Allahu Tealanın ilmi ezelisi, olmuş ve olacağı, geçmiş ve geleceği aynı düzeyde ebedi bir yücelikle kuşatmıştır. El-Evvel (c.c.), El Ahir (c.c.), Ez-Zahir (c.c.), El Batın (c.c.)…
Şehadet aleminde bilfiil yaşanarak yaptıkları açıkça bilinen kimse hakkında ne karar verilirse, Allahu Tealanın ezeli ilminde, o kimse doğmadan önce; yaratıldıktan sonra işleyeceği bütün amelleri görülüp bilinmiş ve tespit edilmiştir. İşte kader budur. Kadiri mutlak olan da Allah(cc.)dır.
Kısaca özetlemek gerekirse, yazılanın bozulmaması, kulun takdir edilenden başka bir amelde bulunamaması, bir zorlama değil, ancak bir görme’nin tespitidir. Onun içindir ki mesela Ebu Cehil Kıyamet gününde: “Ya Rabbi! sen benim cehennemlik olacağımı takdir buyurdun. Ben de bu takdirin dışına çıkarak iman edemezdim. O halde beni niçin cezalandırıyorsun? Beni kafir yaratmayı diledin kafir oldum. Müslümanı iman ehli yarattın, Mü’min oldu, benim bu işte ne kabahatim var?” diyemez.
Çünkü cevabı muhtemelen şu anlamda olabilir: “Seni hiç kimse cehennemlik olmaya mecbur etmedi. Dünyaya geldikten sonra işleyeceğin ameller ezeli ilimle bilindiği için onlar tespit edildi. Allah’ın takdiri bundan ibarettir. Yani sen hak ettin, ve hak ettiğin yazıldı.”
* * *
Konuyu bir başka açıdan daha inceleyelim. Allahu Tealanın bir lütuf, bir de kahhar sıfatı vardır; El-Latif (c.c.), El- Kahhar (c.c.).
“Malikül Mülk” olan (Padişahlar padişahı) Allahu Tealanın bu iki kemal sıfatla nitelenmiş olması “hikmette” vaciptir, çünkü bunlardan biri diğerinin üzerine daha üstün olamaz.
Bu iki vasfın ortaya çıkacağı bir yer/mekan lazımdır.
Melekler ve onlara benzeyen iyi kimseler, lütfun tezahür ettiği, şeytanlar ve onları takip eden kötü kimseler de kahrın tezahür ettiği pencerelerdir.
Allahu Tealanın lütfunun ortaya çıktığı yerler, cennet ehli ile cennete götüren ameller olduğu gibi, kahrının belirme alanları da, cehennem ehli ve ona sürükleyen kötü işlerdir.
Burada bir sır daha vardır ki o da şudur; Lütuf ile kahrın, cennet ile cehennemin her birinin varlığı ancak bir diğeri ile sıhhat bulur. Kahır olmasa lütuf gerçekleşmez, cehennem olmadan cennet sabit olmaz. Acı olmazsa lezzet fark edilmeyeceği gibi, açlık ve susuzluk olmadan da tokluk ve suya kanmışlık his edilmezdi. Bu hususta söylenen; “Varlıklar zıtları ile açığa çıkar” sözü ne kadar yerindedir.
Allahu Teala Kur’an-ı Kerim de; “Onlardan kimi şakidir, kimi saiddir.” (Hud suresi, 105) buyurarak kimin ne olacağını bildiğini beyan etmiş, “Andolsun ki biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalbi vardır, onlarla anlamazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da sapıktırlar. İşte asıl gafiller onlardır” (A’raf suresi, 179) buyurarak da kimi neresi için yarattığını bildirmiş, fakat bunun bir zorlama olmayıp, o kişilerin kalbleri, gözleri ve kulaklarını, hakkı anlamaya kullanmadıklarını bilmesi neticesinde haklı olarak yapılan bir ayırım olduğunu bildirmektedir. Allahu Tealanın kullarının amellerine göre karşılıklarını vermesi ve onları birbirinden ayırması “var olma” ve “var etme”nin birer gereğidir.
Evet bu nokta önemli, önemi ise “Allahu Teala kafirin iman etmeyeceğini bildiği halde peygamberlerin ve kitapların gönderilmesindeki hikmet nedir?” denecek olursa; “Gerçekte peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların indirilmesinin faydası, hidayetlerine sebep ve vasıta oldukları mü’minlere aittir.”
Nitekim güneşin ışığının faydası da gözü görenler içindir.
Bakmak ile görmek arasındaki fark… Mü’min’lik makamını göstermektedir.
Selam ve dua ile…
Ali Deliveli
www.yorumsuzblog.org
(Kaynak: Kuran Tefsirleri)














































