın ortaya çıkmasına yol açacak kimyasal olayların olma olasılığının 100 milyar milyarda bir olduğunu öne sürebilirdik. Öte yandan bence, bundan böyle bir yarar sağlamamalıyız, çünkü hayatın evren içerisinde bayağı sıradan olduğundan şüpheleniyorum. Bayağı sıradan derken, halâ o kadar ender olabilir ki üzücü bir şekilde, hiçbir yaşam formu diğeri ile hiç karşılaşmayabilir.
“Hayal edebileceğimizden daha tuhaf”ı nasıl yorumlayalım? Esas olarak hayal edilebilirden daha tuhaf olarak mı, yoksa Ortanca Dünya’da evrilmiş beyinlerimizin koyduğu limitler yüzünden, “bizim” hayal edebileceğimizden daha tuhaf olarak mı? Kendimizi eğitim ve pratik ile Ortanca Dünya’dan azat edip, hem matematik hem de sezgisel bir seviyede çok küçük ve çok büyük olanı anlayabilir miyiz? Yanıtı gerçekten bilmiyorum. Merak ediyorum kendimize, kuantum teorisini anlamak için yardım edebilir miyiz. Çocukları erken yaşlardan itibaren ekran üzerindeki yarıklardan geçen topların olduğu inandırıcı bilgisayar oyunları oynatsak, içinde kuantum mekaniğinin garipliklerinin döndüğü bir dünyayı büyüterek bilgisayarın inandırıcılığı ile önlerine koysak, bu şekilde Ortanca Dünya ölçeğindeki akış içinde anlaşılır hale gelseler. Ya da mesela, çocukları üzerinde düşünecek noktaya getirmek için nesnelerin Lorenz Transformasyonu’nu ekranda gösteren bir rölativistik bilgisayar oyunu, vesaire.
Ortanca Dünya fikrini birbirimizin algılarına uygulayarak bitirmek istiyorum. Bugün bir çok bilim insanı algıya dair mekanik bir görüşe bağlı: biz olduğumuz gibiyiz, hormonlarımız oldukları gibiler, çünkü beynimiz bu şekilde kablolanmış. Eğer nöroanatomimiz ve fizyolojik kimyamız farklı olsaydı, karakterlerimiz farklı olurdu, biz farklı olurduk. Fakat bilim insanları olarak çelişkiliyiz. Tutarlı olsaydık, yanlış davranan birisine, mesela bir çocuk katiline karşı tutumumuz şöyle olurdu: “bu fert hatalı bir bileşene sahip, düzeltilmeye ihtiyacı var”. Fakat öyle demiyoruz. Aramızdaki en mekaniksel kişileri de — ki en mekanik kişi ben olabilirim — içine dahil ettiğim bizler bile, “Alçak canavar, hapis senin için fazla iyi” diyoruz. Ya da daha fenası, bunu bugün dünyanın her yanında gördüğümüz gibi, bir sonraki döngüsünde muhtemelen daha kuvvetli karşı intikamları doğuracak intikamlar arıyoruz. Kısacası, akademikler gibi düşündüğümüzde, insanları ayrıntılı ve karmaşık makineler olarak görüyoruz, arabalar ya da bilgisayarlar gibi, fakat insan olmaya döndüğümüzde, daha çok, bir gurme gecesinde bir türlü çalışmayan arabasına bir ders vermek için onu hurdaya çeviren Basil Fawlty gibi davranıyoruz…
Arabalar, bilgisayar gibi şeylere kişilik verişimizin nedeni, maymunların bir ağaç dünyasında, köstebeklerin bir yeraltı dünyasında, su sineklerinin yüzey geriliminin hakim olduğu ovalarda yaşaması gibi, bizim de sosyal bir dünya içinde yaşıyor olmamız.
Bir insan denizinde yüzüyoruz
Ortanca Dünya’nın sosyal versiyonu
Başkalarının davranışlarını tahmin edecek müthiş, sezgisel psikologlar olarak evrildik. İnsanlara makine gibi muamele etmek bilimsel ve felsefik olarak isabetli olabilir, fakat bu yöntemle bir kişinin yapacağı sonraki şeyi tahmin etmek istiyorsanız, bu vakit kaybıdır. Bir kişiyi hesaplı şekilde moedellemenin yolu onu zevk ve acı duyan, arzu ve gaye sahibi, suçluluk hisseden, amaç sahibi ve başarı odaklı birisi olarak görmektir. Kişileştirme, insanları modellemek için öylesine başarılı bir yoldur ki, kullanılmasının uygun olmadığı varlıklar üstünde çalıştırıldığında Basil Fawlty ve arabası ya da evrenin tamamı ile ilgili yanlış fikirlere sahip milyonlarda olduğu gibi, aynı modelleme yazılımının kontrolü sık sık ele geçirdiğini görmek şaşırtıcı değildir…
Eğer evren varsayabileceğimizden daha tuhaf ise, bunun sebebi buzul çağının Afrika’sında hayatta kalmak için, “sadece varsaymamız gerektiği kadarını” varsaydığımız için doğal seçilmiş olmamız olabilir mi? Yoksa beyinlerimiz evrimimizin yarattığı ilk izlenimi kıracak şekilde eğitilecek kadar çok yönlü ve genişleyebilir bir şey mi? Ya da, son olarak, evrende, ne kadar tanrısal olursa olsun hiçbir şey tarafından hayal edilemeyecek kadar tuhaf şeyler var mı? Çok teşekkürler.
Çeviri: A. Murat Eren


















































